[Ana Sayfa]

ABBATIA RANAE
(Kurbağa Manastırı)*



SUNUŞ**


Kemal Gözler

Artık internet üzerinden Ortaçağda yazılmış bazı elyazması kitaplara bile ulaşmak mümkün. Birkaç ay önce, bir elyazmaları dijital kütüphanesinde, Aziz Thomas Aquinas’ın 1265-1274 yılları arasında yazılmış ünlü eseri Summa Theologica’nın Latince nüshasını ararken, rastlantı sonucu, 1300’lerde, Latince olarak kaleme alınmış “Historia Abbatiae Ranae”, yani Türkçe olarak söylersek “Kurbağa Manastırı Tarihi” başlıklı ilginç bir kitabın dijital kopyasına rastladım. Aşağıda bu kitabın tarafımdan yapılmış bir özet çevirisini bulacaksınız.

Ama önce kitap, kitabın yazarı, kitabın geçtiği yer ve çeviri hakkında bazı bilgiler vermek isterim. Keza kitapta geçen olayları anlamak için Ortaçağdaki manastırlar ve manastırların içinde bulunduğu düzen hakkında bazı ön bilgiler vermekte de yarar vardır.

I. KİTAP (LIBER), YAZAR (AUCTOR) VE MANASTIR (ABBATIA)

Kitap (Liber).- “Historia Abbatiae Ranae” isimli kitabın dış kapağı mevcut ise de, kitapta baştan, içten ve sondan eksik sayfalar vardır. Kitabın yazıldığı tarih kitabın kendisinde belirtilmemiştir. Belki tarih, bu eksik sayfalarda vardı. Kitapta anlatılan son olay, 1357 yılında geçtiğine göre, kitabın bu yılda veya bu yıldan sonraki bir tarihte yazılmış olması gerekir.

Kitap muhtemelen tek nüshadır. Yaptığım araştırmalarda kitabın başka bir nüshasına rastlamadım.

Kitabın kapak sayfasında şu bilgiler var:


Yazar (Auctor).- Kitabın yazarı Perfectus Belaslatinas isimli bir rahip. Yaptığım pek çok araştırmaya rağmen bu rahibin kim olduğu konusunda bir bilgiye ulaşamadım. Bu ismi başka kaynaklarda ve keza kütüphane kataloglarında da bulamadım. Kitapta Perfectus Belaslatinas’ın 1300’lerin ilk yarısında “Abbatia Ranae” isimli bir manastırda rahip olduğu anlaşılıyor. Kitapta yazara ilişkin başkaca bir bilgi yok. Belki de yazara ilişkin bilgiler kitabın eksik sayfalarında bulunuyordu.

Kurbağa Manastırı (Abbatia Ranae).- Kitaptaki olaylar “Abbatia Ranae (Kurbağa Manastırı)” isimli bir manastırda geçiyor. Burada “abbatia” kelimesini, Türkçeye “manastır” diye çeviriyorsam da, “abbatia”, “manastır” demek değildir; manastırların sadece bir çeşididir.

Kurbağa Manastırı (Abbatia Ranae) Nerede? Bu konuda bir bilgim yok. Perfectus Belaslatinas, “Kurbağa Manastırı”nın nerede olduğunu yazmıyor. Belki de bu konudaki bilgiler, kitabın eksik sayfalarında bulunuyordu. Yaptığım bütün araştırmalara rağmen, kitaptaki olayların geçtiği “Abbatia Ranae”nin nerede olduğunu tespit edemedim.

Manastırın Kuzey İtalya’da, İsviçre’de veya Fransa’da olma ihtimali yüksek. Kitabın dijital kopyasını İsviçre’nin frankofon bölgesindeki bir “Bibliothèque virtuelle des manuscrits”de bulmuştum. Orada kitabın aslının Leman Gölü yakınında bir vakfın kütüphanesinde olduğu yazılıydı. Kitaptan “Kurbağa Manastırı”ndaki olayların “Avignon Papalığı” döneminde ve bu Papalığın etkili olduğu bir yerde geçtiği anlaşılıyor. Dolayısıyla “Kurbağa Manastırı”nın bu Papalığın hüküm sürdüğü bir bölgede olması gerekir (“Avignon Papalığı” hakkında biraz aşağıda bilgi vereceğim).

“Abbatia ranae”, kelime anlamıyla “kurbağa manastırı” demek. Neden bu manastıra bu isim verilmiştir? Acaba manastır, kurbağaların bol olduğu bir su kenarında mıydı? Yoksa manastırın içinde bolca kurbağa mı vardı? Bilemiyorum.

“Abbatia Ranae” bir Latince isim tamlaması. Manastır anlamına gelen “abbatia” tekil nominatif hâlde bulunuyor. “Ranae” ise kurbağa anlamına gelen “rana” kelimesinin tekil genitifidir. Dolayısıyla “Abbatia Ranae” tamlaması, “kurbağanın manastırı” şeklinde Türkçeye çevrilebilir. Ben “kurbağa manastırı” diye çevirmeyi tercih ettim.

Bir manastırın böyle bir isim taşıması insana garip geliyor. Manastır isimleri, genellikle, ya bulunduğu yerin, ya kurucusu olan rahibin, ya da ithaf edildiği azizin ismine izafeten veriliyor.

Ortaçağ Avrupasındaki manastırları gösteren pek çok liste var. Bunların hiçbirinde Abbatia Ranae yer almıyor.

Gittikçe böyle bir manastırın gerçekte mevcut olmadığını ve Perfectus Belaslatinas’ın olayların yaşandığı manastır ve belki de manastırları ifade etmek için böyle alegorik bir isim uydurduğunu düşünmeye başladım. Belki Belaslatinas, perseküsyondan çekinerek böyle bir isim kullanmayı tercih etti. Belki de Perfectus Belaslatinas, “Historia Abbatiae Ranae” ile bir “tragoedia sine nomine”, yani bir “isimsiz trajedi” yazmayı amaçladı.

II. ÇEVİRİ (TRANSLATIO)

Aşağıda Perfectus Belaslatinas’ın Historia Abbatiae Ranae isimli Latince yazılmış kitabının tarafımdan yapılmış bir özet çevirisi verilmiştir. Hemen belirteyim ki bu çeviri, kitabın tamamının değil, seçtiğim bazı sayfalarının çevirisidir. Zaten kitabın aslı da sadece 92 sayfadan ibaret. Kitabın ön kapağı varsa da, arka kapağı yoktur. Kitabın sondan pek çok sayfası kopmuştur. Keza kitabın ön kapağından sonra birkaç sayfası ve keza içinde de pek çok sayfası eksiktir. Kitabın sayfaları numaralandırılmadığı için kaç sayfanın eksik olduğunu tam olarak tespit etmem mümkün değil. Ama sayfalar arasında kayıplar olduğu anlaşılıyor. Çünkü pek çok sayfanın son kelimeleri ile izleyen sayfanın ilk kelimeleri arasında anlam bağlantısı yok. Kitabın mevcut sayfalarında da yer yer çürümeler var. Bazı sayfalarda ise bazı kelimeler okunamayacak derecede lekelenmiştir. Bu nedenle çeviri yaparken bu tür boşlukları kendi hayal gücümle doldurmaya çalıştım.

Yine belirtmek isterim ki, kitabın mevcut sayfalarının da bütününü çevirmedim. Sadece ilginç ve önemli bulduğum sayfaları ve paragrafları seçip çevirdim. Dolayısıyla aşağıda okuyacağınız çeviri, özet ve seçmece bir çeviridir.

Çeviriyle ilgili son bir hususu daha belirtmek isterim: Benim Latince bilgim oldukça zayıftır. Elimden geldiğince gayret gösterdim, ama bazı yerleri yanlış anlamış ve Türkçeye yanlış çevirmiş olma ihtimâlim vardır. Yanlışım varsa okuyucularımdan şimdiden özür diliyorum.

Perfectus Belaslatinas’ın Historia Abbatiae Ranae isimli kitabında yer alan bölüm başlıklarını ve bölüm içi başlıkları Türkçeye çevirmedim. Bunları Latince olarak bıraktım. Böylece okuyucunun bir Ortaçağ kitabının havasını hissetmesini istedim. Belaslatinas’ın kitabında, dönemin elyazmalarında sık rastlandığı gibi, metin içindeki bazı kelimeler ve cümleler, vurgu amacıyla, kırmızı mürekkeple yazılmıştır. Bunları da Türkçeye çevirmedim, Latince olarak verdim. Nihayet kitapta Belaslatinas’ın kullandığı bazı özdeyişler ve aynen alıntılar var. Bunları da Türkçeye çevirmedim. Bazı Latince ifadeleri ise güzelliklerinden dolayı aynen bıraktım.

Bunları Türkçeye çevirmemiş olmamın büyük bir eksikliğe yol açacağını sanmıyorum. Bir kere Türkçeye çevirmeden bıraktığım bu Latince kelimelerin neredeyse hepsi entelektüel âlemde çok bilinen kelimelerdir. Okuyucularımın kültürlü ve eğitimli insanlar olduklarını biliyorum. Okuyucularımın bu Latince kelimeleri bildiklerini varsayıyorum. Bunların bilmeyen veya anlamında tereddüt eden okuyucular için ise her kelimenin anlamını, bu kelimenin ilk geçtiği yerde dipnotta kısaca verdim. Arzu edenler dipnotlara bakabilirler.

III. ORTAÇAĞ MANASTIR DÜZENİ (ORDO MONACHORUM) HAKKINDA BAZI ÖN BİLGİLER

Perfectus Belaslatinas’ın Historia Abbatiae Ranae isimli kitabının çevirisini vermeden önce, kitabın konusunun geçtiği Ortaçağ Avrupasında manastırlar ve bunların içinde yer aldığı düzen hakkında bazı ön bilgiler vermekte yarar var. Aksi takdirde okuyucunun Belaslatinas’ın kitabında anlatılan olayları hakkıyla anlaması çok zor olacaktır.

Manastır (Monasterium).- Manastır kelimesinin Latincesi “monasterium”dur. Bu kelime de Yunanca “μοναστήριον (monasterion)” kelimesinden gelir. Bu kelimenin kökünde “bir” veya “tek başına” anlamına gelen “μόνος (monos)” kelimesi bulunur [2]. Manastır kelimesi, etimolojik olarak dahi tek başınalığı, özerkliği çağrıştırır. Aşağıdaki çeviride monasterium kelimesinin karşılığı olarak Türkçe “manastır” kelimesini kullandım.

Manastırlar, içlerinde, kendilerine “monachus” denilen rahiplerin yaşadığı ve çalıştığı kurumlardır. Ortaçağda manastırlar, sadece ibadetin değil, eğitimin, bilimin ve sanatın yapıldığı yerlerdi. Canterbury’li Anselmus, Aquina’lı Thomas, Rotterdam’lı Erasmus, Bath’lı Adelard, Clairvaux’lu Bernard gibi dönemlerinin en büyük düşünürleri, kendi zamanlarının manastırlarında hocalık veya öğrencilik yapmışlardır.

Rahip (Monachus).- Perfectus Belaslatinas, kitabında, manastırlarda ibadet, eğitim, bilim ve sanat işlerinde çalışan kişiler için Latince “monachus” kelimesini kullanıyor. Bu kelime de “monasterium” kelimesi gibi, Yunanca “bir” veya “tek başına” anlamına gelen “μόνος (monos)” kelimesinden geliyor. Belki “monachus” kelimesini Türkçeye çevirmeden olduğu gibi kullanmak daha doğru olacaktı. Çünkü “rahip”, genel bir kavramdır; sadece “monachus”un karşılığı değildir. “Monachus”, sadece belirli bir tür rahiptir. Buna rağmen ben, “monachus” kelimesini Türkçeye “rahip” diye çevirdim. Çünkü aksi durumda çeviri çok zor okunur hâle gelecekti. Zaten çeviride pek çok Latince kelimeyi Türkçeye çevirmeden kullandığım için çeviri, çok ağır bir çeviri oldu. Kitapta en sık geçen kelime olan “monachus” kelimesini de Türkçeye çevirmeseydim, çeviri okunması imkânsız derecede ağır bir metin olacaktı. Bu nedenle “monachus” kelimesini Türkçeye “rahip” diye çevirdim.

Özerk (Aὐτόνομος, Autonomos) Statü.- Manastırlar, Yunanca olarak “αὐτόνομος (autonomos)”, Latince olarak “sui iuris” denilen “özerklik statüsü” içinde bulunurlar. Zaten yukarıda açıklandığı gibi, “manastır (monasterium)” kelimesinin kökünde bulunan “monos (bir, tek)” kelimesi dahi manastırların özerkliğine işaret eder (Bir örnek: Yunanistan’da Aynoroz yarımadasındaki manastırlar bugün dahi özerktirler ve ilginçtir ki bu manastırlar resmen “Αυτόνομη Μοναστική Πολιτεία Αγίου Όρους, Autónomi Monastikí Politeía Agíou Órous (Aynoroz Otonom Manastır Devleti)” olarak isimlendirilmektedir [3].

