TÜRK ANAYASA HUKUKU SİTESİ

anayasa.gen.tr

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr

 

Kanun

Bibliyografya.- Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.175-180; Teziç, Türkiye’de 1961 Anayasasına Göre Kanun Kavramı, op. cit., s.5-43; Teziç, Anayasa Hukuku, op. cit., s.9-12; Güneş, Türk Pozitif Hukukunda Yürütme Organının Düzenleyici İşlemleri, op. cit., s.26-47; Bakırcı, op. cit., s.394-442.

Yukarıda gördüğümüz gibi, yasama işlemleri “parlâmento kararları” ve “kanun” olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Parlâmento kararlarını inceledikten sonra şimdi “kanunlar”ı inceleyelim. Aslında “kanun”, “parlâmento kararı”na nazaran daha yaygın ve genel bir yasama işlemi türüdür. Kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesini açıklamasının genel biçimidir. Biz burada ilk önce “kanun” işleminin tanımı sorununu (A), sonra da bu işlemin yapılması usûlünü (B) inceleyeceğiz.

A. Tanımı

1982 Anayasasının 87’nci maddesine göre “kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak” Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkisidir. Anayasa “kanun koymak” tan bahsetmekte, kanunların nasıl yapılacağını ve yayımlanacağını belirtmekte, ama “kanun” kavramını  tanımlamamaktadır.

Kanun da, parlâmento kararı gibi bir yasama işlemidir. Bir yasama işlemi olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesinin ürünüdür. Yasama işleminin idarî işlemden ve yargı işleminden farkını yukarıda gördüğümüz için[1], burada, kanun kavramının maddî  ve şeklî kritere göre tanımı[2] sorunu ve keza kanun ile idarî işlem ve yargı işlemi arasındaki farkları üzerinde durmayacağız. Genel olarak yasama işlemi idarî işlemden ve yargı işleminden nasıl ayrılıyorsa, kanun da idarî işlem ve yargı işleminden öyle ayrılır. Bizim buradaki sorunumuz, kanunu idarî işlemden ayırmak değil, kanunu, kendisi gibi bir yasama işlemi olan “parlâmento kararları”ndan ayırmaktır.

Kanunlar da, parlâmento kararları gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından kabul edildiklerine göre, kanunları parlâmento kararlarından organik kritere göre ayıramayız. Yukarıda parlâmento kararlarını konuları itibarıyla tanımladık. Şu şu konulardaki yasama işlemleri “parlâmento kararı”dır dedik. Ancak aynı şeyi “kanun” için yapamayız. Çünkü, maddî mahiyetinden, yani içeriğinden hareketle “kanun” tanımlanamaz. Çünkü her konu, kanun konusu olmaya elverişlidir. Sınırlı sayıda kanun konusu yoktur. Keza, kanunların düzenlediği konular herhangi bir şekilde gruplandırmaya tâbi de tutulamaz. O halde, “kanun”u ancak olumsuz bir şekilde tanımlayabiliriz: Yani parlâmento kararları dışındaki yasama işlemlerine kanun denir. Diğer bir ifadeyle, kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisinin parlâmento kararı dışındaki bütün işlemleridir.

Bu tanımı Anayasanın öngördüğü unsurları katarak şu şekilde genişletebiliriz. Kanun, parlâmento kararı dışında kalan ve Anayasanın yetki verdiği Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından (m.7, 87), Anayasada öngörülen kanun yapma usûllerine uyularak yapılan (m.88) ve Cumhurbaşkanınca yayımlanan (m.89) işlemlerdir.

Burada belirtmek isteriz ki yukarıdaki tanımda geçen “Anayasada öngörülen kanun yapma usûllerine uyulma” şartı aslında kanunun bir varlık şartı, bir tanım şartı değil, bir sıhhat şartıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kanun adı altında yapılan bir işlem, Anayasada belirtilen usûllere öngörülmemiş olsa bile, bir “kanun”dur. Kanunların gücüne ve bağlayıcılığına sahiptir. Böyle bir kanun Anayasaya aykırıdır ve belirli koşullar gerçekleşirse pek muhtemelen Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilecektir. Ancak iptal edilinceye kadar geçerliliğini koruyacaktır. O nedenle, “Anayasada belirlenen kanun yapma usûllerine uyularak” ibaresinin kanun tanımımızdan çıkarılması uygun olur. Sonuç olarak Türk anayasa düzeninde kanun şöyle tanımlanabilir:

Kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yapılan ve parlâmento kararları dışında kalan işlemlerdir.

B. Kanunların Yapılış Usûlü 

Kanunların nasıl hazırlanacakları, nasıl kabul edilecekleri ve nasıl yayımlanacakları 1982 Anayasasının 88 ve 89’uncu maddeleri ile Meclis İçtüzüğünün 73 ilâ 91’inci maddelerinde düzenlenmiştir.

Kanunların yapılması sürecini “öneri”, “görüşme”, “kabul” ve “yayım” şeklinde dört aşamada inceleyebiliriz.

1. Öneri  

Anayasamızın 88’inci maddesi “Kanunların Teklif Edilmesi” başlığını taşımakta ve bu maddenin birinci fıkrası “kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir” demektedir. Kanımızca, burada geçen “teklif” kelimesi hatalıdır. Zira bu maddede aşağıda görüleceği gibi iki ayrı tür “teklif” söz konusudur. Bu iki ayrı tür teklifi içermek üzere “teklif” kelimesinden başka bir kelime kullanılması daha uygun olurdu. Biz bu nedenle yukarda “kanunların önerilmesi” başlığını kullandık.

