TÜRK ANAYASA HUKUKU SİTESİ

 anayasa.gen.tr

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr

Bölüm 9
TBMM ÜYELERİNİN
Hukukî Statüsü

 

 

Kemal Gözler

Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.297-331'den alınmıştır.

PLAN

I. Milletvekilliği Sıfatının Kazanılması.................................................................................... 297

II. Milletvekilliğinin Sona Ermesi............................................................................................ 298

III. Milletvekilliğinin Düşmesi................................................................................................ 300

    A. İstifa.............................................................................................................................. 301

    B. Kesin Hüküm Giyme.................................................................................................... 302

    C. Kısıtlama Kararı............................................................................................................ 303

    D. Milletvekilliği ile Bağdaşmayan Bir Görev Veya Hizmeti Sürdürmekte Israr
    Etme Hali...................................................................................................................... 304

    E    . Devamsızlık................................................................................................................... 306

    F. Partisinin Temelli Kapatılmasına Beyan ve Eylemleriyle Sebep Olma......................... 307

    G. Cumhurbaşkanı Seçilme................................................................................................ 307

    H. Türk Vatandaşlığının Kaybı, Milletvekilliğini Düşürür mü?........................................ 307

    I. Milletvekilliğinin Düşmesi Kararının Yargısal Denetimi................................................ 311

IV. Milletin Temsili İlkesi....................................................................................................... 313

V. Andiçme............................................................................................................................. 314

VI. Milletvekilliğiyle Bağdaşmayan İşler................................................................................ 315

VII. Yasama Bağışıklığı........................................................................................................... 318

    A. Yasama Sorumsuzluğu.................................................................................................. 319

    B. Yasama Dokunulmazlığı................................................................................................ 323

VIII. Milletvekillerinin Malî Statüsü...................................................................................... 331

 

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.237-268; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.247-255; Gören, op. cit., s.207-219; Özçelik, Esas Teşkilât Hukuku Dersleri (Türkiye’nin Siyasî Rejimi), op. cit., c.II, s.276-285; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, op. cit., s.271-280; Kuzu, 1982 Anayasasının Temel Nitelikleri, op. cit., s.47-58; Sabuncu, Anayasaya Giriş, op. cit., s.130-134; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.188-197; Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.202-206; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Geçerliliğiiriş,  op. cit., s.733-74; Erdoğan Teziç, Türk Parlâmento Hukukunun Kaynakları ve İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1980, s.123-149; Fahri Bakırcı, TBMM'nin Çalışma Yöntemi, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2000, s.212-245; 149-259; Akman Akyürek, Parlamenterlerin Yasama Faaliyetlerinden Dolayı Hukukî ve Cezaî Sorumlulukları: Doktrin, Uygulama ve Yargıtay İçtihatları, Ankara, Başbakanlık Basımevi, 1991; Ali Fuat Başgil, “Teşriî Masuniyet Meselesi: Teşkilât-ı Esasîye Kanununun 17. Maddesi Üzerine Bir Etüd”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 7, 1941, Sayı 1, s.3-39; Metin Kıratlı, Parlmanter Muafiyetler, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1961; Erdal Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1997, Cilt 14, s.387-469.

Anayasanın yasama organının düzenlendiği üçüncü kısmının birinci bölümünde Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluşu ve seçimlere ilişkin olan maddelerden sonra, 80 ilâ 86’ncı maddeler arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin statüsüyle ilgili maddeler gelmektedir. Bu maddelerde sırasıyla milletin temsili ilkesi (m.80), andiçme (m.81), üyelikle bağdaşmayan işler (m.82), yasama dokunulmazlığı (m.83), milletvekilliğinin düşmesi (m.84), düşme kararı hakkında iptal istemi (m.85), ödenek ve yolluklar (m.86) düzenlenmiştir. Biz de bunları Anayasadaki sırasına uygun olarak aşağıda göreceğiz. Ancak, bunları görmeden önce, milletvekillerinin hukukî statüsü başlıklı bu bölümde, milletvekilliği sıfatının kazanılması ve sona ermesi hallerini görelim.

I. Milletvekilliği Sıfatının Kazanılması 

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.238; Bakırcı, op. cit., s.249-259.