Başrahip (Abbas).- Manastırlar, kendisine, Latince “abbas” (çoğulu abbates) denilen bir başrahibin yönetiminde bulunurlar [4]. Perfectus Belaslatinas kitabında manastırların baş yöneticisi için “abbas” kelimesini kullanıyor. Bu kelime Aramice “baba” anlamına gelen “abba” kelimesinden gelir [5]. “Abbas” kelimesinin karşılığı olarak çeviride “başrahip” kelimesini kullandım. “Monachus” kelimesinin Türkçeye “rahip” diye çevrilmesi nasıl yanlış ise “abbas” kelimesinin de “başrahip” olarak çevrilmesi de öyle yanlıştır. Çünkü “abbas” herhangi bir başrahip değil, kendisine “abbatia” denilen manastırların başrahibidir. Ama yanlış da olsa ben “abbas” kelimesini Türkçeye “başrahip” olarak çevirmeyi tercih ettim. İki sebepten dolayı: Bir kere, “abbas” kelimesi, Belaslatinas’ın kitabında “monachus” kelimesiyle birlikte en çok geçen kelimedir. Bu kelimeyi aynen bıraksaydım, çeviri okunmayacak derecede ağır bir çeviri olacaktı. İkinci sebep de şudur: Türkçede bir isim olarak “Abbas” kelimesi vardır. “Abbas” kelimesini çevirmeden olduğu gibi alsaydım, muhtemelen “Abbas” kelimesi her geçtiğinde okuyucu gülümseyecekti.

Manastırların özerkliği açısından “abbas”ların, yani “başrahip”lerin seçimi hâliyle çok önemlidir. Zira manastırlar, başrahip tarafından yönetilirler ve manastırdaki herkes, başrahibin otoritesi altında bulunur [6].

Düzen (Ordo).- Manastırlar, “özerk (αὐτόνομος, sui iuris)” statüde bulunsalar da, her bir manastır, kendisine Latince olarak “ordo” denilen hiyerarşik bir düzen içinde bulunur [7]. “Ordo”lar, aralarında belli bir bağ ve ortaklık olan manastırların bir araya gelmesinden oluşmuş birer “düzen”dirler. Pek çok ordo var: “Benedikten Ordo’su (Ordo Sancti Benedicti)”, “Sistersiyen Ordo’su (Ordo Cisterciensis)”, “Kartuzyen Ordo’su (Ordo Cartusiensis)”, “Hyeronim Ordo’su (Ordo Sancti Hieronymi)” gibi.

“Düzen” veya “nizam” anlamına gelen “ordo (genitifi ordinis, çoğulu ordines)” kelimesi, Türkçeye “tarikat” diye çevrilebilirse de, ben bu çevirinin yanlış olduğunu düşündüğüm için, bu kelimeyi Türkçeye çevirmeden olduğu gibi kullandım.

“Caput ordinis”.- Her ordo’nun başında, ismi, unvanı ve seçim usûlü ordo’dan ordo’ya değişen ve kendisine genelde “caput ordinis” ismi verilen bir “ordo başı” bulunur. “Ordo başı” demek bana garip geldiği için, çeviride “caput ordinis” kelimesini Türkçeye çevirmeden olduğu gibi kullandım.

Ordo’ların yönetimi “caput ordinis”e aittir. Yerden yere, zamandan zamana değişmekle birlikte, “caput ordinis” ile bulundukları yerin kralı, prensi ve hatta baronu arasında çok yakın ilişkilerin olduğu görülüyor. Hatta bazı yerlerde prensin aynı zamanda başrahip olduğu da biliniyor. Bunlara “prens başrahipler (abbates principes)” deniyor. Bunların hem dünyevî, hem de uhrevî iktidara sahip oldukları kabul ediliyor.

“Congregatio”.- Bazı ordo’lar da kendi içinde “congregatio”lara bölünür. “Congregatio”ların başında, ordo’dan ordo’ya ismi, seçim usûlü ve görev ve yetkileri ve unvanları değişen “abbas generalis”, “abbas primatus” veya “abbas praefectus” gibi isimler verilen “genel başrahip” bulunur.

Ordo İçi Hiyerarşi.- Ordo düzeni kendi içinde hiyerarşik bir düzendir. Ordo’nun içinde yer alan her bir manastır, gerek abbas generalis’in, gerekse caput ordinis’in karşısında özerktir. Manastırların bu durumuna, yukarıda da açıklandığı gibi Latince olarak “sui iuris statü” denir. Manastırların “sui iuris statüsü”, yani özerkliği, esas olsa da, her bir manastır üzerinde, düzeyi ordo’dan ordo’ya farklı olmakla birlikte “congregatio”ların baş yöneticisi olan “abbas generalis”lerin ve keza ordo’nun başı olan “caput ordinis”lerin bazı denetleme, onama ve atama yetkileri vardır. Nihayet belirtmek gerekir ki “Congregatio”ların baş yöneticisi olan “abbas generalis”lerin ve keza ordo’ların baş yöneticileri olan “caput ordinis”lerin bazı işlemleri üzerinde, çok sınırlı da olsa, “Pontifex Maximus”un, yani “Papa”nın bazı yetkileri vardır.

Bu düzen, çok uzun bir süreç sonucunda oluşmuş, sağlam gelenekleri olan, oldukça istikrarlı bir düzendir. Ancak bu düzende, zaman zaman, karışıklıkların ve iç çekişmelerin yaşandığı dönemler olmuştur. Perfectus Belaslatinas’ın anlattığı olayların da, mensubu olduğu ordo’nun içindeki böyle bir karışıklık ve çekişme döneminde yaşandığı anlaşılıyor.

“Avignon Papalığı” Dönemi.- Kitaptaki olaylar, 1334-1357 yılları arasında geçiyor. Bu yıllar, Papa XII’nci Benedictus (1334-1342), Papa VI’ncı Clemens (1342-1352) ve Papa VI’ncı Innocent (1352-1362) dönemlerine rastlıyor. Her üç Papa da Vatikan’da değil, Avignon’da hüküm sürmüş Papa’lardır. 1309-1376 yılları arasında Papalık, Roma’dan Güney Fransa’da bulunan Avignon şehrine taşınmıştır. Bu nedenle bu döneme “Avignon Papalığı (Papae Avenionenses)” dönemi denir. Bu dönemde Papalık, Fransa krallarının doğrudan etkisi altına girmiştir. Bu dönemde seçilen yedi Papanın yedisi de Fransız’dır. Katolik Kilisesi tarihinde bu dönem “captivitas (tutsaklık) dönemi” olarak isimlendirilir. Papalık Fransız krallarının tutsağı haline gelmiştir. Bu dönem, Katolik Kilisesinin en karışık, en entrikalı olduğu dönemdir. Bu dönemde Katolik Kilisesi aşırı ölçüde dünyevileşmiş ve politikleşmiştir. Keza bu dönemde pek çok rahip, kafirlik veya heretiklikle suçlanmış ve engizisyondan geçirilmiştir [8]. Bu olayların bire bir izlerini Perfectus Belaslatinas’ın “Historia Abbatiae Ranae” isimli kitabında görüyoruz.

Hangi Ordo?- Perfectus Belaslatinas’ın anlattığı olaylar, hangi ordo’da geçiyor? Perfectus Belaslatinas, kitabında anlattığı olayların yaşandığı ordo’nun ismini vermiyor. Muhtemelen kendisinin hangi ordo’nun mensubu olduğunun ve hangi ordo hakkında yazdığının bilindiğini varsayıyor. Bugün de her yazar, belli bir ülkede yaşar ve bu ülkenin bilindiğini varsayar. Perfectus Belaslatinas, olayların yaşandığı ordo’dan, isim vermeden “ordo mei (ordo’m)” veya “ordo nostra (ordo’muz) diye bahsediyor.

* * *

Artık sözü Perfectus Belaslatinas’a bırakmanın zamanı geldi.

Kemal Gözler






HISTORIA ABBATIAE RANAE
(Kurbağa Manastırı Tarihi)




Perfectus Belaslatinas

Efendimizin doğumunun 1334’üncü yılından itibaren manastırlarımızda aşağıda anlatacağım üzücü olaylar yaşandı. Ben “Kurbağa Manastırı”nda bir rahip olarak bu üzücü olayların bir kısmına bizzat şahit oldum. Bazı olayları da bu olayları yaşayan rahip kardeşlerimden duydum. Gördüğüm veya duyduğum olayları bu kitapta aynen ve tamı tamına anlattım. Quae diligenter inspecta accuratissime narrantur [9].


Liber Primus
MAGNA RUINA [10]



1. Tenebrae vincunt [11]

Yukarıda belirttiğim dönemde manastırlarımızın üzerine bir karanlık çöktü. Pek çok rahip hakkında inquisitio [12] açıldı. Bazı rahipler haeresis [13] ile suçlandılar ve excommunicatio’ya [14] uğradılar. “Decretum pontificale extra ordinem”ler ile yüzlerce rahip hakkında expulsio [15] kararı alındı. Oysa bir rahip hakkında ancak kendi pares’i [16] tarafından expulsio kararı alınabilirdi. Tutuklanan ve hapse atılan rahipler de oldu. Persecutio’dan [17] çekinen bazı rahipler de resignatio’larını [18] sunup manastırlardan kendileri ayrıldılar. Bazıları başka ordo’ların [19] manastırlarına sığındılar. Kalanlar ise kendi hücrelerine çekildiler; hücrelerinde dahi yüksek sesle konuşmaktan korktular. Korku ikiz kardeşimiz hâline geldi. Korkunun gelmesiyle özgürlük yok olup gitti. Büyük ustanın dediği gibi “tenebrae factae sunt et libertas periit” [20].

2. Quomodo in tenebras cecidimus? [21]

Efendimizin 1334 yılında manastırımızın bağlı bulunduğu ordo’da caput ordinis [22] değişti.

Ben ve benim gibi pek çok rahip bu değişikliği önemsemedik. O zamanlar potestas ordinis’in [23] başka, potestas abbatiae’nin [24] başka şeyler olduğunu sanıyorduk. Potestas ordinis’teki bu değişiklik karşısında sessiz kaldık. Bunun bizi ilgilendirmediğini düşündük.

Kaldı ki, Codex canonicus’ta [25] açıkça potestas abbatiae ile potestas ordinis arasında ayrım olduğu yazılıydı. Ayrıca Codex’imizde manastırların “αὐτόνομος (autonomos)”una [26] ilişkin hükümler vardı. Codex’imizin bu hükümlerine güvendik.

Zaten manastırlardaki biz rahipler, ibadetlerimize, derslerimize ve kitaplarımıza gömülmüştük. Caput ordinis’in değiştiği günlerde, çok iyi hatırlıyorum, manastırımızda “impossibilium nulla obligatio est” [27] ilkesini tartışıyorduk. Acaba konusu imkânsız olan bir normatif önerme, bir hukuk kuralı olabilir miydi? Bir başka manastırda o yıllarda en ilgi çeken tartışma konusu “meleklerin cinsiyeti” idi. Manastırın en keskin zekâya sahip âlimleri şu soruya cevap arıyorlardı: “Meleklerin cinsiyeti nedir? Utrum masculi an feminae sunt?[28] Bizim işimiz buydu. İşimizle uğraşmanın neresi yanlıştı?

Şüphesiz biz de manastırlarımızda hiç de hoş olmayan olayların vuku bulduğunu duyuyorduk. Baştan bunların istisnaî ve geçici olaylar olduğunu sandık. Geçmesini bekledik. Geçmedi. Geçmediği gibi yıldan yıla ağırlaştı. Her gün içimizi sızlatan, bizi isyan ettiren olaylara şahit olmaya başladık. Yıllar geçtikçe eskiden uzaktan duyduğumuz olayları kendi gözlerimizle görmeye başladık. Kendi manastırımızda da haeresis ile suçlanan, haklarında inquisitio’dan açılan, excommunicatio’ya uğrayan ve hatta tutuklanan kardeşlerimizi görme ıstırabını yaşadık.

İçimiz parçalansa da bunlara engel olamadık; hatta bunlara açıkça karşı çıkamadık. Yıldan yıla, adım adım karanlık üzerimize çöktü. Karanlığın geldiğini görsek de bunu uzaktan şaşkınlıkla ve korkuyla izledik. Büyük şairin dediği gibi “silentes et stupentes tenebras spectabamus” [28a].

3. Quomodo nos ad silentium induxerunt? [29]

Manastırlarımızı sessizliğe gömmek için başlıca üç yöntem kullandılar.

a) “Metus [29a] Yöntemi”.- Bu yıllarda, rahipleri yıldırmak için haklarında düzmece sebeplerle pek çok idarî soruşturmalar açıldı. Bu soruşturmalardan bazıları rahiplerin yazdıkları kitaplardan dolayıydı. Dahası rahiplerin manastırda verdiği derslerde söylediği sözlerden dolayı dahi soruşturmalar açıldı. Oysa geleneklerimizde manastırlardaki “lectio’ların [29b] mahremiyeti” prensibi vardı; bir rahibin bir lectio’da söyledi sözler orada kalırdı. Dahası Codex’imizde “lectio’ların immunitas’ı” [29c] prensibi açıkça yazılıydı. En acısı da bu rahipleri, derslerinde söylediği sözlerden dolayı potestas ordinis’e ihbar eden muhbirler, onların kendi discipulus’ları [29d] arasından çıktı. Bu yıllarda manastırda ders vermek, arenalarda aslanlara mücadele etmek kadar tehlikeliydi. Netice manastırlardaki derslerin tadı tuzu kalmadı. Rahipler derslerini sansür üstüne sansür uygulayarak hazırladılar. Derse girdiklerinde de, ağızlarından kazara yanlış bir bir söz çıkmasın diye, hazırladıkları kağıtları discipulus’ların yüzüne bakmadan kısık ve duygusuz bir sesle okudular ve derslerinden çıktılar. Böylece manastırlar ruhunu yitirdi.

b) “Expulsio Yöntemi”.- Tüm bu yıldırmaya rağmen, az sayıda da olsa, susmayan rahipler de oldu. Onlar da düzmece sebeplerle ve çeşitli oyunlarla manastırlardan ihraç edildiler; işsiz bırakıldılar.

c) “Criminatio [29e] Yöntemi”.- Bazıları ise ihraç edilmekle kalmadılar, ayrıca “criminatio”ya uğradılar. Zerre kadar suça bulaşmamış rahip kardeşlerimiz en ağır suçlar ile itham edildiler; melek gibi masum gencecik insanlar, en ağır hakaretlere maruz kaldılar; onların başları ezilmesi gereken serpentes venenati [29f] oldukları söylendi; pek çoğu contumelia’ya [29g] uğradılar. Ömürlerinde bir kuşu ürkütmemiş insanlar, ordinatio criminalis’lere [29h] üye olmakla suçlandılar. Hayatlarının baharında olan discipulus’lar, en azılı scelestus’lar [29i] gibi zincire vuruldular; hapse atıldılar.