Anayasamıza göre, kanun “önermeye” Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir (m.88/1). Bakanlar Kurulunca yapılan kanun önerisine “kanun tasarısı”, milletvekilleri tarafından yapılan kanun önerisine ise “kanun teklifi” denmektedir.

a) Kanun Tasarısı

O halde, kanun tasarısı, Bakanlar Kurulu tarafından verilen bir kanun önerisidir. İçtüzüğün 73’üncü maddesine göre, kanun tasarılarının bütün bakanlarca imzalanmış olması gerekir. Bir bakan tarafından dahi imzalanmasa kanun tasarısı sunulmuş olmaz. Yine aynı maddeye göre, kanun tasarıları gerekçeli olmak zorundadır. Gerekçede tasarının tümü ve maddeleri hakkında bilgiler, kaldırılması veya eklenmesi istenilen hükümlerin neler olduğu ve neden kaldırılması, değiştirilmesi veya eklenmesi gerekli görüldüğü açıkça gösterilmek lazımdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Bakanlar Kurulu tarafından bu şekilde gelen kanun tasarılarını ilgili komisyonlara doğrudan doğruya havale eder.

b) Kanun Teklifi

Milletvekilleri tarafından verilen kanun önerilerine kanun teklifi denir. Her milletvekili kanun teklif etmeye yetkilidir. Yani kanun teklif etmek için belli sayıda milletvekilinin bir araya gelmesi gerekli değildir. İçtüzüğün 74’üncü maddesinde açıkça kanun tekliflerinin altında “bir veya birden fazla imza” bulunabileceği belirtilmiştir. Kanun teklifleri de gerekçesiyle birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilir. Kanun teklifleri Başkanlıkça doğrudan doğruya komisyonlara havale edilir. Komisyonlar şartlarına uymayan kanun tekliflerini sahiplerine tamamlatmaya yetkilidirler (İçtüzük, m.74).

Yukarıdaki hükümlerin dışında Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü kanun tasarı ve tekliflerinin inceleme ve görüşme safhalarını aynı usûllere tâbi tutmuştur.

Geri Alma.- Verilen kanun teklif ve tasarıları gündeme alınmadan önce Genel Kurula bilgi verilmek şartıyla geri alınabilirler. Ancak, tasarı veya teklifler gündeme alınmışlarsa, geri alınabilmeleri için Genel Kurulun karar vermesi gerekir (İçtüzük, m.75).

Reddedilen Kanun Tasarı ve Teklifleri.- Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından reddedilmiş olan kanun tasarı ve tekliflerinin, aynı yasama dönemi içinde yeniden verilebilmeleri için bir tam yılın geçmesi gerekir (İçtüzük, m.76).

Kadük Olma.- Bir yasama döneminde sonuçlandırılamamış olan kanun tasarı ve teklifleri hükümsüz sayılır (İçtüzük, m.77). Buna anayasa hukuku literatüründe “kadük olma (caducité)” denir. Ancak, Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri bu tasarı ve teklifleri yenileyebilirler (İçtüzük, m.77).

Kanun tasarı ve teklifleri hakkında ilgili komisyon bir rapor hazırlar. Rapor Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulur (İçtüzük, m.79).

2. Görüşme

Toplantı Yeter Sayısı.- Türkiye Büyük Millet Meclisinde kanun tasarısı ve tekliflerinin görüşülebilmesi için, her şeyden önce, Genel Kurulda “toplantı yeter sayısı”nın olması gerekir. Bu sayı daha önce gördüğümüz gibi, Anayasanın 96’ncı maddesi uyarınca üye tam sayısının[3] en az üçte biri, yani 184 milletvekilidir. Başkan birleşimi açtıktan sonra, bu sayının olmadığı konusunda tereddüt ederse veya görüşmeler sırasında yirmi üye ayağa kalkmak veya önerge vermek suretiyle yoklama yapılmasını isterlerse, Başkan yoklama yapar (İçtüzük, m.57).

48 Saatlik Bekleme Süresi .- Görüşmelere başlamak için kanun tasarısı veya teklifi hakkında komisyon raporunun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tarafından Genel Kurula sevk edilmesi gerekir. Genel Kurula sevk edilen komisyon raporu, aksine karar alınmadıkça dağıtımı tarihinden itibaren kırksekiz saat geçmedikçe görüşülemez (İçtüzük, m.52/1).

Öncelikle Görüşme.- İçtüzüğün 52’nci maddesinin ikinci fıkrasına göre,, “Bu süre (kırksekiz saatlik bekleme süresi) geçmeden (komisyon raporunun) gündeme alınması, gündemdeki kanun tasarı veya teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işlerden birine öncelik verilerek bu kısmın ilk sırasına geçirilmesi, Hükûmet veya esas komisyon tarafından gerekçeli olarak Genel Kuruldan istenebilir. Bu takdirde Genel Kurul işaret oyuyla karar verir”. Buna anayasa hukuku literatüründe “öncelikle (takdimen) görüşme ” denir[4].

İçtüzüğün 52’nci maddesinin ikinci fıkrasından da anlaşılacağı üzere, öncelikle görüşmenin iki değişik anlamı vardır.

a) 48 Saatlik Bekleme Süresinin Kaldırılması.- İçtüzüğün 52’nci maddesinin ikinci fıkrasına göre, Hükûmet veya esas komisyon gerekçeli olarak bu 48 saatlik bekleme süresinin kaldırılmasını Genel Kuruldan isteyebilir. Genel Kurul bu istemi işaretle oylar. Kabul ederse, öncelikle görüşme yapılır, yani 48 saat beklenmeksizin görüşmelere geçilir.

b) Bir Metni İlk Sıraya Geçirme.- İçtüzüğün 52’nci maddesinin ikinci fıkrasına göre, Hükûmet veya esas komisyon gerekçeli olarak gündemdeki kanun tasarı veya teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işlerden birine öncelik verilerek bu kısmın ilk sırasına geçirilmesini Genel Kuruldan isteyebilir. Genel Kurul bu istemi işaretle oylar. Kabul ederse, öncelikle görüşme yapılmış olur. Örneğin normalde gündemin “kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işler” kısmının 50’nci sırasında yer alan bir kanun tasarısı, bu yolla bu kısmın 1’inci sırasına alınabilir ve böylece 50’nci sırada görüşülmesi gereken bir kanun tasarısının öncelikle görüşülmesi sağlanmış olur[5].