Anayasamız, milletvekilliliği sıfatının seçimle kazanılacağını öngörmektedir (m.75). Ancak, Anayasamızda milletvekilliği sıfatının kazanılma anı, yani milletvekilliğinin başlangıç anı konusunda hüküm yoktur. Başlangıç anını tespit etmek önemlidir. Çünkü, milletvekilleri bu andan itibaren normal vatandaşlardan farklı olan hukukî statülerine kavuşurlar. Örneğin, bu andan itibaren milletvekili dokunulmazlığından istifade ederler. Ülkemizde milletvekillerini “andiçme ”sinde zaman zaman problemler yaşandığı için, milletvekili sıfatının acaba “andiçme” ile başlayıp başlamadığı sorunu gündeme gelmektedir. Hemen belirtelim ki, “andiçmenin” veya “andiçmemenin” milletvekili sıfatının kazanılması üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Anayasanın ne andiçmenin düzenlendiği 81’inci maddesinde, ne de bir başka maddesinde milletvekilliğinin başlangıç anı konusunda bir hüküm yoktur. O halde, bu sorunun çözümü için kanunlara bakmak gerekir.

10 Haziran 1983 tarih ve 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununun 27 Ekim 1995 tarih ve 4125 sayılı Kanun ile değişik 35’inci maddesine göre, “il seçim kurulu başkanı alınan sonuçlara göre, o seçim çevresinde, siyasî parti aday listelerinden ve varsa bağımsız adaylardan seçilenleri tespit eder ve tutanağın bir suretini o seçim çevresinde ilân ettirir. Diğer suretini ise bir hafta süreyle il seçim kurulu kapısına astırır”. Yine aynı Kanunun 35’inci maddesine göre, “milletvekili seçilenlere, il seçim kurulu tarafından, milletvekili seçildiklerine dair derhal bir tutanak verilir”.

1961 Anayasası döneminde milletvekilliği sıfatının başlangıç anını tartışmış olan İlhan Arsel’e  göre, milletvekili sıfatı “oy verme günü nihayet bulupta oylar tasnif edildiği anda milletvekilliği sıfatı iktisap olunmuş ve milletvekilliği o anda başlamış sayılır. Filhakika milletin iradesi o anda tecelli etmiştir”[1]. Bize göre de 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununun 35’inci maddesinde öngörülen il seçim kurulu tarafından düzenlenmesi gereken tutanak ile milletvekilliği sıfatını başlatmak en uygun çözüm tarzıdır.

II. Milletvekilliğinin Sona Ermesi  

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.238-241.

Milletvekilliğinin “sona ermesi” ile “düşmesi” arasında bir ayrım yapılmaktadır. Erdal Onar’a  göre, milletvekilliğinin yasama döneminin bitmesi ve yeni seçimlerin yapılması ile nihayete ermesi durumunda “milletvekilliğinin sona ermesi” vardır. Buna karşılık milletvekilliği, yasama dönemi devam ederken herhangi bir nedenle, ister kendiliğinden, ister meclis kararıyla sona ermesi durumunda ise “milletvekilliğinin düşmesi” söz konusudur[2]. Biz de bu ayrımın yerinde olduğunu düşünüyoruz ve bu konuyu “sona erme” ve “düşme” arasında ayrım yaparak inceleyeceğiz. Burada “milletvekilliğinin sona ermesi”, hemen aşağıda da “milletvekilliğinin düşmesi” incelenecektir.

Seçimler.- Milletvekilliğini sona erdiren neden seçimlerdir. Bir önceki bölümde hangi hallerde yeni seçimlere gidildiğini gördük. Yeni seçimlere ister normal seçim döneminin (5 yıl) bitmesiyle veya Meclisin kendi alacağı erken seçim kararıyla veya Cumhurbaşkanının Meclisi feshetmesiyle gidilsin, yeni seçimlere girmeyen veya girip de seçilemeyen milletvekillerinin milletvekilliği sıfatı sona erer; seçimlere girip de kazananların milletvekilliği sıfatı ise devam eder. Ancak sona erme halinde, sona erme anını tespit etmek gerekir.