“Effectus Terrificus”.- Bu karanlık yıllarda kaç rahip hakkında soruşturma açıldı? Kaç rahip ihraç edildi? Kaç rahip hapse atıldı? Bunun sayısını bilmem mümkün değil. Ayrıca sayının kendisinin de çok bir önemi yok. Vakıa, birkaç rahibin başına gelen üzücü olaylar, yüzlerce rahibi korkutmaya ve susturmaya yetti. Birkaç rahip hedef yapılarak, gerçekte yüzlerce rahip susturuldu. Korku bir pandemia [29j] gibi yayıldı. Korku korkuyu doğurdu. Bu olguya “effectus terrificus” [29k] ismi verildi.

Bu yıllarda, yukarıdaki üç yöntemi ve onlardan kaynaklanan “effectus terrificus”u başarıyla kullandılar ve neticede manastırları sessizliğe gömdüler.

4. De deditionis causa [30]

Neden karanlığın gelişine karşı mücadele edemedik? Neden böylesine kolayca teslim olduk? Potestas ordinis ile mücadele etmeyişimizin veya edemeyişimizin çeşitli sebepleri vardır.

Birinci sebep şudur: Manastırlarımıza güvendik. Manastırlarımız yüzlerce yıllık geleneklerin olduğu yerlerdi. Manastırlarımızın herkesin gözünde büyük bir saygınlığının olduğunu sanıyorduk. Böylesine illustres [31] ve magnifici [32] âlimlerin bulunduğu bu kurumlara potestas ordinis’in böylesine açıktan açığa ve fütursuzca müdahale edebileceğine ihtimal vermedik. Ancak ne yüzlerce yıllık traditiones [33], ne de manastırlarımızın sahip olduğunu sandığımız dignitas [34], bizi potestas ordinis’e karşı koruyabildi.

Şüphesiz ki, potestas ordinis ile mücadele edemeyişimizin asıl sebebi korkumuzdur. Korktuk. Dünya nimetlerinden vazgeçip, manastırlara kapanan biz rahiplerin, meğerse yitirecek ne kadar da çok şeyi varmış! Başkalarına sadece Tanrı’dan korktuğumuzu söyleyip gerçekte kendi gölgemizden korktuk! Başkalarına “devotus Deo” [35] olduğumuzu söyleyip, kendimizi nelere nelere adadık! Kendimizin “servus Dei” [36] olduğunu ilân edip, kimlere kimlere hizmet ettik! Manastırlarımızın kapısına “non sub homine, sed sub Deo et lege” [37] yazısını yazıp, kimlere kimlere itaat ettik!

Potestas ordinis’ten korktuğumuz doğrudur; ama mücadele edemeyişimizin tek sebebi korku değildir. Biz potestas ordinis ile mücadeleyi yeterince saygıdeğer bir uğraş olarak da görmedik. Kaba güç gösterisinden ibaret olan bu mücadelenin düşünce gücüyle ilgili bir yanı yoktu.

Manastırlarımızı nasıl savunabilirdik? Manastırlarımızı savunmak için mücadele etmek, saçlarını manastırların kütüphanelerinde ağartmış biz rahiplere çok zor geldi. Bu mücadele, bize, rahiplerin arenalara çıkartılıp gladyatörlerle dövüştürülmesi gibi çirkin bir şey olarak göründü. Zaten biz rahipler, çocukken çayırlarda akranlarımızla güreşme cesaretini gösteremediğimiz için manastırlara kapanmıştık. Şimdi nasıl olacak da gladyatörlerle dövüşme cesaretini gösterecektik?

Bu mücadeleye sadece korkumuz değil, gururumuz da engel oldu. Yıllarını tozlu kitapların arasında geçirmiş bizler, potestas ordinis’e karşı mücadele etmeyi gururumuza yediremedik. Böyle bir mücadelenin manastırımızın sofistike ve naif dünyasında yeri yoktu. Bu haksızlıklar karşısında susmayacağını ve bunlara karşı çıkan bir yazı yazacağını söyleyen genç bir rahip kardeşimizi, kıdemli bir frater’imizin [38] şiddetli bir şekilde azarladığını hiç unutmam!

Zamanla, ne olursa olsun, gurumuzu bir yana koyup, manastırlarımızı korumak için mücadele etmek gerektiğini anladığımızda ise çok geç kalmıştık. Artık bıçak kemiğe dayandığında, çoğumuzun sesi, korkudan veya heyecandan olsa gerek, hiç çıkmadı.

Manastır concilium’unda [39] başrahip, bir inceptor [40] kardeşimiz hakkında expulsio [41] kararı almamızı istediğinde, hiç unutmam, yanımdaki yaşlı rahip kardeşim, başrahibe bakıp birkaç saniye boyunca dudaklarını oynattı; ama ağzından tek bir ses çıkmadı. Belki de yaşlı rahip kardeşimiz, gerçekten başrahibe, aklından geçenleri söylemeye çalıştı, belki de kelimeleri de telaffuz etti, ama sesi işitilecek derecede yüksek değildi.

Sesi cılızca da olsa çıkan birkaçımızın ise söyledikleri pek dinlenmedi. Neticede manastırlarımız çökerken biz çaresiz bir şekilde izledik. Manastırlarımız bizim üstümüze çöktü. Abbatia concidit in nos [42].

Oysa bizler bütün ömrümüzü manastırlarda geçirmiş insanlarız. Manastırlar bize refugium [43] olmuştu. Biz hep manastırlarımızın kalın duvarlarının bizi koruyacağını sanmıştık. Manastırların da korunmaya ihtiyaç duyabileceği hiç aklımıza gelmemişti. Meğerse yanılmışız. Manastırların da korunmaya ihtiyacı varmış. Çok geç fark ettik. Affet bizi sevgili manastırlarımız!

5. De occasu [44]

Bu yıllarda manastırlarımızda sadece persecutio ve expulsio yaşanmadı; aynı zamanda manastırlarımızdaki rahiplerin kalitesi de düştü. Korkunç bir occasu dönemine girdik.

Gerileme ve çöküşün pek çok sebepleri vardır. Ama bunların başında kayırmacılık gelir. Bu dönemde kayırmacılığın her çeşidi görüldü.

Bu dönemde manastırlarımıza yeni giren inceptor’ların ehliyet ve liyakatle seçilmediği, bunların seçilmelerinde başka başka mülahazaların rol oynadığı iddia edildi. Keza bunların kariyerlerinde sine merito [45] ilerledikleri söylendi. Yaygın bir nepotismus’un [46] varlığından şikâyet edildi. Bazı manastırlarda bazı önemli görevlere başrahiplerin akrabalarının getirildiği iddia edildi.

Rahiplerin seçilmesi ve yükselmesinde sadece akrabalığın değil, aynı bölgeden, aynı kasabadan, aynı köyden gelmenin de rol oynadığı ileri sürüldü. Böylece yeni bir “favoritizm” türü ortaya çıktı. Bu favoritizm türünü ifade etmek için “compatriotismus” [47] diye bir kelime uyduruldu. Bu kelime kilisemizin dili olan Latincede yoktu. Zira Roma döneminden beri Kilisemizde hiçbir zaman bu tarz bir kayırmacılık olmamıştı. Roma İmparatorluğunda olduğu gibi Kilisemizde de Europa, Asia ve Africa’nın her köşesinden gelen ve Kilisemizin en üst mevkilerine çıkan rahipler olmuştu. Roma İmparatorluğu tarihinde Afrikalı İmparatorlar olduğu gibi Kilisemizin tarihinde de Afrikalı Papalar olmuştu. Çünkü mühim olan patria değil, dignitas idi [48]. Bu topraklarda 2000 yıldır “non per patriam, sed per meritum et dignitatem” [49] ilkesi geçerliydi. Bu yıllarda ise ordo’muzun gubernativus [50] makamlarının çoğununun hep belirli bir provincia’dan [51] gelen rahiplerle doldurulduğu iddia edildi. Bu yıllarda Avignon Papalarının hepsinin Fransız olması gibi, bizim ordo’muzun administrator [52] mevkilerindeki rahiplerinin önemli bir kısmının da hep mezkur provincia’dan oldukları söylendi.

Dahası şüpheli bir şekilde manastıra giren ve rahiplikte hızlı bir şekilde yükselen bu rahiplerin önemli bir kısmının potestas ordinis’in himaye ettiği ve çok sevdiği bir schola’dan [53] mezun oldukları iddia edildi. Daha sonra bu rahipler, hızlıca, manastırlarda, diaconus, heiromonachus, subprior, prior gibi önemli mevkilere atandıkları ileri sürüldü.

Maalesef bugün manastırlarımızda rahiplerin önemli bir kısmı, kutsal kitabımızı okuyacak derecede Latince bilmiyorlar. Geçenlerde kıdemli bir rahibin yazdığı dört satırlık bir Latince paragrafta yanlış yazılmış tam 13 kelime saydım. Bu Latince paragrafı bu rahibin yazdığı da sanılmasın; bu paragraf, bir başka rahibin kitabındaki Latince metinden aktarılmıştı. Yani bu kıdemli rahip, baka baka aktardığı kelimeleri bile doğru yazamıyordu!

Manastırlarımızda Yunanca bilen rahip ise artık kalmadı. Oysa eskiden manastırımızda Yunanca ve hatta Arapça bilen rahipler vardı. Eskiden rahip olmak için Latince imtihanında yüksek bir puan almak gerekliydi; potestas ordinis’in manastırlara yerleştirdiği inceptor’lar bu sınavdan kalınca, bu puanı düşürdüler; potestas ordinis’in sevgili inceptor’ları bu puanı da alamayınca, bu sefer, puanı daha da aşağıya çektiler. Aynı rahipler, doctissimum [54] imtihanından kaldıklarında da bu imtihanı kaldırdılar.

Bu yıllarda en illustris [55] manastırlardaki en excelsus magister’ler [56] başka ordo’lara hicret etti. Manastırlarımızdan mezun olan en intelligens discipulus’ların [57] önemli bir kısmı, ordo’muzda kalmadılar, onlar da geleceklerini aramak için başka ordo’lara doğru yola çıktı.

Neredeyse bütün manastırlarımız korkunç bir gerileme sürecinden geçti ve çöktüler.



Liber Secundus
DOMINATIO IN ABBATIAS [58]




Yukarıda birinci bölümde manastırlarımızın üzerine karanlığın nasıl çöktüğünü ve manastırlarımızdaki kalitenin nasıl düştüğünü anlattım. Bu bölümde ise manastırların potestas ordinis’in egemenliği altına nasıl girdiğini anlatacağım.

Manastırlarımızı potestas ordinis’in egemenliği altına alabilmek için çeşitli yöntemler kullandılar.

Hâliyle bu yöntemlerden birincisi ve en etkilisi, manastırlara yeni başrahipler atamak olmuştur. Bu yöntemi biraz aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağım.

Manastırlar üzerinde egemenlik kurmak için kullanılan ikinci en etkili yöntem, manastırların kısımları olan diaconatus’ların [59] başına kendi sevdikleri diaconus’ları [60] atamaları olmuştur. Yeni diaconus’lar sayesinde manastırları kendi sevdikleri rahiplerle doldurdular.

Ancak bu yöntem, onlara bazı manastırlarda rahiplerin çoğunluğunu elde etmek için yeterli olmadı. Bu nedenle, bu tür manastırlara daha fazla yeni rahip atamak gerekiyordu. Bunun için bu manastırların içinde yeni yeni diaconatus’lar kurdular. Buralara derhal, potestas ordinis’in çok sevdiği yeni diaconus’lar atadılar. Arkasından da buraları alelacele potestas ordinis’in sevdiği yeni rahiplerle doldurdular. Böylece, bu manastırlardaki rahip compositio’sunu [60a] değiştirdiler.

Ancak bu dahi bazı manastırlarda yeterli olmadı. Manastır üzerinde egemenlik kurmak için bazı eski ve köklü manastırlarımızı ikiye böldüler; her birine yeni başrahipler atadılar.

Beğenmedikleri bazı manastırları ise tümden kapattılar.