Görüşmelere Başlama.- Bir kanun tasarı veya teklifi hakkındaki komisyon raporunun Genel Kurula sunulmasından kırksekiz saat sonra veya öncelikle görüşülmesine Genel Kurul tarafından karar verildikten sonra, görüşmelere geçilebilir. Bir kanun tasarı veya teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesine, bu tasarı veya teklif hakkında esas komisyon tarafından hazırlanan raporun okunmasıyla başlanır. Ancak, bu raporun tamamının okunmasına gerek yoktur. Başkan, raporun tamamının okunmasına gerek olup olmadığını Genel Kurula sorar. Genel Kurul gerek olduğuna karar verirse, komisyon raporu aynen okunur (İçtüzük, m.79).

Bir kanun tasarı ve teklifinin esas komisyon tarafından reddi istenir ve bu rapor Genel Kurul tarafından benimsenirse, kanun tasarı ve teklifi reddedilmiş olur. Rapor Genel Kurul tarafından benimsenmezse, komisyona geri verilir (İçtüzük, m.80).

Görüşmeler.- Bu ön safha geçilirse, kanun tasarı veya teklifinin Genel Kurulda görüşülmesine geçilir. Bir kanun tasarı veya teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesi iki aşamada olur (İçtüzük, m.81/2).

a) Birinci Aşama.- Genel Kurulda önce kanun tasarı veya teklifinin tümü üzerinde görüşme yapılır (İçtüzük, m.81). Kanun tasarı veya teklifinin tümü üzerinde görüşmelerde siyasî parti grupları, komisyon ve Hükûmet adına yapılan konuşmalar yirmişer dakika ile ve üyeler tarafından yapılan konuşmalar onar dakika ile sınırlıdır (İçtüzük, m.81). Bundan sonra maddelere geçilmesi konusunda oylama yapılır. maddelere geçilmesi kabul edilmezse, kanun tasarı veya teklifi reddedilmiş sayılır.

b) İkinci Aşama.- Bir kanun tasarı veya teklifinin bütünü hakkında görüşmeler tamamlanıp maddelere geçilmesi oylama sonucunda kabul edilmişse, maddelerin tek tek görüşülmesine geçilir.

“İvedilikle Görüşme”nin Yokluğu.- 1973’ten önce yürürlükte olan Türkiye Büyük Millet Meclisi “Dahilî Nizamnamesi” döneminde ikinci aşamaya birinci aşamanın tamamlanmasından beş gün geçtikten sonra geçilirdi[6]. Bu beş günlük sürenin kaldırılmasına ve tek görüşme halinde kanun görüşülmesine de “ivedilik (müstaceliyet) ile görüşme” denirdi[7]. Yürürlükte olan Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü, eskiden olduğu gibi iki görüşme arasında bir süre öngörmemektedir. Diğer bir ifadeyle, yürürlükteki İçtüzük, kanun tasarı veya tekliflerinin tümü üzerinde görüşmeler in yapılmasından hemen sonra, ara vermeksizin, kanun tasarı veya tekliflerinin maddeleri üzerinde görüşmeye geçilmesini öngörmektedir (İçtüzük, m.81, 82). Bu nedenle, yürürlükteki İçtüzüğe göre, bir kanun tasarı veya teklifinin “ivedilikle” görüşülmesi diye bir şey söz konusu değildir. Zaten, yürürlükteki İçtüzüğe göre, bütün kanun tasarı ve teklifleri “ivedilikle” görüşülmektedir.

Değişiklik Önergeleri.- Bu safhada kanunlarda ve İçtüzükte aksine hüküm yoksa, kanun tasarı veya teklifinde bir maddenin reddi, tümünün veya bir maddenin komisyona iadesi, bir maddenin değiştirilmesi, metne ek veya geçici madde eklenmesi hakkında milletvekilleri, komisyon veya Hükûmet “değişiklik önergeleri” verebilir. Bu esaslar çerçevesinde milletvekilleri tarafından maddelerin her fıkrası için dörtten fazla önerge verilemez (İçtüzük, m.87/1).

Değişiklik önergeleri kanun tasarı ve tekliflerinin basılıp dağıtılmasından itibaren Başkanlığa verilebilir. Bu aşamada bir milletvekili dahi değişiklik önergesi vermeye yetkilidir. Ancak tasarı veya teklifin Genel Kurulda görüşülmesine başlandıktan sonra değişiklik önergesi verebilmek için en az beş milletvekilinin imzası gerekir (İçtüzük, m.87/2).

Değişiklik önergeleri önce veriliş, sonra da aykırılık sırasına göre okunur ve işleme konulur (İçtüzük, m.87/8). Başkan önergeye katılıp katılmadıklarını Hükûmete sorar. Komisyon ve Hükûmet katılmama gerekçelerini kısaca açıklayabilir. Hükûmet veya komisyon önergeye katılmadığı takdirde, önerge sahibi beş dakikayı geçmemek üzere söz alabilir (İçtüzük, m.87/9).

Daha sonra önergeler, işaret oyuyla ayrı ayrı oylanır. Komisyonun katılmadığı bir önergeyi Genel Kurul kabul etmiş ise, komisyon önergeyle ilgili maddeyi Genel Kuruldan geri isteyebilir. Genel Kurul geri verilmesini kabul ettiği takdirde, komisyon önergeye göre yeni bir metin hazırlar veya kendi metninin aynen kabulünü ister. Genel Kurulun bunun üzerine vereceği karar kesindir (İçtüzük, m.87/son).