Meclisin kendisi tarafından veya Cumhurbaşkanı tarafından seçimlerinin yenilenmesine karar verilmesi durumunda, milletvekilliği sıfatının yenileme kararının alındığı an sona ereceği iddia edilemez. Zira, Anayasanın 77’nci maddesinin  son fıkrası çok açıktır: “Yenilenmesine karar verilen Meclisin yetkileri, yeni Meclisin seçilmesine kadar devam eder”. Yetkinin devam etmesinin, bu yetkileri kullanan kişilerin de var olmasını gerektirdiğine göre, milletvekilliği sıfatının, yeni milletvekillerinin seçilmesi anına kadar devam ettiği sonucuna varmak gerekir. Yukarıda milletvekili sıfatının kazanılma anı olarak il seçim kurulu tarafından milletvekilinin seçildiğine ilişkin tutanağın düzenlenmesini esas aldığımıza göre, burada milletvekilliğinin sona erme anı olarak 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununun 35’inci maddesinde öngörülen tutanağın düzenlenme anını kabul etmek gerektiğini düşünebiliriz. Ancak, eski milletvekillerinin milletvekilliği sıfatının yeni Meclisin Başkanlık Divanının oluşturulmasına kadar devam ettiği görüşü de savunulabilir. Zira, yeni Meclis henüz göreve başlamadığından, eski Meclis hâlâ görevdedir. Dolayısıyla eski Meclisi oluşturan milletvekillerinin milletvekilliği sıfatı da devam etmektedir[3]. Ancak bu görüşün zayıf tarafı da yeni seçimlerden sonra yeni Meclisin Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar aynı seçim çevresine ait çift milletvekilliği ortaya çıkar. Eski milletvekilleri ve yeni seçilen milletvekilleri, geçici bir süre için aynı anda milletvekilliği sıfatına sahiptirler. Fahri Bakırcı’nın belirttiği gibi bu durumu normal karşılamak gerekir. Bu bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır[4].

 

III. Milletvekilliğinin Düşmesi

Bibliyografya.- Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, op. cit., s.387-469; Bakırcı, op. cit., s.236-241; Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.239-246; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.253-254; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.217-219; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.193-196; Özçelik, Esas Teşkilât Hukuku Dersleri (Türkiye’nin Siyasî Rejimi), op. cit., c.II, 283-284; Kuzu, 1982 Anayasasının Temel Nitelikleri, op. cit., s.51-57.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, “milletvekilliğinin düşmesi”, milletvekilliğinin yasama dönemi sürerken herhangi bir nedenden dolayı ister kendiliğinden, ister meclis kararıyla sona ermesidir[5].

Anayasanın 23 Temmuz 1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 84’üncü maddesine  göre:

“İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın geçerli olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanınca tespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca kararlaştırılır.

Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlama halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur.

82'nci maddeye göre milletvekilliği ile bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurul gizli oyla karar verir.

Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz olarak bir ay içerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespit edilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla karar verilebilir.

Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi'nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmî Gazete'de gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar”.

Madde geçen bu haller şu şekilde sayılabilir:

1. İstifa

2. Kesin Hüküm Giyme

3. Kısıtlama

4. Milletvekilliği ile Bağdaşmayan Bir Görev veya Hizmeti Sürdürmekte Israr Etme

5. Devamsızlık

6. Partisinin Temelli Kapatılmasına Beyan ve Eylemleriyle Sebep Olma

Şimdi bunları tek tek inceleyelim.

 

A. İstifa

Genelde istifa yenilik doğurucu tek taraflı bir irade beyanıdır. Ulaşmasıyla sonuçlarını doğurur. Bu nedenle istifanın kabul edilmesine hukuk teorisinde gerek yoktur.

1982 Anayasasına kadar bir milletvekilinin istifası kendiliğinden sonuç doğururdu. 1982 Anayasası bu prensipten ayrılarak, milletvekilinin istifasının sonuç doğurabilmesi için, onun Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından kabul edilmesi şartını öngörmüştür. 1982 Anayasasının 84’üncü maddesinin ilk şeklinde, istifa eden milletvekilinin Türkiye Büyük Millet Meclisi “üyeliğinin düşmesine üye tamsayısının salt çoğunluğu ile karar verilir” denmektedir.

1982 Anayasasının 84’üncü maddesi, 23 Temmuz 1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değiştirilmiştir. Maddenin yeni şekli de, istifanın Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmesi şartını aramaktadır. Maddenin birinci fıkrasına göre,

“istifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın geçerli olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanınca tespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca kararlaştırılır”.

Maddede istifanın kabulü için ayrı bir kabul yeter sayısı aranmadığına göre, Anayasanın 96’ncı maddesine göre, buradaki karar yetersayısı, üye tamsayısının salt çoğunluğu değil, toplantıya katılanların salt çoğunluğudur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun istifanın kabulü yolundaki kararı bir parlâmento kararıdır ve bu karar, Resmî Gazetede yayınlandığı tarihte yürürlüğe girer. Yani, istifa eden milletvekilinin milletvekilliği, istifanın kabul kararının Resmî Gazete yayımlandığı gün sona erer. Dolayısıyla istifa dilekçesinin verildiği gün ile bu kararın Resmî Gazetede yayın tarihi arasında geçen sürede milletvekilinin milletvekilliği sıfatı devam eder.