Buna karşılık hiç olmayacak yerlerde yeni manastırlar açtılar. “Una abbatia in unaquaque urbe” [60b] politikası uygulamaya koydular.

Sadece taşrada değil, büyük şehirlerde, eski ve köklü manastırlarımıza alternatif olsun diye, çok büyük paralar harcayarak, yeni manastırlar kurdular. Bu manastırlar için büyük ve gösterişli binalar inşa ettiler. Keza bu manastırlara yüzlerce inceptor, novicius [60c] ve rahip aldılar. Diğer manastırlar rahip sıkıntısı çekerken buralar zenginlik içinde yüzdüler. Böylece “abbatia privilegiaria”lar [60d] ortaya çıktı. Bu manastırlar potestas ordinis’ten ne istedilerse aldılar.

Ne var ki buna rağmen, bu imtiyazlı manastırlarda scientia [60e] gelişmedi. Bunun başlıca iki sebebi vardı: Birincisi, bu yeni manastırlara alınan yeni inceptor, novicius ve rahiplerin seçiminde, ehliyet ve liyakat değil, kayırmacılık rol oynadı. İkinci sebebi ise, buralarda özgür tartışma ve araştırma ortamı oluşmadı. Bırakın özgür tartışma ve araştırma ortamını, özgürlük ruhu buralara hiç uğramadı. Bu imtiyazlı manastırlardan birinin jurisprudentia [60f] bölümünün diaconus’u, manastırda düzenlenen bir caerimonia’da [60g] rahiplerin, discipulus’ların ve konukların önünde, caput ordinis’in elini öpmeye kalktı. Bu görüntü hafızalardan hiç silinmedi.

Keza bu yıllarda provincia’dan [60h] merkeze doğru rahip geçişine şahit olduk. Pek çok eski ve köklü manastırımız dışarıdan atanan rahiplerle dolduruldu. Bu rahiplere, “mancınıkla gelmiş rahipler” anlamında, “catapultarius’lar” ismi verildi. “Catapulta [60i] yöntemi” potestas ordinis’in manastırlarımızı ele geçirirken en çok kullandığı yöntemlerden biri olmuştur. “Catapultarius’lar” kendilerini buralara gönderenlere hep sadık kaldılar.

Bizi bu “catapultarius’lar”dan daha çok üzen ve doğrusunu isterseniz şaşırtan şey ise şu oldu: Kendi içimizde meğerse potestas’a aç ne kadar da çok kardeşimiz varmış. Bunların iktidar açlıkları bir türlü doymak bilmedi. Üstelik bu rahip kardeşlerimizin neredeyse hepsi gençliklerinde manastırlarımızdaki en zayıf, en ezilmiş inceptor’lar idi. Potestas ordinis, bu zayıf halkalarımızı ustaca buldu ve onları manastırlarımızın içinde birer “Truva atı” olarak kurnazca kullandı. Bu nedenle bunlara “equus Troianus’lar” [60j] ismi verildi. Bunların bazıları, şimdi emirleri altında çalışan rahiplerle, geçmişte aynı dönemde aynı manastırlarda inceptor olarak birlikte çalışmışlardı. Bugün onlarla karşılaştıklarında utanıyorlar. Bu nedenle de onlarla karşılaşmamak ve karşılaştıklarında ise göz göze gelmemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Deus tantam verecundiam ab nobis avertat! [61]

* * *

Yukarıda örnek olarak sayıldığı gibi potestas ordinis’in manastırlarımızı egemenliği altına almak için kullandığı pek çok araç ve yöntem varsa da, bunların başında, manastırlara kendi eğiliminde başrahipler ataması gelir. Vakıa, manastırlar, başrahipler tarafından yönetilir ve manastırlardaki bütün rahipler üzerinde başrahiplerin pek çok yetkileri vardır. Manastırları etkilemenin en doğrudan ve en etkili yolu hâliyle başrahibi değiştirmektir. Bu nedenle burada, başrahiplerin değiştirilmesi yöntemini ayrıntılarıyla incelemekte yarar vardır.

Başrahipler aracılığıyla manastırlarımızın nasıl potestas ordinis’in egemenliği altına girdiğini ayrıntılarıyla incelemeden önce başrahip seçme usûlü hakkında bilgi vermekte yarar görüyorum.

I. ELECTIONES ABBATUM [62]

Ordo’muzda manastırlarımıza başrahip atama yetkisi eskiden beri, caput ordinis’e ait olmuştur. Baştan Lex abbatiae’ya [63] göre caput ordinis’in başrahip seçme yetkisi sınırlıydı. Caput ordinis, istediği herhangi bir rahibi değil, manastır rahiplerinin kendi aralarından seçtikleri üç rahip arasından birini atamak zorundaydı. Daha sonra, Efendimizin 1348 yılında Lex abbatiae, bir “Decretum pontificale extra ordinem” ile değiştirildi; başrahip atama yetkisi doğrudan doğruya caput ordinis’e verildi.

Öncelikle belirtmek isterim ki, benim gözümde, başrahip atama usûlünün kendisi çok önemli değildir. Yeter ki, meritus [64] ve dignus [65] bir başrahip atansın. Hâliyle her manastıra atanacak başrahip, en azında o manastırdaki rahiplerin ehliyet, liyakat ve kıdeminde olmalıdır. Bir manastırdaki en ehliyetli, en liyakatli, en kıdemli rahip, başrahip olarak atanmışsa, bu atama kim tarafından yapılırsa yapılsın, buna karşı ne diyebiliriz ki? Başrahiplerin seçilmesinde sadece ve sadece consideratio scholastica [66] rol oynamalıdır. Dünyevî saiklerle atanmış bir başrahibin manastırda yeri olamaz. Bir manastıra ambitio politica [67] ile başrahip atamak, o manastırın fundamentum’una [68] barut koymaktan başka bir şey değildir.

Keşke caput ordinis tarafından atanmış başrahipler ehil, layık ve kıdemli rahipler olsalardı. Maalesef manastırlarımıza atanan başrahiplerin önemli bir kısmının ehliyet, liyakat ve kıdemden uzak rahipler oldukları iddia edildi. Bir aylık rahiplerin dahi başrahip olarak atandığına şahit olduk. Vakıa bu yeni atanan başrahiplerin önemli bir kısmı, orbis ecclesiasticus et scholasticus’da [69] isimleri bilinmeyen kişilerdi. Bazılarının hiçbir kitabı veya makalesi yoktu. Bazıların ise kitaplarının ve makalelerinin plagium [70] ürünü olduğu söyleniyordu. Bu tür başrahiplerin yönetiminde manastırlarımızın kalitesi düştü.

II. PROCESSUS PER QUATTUOR GRADUS [71] : “PAULATIM ERGO CERTE” [72]

İlk yıllarda potestas ordinis, ordo’muzun değişik kurumlarında pek çok değişiklik yaptıysa da, başta, manastırlarımıza pek karışmadı veya karışamadı. Manastırımızın yönetim işleri yine bizim seçtiğimiz başrahipler ve yine bizim seçtiğimiz concilium’lar tarafından yürütüldü.

Manastırlarımız, potestas ordinis’in egemenliği altına, şimdi sanıldığı gibi birden bire değil, yavaş yavaş, adım adım girdi. Bu süreç, önceden en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ve ustaca tasarlanmış bir plâna göre işletildi. Plânın özü, potestas ordinis’in manastırlar üzerinde yavaş ama kesin bir şekilde egemen olması düşüncesine dayanıyordu. Bu nedenle bu plâna “paulatim ergo certe [73] plânı” ismini verdiler.

Bu plâna göre, değişiklikleri birden bire yapıp rahipleri ürkütmemek gerekliydi. Özellikle de çok gürültü çıkarıp, uyuyan boğaları uyandırmamak lazımdı. O nedenle potestas ordinis’in strateji hücresinin duvarına “Silentium ut dormiant tauri!” [74] cümlesinin yazılı olduğu bir levha yapıştırdılar ve bu levhanın altına da uyuyan boğaları tasvir eden şu resmi astılar [75]:


Plâna göre amaçlanan değişiklikler adım adım, alıştıra alıştıra yapılmalıydı. Zira manastırın içinde birden bire büyük bir değişiklik yapılırsa, büyük bir gürültü ortaya çıkarsa, manastırlardaki dormiens taurus’lar [76] uyanabilir ve rahipler oybirliğiyle bu değişikliklere karşı çıkabilirlerdi. Bu durumda ise ya değişiklikten vazgeçmek, ya da manastırı kapatmak gerekirdi. O nedenle değişikler, yavaş yavaş, adım adım, sessizce ve gürültüsüzce, ama kesin ve kararlı bir şekilde gerçekleştirildi.

Şimdi “paulatim ergo certe plânı”nı uygulanma sürecini biraz daha yakından inceleyeyim. Hemen belirteyim ki, plânın uygulandığı sürece “dört aşamalı süreç” anlamına gelmek üzere “processus per quattuor gradus” [77] ismi verildi. Adı üstünde bu süreç, “dört safhalı” bir süreçtir. Her “safha (gradus)” da, bir başrahibin görev süresi kadar, yani ortalama dört yıllık bir zaman dilimini kapsar. Dolayısıyla bu plânın tam olarak uygulanabilmesi için en az onaltı yıla ihtiyaç vardır.

Plânın dört safhası ve her bir safhada yapılan işler şu şekilde özetlenebilir:

1. Primus gradus [78]

Birinci safhada, potestas ordinis manastırlarımıza dışarıdan açıkça görülen bir şekilde dokunmadı veya dokunamadı. Bu safhada potestas ordinis, manastırlarımıza directo [79] ve evidenter [80] müdahale edemediyse de, saccus [81] ve pecuniaris [82] imkânlarıyla manastırlarımız üzerinde pek çok etkide bulundu. Efendimizin para kesesi olmadığına inanan biz rahipler, paraya ne kadar da düşkünmüşüz! Pecuniae omnia parent [83]. Cicero, “pecunia est nervus belli” [84] demişti; meğerse sadece savaşların değil, manastırların da kasları ve sinirleri paradan mâmulmüş.

Keza potestas ordinis, elinde bulunan pecuniaris imkân ve araçları, selectus [85] bir şekilde kullanarak, manastırları etkilemeye ve yönlendirmeye çalıştı ve doğrusunu isterseniz bunda da oldukça başarılı oldu.

Potestas ordinis ile iyi geçinen manastırlar, saccus ve pecunia bakımından ödüllendirildi; iyi geçinmeyenler ise cezalandırıldı. Neticede kaynak bulmak isteyen manastırlar, potestas ordinis ile iyi ilişkiler kurmak zorunda kaldılar. Potestas ordinis ile iyi geçinen manastırlar, istedikleri sayıda rahip istihdam edebildiler, bina ve benzeri bakımlardan geliştiler. İyi geçinmeyenler ise istedikleri sayıda rahip istihdam etme ve keza bina ve benzeri bakımlardan gelişme imkânlarından mahrum kaldılar.

Birinci safhada potestas ordinis, manastırları kendisine muhtaç hâle getirdi. Manastırlar potestas ordinis ile tanıştılar. Potestas ordinis manastırları kendine alıştırdı. Bu safhada, “consuescere juvencum aratro” gibi [86], biz de potestas ordinis’e alıştırıldık. Bu nedenle bu birinci safhaya “adsuescendi et noscendi gradus” [87] ismini verdim.

Bu ilk safhada, dünyevîleşme, manastırlarda daha görünür hâle gelse de, bu dönemde manastırlar, eskiden olduğu gibi, manastır tarafından bilinen ve kabul edilen başrahipler tarafından yönetilmeye devam edildi. Yakından bakıldığında, bu birinci dönemde pek çok değişiklik olsa da, uzaktan bakıldığında göze çarpan bir değişiklik yoktu.

2. Secundus gradus [89]

İkinci safhada manastırlara, manastırların seçtiği ve istediği değil, ama yine de manastırların kabul edebileceği başrahipler atandı. Bu başrahipler, potestas ordinis’e yakın rahipler de olsa, çoğunlukla manastırın kendi içinden rahiplerdi. Manastırların mevcut rahipleri, buna tepki duysalar da, çok fazla itiraz etmediler. Nihayette yeni başrahipler de, manastırların rahipleriyle yıllardır birlikte çalışmış kardeşleriydi.

Öncelikle belirteyim ki, ikinci safha, pek çok manastırda Efendimizin 1339 ilâ 1348 yılları arasında başladı. Bu dönemde caput ordinis’in doğrudan doğruya başrahip atayamıyor, ancak manastır rahipleri tarafından önerilen üç rahip arasından seçim yapabiliyordu. Yani caput ordinis’in atayacağı adayın dahi manastırdaki başrahip belirleme seçimlerine katılması ve hiç olmazsa bu seçimlerde üçüncü olması gerekiyordu.

Bu nedenle potestas ordinis’in hiç olmazsa manastırlarda başrahip belirleme seçimlerinde üçüncü olabilecek adaylar bulması gerekiyordu ki, bu dahi, o yıllarda pek çok manastırımızda imkânsıza yakın derecede zordu. Potestas ordinis bu zorluğu, manastırlarımızda bulunan diğer secta’lar ile işbirliği yapmak, koalisyonlar kurmak gibi çeşitli yöntemlerle aştı.