Esas komisyon veya Hükûmet, tasarı veya teklifin tümünün belli bir veya birkaç maddesinin geri verilmesini bir defaya mahsus olmak üzere isteyebilir. Bu istem görüşülmeksizin yerine getirilir. Tasarı veya teklifin tümü geri istenmişse, tasarı veya teklif hakkında verilen bütün önergeler esas komisyona verilir. Tasarı veya teklifin belli bir veya birkaç maddesi geri istenmişse, o madde veya maddeler hakkındaki önergeler esas komisyona verilir (İçtüzük, m.88).

3. Kabul

Kanun tasarı ve teklifleri hakkında yapılan görüşmeler tamamlandıktan sonra oylamaya geçilir. Oylama kural olarak “işaret oyuyla” olur. Ancak yirmi üye “açık oylama” istemişse, oylama açık yapılır (İçtüzük, m.81).

Bir kanun tasarı veya teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından kabul edilebilmesi için, her şeyden önce Genel Kurulda “toplantı yeter sayısı”nın bulunması gerekir. Toplantı yeter sayısı yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte biri, yani 184 milletvekilidir (Anayasa, m.96). Toplantı yeter sayısı varsa, bir kanun tasarı veya teklifinin kabul edilebilmesi için toplantıya katılanların salt çoğunluğunun, yani yarısından bir fazlasının kabul oyu gerekir. Ancak bu kabul yeter sayısı, hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından, yani 139 milletvekilinden az olamaz (Anayasa, m.96).

Toplantı ve karar yeter sayısını biz yukarıda “TBMM'nin çalışma düzenini” incelediğimiz onuncu bölümde gördüğümüz için burada tekrar görmüyoruz. Bu konuda oraya bakılmalıdır[8].

4. Yayım

Anayasamızın 89’uncu maddesi  “Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen kanunları onbeş gün içinde yayımlar” demektedir. Dikkat edileceği üzere, maddeye göre, Cumhurbaşkanı “kanun tasarı veya teklifleri”ni yayımlamamakta, “Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen kanunları” yayımlamaktadır. Bundan kanun tasarı ve tekliflerinin Cumhurbaşkanı tarafından yayımlanmasından önce Türkiye Büyük Millet Meclisinin kabul etmesiyle kanunlaştığı sonucu çıkarılabilir.

Ancak bu şekilde kanunlaşan kanunların yürürlüğe girebilmeleri için Cumhurbaşkanı tarafından yayımlanmaları gerekir[9].

Anayasa kanunların Cumhurbaşkanı tarafından yayımlanmasını öngörmekte; ama kanunların hangi araç ile yayımlanacaklarını belirtmemektedir[10]. Bununla birlikte, Erdoğan Teziç’in  işaret ettiği gibi[11], yayımlamanın Resmî Gazetede yapılacağı, Anayasa Mahkemesinde iptal davası açma süresini düzenleyen 151’inci maddeden anlaşılmaktadır. Ayrıca 23 Mayıs 1923 tarih ve 1322 sayılı Kanunların ve Nizamnamelerin Suret-i Neşir ve ilânı ve Meriyeti Hakkında Kanunun 5'inci maddesi uyarınca kanunların Resmî Gazetede yayımlanmaları gerekir. Uygulamada Cumhurbaşkanı, onbeş gün içinde, kanunu imza edip, bir yayım tezkeresiyle kanunu Başbakanlığa gönderir ve Kanun Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü tarafından Resmî Gazetede yayınlanır.

Kanunların Resmî Gazetede yayımlanmaları yasama fonksiyonuna dahil değildir. Bu tamamıyla bir idarî işlemdir[12]. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, kanun tasarı veya teklifleri Türkiye Büyük Millet Meclisince görüşülüp oylandıktan sonra kanunlaşırlar. Kanunun Resmî Gazetede yayımlanması onun varlığı için bir şart değil, onun üçüncü şahısların “ıttılaına ulaştırılmasının” bir vasıtasıdır[13]. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen kanun, yayımlanmamış olsa bile yine de bir kanundur. Ancak böyle bir kanun vatandaşları bağlamaz. Öte yandan Resmî Gazetede yayımlanmayan bir kanun hakkında Anayasa Mahkemesinde iptal davası da açılamaz. Çünkü, böyle bir kanun için iptal davası açma süresi (m.151) hiçbir zaman başlamaz[14].

Cumhurbaşkanının Geri Gönderme Yetkisi [15].- Cumhurbaşkanı kendisine gelen her kanunu yayımlamak zorunda değildir. Anayasanın 89’uncu  maddesine göre, “Cumhurbaşkanı, yayımlanmasını uygun bulmadığı kanunları, bir daha görüşülmek üzere, bu hususta gösterdiği gerekçe ile birlikte aynı süre (onbeş gün) içinde, Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderir. Bütçe kanunları bu hükme tâbi değildir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, geri gönderilen kanunu aynen kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayımlanır; Meclis, geri gönderilen kanunda yeni bir değişiklik yaparsa, Cumhurbaşkanı değiştirilen kanunu tekrar Meclise geri gönderebilir”.

Ergun Özbudun’un işaret ettiği gibi, Cumhurbaşkanının geri gönderme yetkisine günlük konuşma dilinde “veto yetkisi” adı verilmesi yanıltıcı niteliktedir[16]. Çünkü devlet başkanının veto yetkisine sahip olması durumunda, kanunun çıkması, ya mutlak olarak engellenir, ya da kanunun tekrar kabul edilebilmesi için parlâmento tarafından nitelikli bir çoğunlukla, örneğin üçte iki çoğunlukla kabul edilmesi gerekir. Oysa Anayasamızın 89’uncu maddesi, Cumhurbaşkanı tarafından geri gönderilen kanunların Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından tekrar kabul edilebilmesi için nitelikli bir çoğunluk öngörmemiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi kendisine Cumhurbaşkanı tarafından iade edilen kanunu aynı çoğunlukla kabul edebilir. Meclis kanunu aynen kabul ederse, Cumhurbaşkanının bir kez daha kanunu geri gönderme yetkisi yoktur. Artık Cumhurbaşkanı kanunu Resmî Gazetede yayımlamak zorundadır. Böyle bir durumda Cumhurbaşkanı kanunu yayımladıktan sonra o kanun aleyhine Anayasa Mahkemesinde iptal davası açabilir.