Gerçekten de Erdal Onar’ın vurguladığı gibi,

“bir milletvekilinin istifası durumunda TBMM Genel Kurulunun yapacağı şey, istifanın geçerli olup olmadığını saptamak değil; geçerliliği Başkanlık Divanınca saptanmış olan istifayı kabul edip etmemektir. Bu nedenle, yasama organının söz konusu işlemi, kurucu nitelik taşımaktadır. Böyle olunca da, bir istifa, hukukî sonuçlarını, istifa dilekçesinin TBMM Başkanlığına verildiği tarihte değil, onun Genel Kurulca kabul edildiği tarihten itibaren göstermeye başlar. Bir başka deyişle istifa etmiş olan bir milletvekili, istifası kabul edilinceye kadar yasama meclisi üyelerine tanınan tüm yetkileri kullanmaya devam edebilecektir”[6].

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına istifa dilekçesi vermiş milletvekili, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından istifası kabul edilmeden önce istifasını geri alabilir[7]. Zira, yukarıda görüldüğü gibi, milletvekilinin istifası hukukî sonucunu açıklandığı an değil, bu istifanın Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından kabul edildiği an doğurmaktadır. Bu sonuçların doğmasından öncede açıklanan irade beyanı aynı şekilde bir başka irade beyanıyla geri çekilebilir.

Doktrinde milletvekilinin istifasının  Meclisin kabulüne bağlı tutulması eleştirilmektedir[8].

Örnek 2: İstifa Nedeniyle Düşme Kararı 
(Resmî Gazete, 30 Ekim 1998, Sayı 23508, s.2)

TBMM Kararı

Trabzon Milletvekili Eyüp Aşık 'ın Türkiye Büyük Millet Meclisi
Üyeliğinin Düştüğüne Dair

Karar No. 606                                                                                                                                                                           Karar Tarihi: 27.10.1998

Trabzon Milletvekili Eyüp Aşık'ın milletvekilliğinden istifa etmesi nedeniyle, Anayasanın 84 üncü maddesi gereğince, Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeliğinin düşmesine, Genel Kurulun 27/10/1998 tarihli 12 nci Birleşiminde karar verilmiştir.

B. Kesin Hüküm Giyme 

Anayasanın 84’üncü  maddesinin ikinci fıkrasına göre, “milletvekilliğinin kesin hüküm giyme... halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur”. 84’üncü maddede “kesin hüküm” giymeden ne anlaşılması gerektiği belirtilmemiştir. Milletvekilliğinin düşmesine yol açacak “kesin hüküm” giymeyi, milletvekili seçilmeye engel olacak bir suçtan dolayı “kesin hüküm” giyme olarak anlamak gerekir[9]. Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 136’ncı maddesinden de bu açıkça anlaşılmaktadır: Madde, “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğine seçilmeye engel bir suçtan dolayı kesin hüküm giyen” milletvekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinin düşmesini öngörmektedir. Milletvekili seçilmeye engel olacak bir “kesin hükmün” ne olduğunu ise, biz yukarıda milletvekili seçilme yeterliliğini incelediğimiz yerde gördük[10]. Hatırlanacağı üzere, 76’ncı  maddesine göre, taksirli suçlar hariç toplam bir yıl ve daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanlar milletvekili seçilemezler[11]. Keza belirli tip suçlardan hüküm giyenler de aldıkları ceza ne olursa olsun milletvekili seçilemezlerdi[12]. İşte 76’ncı maddedeki bu hükmün müeyyidesi, Anayasanın 84’üncü maddesinin  2’nci fıkrasında öngörülmüştür.

84’üncü maddenin 23 Temmuz 1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun ile değişik yeni şekline göre, milletvekilliği seçilmeye engel bir suçtan hüküm giyen milletvekilinin milletvekilliği, “bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle” düşecektir[13]. Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konuda karar vermesine gerek yoktur[14]. Kesin hüküm giyen milletvekilinin milletvekilliği, mahkeme kararının kesinleştiği tarihte değil, bu kesinleşen kararın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca Genel Kurula bildirildiği tarihte son bulacaktır[15].

Önceki bölümde milletvekili seçilme yeterliliğini incelediğimiz yerde gördüğümüz gibi[16], “yüz kızartıcı suçlar ”ın Anayasanın 76’ncı maddesinde sayılanlardan ibaret olup olmadığı tartışmalıdır. Böyle bir durumda, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının tutumu önem kazanacaktır[17]. Mahkemenin verdiği ceza bir yıldan az olmakla birlikte, milletvekilinin mahkum olduğu suç Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca “yüz kızartıcı suç ” olarak nitelendirilir ve bu mahkumiyet Genel Kurulun bilgisine sunulursa, milletvekilinin milletvekilliği düşecektir. Buna karşılık Meclis Başkanlığı bu suçu “yüz kızartıcı suç” olarak nitelendirmezse milletvekilinin milletvekilliği devam edecektir. Kanımızca, Erdal Onar’ın  önerdiği gibi, Meclis Başkanlığınca sadece 76’ncı maddede  ismen sayılan suçların yüz kızartıcı suç olarak kabul edilmesi, bunlara yorumla yenilerinin eklenmemesi gerekir[18].