* * *

Örneğin bir manastırımızda başrahip adaylığı belirleme seçimlerinde potestas ordinis kendi secta’sına [90] mensup bir rahibi değil, ama kendisine az çok yakın gördüğü ve diğer secta’lara mensup rahiplerden de oy alabileceğini tahmin ettiği bir rahibi buldu ve onu aday olarak gösterdi. Gösterilen aday, potestas ordinis’in bir sempatizanı da olsa, potestas ordinis’in secta’sının bir üyesi değildi; sectator [91] bir kimliği de yoktu. Dahası potestas ordinis’in desteklediği aday, eski başrahibin -ki kendisi hâlâ manastırın çoğunluk secta’sının de facto lideriydi- eski inceptor’u idi ve hâlâ eski magister’ini saygıyla dinlediği söyleniyordu. Bu aday belirleme seçimlerinde potestas ordinis’in gösterdiği aday, çoğunluk secta’sından da oy aldı ve seçimlerden birinci olarak çıktı. Caput ordinis de onu başrahip olarak atadı.

* * *

Yukarıdaki örnek manastır üzerinden açıklandığı gibi, üçüncü safhada, yeni başrahipler potestas ordinis’e mensup olmasa da potestas ordinis’in kolayca etkileyebileceği rahiplerdi ve onların dönemlerinde de manastırlar doğrudan doğruya ve dolaylı olarak potestas ordinis’in etkisi altına girdi. Bu safhada, manastırlara potestas ordinis’in eğiliminde dışarıdan pek çok yeni rahibin atandığı iddia edildi.

Diğer yandan bu aşamada manastırlarda libertatis spiritus’u [92] ortadan kaldırmaya yönelik pek çok uygulama oldu. Muhalif rahipler hakkında inquisitio’lar açıldı. Bu safhada pek çok inquisitio açılmış olsa da expulsio veya excommunicatio’ya uğrayan rahip olmadı. Ne var ki, bu aşamada manastırlar, henüz rahiplerini yitirmemiş olsa da bütün özgür ruhunu yitirdi.

İkinci safhada manastırlar, potestas ordinis’in gücü ve etkisi altına girdi. Bu nedenle ikinci safhaya “potentia [93] safhası” ismini verdim.

Bu safhada yeni alınan rahipler nedeniyle manastırların rahip kompozisyonu da çok büyük ölçüde değişti. Artık potestas ordinis’in manastırlara daha fazla hâkim olması için gereken bütün koşullar sağlanmıştı. Manastırların potentia altında bulunması artık yetersizdi, üzerlerinde tam bir dominatio [94] kurulması gerekliydi. Bu nedenle manastırın potestas ordinis’in dominatio’su altına sokulması için plânın üçüncü safhasına geçildi.

Dört yıl sonra, ikinci safhanın başında seçilen başrahiplerin görev süreleri doldu. Yeni başrahip adayı belirleme seçimleri yapılacaktı. Kendilerini çok başarılı olduğunu sanan mevcut başrahipler de aday oldular. Seçileceklerinden de çok emindiler. Çünkü geçmiş dört yıllık dönemde potestas ordinis’in her istediğini yapmışlardı. Dahası manastırlardaki rahiplerinin çoğunluğunun desteğine de şu ya da bu şekilde hâlâ sahiptiler.

Ne var ki, bu sefer, potestas ordinis’in başrahipleri artık desteklemediği ve kendi adaylarını çıkaracağı yolunda söylentiler dolaşmaya başladı. Gerçekten de potestas ordinis kendisine tam bir fidelitas [95] içinde hizmet eden bu başrahipleri yeni seçimlerde desteklemedi. Onların karşısına kendi eğiliminde başka rahipleri aday olarak çıkardı. Aday belirleme seçimlerinde mevcut başrahipler, eski bağlantıları sayesinde ve çoğunluk secta’sının da desteğini sağlayarak, en çok oyu aldılar, birinci sıraya yerleştiler. Hem de, genellikle potestas ordinis’in desteklediği adayların aldıkları oyların iki katını alarak!

İkinci sıradaki adaylardan iki kat fazla oy alan başrahipler, aksi söylentilere rağmen, son güne kadar, caput ordinis tarafından tekrar başrahip olarak atanacaklarına inandılar. Ancak caput ordinis onları değil, onların yarısı kadar oy almış, ama potestas ordinis’e daha yakın olan adayları başrahip olarak atadı.

Eski başrahipler buna bir anlam veremediler. Çünkü potestas ordinis’in istediği her şeyi fidelissime [96] yapmışlardı. Acaba neden tekrar atanmamışlardı? Mevcut başrahiplerin bilmediği ve anlamadığı şey şuydu: Onlar ikinci safhanın başrahipleriydi ve bu safhada kendilerinden beklenen fonksiyonu başarıyla ifa etmişlerdi ve fonksiyonunu tamamladıkları için kendilerine ihtiyaç yoktu. Artık daha ileri özellikleri olan başrahiplere ihtiyaç vardı.

Böylece üçüncü safhaya geçilmiş oldu.

3. Tertius gradus [97]

Üçüncü safhada manastırlara potestas ordinis ile açıkça aynı eğilimi paylaşan rahipler, başrahip olarak atandılar. Bu başrahiplerden bazıları zaten geçmişte potestas ordinis’in içinde yer almış, onun secta’sı için çalışmış kişilerdi. Bu safhada atanan başrahipler, öncekilerden farklı olarak sectator eğilimini saklama ihtiyacını pek hissetmediler. Tersine bunu açıkça ve övünerek dile getirdiler. Hatta başrahipler bu konuda yarıştılar.

Manastırlarda bu tür başrahiplere karşı büyük bir tepki duyuldu. Ama bu tepki dile getirilemedi; getirenler de bir sonuç alamadı. Bunun birkaç nedeni vardı: Bir kere, ikinci dönem kapanmış, üçüncü döneme geçilmişti. Artık manastırlarda özgürlükçü ruh, yerini tam anlamıyla bir korku atmosferine bırakmıştı. İkinci olarak, manastırlarda sadece ruh değişikliği değil, önemli ölçüde rahip değişikliği de olmuştu. Artık manastırlarda, o manastırda yetişmemiş, o manastıra mancınıkla atanmış, potestas ordinis ile aynı eğilimi paylaşan pek çok rahip görev yapmaktaydı. Nihayet, üçüncü safhada dahi, rahiplerin bir kısmı hâlâ başrahiplere bir ölçüde de olsa güveniyorlardı. Çünkü başrahiplerin bir kısmı, yıllardır birlikte çalıştıkları kardeşlerinin arasından çıkmıştı. Başrahiplerden bazıları manastırda yıllarca çalışmış ve belli bir ölçüde meslektaşlarının saygısını kazanmış kişilerdi.

Bu dönemde manastırlarda belki hâlâ rahiplerin çoğunluğu, yeni başrahibi benimsemeyen eski tarz rahiplerden oluşuyordu. Ama artık seslerini çıkaramıyorlardı. Manastır büyük bir korku ve suskunluk içine gömülmüştü. Manastır tarihimizde bu döneme “terribile silentium [98] dönemi” denir.

Manastırlarımız bu üçüncü safhada epey dünyevîleştiler ve tam anlamıyla potestas ordinis’in egemenliği altına girdiler. Bu aşamada itiraz eden rahipler susturuldu; excommunicatio’ya uğradılar; haklarında inquisitio’lar açıldı. Çokça itiraz eden bazıları hakkında da expulsio kararı aldılar. Hâlâ susmayan birkaç rahibi de tutukladılar. Her hâlükârda üçüncü safhada manastırların bütün rahipleri susturuldu ve sindirildi. Manastırlara boğucu bir hava çöktü. Bazı rahipler istifa etmeye zorlandı. Bazıları da bu ortamdan usandı, kendi istekleriyle istifa ettiler.

Üçüncü safhada manastırlar artık potestas ordinis’in egemenliği altına tam anlamıyla girdiler. Bu nedenle üçüncü safhaya “dominatio [99] safhası” ismini verdim.

Üçüncü safhada manastırlar çok şeyini yitirmiş olsa da, potestas ordinis’in dominatio’su altına tamamıyla girmiş olsa da, bu, potestas ordinis için bu yeterli değildi. Potestas ordinis daha fazlasını istiyordu. Artık manastırın tümden ele geçirilmesi için plânın dördüncü safhası başlatılmalıydı.

Üçüncü safha, bu safhanın başında atanan başrahiplerin görev süresi kadar, yani dört yıl sürdü. Bu süre boyunca potestas ordinis çok güçlenmiş ve mutlak bir iktidar hâline gelmişti. Artık kimseyle cooperatio [100] veya coitio [101] yapmak istemiyordu; bundan böyle kimseye de taviz vermeyecekti. Bu amaçla Lex abbatiae’de bir “Decretum pontificale extra ordinem” ile değişiklik yapılarak başrahip seçim usûlü değiştirildi ve artık başrahip adayı belirleme seçimleri yapılmayacağı ve başrahiplerin doğrudan doğruya caput ordinis tarafından atanacağı öngörüldü. Böylece manastırların “αὐτόνομος (autonomos) statüsü”, yani manastırların özerkliği ilkesi fiilen rafa kaldırılmış oldu.

Üçüncü dönemin başrahipleri, görev süreleri bittiğinde yeniden başrahip olarak atanmak istediler ve aday da oldular. Caput ordinis’in kendilerini tekrar başrahip olarak atayacağından emindirler. Ama caput ordinis onları değil, başka rahipleri başrahip olarak atadı. Mevcut başrahipler, neden tekrar atanmadıklarına akıl sır erdiremediler. Oysa onlar, potestas ordinis ile ne kadar da uyumlu çalışmışlardı! Potestas ordinis’in istediği her şeyi yapmışlardı. Neden şimdi tekrar atanmıyorlardı? Bunu bir türlü anlayamadılar. Mevcut başrahiplerin anlayamadığı şey şuydu: Kendileri üçüncü safhanın başrahipleriydi ve bu safhada kendilerine verilen görevi başarıyla ifa etmişlerdi ve bu safha artık tamamlanmıştı ve onlara artık ihtiyaç yoktu. Böylece dördüncü safhaya geçildi.

4. Quartus gradus [102]

Dördüncü safhada, manastırlara potestas ordinis’e tamamıyla bağımlı başrahipler atandı. Bu başrahipler tam anlamıyla potestas ordinis’in manastırlar içindeki birer manus longa’sı [103] idiler. Manastırlar da artık otonomisini bütünüyle yitirirdiler ve potestas ordinis’in bir devamı, onun bir continuitas’ı hâline geldiler. Bu nedenle dördüncü safhaya “continuitas safhası” ismini verdim.

Dördüncü safhada atanan başrahiplerin önceki başrahiplerden farkları şudur: Üçüncü safhanın başrahipleri, potestas ordinis ile aynı eğilimde olsa da çoğunlukla onun bir parçası değildiler. Yetişmeleri itibarıyla standart birer rahiptiler. Dördüncü safha başrahipleri ise potestas ordinis’in içinden gelen kişilerdi. Potestas ordinis karşısında herhangi bir bağımsızlıkları yoktu; bunlar adeta onun birer mütemmim cüzü, birer pars integralis’i [104] idiler.

Dördüncü safhanın başrahiplerinin ayırıcı özelliği nedir? Bütün başrahipler için geçerli bir ortak özellik bulmak hâliyle zordur. Bu başrahiplerin birbirinden farklı ve şaşırtıcı vasıfları varsa da, bunların çoğunluğunun mümeyyiz vasfı, potestas ordinis’in çok sevdiği bir schola’dan mezun olmalarıdır. Özellikle dördüncü safhada manastırlarda önemli makamlara gelmenin ve bu makamlarda hızla yükselmenin kriteri adı geçen schola’nın mezunu olmaktı.

Rahiplerin önemli bir kısmı dördüncü safha başrahiplerini benimsemediler; onları yadırgadılar. Hatta birinci ve ikinci safhada potestas ordinis ile yakın ilişkiler içinde olan rahipler bile dördüncü safhada atanan başrahipleri sevmediler. Kendileri de beş on yıl önce manastıra mancınıkla gelmiş olan rahipler bile, şimdi mancınıkla atanmış başrahiplere içten içe karşı çıktılar.

Vakıa yeni atanan başrahipler, önceki başrahiplerin taşıdığı genel vasıfları taşımayan kişiler idi. Çoğunlukla manastır dışından gelen rahiplerdi. Kendilerini başında bulundukları manastırın rahiplerine karşı değil, sadece ve sadece kendilerini atayan caput ordinis’e karşı sorumlu görüyorlardı ve bunu da rahiplerin yüzüne karşı sık sık söylemekten mutluluk duyuyorlardı.

Yeni başrahipler manastırları, manastırların tarihinde görülmeyen ölçüde otoriter ve keyfî bir şekilde yönetmeye başladılar. Manastırda yüzlerce yıldır kendisine uyulan minimum standartlara dahi uymadılar. Bir diaconus’a onunla ilgisi olmayan rahipler atadılar. Dahası manastır görevlilerini de şaşırtıcı bir şekilde değiştirdiler. Örneğin illuminator’u görevden alıp yerine bir cantor; lector’u görevden alıp yerine bir cellarius; bibliothecarius’u görevden alıp yerine bir cubicularis; infirmarer’i görevden alıp yerine bir sacrista atadılar.