Bu bakımdan kanunların Cumhurbaşkanı tarafından geri gönderilmesi, Ergun Özbudun’a  göre, “Cumhurbaşkanına tanınmış bir uyarı yetkisinden ibarettir”[17]. Cumhurbaşkanı bu uyarıyı gerek hukukîlik, gerek yerindelik bakımından yapabilir.

Cumhurbaşkanının geri gönderdiği kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından aynen kabul edilmişse Cumhurbaşkanının artık o kanunu bir kez daha geri gönderemeyeceğini, 15 gün içinde Resmî Gazetede yayımlamak zorunda olduğunu yukarıda söyledik. Ancak buna rağmen Cumhurbaşkanı yayımlamamakta direnebilir mi? Direnirse ne olur? Sorun nasıl çözümlenebilir?

İlk önce şu sorun üzerinde duralım: Cumhurbaşkanının kanunu reddetme hakkı var mıdır? Cumhurbaşkanı Anayasa veya hukuka aykırı olarak gördüğü kanunları yayımlamayı reddedebilir  mi? Bu soruya kural olarak olumsuz yanıt vermek gerekir. Cumhurbaşkanının kanunların hukuka uygunluğunu veya anayasaya uygunluğunu denetlemek gibi bir yetki ve görevi yoktur. Ancak burada bir “minimum kontrol yetkisi ”nden bahsedebiliriz.

Hans Kelsen  bu sorunu hukukun genel teorisi açısından incelemiştir. Yazar öncelikle, kanunların yürütme organı tarafından Hükûmet adına basılan bir dergide, resmî gazetede, yayınlandığını gözlemektedir[18]. Kelsen’e göre, kanunları yayımlamakla görevli organların kaçınılmaz olarak bir “minimum kontrol yetkisi” vardır[19]. Bu “minimum kontrol yetkisi”, kanunun anayasada öngörülen organ tarafından kabul edilip edilmediğini inceleme yetkisini içerir[20]. Bu şekilde Kelsen’e göre, kanunları yayımlamakla görevli organ, kendisine kanun olduğu iddia edilerek sunulan her işlemi yayımlamak zorunda değildir[21]. Yayım konusunda yetkili yürütme organı, kendisine sunulan kanunun anayasanın öngördüğü usûl kurallarına uygun olarak yapılıp yapılmadığını ve bu kanunun içeriğinin anayasanın hükümlerine uyup uymadığını inceleyemese de, kendisine kanun olarak sunulan bu işlemin en azından gerçekten anayasa tarafından yasama yetkisi verilen organdan çıkıp çıkmadığını incelemek zorundadır[22]. Buna göre, kanunları yayımlamakla görevli yürütme organının önüne sunulan metin, anayasa tarafından yasama yetkisiyle donatılmış organdan değil de, örneğin yasama iktidarını gasp eden bir organdan, kişi veya kurumlardan geliyorsa, kanunları yayımlamakla görevli yürütme makamı, o “kanun”u yayımlamayı reddedecektir. Eğer bu makam böyle işlemleri kanun olarak yayımlamayı reddedememiş ise, ortada devrim yoluyla yapılmış bir anayasa değişikliği olduğu sonucuna varılabilir[23].

Şimdi Hans Kelsen  tarafından yapılan bu teorik açıklamaları Türk anayasa hukukuna uygulayalım. Cumhurbaşkanının kural olarak kanunların anayasaya uygunluğunu gerek usûl, gerek biçim bakımından inceleme yetkisi yoktur. Ancak, Cumhurbaşkanının bu konuda tamamıyla yetkisiz olduğu da iddia edilemez. Cumhurbaşkanının bu konuda bir “minimum kontrol yetkisi” vardır. Bu yetki, kendisine yayımlanmak üzere kanun olarak sunulmuş metnin, gerçekten Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiş bir metin olup olmadığını incelemekten ibarettir. Örneğin silahlı bir grup Türkiye Büyük Millet Meclisini işgal eder ve Cumhurbaşkanına yayımlaması için “kanun” adını taşıyan birtakım metinler gönderirse, Cumhurbaşkanı bu metinlerin gerçekten Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilip edilmediğini araştırabilir. Örneğin, Mecliste hiçbir şekilde oylama yapılmadan bu metin kaleme alınmış ve Cumhurbaşkanına gönderilmiş ise veya oylama yapılmakla birlikte milletvekilleri üzerinde silahlı grup tarafından cebir kullanılmış ise ortada Türkiye Büyük Millet Meclisinin kanun çıkarma yolunda bir iradesinin mevcut olmadığı sonucuna varılır. Böyle bir durum söz konusu ise, Cumhurbaşkanı bu metinleri kanun olarak yayımlamayı reddedebilir. Aslında işlem, Türkiye Büyük Millet Meclisinden değil de, darbeci bir gruptan çıkıyor ve buna rağmen Cumhurbaşkanı o işlemi kanun olarak yayımlamayı reddetmiyor veya reddedemiyorsa artık ortada bir aslî kurucu iktidar olayının olduğu, Anayasanın devrim yoluyla değiştirilmiş olduğu sonucuna varmak gerekir.