Pek çok manastırda, neredeyse manastırın bütün rahipleri, eskiden potestas ordinis’i desteklemiş olanlar dâhil, bu yeni başrahiplere şiddetle karşı çıkmak istediler; ama artık iş işten geçmişti; biri dahi sesini çıkaramadı. Sesini çıkarmaya teşebbüs edenler, haeresis [105] ile suçlandılar ve excommunicatio’ya uğradılar.

Dördüncü safha tamamlandığında ordo’muzda artık gerçek anlamda bir manastır kalmamıştı. Şüphesiz kapısında “manastır” yazan veya halkın “manastır” diye bildiği pek çok bina vardı. Ama bunların içlerinde artık scientia, ars, jurisprudentia ve theologia’dan eser yoktu. Buralardaki değerler artık, scientia, ars, jurisprudentia ve theologia’daki ehliyet ve liyakate göre değil, potestas ordinis’e olan yakınlığa göre dağıtılıyordu. Artık manastırlar, potestas ordinis’in bir parçası, onun bir devamı hâline gelmişti.

Manastırlarımız işte böyle çöktü!



Liber Tertius
ABBATIA ULTIMA [106]




Efendimizin doğumunun 1353’üncü yılına gelindiğinde ordo’muzda potestas ordinis’in egemenliği altına bütünüyle henüz girmemiş sadece bir manastır kalmıştı. Bu manastır, üzerinde tam bir egemenlik kurulmamış “son manastır” olduğu için ona “abbatia ultima” ismini verdim. Bu manastır, ordo’muzun elegantissima [107] bir manastırı idi. Bu manastır, içinde magister magnificus’ların [108] çalıştığı dünya çapında illustris [109] bir manastırımızdı.

1353 yılında “son manastır”a yeni bir başrahip atandı. Bunun üzerine bu manastırın magister ve discipulus’ları [110] protestolar yaptılar. Son manastırın bahçesinde, bir manastırda olmaması gereken çirkin şeyler yaşandı. Son manastıra yeni bir başrahip atanması ordo’muzda çok konuşuldu. Populus [111] da bu meseleye büyük ilgi gösterdi. Doğrusunu isterseniz, bizim manastırlarımız elden giderken populus’un haberi dahi olmamıştı. 1353 yılında populus ordinarius bile son manastıra ağladı. Son manastırı her zaman kıskanmıştık. Ne kadar ilginç! Yıkılışını da kıskandık!

1353 yılında, ordo’muzda potestas ordinis’in bir manastıra kendi eğiliminden bir başrahip atanması yeni bir şeymiş, böyle bir şey sadece bu manastırın başına gelmiş istisnaî bir olaymış gibi bir hava esti. Oysa ortada yeni bir şey yoktu. 1353 yılında bu manastırımızın başına gelenlerin hepsi, geçmişte diğer manastırların başına fazlasıyla gelmişti.

Son manastır için de yukarıda açıkladığım dört safhalı “paulatim ergo certe plânı” aynen işletildi. Diğer manastırlarımız için ne yapıldıysa bu manastırımız için de o yapıldı. Ancak söz konusu manastırımızda bu plânın ikinci safhasının uygulanmasına tarih olarak diğer manastırlarımıza göre sekiz on yıl kadar gecikmeyle başlandı. Fark sadece buydu.

1. Primus gradus

Son manastırda birinci safha çok uzun sürdü. Ordo’muzda yeni potestas ordinis iktidara geldikten sonra, ilk onüç yıl boyunca bu manastıra doğrudan doğruya dokunamadı. Bu uzun sürede, potestas ordinis, son manastırı kendine alıştırdı.

2. Secundus gradus

Plânın ikinci safhasının uygulanmasına, diğer manastırlarımızda genellikle 1339 ile 1347 yılları arasında başlanmış iken, bu manastırımızda 1348 yılında başlandı. Zaten, yukarıda da açıkladığım gibi, bu plânın uygulamaya konulduğu son manastır, bu manastır olduğu için bu manastıra “Abbatia ultima” ismini verdim.

Bu manastırımızda ikinci safha şöyle başladı ve şöyle bitti:

1347 yılında başrahip adayı belirleme seçimlerinde mevcut başrahip oyların neredeyse tamamını almasına rağmen caput ordinis tarafından başrahip olarak atanmadı. Caput ordinis başrahip atamak için aylarca bekledi. Bu sürede Lex abbatiae bir “Decretum pontificale extra ordinem” ile değiştirildi. Değişiklikle birlikte caput ordinis’e doğrudan doğruya manastırlara başrahip atama yetkisi verildi. Caput ordinis de 1348 yılında en çok oy alan başrahip adayını değil, beklenmeyen bir rahibi bu manastıra başrahip olarak atadı.

Yeni başrahibe baştan itirazlar oldu. Onun potestas ordinis eğiliminde bir rahip olduğu ve bu nedenle başrahip olarak atandığı iddia edildi. Ancak bu itirazlar bir süre sonra kesildi. Caput ordinis tarafından atanan yeni başrahip, manastır tarafından az çok benimsendi. Zira yeni başrahip de manastırın içindendi ve manastırın genel standartlarını yerine getiren, kardeşleri tarafından sayılan başarılı bir rahipti.

Bunda da şaşırtıcı bir şey yoktu. Zaten yukarıda açıklandığı gibi, “paulatim ergo certe plânı”nda ikinci safhada, açıktan açığa sectator nitelikli birini manastıra başrahip olarak atamak gibi bir yöntem yoktur. Yukarıda açıklandığı gibi ikinci safhada manastıra, manastırın az çok kabul edebileceği bir başrahip atanır.

“Son manastır”, potestas ordinis tarafından atanan yeni başrahip tarafından büyük bir itiraz ve sorunla karşılaşmadan dört yıl boyunca yönetildi ve plânın ikinci safhası başarıyla tamamlandı.

Başrahibin görev süresi dört yıl sonra doldu ve tekrar başrahip atanmasına sıra geldi. Mevcut başrahip de aday oldu. Ne var ki, beklenenlerin aksine, caput ordinis onu değil, dışarıdan birini başrahip olarak atadı. Mevcut başrahip neden tekrar atanmadığını muhtemelen anlamamıştır. Ben söyleyeyim: Çünkü o ikinci safhanın başrahibidir ve bu safhada kendisinden beklenilen fonksiyonu ifa etmiştir ve artık üçüncü safhaya geçilecektir; ikinci safhadaki bir başrahibin nitelikleri üçüncü safha için yeterli değildir.

3. Tertius gradus

Bu manastırımızda üçüncü safha, Efendimizin 1353 yılında başladı. Atanan yeni başrahip, manastırın dışından atanmış bir rahip idi. Söz konusu başrahip, kimin tarafından atandığı sorunundan bağımsız olarak, bu manastırımızda rahip olmak için aranan vasıfları taşımayan biriydi. Bu başrahip, şimdi başına geçtiği, bu manastıra geçen yıl rahip olmak üzere başvursaydı, manastırın şartlarını yerine getiremediği için kabul edilmezdi. Çünkü yeni başrahip, bu manastırımızın rahiplerinin taşıdığı altissimus scholasticus gradus’ları [112] karşılamıyordu. Rahip olamayacağı bu manastıra başrahip olmuştu! Asıl problem buydu.

Dahası bu başrahip apaçık sectator [113] bir geçmişe sahipti. Geçmişte potestas ordinis’in secta’sında yıllar boyunca çalışmıştı; potestas ordinis’te önemli görevlere aday olmuştu.

Başrahip, manastırın magister ve discipulus’larından gelen büyük bir tepkiyle karşılaştı. Bu yıllarda ülkemizde, Çin’den geldiği söylenen ve kendisine “mors atra” [114] denen pandemia hüküm sürüyordu. Magister’ler, pandemia’ya rağmen, maskelerini takarak, bahçede başrahiplik binasına arkalarını dönerek yeni başrahibe karşı tepkilerini göstermekten çekinmediler. Protestolarını günlerce sürdürdüler. Discipulus’lar da manastırın bahçesinde yeni başrahibe karşı protesto gösterilerinde bulundular. Discipulus’lardan gözaltına alınanlar olduysa da daha sonra serbest bırakıldılar.

Yeni başrahip, magister ve discipulus’lara kendisini sevdirmeye ve kendini onlara şirin göstermeye çok çalıştı. Çünkü bu manastırda henüz üçüncü safhaya yeni geçilmekteydi ve dormiens taurus’ları uyandırmamak gerekmekteydi. Bu nedenle yeni başrahip, ortamı yumuşatmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Hatta kendisinin politia [115] ile uğraşmaya muhalif secta’da başladığını dahi iddia etti. Dahası discipulus’ların sevdiğini sanarak Ferrarica isimli haereticus’ların [116] cantatio’larını [117] dinlediğini dahi söyledi. Propitius esto peccatis nostris domine! [118].

Ne de olsa bu yeni başrahip, üçüncü safhanın bir başrahibiydi. Dördüncü safhaya geçilmesi için boğaları ürkütmemek gerekmekteydi. Bu nedenle manastırda çok fazla bir gürültünün çıkmamasına çalışacaktı.

1353 yılında bu manastırımızın rahipleri, inceptor ve discipulus’ları, bu manastırın sonunun geldiğini, mundus’un [119] battığını ve caelum’un [120] çöktüğünü sandılar. Oysa söz konusu yıl itibarıyla, adı geçen manastırda henüz “paulatim ergo certe plânı”nın dördüncü safhasına geçilmemişti. Bu safhaya, plân gereği, dört yıl sonra geçildi.

Şimdi “paulatim ergo certe plânı”nın dördüncü safhasının bu manastırda nasıl uygulamaya konulduğunu görelim.


Çevirenin Notu: Perfectus Belaslatinas’ın kitabının bundan sonraki kısmında pek çok eksik sayfa var. Mevcut sayfalarda da yırtılmış veya çürümüş kısımlar bulunuyor. Keza sağlam kalan kısımlarda da bazı kelimeler okunamayacak kadar lekelenmiş durumdalar. Bu nedenle son manastırda “dördüncü safhaya” ilişkin bilgilerde oldukça belirsizlikler ve dahi eksiklikler var. Ben belirsizlikleri tahminle, eksiklikleri hayal gücümle tamamlamaya çalıştım. Olur da tahminlerim tutmamış, hayal gücüm yanılmış ise, ben, bundan olsa olsa mutlu olurum. K.G.

4. Quartus gradus

Son manastırda, üçüncü safhanın başında seçilen başrahibin dört yıllık görev süresi 1357 yılında doldu ve plânın dördüncü safhası uygulamaya konuldu. Son manastıra da diğer manastırlarda da olduğu gibi, o mâlûm schola’dan mezun bir başrahip atandı. Yeni başrahip, son manastırla uzaktan yakından ilgisi olmayan, tamamıyla sectator biriydi. Yeni başrahibi görünce, son manastırın magister ve discipulus’ları, dört yıl önce protesto ettikleri başrahibi mumla aradılar.

Dördüncü safhanın başrahibi, son manastırın magister ve discipulus’larına “ben çok hoşgörülüyüm”, “Ferrarica dinlerim”, “beni tanıdıkça seveceksiniz” de demedi. Çünkü artık dördüncü safhanın koşulları hüküm sürmeye başlamıştı. Dördüncü safhada son manastırda, yeni başrahibi protesto etmek için başrahibe arkasını dönme cesareti gösteren sadece iki rahip çıktı; onların hakkında da derhal inquisitio açıldı ve excommunicatio’ya uğradılar.

Yukarıda üçüncü safhasının başında, 1353 yılında, yeni başrahip atandığında, manastırın bahçesinde ve kapısında gösteri yapan discipulus’lardan bazılarının gözaltına alındığını, ama daha sonra hepsinin serbest bırakıldığını yazmıştım. Çünkü üçüncü safhada çok büyük tepki çekmemek gerekliydi. Ne var ki, 1357 yılında dördüncü safhaya geçildiğinde, yeni başrahibi protesto etmek amacıyla manastır bahçesinde gösteri yapmaya cesaret eden sadece birkaç discipulus çıktı; onlar da derhal tutuklandılar ve haklarında inquisitio açıldı ve dahi manastırdan derhal kayıtları silindi.

Böylece ordo’muzdaki son manastır da, potestas ordinis’in tam anlamıyla dominatio’sunun altına girmiş oldu. Son manastırın rahiplerinin neredeyse hepsi başka ordo’lara hicret ettiler. Yerleri derhal provincia’dan catapulta ile atanmış rahiplerle dolduruldu.



Liber Quartus
SINGULAE TRAGOEDIAE AUT ΕΛΕΓΕΙΑ [121]





Artık bu hikayenin sonuna yaklaştık.

Son sözlerimi söylemeden önce, belirtmek isterim ki, bu süreçte, üstümüze çöken genel karanlıktan başka, bireysel trajediler de yaşandı. Ne kadar ağır olurlarsa olsun, genel şeyleri anlatmak o kadar da zor değil. Ama tek tek kardeşlerimizin çektiği acıları anlatmak insana ağır geliyor. İnsan bunları anlatacak kelimeleri bulmakta zorlanıyor. Bu kardeşlerimizin ıstırabı karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyor. Aslında anlatılacak hikayeler değil, sadece yakılacak ağıtlar var.

Ben yine de bir iki kardeşimizin trajedisini anlatmaya çalışacağım.

1. Senior diaconus [122] et mathematicus monacha [123]

Bu karanlık yılların birinde, içlerinde bir manastırımızın jurisprudentia [124] bölümünün diaconus’u ve bir matematikçi rahibe olmak üzere, pek çok kişi, bir gece sabaha karşı odalarına baskın düzenlenerek gözaltına alındılar.

Gözaltına alınan diaconus, ordo’muzun önemli bir manastırının jurisprudentia bölümünün on küsur yıldır diaconus’luğunu yapan saygın bir rahip idi. Sanıyorum o yıl itibarıyla ordo’muzun en kıdemli jurisprudentiae diaconus’u o idi. Bir gece sabaha karşı, bu diocanus’un odasının etrafı, potestas ordinis’in silahlı adamlarıyla sarılarak, azılı bir suçluymuş gibi gözaltına alındı. Bu olayı duyan manastırlarımızın jurisprudentia bölümlerinde çalışan bütün rahipler korktular ve şaşırdılar ve üzüldüler.

Ama sanıyorum daha üzücü olanı, bu diaconus ile birlikte gözaltına alınan matematikçi rahibeye yapılan haksızlıktı. Sabaha karşı, odası basılarak, ağır suçlular gibi gözaltına alınan bu soror’umuz [125], ordo’muzun en illustris matematikçilerinden biriydi. Bu kız kardeşimiz, sadece ordo’muzda değil, dünya çapında tanınan ve saygı gösterilen bir matematikçiydi. Ordo’muz için onur kaynağı olan bu istisnaî matematikçimize yapılan muamele, bilincimizde onarılmaz yaralara yol açtı. Mâlûm, bu topraklarda çok az matematikçi yetişmiştir. İçlerindeki kadın sayısı ise daha da azdır. Bu matematikçi rahibe, bu topraklara Allah’ın bir lutfuydu; criminatio’ya uğradı.

2. Confinium timoris et audaciae[126]

Potestas ordinis’e mâlûm secta hâkim olunca, rahiplerden secta’larını değiştirmeleri ve potestas’ın secta’sına geçmeleri istendi. Karşı çıkanlar olunca, potestas ordinis, bütün rahiplerden ve keza köy ve kasabaların ileri gelenlerinden kendi arzularıyla secta’larını değiştirdiklerine dair bir declaratio [127] imzalamalarını emretti.

Komşu kasabada, herkesin çok sevdiği, sessiz, sedasız, kendi işi gücünde, bir rahip kardeşimiz yaşıyordu. Potestas ordinis’in adamları, bu rahip kardeşimizden declaratio’yu imzalamasını istediklerinde, bu rahip kardeşimiz, imzalamayı reddetmiş ve böyle bir şeyin Efendimizin öğretisine aykırı olduğunu ve imzalamayacağını söylemiş. Bunun üzerine, potestas ordinis’in adamları, kendilerinin de çok sevdikleri bu rahip kardeşimizi ikna etmek için aracılar göndermişler. Aracılar da rahip kardeşimizi ikna edememiş. Rahip kardeşimiz, kasabanın karakolunda geçtiği quaestio [128] ve cruciatus’dan [129] sonra da ikna olmayınca, bir flumen [130] kenarında kurulu bulunan Castra Belena’ya [131] gönderilmiş ve orada angaria [132] altında yıllarca çalıştırılmış. Yıllar sonra, başta sağlığı olmak üzere, pek çok şeyini yitirdikten sonra sürgüne gönderilmiş.

Yıllar ve yıllar sonra, bir vesileyle, bu kahraman rahip kardeşimizle karşılaştığımda, kendisine neden hepimiz gibi direnmeyip, declaratio’yu imzalamayı kabul etmediğini sorduğumda, bana, beni şaşırtan bir şekilde şu cevabı verdi:

“Bilmiyorum, imzalamamaya önceden karar vermemiştim. Ben de imzalayacağımı sanıyordum; ama nedense, o zaman imzalayamadım. İçimden gelen bir ses, imzalamama engel oldu”.

Bu rahip kardeşimiz, sıradan bir kasabada görev yapan sıradan bir rahipti. Bir kahramana dönüştü.

Bu karanlık dönemden önce, pek çok rahip kardeşimizin cesur insanlar olduklarını sanıyorduk. Pek çoğu güzel günlerde cesurca ve yüksek sesle her şeye karşı çıkıyorlar; güzel oratio’lar [133] atıyorlardı. Korku geldiğinde ise hepsi kürsülerinin altına saklandılar. Potestas ordinis’in adamları geldiğinde ise secta değiştirme declaratio’larını gözü kapalı imzaladılar.

Bu karanlık yıllarda, natura humana’nın [134] da ne menem bir şey olduğunu öğrendik. Cesaretin ve korkunun ikiz kardeş gibi birbirine yakın olduklarını ve aralarındaki sınırın ne kadar ince olduğunu gördük. Sıradan insanlardan kahramanların çıktığına, cesur sandığımız insanların ise ne kadar korkak olduklarına şahit olduk. Dışarıdan bakıldığında kahramanlık ve korkaklık sanki bir rastlantıdan ibaretti.

Neden rahiplerin neredeyse hepsi secta değiştirme declaratio’ları imzalarken içlerinden biri imzalamayı reddetti? Neden rahiplerin ezici çoğunluğu susarken birkaçı susmadı?

Susmayan ve olup bitenlere karşı pek çok yazı yazmış bir rahibe neden susmadığını sordum. Bana şu cevabı verdi:

“Aslında ben de susmak istedim. Yazmamaya da karar vermiştim. Gündüzleri yazmamayı başardıysam da geceleri başaramadım. Yazmam gereken şeyler, rüyalarıma girdi; geceleri sayıkladım. Sabah uyandığımda cümleler boğazıma diziliydi; dudaklarımdan kendileri dökülüyordu. Susamadım. Yazmam gereken sözler, beni rahat bırakmadı. Ben de oturdum, yazdım. Yazdıklarım, ‘susamamanın yazıları’dır”.

Sanıyorum dışarıdan bakıldığında korku ile cesaret arasında çok inceymiş gibi görülen sınır, içeriden bakıldığında bir ateş duvarı kadar kuvvetlidir. Bu ateşten duvar, bazı insanlarda vardır, bazılarında da yoktur, bazılarında ise pek alçaktır. Galiba bazıları bu ateşten duvara “vicdan” diyor.

3. Carmen ante mortem[135]

Yukarıda anlattığım olaylardan daha acılarına da şahit olduk. Manastırımızda hearisis ile suçlanıp inquisitio’dan geçen bir rahip kardeşimiz, tutuklu bulunduğu hücrenin duvarına, vivus comburitur’a [136] götürülmeden önce, “O Fortuna”dan uyarladığı şu dizeleri yazmıştı:




EPILOGUS



Artık bu hikayeyi bitirmenin zamanı geldi.

Yukarıda manastırlarımızın potestas ordinis’in dominatio’su altına nasıl adım adım girdiklerinin hikayesini anlatmaya çalıştım. Bugün baktığımda pişmanlık içinde şunu söylemek isterim: Belki biz rahipler, birinci safhada “hayır” deseydik, ikinci safhaya geçilemezdi. Belki ikinci safhada “yeter artık, burası bizim, manastırda dünyevî işlerin yeri yok, buradan çekip gidin” deseydik üçüncü safhaya geçilemezdi. Belki üçüncü safhada, “siz gitmiyorsanız, biz gidiyoruz” diyebilseydik, dördüncü safhaya geçilemezdi.

* * *

Carissimi lectores! [137] İşte 1330’larda ve 1340’larda Kurbağa Manastırının hikâyesi! Ecce fabula! [138] Fabula acta est! [139] Belki de bazılarınız anlattığım hikâyeye inanmadınız. “Quid non credis? Mutato nomine ac tempore et de te fabula narratur!” [140]