Böyle istisnaî bir minimum kontrol yetkisinin dışında, Türkiye Büyük Millet Meclisinden çıkan kanunların kabul edilmesinde birtakım usûl hataları olduğundan veya bu kanunların içeriğinin anayasaya aykırı olduğundan bahisle Cumhurbaşkanı kanunları yayımlamayı reddedemez. Bunları yayımlamak zorundadır. Ancak buna rağmen, Cumhurbaşkanı kanunları yayımlamayı reddederse ne yapılabilir?

Bu sorun Erdoğan Teziç  tarafından tartışılmıştır. Profesör Teziç bu konuda iki çözüm yolu önermiştir:

“Birincisi, Bakanlar Kurulunun siyasî sorumluluğu genel ilkesinden hareket edilerek, TBMM'nin, kanunları ‘yürütmekle’ görevli Bakanlar Kurulunun, bu görevi yerine getirmemesi nedeni ile, siyasî sorumluluğuna gidilebilmesidir[24].

Kanımızca, Teziç’in birinci önerisi parlâmenter sistemin mantığına uygundur, uygulanabilir. Ancak, bu hukukî değil, siyasî bir çözüm tarzıdır. Kaldı ki, burada yayımlamayı reddeden kişi, yürütmenin sorumlu kanadında yer alan Başbakan veya bakanlar değil, yürütmenin sorumsuz kanadında yer alan Cumhurbaşkanıdır ve bizim sistemimize göre, Cumhurbaşkanı kanunların yayımlanmasını tek başına yapar. Yani bu yayımlama işleminde karşı-imza kuralı işlemez. Bir işlemde karşı-imzası olmayan Hükûmetin bu işlemden dolayı siyasî sorumluluğunu istemek aslında parlâmenter sistemin mantığına da uygun değildir. Kaldı ki, böyle bir kanun çıkarılmasını parlâmentoda çoğunluğa sahip Hükûmet istiyor, Cumhurbaşkanı istemiyor olabilir. Bu durumda Cumhurbaşkanının tutumundan dolayı Hükûmeti cezalandırmanın, Hükûmeti düşürmenin bir anlamı yoktur. Böyle bir şey olsa olsa Cumhurbaşkanının işine yarar.

Aslında böyle bir durumda, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Hükûmeti düşürmesi değil, Hükûmetin istifa etmesi önerilebilir. Bu Hükûmetin arkasında parlâmento çoğunluğu olduğuna göre, onun dışında yeni bir Hükûmetin 45 gün içinde kurulması mümkün olmayacaktır. Bu durumda da Anayasanın 116’ncı maddesi gereği yeni seçimlere gidilmesi gerekebilecektir[25]. Yeni seçimlerde halk bu krizi çözecektir. Tabiî Hükûmetle böylesine bir çatışma içine giren Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermeyebilir de. Ancak bu takdirde, güvenoyu alamayan Hükûmetlerle ülkeyi yönetme riskini kendi üstüne almış olur. Kanun çıkarması bu şekilde engellenen Hükûmetin her halükârda istifa etmesinde yarar vardır. Çünkü yetki kullanamadan sorumluğu üzerinde taşımasının bir anlamı yoktur.

Cumhurbaşkanının kanunları yayımlamayı reddetmesi durumunda sorunun çözümü için Erdoğan Teziç’in ikinci önerisi ise şudur:

“İkincisi de, TBMM'nin kanunu yayımlanması konusunda bir karar alarak, Meclis Başkanı tarafından bunun yerine getirilmesini sağlamaktır. Bu imkân, kıyas yolu ile 23 Mayıs 1928 tarih ve 1322 sayılı kanunun 5. maddesinden çıkarılabilir. Zira bu maddeye göre, meclis kararları doğrudan TBMM Başkanı tarafından yayımlatılmak üzere Başbakanlığa sunulur. Dolayısıyla ,Cumhurbaşkanının öngörülen onbeş günlük süre içinde hareketsizliği karşısında, TBMM'nin alacağı yayım kararı üzerine, Meclis Başkanı Resmî Gazetede yayımlatabilir”[26].

Kanımızca Teziç’in bu önerisi Anayasaya aykırıdır. Meclis, kendi yaptığı kanunu yayımlamak konusunda tamamıyla yetkisizdir. Anayasa bu yetkiyi 89’uncu maddesinde münhasıran Cumhurbaşkanına vermiştir. Üstün ve bağlayıcı Anayasa hükmü karşısında bir kanundan yararlanılamaz. Zaten söz konusu kanun, böyle bir yetkiyi de kanunlar için öngörmemektedir. Kamu hukuku alanında böylesine bir durumda kıyas yapılamaz. Zira, kamu yetkileri kamu organlarına anayasa tarafından tevcih edilmiş yetkilerdir. Bu yetkilerin kıyas yoluyla genişletilmesi mümkün değildir. Ayrıca ve açıkça kendisine yetki verilmemiş bir kamu organı böyle bir konuda karar almaya yetkili değildir.

Kanımızca, böyle bir durumda Cumhurbaşkanının kanunu yayımlamaması vatana ihanetten dolayı suçlandırılmasına yol açabilir. Bu suç ceza hukuku anlamında tanımlanan bir suç değildir. Cumhurbaşkanının anayasa tarafından kendisine verilen görevleri ihmal etmesi veya onlara aykırı davranması vatana ihanet suçunu oluşturabilir. Ancak, Cumhurbaşkanının vatana ihanetten dolayı suçlandırılabilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisinin üye tamsayısının dörtte üç oy çoğunluğu gerekir ki, buna ulaşılması pratikte çok güçtür.

5. Kanunların Yürürlüğe Girmesi

Bir kanunun uygulanabilmesi için, Cumhurbaşkanı tarafından Resmî Gazetede yayımlanması gerekli bir şarttır, ama yeterli bir şart değildir. Bir kanunun uygulanabilmesi için “yürürlüğe girmesi” de gerekir. Genellikle her kanun kendisinin hangi tarihte yürürlüğe gireceğini kendisi tespit eder: “Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer”; “bu kanun ... tarihinde yürürlüğe girer”; “bu kanun yayımlandıktan ... gün/hafta/ay sonra yürürlüğe girer” gibi. Bu durumda kanun kendisinin belirttiği tarihte yürürlüğe girer ve yürürlüğe girdikten itibaren uygulanır. Kanun metninde kanunun hangi tarihte yürürlüğe gireceği konusunda bir hüküm yok ise, 23 Mayıs 1928 tarih ve 1322 sayılı Kanunların ve Nizamnamelerin Suret-i Neşir ve ilânı ve Meriyet Tarihi Hakkındaki Kanunun 3’üncü maddesine göre kanun, Resmî Gazetede yayımlandığı günü izleyen günden itibaren 45 gün sonra yürürlüğe girer. Örneğin kendi yürürlük tarihini kendisi saptamayan bir kanun 1 Ekim 2000 günü Resmî Gazetede yayımlanmış ise bu kanun 16 Kasım 2000 tarihinde yürürlüğe girer. Süre şöyle hesaplanır. Yayımlandığı gün (1 Ekim) sayılmaz. 2 Ekim’e “bir” diyerek 45 gün parmak hesabıyla sayılır. 45’inci gün 15 Kasım’a gelir. Kanun 16 Kasım saat 00.01’de yürürlüğe girer.


 

[1].   Bkz. supra, s.372-373.

[2].   Kanun kavramı hakkında şu bilgiler verilebilir: Kanun kavramı genel olarak iki değişik anlamda tanımlanmaktadır:

 1. Maddî Anlamda Kanun.- Yasama fonksiyonu maddî kritere göre tanımlanması ile kanunun maddî anlaşılışı aslında aynı şeylerdir. Yasama fonksiyonu maddî kriterle tanımlanırsa, kanun da maddî anlamda tanımlanacaktır. Bu nedenle, maddî anlamda kanun anlayışı da doğal olarak Léon Duguit tarafından savunulmuştur (Duguit, Traité de droit constitutionnel, op. cit., c.II, s.160-166; Duguit, Manuél de droit constitutionnel, op. cit., s.90-101). Yazara göre, maddî açıdan, “işlemi yapan kurul veya memurdan bağımsız olarak, bizatihi kanunların içkin özelliğine sahip her işlem kanundur” (Duguit, Traité de droit constitutionnel, c.II, s.161). Yazara göre, maddî anlamda kanun, “devletin kendisiyle bir objektif hukuk kuralını formüle ettiği, kurallar koyduğu, bir objektif hukuk ilkesini uygulanmasını sağlamaya yönelik kurumlar teşkil ettiği bir işlemdir” (Ibid., c.II, s.165). Duguit çok kısa olarak, maddî anlamda kanunu, “bir objektif hukuk kuralını içeren devletten çıkan her işlem” olarak tanımlamaktadır (Ibid., c.II, s.166). Kanunun maddî anlaşılışında, bir işlemin kanun niteliğinde olup olmadığına onun içeriğine bakılarak karar verilir. Bu anlayışta, işlemin kaynağı, yani o işlemi yapan organ önemli değildir. Önemli olan işlemin objektif hukuk kuralı niteliğinde olması, yani, genel, soyut, sürekli, kişilik-dışı kurallar içermesidir. Buna göre bir hukukî düzenleme, genel, soyut, sürekli, objektif, kişilik-dışı nitelikte ise bu düzenleme bir “kanun”dur; bu özellikleri taşımıyorsa o düzenleme bir idarî işlemdir.

 2. Şeklî Anlamda Kanun.- Yasama fonksiyonu şeklî veya organik kritere göre tanımlanması ile kanunun şeklî anlaşılışı aslında aynı şeylerdir. Yasama fonksiyonu şeklî veya organik kriterle tanımlanırsa, kanun da şeklî anlamda tanımlanacaktır. Bu nedenle, şeklî anlamda kanun anlayışı da doğal olarak Raymond Carré de Malberg tarafından savunulmuştur (Carré de Malberg, op. cit., c.I, s.285-286; 326-335; 377-382). Şeklî anlamda kanun anlayışına göre, kanunun içeriği ve genel, soyut, objektif olması gibi nitelikleri önemli değildir. Önemli olan kanunun yapan organ ve kanunu yapılış şeklidir. Şeklî anlayışa göre bir işlemin kanun olup olmadığı araştırılırken, o işlemin hangi organ tarafından ve hangi usûlle yapıldığı araştırılır. Şeklî anlayışa göre kanun, yasama organınca tarafından, birtakım özel usûllere uyularak ve kanun adı altında yapılan işlemlerdir (Ibid., c.I, s.285, 327). Şeklî açıdan bir işlemin kanun niteliğinde olup olmadığını tespit etmek güç değildir. Yasama organı tarafından, kanun yapma usûllerine göre kabul edilen ve kanun ismini taşıyan her işlem bir kanundur. Şeklî anlaşılışta, kanunun genel, sürekli, objektif, kişilik dışı olması aranmaz. İsterse bir kişiye ilişkin olsun, yasama organınca kanun gibi kabul edilmişse ortada bir kanun vardır.

 1982 Anayasası Hangi Kanun Anlayışını Kabul Etmiştir?- Türk pozitif anayasa hukukunda kanun, maddî anlamda değil, şeklî anlamda tanımlanır. Zira, 1982 Anayasasında kanunların genel, soyut, sürekli, objektif, kişilik dışı nitelikte olması şartını getiren bir hüküm yoktur. Tersine Anayasa 115 ve 124’üncü maddelerinde yürütme organına, tüzük ve yönetmelik çıkarma yetkisi vermektedir. Bu Anayasanın bazı idarî işlemlerin genel, soyut, sürekli, objektif, kişilik-dışı olacağını kabul ettiği anlamına gelir. Anayasa idarî işlemlerin bu niteliklerde olabilmesine imkân verirken, diğer yandan kanunların özel, somut, süreksiz ve kişileri ilgilendirir olması halini yasaklamamaktadır. Uygulamada da sadece bir kişiyi ilgilendiren kanunlara rastlanmaktadır.