Perfectus Belaslatinas



DİPNOTLAR
(Geri dönmek için dipnot numarasının üzerine tıklayınız).
* Yazının ilk versiyonunda bulunan Latince ifadeleri kontrol edip düzelten Sayın Noémi Lévy-Aksu’ya teşekkür ederim. 1.3.2021. K.G.
** “Sunuş”un kurgusunda Umberto Eco’nun Gülün Adı isimli romanının “Doğal Olarak, Bir Elyazması” başlıklı “Sunuş”undan kısmen esinlenilmiştir.
[2] “Manastır” kelimesi ve manastırlar hakkında bkz.: Gilbert Huddleston, “Monasticism”, The Catholic Encyclopedia, Vol. 10. New York, Robert Appleton Company, 1911 (www.newadvent.org/cathen/10459a.htm).
[4] “Başrahip (abbas)”ler konusunda bkz: Thomas Oestereich, “Abbot”, The Catholic Encyclopedia, Vol. 1. New York, Robert Appleton Company, 1907 (www.newadvent.org/cathen/01015c.htm ).
[5] Anthony Maas, “Abba”, The Catholic Encyclopedia, Vol. 1. New York, Robert Appleton Company, 1907 (www.newadvent.org/cathen/01006d.htm ).
[6] “Başrahipler (abbates)”in seçim usûlleri ve manastır üzerindeki yetkileri konusunda bkz.: Thomas Oestereich, “Abbot”, The Catholic Encyclopedia Vol. 1. New York, Robert Appleton Company, 1907 (www.newadvent.org/cathen/01015c.htm).
[7] Manastırlar ve manastır düzeni hakkında şu iki kitaba bakılabilir: Pierre Hélyot, Histoire des ordres monastiques, religieux et militaires, (Tome I: Paris, Nicolos Gosselin, 1714 (books.google.com.tr/...& ); (Tome VIII Paris Louis, 1792) (books.google.com.tr/...AJ& ); Charles Chabot, Encyclopedie monastique, ou histoire des monastere, congregations religieuses, Paris, Edouard Le Roy, 1828 (books.google.com.tr/...VYC& ).
[8] “Avignon Papalığı” dönemi konusunda bkz.: Fransızca Wikipedia’da bulunan “Papauté d'Avignon” başlıklı ayrıntılı ve oldukça güzel hazırlanmış bir makale vardır. Bkz.: “Papauté d'Avignon”, fr.wikipedia.org/...Avignon. Keza “Avignon Papalığı” hakkında pek çok kaynak vardır. Mesela: Yves Renouard, La Papauté à Avignon, Paris, PUF, coll. « Que sais-je ? », 1969; Bernard Guillemain, Les Papes d'Avignon : 1309-1376, Éditions du Cerf, 1998; P.N.R. Zutshi, “The Avignon Papacy”, The New Cambridge Medieval History: c. 1300-c. 1415, Vol. VI, (Ed. Michael Jones), Cambrdige, Cambridge University Press, 2000, s.653-673 ( www.amazon.co.uk/.../0521362903?  ve books.google.com.tr/...C&pg den kısmen ulaşılabiliyor. Unn Falkeid, The Avignon Papacy Contested: An Intellectual History from Dante to Catherine of Siena, Cambridge, Harvard University Press, 2017 (books.google.com.tr/...QBAJ&).
[9] “Aslına sadık bir şekilde gözlemlenmiş ve tamı tamına anlatılmıştır” (Çevirenin Notu).
[10] “Birinci Kitap: Büyük Çöküş” (Ç.N.).
[11] “Karanlık galip geldi” (Ç.N.).
[12] “Engizisyon”, “soruşturma” (Ç.N.).
[13] “Sapkınlık” (Ç.N.).
[14] “Topluluktan çıkarma”, “kiliseden atılma”, “aforoz” (Ç.N.).
[15] “Kurumdan çıkarma, ihraç” (Ç.N.).
[16] “Eşleri, eşitleri, benzerleri” (Ç.N.).
[17] “Takibat”, “zulüm” (Ç.N.).
[18] “İstifa” (Ç.N.).
[19] “Ordo” kelime anlamıyla “düzen”, “nizam” demektir. Bu kelimeyle manastırların bir araya gelerek oluşturdukları hiyerarşik bir yapıkaştediliyor. “Ordo” kelimesir anlamı ayrıca yukarıda “Sunuş”un altında III nolu başlıkta açıklanmıştır (Ç.N.).
[20] “Karanlık geldi, özgürlük yok olup gitti” (Ç.N.).
[21] “Karanlığa nasıl gömüldük?” (Ç.N.).
[22] “Caput ordinis” “ordo’nun başı” demektir. Daha fazla açıklama için yukarıda “Sunuş”un altında III nolu başlığa bakınız (Ç.N.).
[23] “Ordo’nun iktidarı” demektir. “Ordo” kelimesinin anlamı yukarıda “Sunuş”un altında III nolu başlıkta açıklanmıştır (Ç.N.).
[24] “Manastırın iktidarı” demektir (Ç.N.).
[25] “Kanonik kanunname” demektir. Bir nevi “anayasa”dır (Ç.N.).
[26]“Otonomi”, “özerklik” (Ç.N.).
[27] “İmkansızlık borç doğurmaz” (Ç.N.).
[28] “Erkek midirler, yoksa kadın mıdırlar?” (Ç.N.).
[28a] “Karanlığın gelişini sessiz bir şaşkınlıkla izledik” (Ç.N.).
[29] “Bizi nasıl susturdular?” (Ç.N.).
[29a] “Yıldırma” (Ç.N.).
[29b] “Dersler”. (Ç.N.).
[29c] “Dokunulmazlık”, “bağışıklık”, “muafiyet” (Ç.N.).
[29d] “Öğrenciler” (Ç.N.).
[29e] “Suçlandırma”, “suçlu gösterme”, “kriminalize etme” (Ç.N.).
[29f] “Zehirli yılanlar” (Ç.N.).
[29g] “Hakaret”, “kara çalma”. (Ç.N.).
[29h] “Suç örgütü” (Ç.N.).
[29i] “Suçlular” (Ç.N.).
[29j] “Salgın”, “bulaşıcı hastalık” (Ç.N.).
[29k] “Korkutma etkisi”. Galiba Perfectus Belaslatinas, bu terim ile günümüz literatüründe “chilling effect” denilen olguyu ifade etmeye çalışıyor (Ç.N.).
[30] “Teslim olmamızın sebepleri hakkında” (Ç.N.).
[31] “Meşhur” (Ç.N.).
[32] “Muhteşem” (Ç.N.).
[33] “Gelenekler” (Ç.N.).
[34] “Saygınlık”, “onur”, “değerlilik” (Ç.N.).
[35] “Tanrıya adanmış” (Ç.N.).
[36] “Tanrının hizmetkarı” (Ç.N.).
[37] “İnsanlara değil, Tanrıya ve kanuna (itaat et)” (Ç.N.).
[38] “Kardeşimiz” (Ç.N.).
[39] “Konsey”, “kurul” (Ç.N.).
[40] “Rahipler sınıfına yeni kabul edilmiş kişi” (Ç.N.).
[41] “İhraç” (Ç.N.).
[42] “Manastır üzerimize yıkıldı” (Ç.N.).
[43] “Sığınak” (Ç.N.).
[44] “Gerileme”, “düşme” (Ç.N.).
[45] “Liyakatsiz” (Ç.N.).
[46] “Nepotizm”. “Kayırmacılık”. Özellikle “akraba kayırmacılığı” (Ç.N.).
[47] “Hemşehricilik” diye çevrilebilecek Latinceymiş gibi görünen uydurma bir kelime (Ç.N.).
[48] “Patria”, günümüzde “vatan” diye çevriliyorsa da İlk ve Ortaçağlarda “memleket”, “kişinin geldiği yer” veya “doğum yeri”nden başka bir anlamı yoktu. “Dignitas”, “saygınlık”, “onur” gibi anlamları varsa da esas anlamı “değerlilik”, yani “liyakat”tir. (Ç.N.).
[49] “Memleketine göre değil, ama ehliyet ve liyakatine göre”.
[50] “Yöneticilik ilgili”, “yönetimsel”, “idari” (Ç.N.).
[51] “İl”, “vilayet” (Ç.N.).
[52] “Yönetici”, “idareci” (Ç.N.).
[53] “Okul” (Ç.N.).
[54] “Rahiplikte bir aşama”. Manastırda kendi adına ders verme yetkisini veren bir unvan (Ç.N.).
[55] “Meşhur” (Ç.N.).
[56] “Mükemmel hocalar, ustalar” (Ç.N.).
[57] “Zeki öğrenciler” (Ç.N.).
[58] “İkinci Kitap: Manastırlar Üzerinde Egemenlik [Kurulması]”
[59] Manastırların kendi içindeki bölümleri. Günümüz üniversitelerindeki fakültelere (dekanlıklara) benzetilebilir.(Ç.N.).
[60] Manastırların kendi içindeki bölümlerinin başındaki rahipler. Günümüz üniversitelerindeki fakülte dekanlarına benzetilebilir. (Ç.N.).
[60a] “Kompozisyon”, “oluşum” (Ç.N.).
[60b] “Her kasabaya bir manastır” (Ç.N.).
[60c] “Yeniler”, “manastıra yeni girmiş kişiler” (Ç.N.).
[60d] “İmtiyazlı, ayrıcalıklı manastırlar” (Ç.N.).
[60e] “Bilim” (Ç.N.).
[60e] “Hukuk bilimi” (Ç.N.).
[60g] “Seremoni”, “tören” (Ç.N.).
[60g] “Taşra” (Ç.N.).
[60g] “Mancınık” (Ç.N.).
[60g] “Truva atı” (Ç.N.).
[61] “Tanrım, bizi böyle bir utanç içine koyma!” (Ç.N.).
[62] “Başrahip seçimleri” (Ç.N.).
[63] “Manastır Kanunu” (Ç.N.).
[64] “Liyakatli” (Ç.N.).
[65] “Saygın, hak eden, değerli” (Ç.N.).
[66] “Eğitsel veya akademik mülahazalar” (Ç.N.).
[67] “Siyasî tutkular” (Ç.N.).
[68] “Temel” (Ç.N.).
[69] “Kilise ve akademi aleminde” (Ç.N.).
[70] “İntihal”, “çalıntı” (Ç.N.).
[71] “Dört safhalı süreç” (Ç.N.).
[72] “Yavaş yavaş, o hâlde kesinlikle” (Ç.N.).
[73] “Yavaş yavaş, o hâlde kesin olarak” (Ç.N.).
[74] “Uyuyan boğalara sessizlik!” “Sessiz olun ki boğalar uyusunlar!” “Boğaları uyandırmamak için sessizlik!” (Ç.N.).
[75] Fotoğraf: Pascal Radigue, Mosaïque dite Bestiaires festoyant dans l'arène, Thysdrus (El Jem), IIIe siècle (commons.wikimedia.org/...Bardo.JPG).
[76] “Uyuyan boğalar” (Ç.N.).
[77] “Dört safhalı süreç” (Ç.N.).
[78] “Birinci safha” (Ç.N.).
[79] “Doğrudan” (Ç.N.).
[80] “Aktif olarak” (Ç.N.).
[81] “Para kesesi”, “bütçe” (Ç.N.).
[82] “Parasal” (Ç.N.).
[83] “Her şey paraya itaat eder” (Ç.N.).
[84] “Para savaşların kasları ve sinirleridir” (Ç.N.).
[85] “Seçmece” (Ç.N.).
[86] “Genç öküzlerin boyunduruğa alıştırılması” gibi (Ç.N.).
[87] “Alıştırılma ve tanıştırılma safhası” (Ç.N.).
[88] “Tanışma” (Ç.N.).
[89] “İkinci safha” (Ç.N.).
[90] “Tarikat”, “mezhep”, “hizip” (Ç.N.).
[91] “Bir tarikata, bir mezhebe, bir hizbe mensup kişi” (Ç.N.).
[92] “Özgürlük ruhu” (Ç.N.).
[93] “Güç”, “kuvvet” (Ç.N.).
[94] “Egemenlik”, “hâkimiyet” (Ç.N.).
[95] “Sadakat” (Ç.N.).
[96] “En sadıkane” (Ç.N.).
[97] “Üçüncü safha” (Ç.N.).
[98] “Korkunç sessizlik” (Ç.N.).
[99] “Hâkimiyet”, “egemenlik” (Ç.N.).
[100] “İşbirliği” (Ç.N.).
[101] “Koalisyon” (Ç.N.).
[102] “Dördüncü safha” (Ç.N.).
[103] “Uzanmış el” (Ç.N.).
[104] “Tamamlayıcı parçası” (Ç.N.).
[105] “Sapkınlık” (Ç.N.).
[106] “Üçüncü Kitap: Son Manastır” (Ç.N.).
[107] “En seçkin” (Ç.N.).
[108] “Muhteşem hocalar” (Ç.N.).
[109] “Meşhur” (Ç.N.).
[110] “Öğrenciler” (Ç.N.).
[111] “Halk” (Ç.N.).
[112] “Yüksek akademik dereceleri” (Ç.N.).
[113] “Secta, hizip, tarikat mensubu, secta’nın eğiiminde olan” (Ç.N.).
[114] “Kara ölüm”. Veba salgını kastediliyor. Bilindiği gibi 1346-1353 yılları arasında Avrupa kara veba salgınıyla kavrulmuştur (Ç.N.).
[115] “Devlet”, “siyaset” (Ç.N.).
[116] “Sapkınlar” (Ç.N.).
[117] “Şarkı” (Ç.N.).
[118] “Allah’ım, bizim günahlarımızı bağışla!” (Ç.N.).
[119] “Dünya” (Ç.N.).
[120] “Gökyüzü” (Ç.N.).
[121] “Bireysel Trajediler veya Ağıt”. Belaslatinas burada “ağıt” anlamına gelen “ελεγεια (elegeia)” kelimesini Yunanca yazmayı tercih etmiş (Ç.N.).
[122] “Kıdemli diaconus”. Yukarıda da açıklandığı gibi, “diaconus”lar, manastırların bölümlerinin başında bulunan rahiplerdir. Günümüzün dekanlarına benzetilebilir (Ç.N.).
[123] “Matematikçi Rahibe” (Ç.N.).
[124] “Hukuk bilimi” (Ç.N.).
[125] “Kız kardeş”. “Soror monialis” yani manastırdaki rahibeler kastediliyor (Ç.N.).
[126] “Korku ile cesaret arasındaki sınır” (Ç.N.).
[127] “Beyanname” (Ç.N.).
[128] “Sorgu” (Ç.N.).
[129] “İşkence” (Ç.N.).
[130] “Nehir” (Ç.N.).
[131] Castra “kamp” demek. Burada “toplama kampı” veya “çalışma kampı” anlamında kullanılıyor. “Belena” söz konusu kampın ismi olsa gerek (Ç.N.).
[132] Latince “angaria” kelimesi Türkçede de vardır; “angarya”, yani zorla, baskıyla çalıştırma demektir (Ç.N.).
[133] “Nutuk” (Ç.N.).
[134] “İnsan doğası”(Ç.N.).
[135] “Ölümden Önceki Şiir” (Ç.N.).
[136] “Canlı yakılma” (Ç.N.).
[137] “Sevgili okuyucular” (Ç.N.).
[138] “İşte hikâye” (Ç.N.).
[139] “Hikaye bitti, anlatıldı; oyun oynandı” (Ç.N.).
[140] “Neden inanmıyorsun? İsimleri ve tarihleri değiştir, anlatılan senin hikâyendir!” Belaslatinas’ın bu sözü Horatius’un “Quid rides? Mutato nomine et de te fabula narratur! (Ne gülüyorsun? İsimleri değiştir, anlatılan senin hikayendir)” şeklindeki ünlü sözünden uyarladığı anlaşılmaktadır (Ç.N.).



İKTİBAS KONUSUNDA UYARI:
Bu yazının başka internet sitelerinde, gazete veya dergilerde tam metin olarak yayınlanmasına rızam yoktur. Makaleden (tamamı olmamak şartıyla) makil ölçüde alıntı yaptıktan sonra tamamının okunması için www.anayasa.gen.tr/kurbaga-manastiri.htm adresine link verilmesini rica ediyorum.

DÜZELTME HAKKI:
Bu yazı, en geç bir yıl içinde kağıt bir kitapta yayınlanacaktır. Kağıt olarak yayınlanıncaya kadar, bu yazıda düzeltme ve değişiklik yapma hakkımı saklı tutarım. Okuyucularımın yazıda gördükleri hataları bana bildirmelerini rica ederim.

YAZININ SON HALİNDEN ALINTI YAPILMASI RİCASI:
Yazılarımda, çoğunlukla, yayınlanmasını izleyen günlerde, düzeltmeler, değişiklikler ve eklemeler oluyor. Kağıt kitabın yayınlanmasından önce, bu yazımdan alıntı yapacaksanız, alıntı yaptığınız gün itibarıyla yazının son hâlini kontrol etmenizi tavsiye ederim.

BU METNE AŞAĞIDAKİ ŞEKİLDE ATIF YAPILMASI ÖNERİLİR:
Kemal Gözler, “Abbatia Ranae (Kurbağa Manastırı)”, (www.anayasa.gen.tr/kurbaga-manastiri.htm) (Yayın Tarihi: 28 Ocak 2021).


BU MAKALE İLGİNİZİ ÇEKTİYSE ŞU KİTABIM DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:
Kemal Gözler, Türkiye Nereye Gidiyor? Akademi ve Hukuk Üzerine Gözlemler ve Eleştiriler (Makalelerim 2019), Bursa, Ekin, 2. Baskı, Aralık 2020, XXXII+656


(c) Kemal Gözler, 2021.
Copyright ve Sorumluluk
İktibas (Alıntı) Koşulları
Atıf (Kaynak Gösterme) Usulleri

Editör: Kemal Gözler
E-Mail:
Lüfen bana e-posta göndermeden önce şu açıklamaları okuyunuz.
twitter.com/k_gozler
Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr
Bu Sayfa: www.anayasa.gen.tr/kurbaga-manastiri.htm
Bu Sayfanın Yayın Tarihi: 28 Ocak 2021, Saat 21:00.
Değişiklik/Ekleme Tarihi: 14 Şubat 2021, Saat 23:50 (“Liber Quartus” bölümünün 2 ve 3 nolu başlıkları eklenmiştir).
Değişiklik/Ekleme Tarihi: 22 Şubat 2021, Saat 10:30 (“Liber Primus” bölümünün 3 nolu başlığı, “Liber Secundus” bölümünün giriş kısmı ve “Liber Quartus” bölümünün 1 nolu başlığı eklenmiştir).
Değişiklik/Düzeltme Tarihi: 1 Mart 2021, Saat 22:30 (Yazının 28 Ocak 2021 tarihinde yayınlanan ilk versiyonundaki bazı Latince ifadeler, Sayın Noémi Lévy-Aksu’nun önerileri doğrultusunda düzeltilmiş ve geliştirilmiştir. Sayın Lévy-Aksu'ya teşekkür ederim).