[3].   Üye tam sayısı 550’dir. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde, ölüm, istifa, düşme gibi nedenlerle boşalma olsa bile üye tam sayısında bunlar dikkate alınmaz (İçtüzük, m.2/1).

[4].   Teziç, Anayasa Hukuku, op. cit., s.41; Teziç, Türk Parlâmento Hukukunun..., op. cit., s.177; Bakırcı, op. cit., s.190-197.

[5].   Burada şunu da belirtelim ki, İçtüzüğün 49’uncu maddesi de aynı imkanı sağlamaktadır. Bu maddeye göre, “Başkanlıkça lüzum görülen hallerde 8. Bentteki işlerin (ki bu işler kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işlerdir) görüşme sırası Danışma Kurulunca Genel Kurula teklif olunabilir”.

[6].   Teziç, Anayasa Hukuku, op. cit., s.40.

[7].   Teziç, Anayasa Hukuku, op. cit., s.41; Teziç, Türk Parlâmento Hukukunun..., op. cit., s.178.

[8].   Bkz. supra, s.347-352.

[9].   Erdoğan Teziç, Türkiye’de 1961 Anayasasına Göre Kanun Kavramı, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1972, s.137.

[10]. Teziç, Anayasa Hukuku, op. cit., s.43.

[11]. Ibid.

[12]. Teziç, Kanun Kavramı, op. cit., s.138.

[13]. Ibid.

[14]. Ibid.

[15]. Yılmaz Aliefendioğlu, “Yasaların Cumhurbaşkanınca Geri gönderilmesi”, Amme İdaresi Dergisi, Cilt 21, Mart 1988, Sayı 1, s.5-38; Erdoğan Teziç, “Cumhurbaşkanının Geri Gönderme Yetkisi”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1987, Cilt 3, s.83-105.

[16]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.269.

[17]. Ibid.

[18]. Hans Kelsen, Théorie pure du droit, Traduction française par Charles Eisenmann, Paris, Dalloz, 1962, s.361-362.

[19]. Ibid., s.361.

[20]. Ibid., s.362.

[21]. Ibid.

[22]. Ibid.

[23]. Ibid., s.366.

[24]. Teziç, Anayasa Hukuku, op. cit., s.47-48.

[25]. Haliyle, Hükûmet ile böylesine bir çatışma içine giren Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermeyebilir de.

[26]. Teziç, Anayasa Hukuku, op. cit., s.47-48.

 


Copyright

(c) Kemal Gözler. 2004. Bu sayfaya izin almadan link verilebilir. Ancak, bu web sayfası, önceden izin almaksızın ne suretle olursa olsun, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, tekrar yayınlanamaz, dağıtılamaz, başka internet sitelerine metin olarak konulamaz. İzin için kgozler@hotmail.com adresine başvurunuz. 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı kanunla değişik 71 ve 72’nci maddeleri, bir fikir ve sanat eserini herhangi bir yöntemle çoğaltanları, dağıtanları, satanları, elinde bulunduranları, paraya çevrilmeksizin, 2 (iki) yıldan 6 (altı) yıla kadar hapis cezası ve 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırmaktadır.

Alıntılar (İktibas) Konusunda Açıklamalar

Bu çalışmadan yapılacak alıntılarda (iktibaslarda) 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 35’inci maddesinde öngörülen şu şartlara uyulmalıdır: (1) İktibas, bir eserin “bazı cümle ve fıkralarının” bir başka esere alınmasıyla sınırlı olmalıdır (m.35/1). (2) İktibas, maksadın haklı göstereceği bir nispet dahilinde ve münderecatını aydınlatmak maksadıyla yapılmalıdır (m.35/3). (3) İktibas, belli olacak şekilde yapılmalıdır (m.35/5) [Bilimsel yazma kurallarına göre, aynen iktibasların tırnak içinde verilmesi ve iktibasın üç satırdan uzun olması durumunda iktibas edilen satırların girintili paragraf olarak dizilmesi gerekmektedir]. (4) İktibas ister aynen, ister mealen olsun, eserin ve eser sahibinin adı belirtilerek iktibasın kaynağı gösterilmelidir (m.35/5). (5) İktibas edilen kısmın alındığı yer belirtilmelidir (m.35/5).

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı kanunla değişik 71’inci maddesinin 4’üncü fıkrası, 35’inci maddeye aykırı olarak “kaynak göstermeyen veya yanlış yahut kifayetsiz veya aldatıcı kaynak” göstererek iktibas yapan kişileri, 4 (dört) yıldan 6 (altı) yıla kadar hapis ve 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırmaktadır.

Ayrıca Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 18 Şubat 1981 tarih ve E.1980/1, K.1981/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre kararına göre, “iktibas hususunda kullanılan eser sahibinin ve eserinin adı belirtilse bile eser sahibi, haksız rekabet hükümlerine dayanarak Borçlar Kanununun 49. maddesindeki koşulların gerçekleşmesi halinde manevi tazminat isteyebilir”.

Yukarıdaki şartlara uygun olarak alıntı yapılırken bu çalışmaya şu şekilde atıf yapılması önerilir:

Kemal Gözler,  "Anayasalar" , www.anayasa.gen.tr/kanun.htm. 20 Ekim 2005.

 


 

Editör: Kemal Gözler.  

E-mail: kgozler[at]hotmail.com

Ana sayfa: www.anayasa.gen.tr