C. Kısıtlama Kararı 

Yukarıda gördüğümüz gibi, milletvekili seçilme yeterliliğinin şartlarından biri de, kısıtlı olmamaktır[19]. Bir mahkeme kararıyla, kısıtlama (hacir) altına alınan milletvekilinin milletvekilliği sıfatı, bu kararın verildiği tarihte değil, Anayasanın 84’üncü maddesinin 2’nci fıkrası uyarınca, “bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur”.

D. Milletvekilliği ile Bağdaşmayan  Bir Görev Veya Hizmeti Sürdürmekte Israr Etme Hali

Anayasanın 82’nci maddesi milletvekilliği ile bağdaşmayan işleri saymıştır. Bu halleri biz biraz aşağıda “VI” nolu başlık altında inceleyeceğiz[20]. Anayasanın 84’üncü maddesinin üçüncü fıkrasına göre,

“milletvekilliği ile bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurul gizli oyla karar verir”.

Burada şunun altını çizelim ki, yukarıdaki fıkra, milletvekilliği ile bağdaşmayan bir görev veya hizmeti “kabul eden” değil, “sürdürmekte ısrar eden” milletvekilinin, milletvekilliğinin düşürüleceğini öngörmektedir. O halde, bir milletvekilinin bu nedenle milletvekilliğinin düşürülebilmesi için milletvekilinin milletvekilliği ile bağdaşmayan bir görev veya hizmeti kabul etmesi yetmemekte, bunu “sürdürmekte ısrar” etmesi de gerekecektir[21]. Erdal Onar’ın haklı olarak işaret ettiği gibi,

“bir milletvekilinin milletvekilliğiyle bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar ediyor olduğunu saptamanın yöntemi ise, beraberinde birçok tartışmayı gerektirecektir. Gerçekten de böyle bir saptama için milletvekiline önce bir uyarıda mı bulunmak gerekecektir? Eğer öyleyse bu uyarıyı kim yapacaktır? Meclis Başkanı mı, Başkanlık Divanı mı, yoksa 84. madde uyarınca düşme durumunu saptayacak olan yetkili komisyon mu?... Uyarıya gerek yoktur diye düşünürsek, bu takdirde de karşımıza, milletvekilinin, bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar ettiği sonucuna varılabilmesi için, o milletvekilinin bu işte ne süre çalışmış olması aranmalıdır sorusu çıkacaktır. 1 gün mü, 1 hafta mı, 1 ay mı veya 1 yıl mı”[22]?

Görüldüğü gibi bu konu oldukça tartışmalıdır. Erdal Onar , bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar etmekten, “o görev ve hizmeti tesadüfi olmayan bir biçimde, bilinçli ve kararlı bir şekilde kabul etmiş ve bir süre de sürdürmüş olmayı” anlamaktadır[23].

Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 137’nci maddesine göre, milletvekilliği ile bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin durumu öncelikle Başkanlık Divanınca incelenir. “Sonuç Başkanlık Divanı kararı olarak Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyona gönderilir. Karma Komisyon yasama dokunulmazlıklarındaki usûllere göre durumu inceleyerek bir rapor hazırlar. Bu rapor Genel Kurulda görüşülür. Üyelik sıfatının düşmesi söz konusu olan milletvekili, isterse Karma Komisyonda ve Genel Kurulda kendisini savunur veya bir üyeye savundurur. Son söz her halde savunmanındır”. Anayasanın 84’üncü maddesi “milletvekilliğinin düşmesine... Genel Kurul gizli oyla karar verir” demektedir. İçtüzükte aynı hükmü içermekle birlikte, oylamanın, “Karma Komisyon raporu üzerindeki görüşmelerin tamamlanmasından itibaren yirmidört saat geçmedikçe yapılamaz” hükmünü getirmektedir. Böylece İçtüzük 24 saatlik bir “serinleme süresi ”ni öngörmektedir.

Yerel Yönetim Organlarına Seçilen Milletvekillerinin Durumu .- Aşağıda göreceğimiz gibi Anayasanın 82’nci maddesine göre, milletvekilleri, devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinde görev alamazlar. Belediyeler gibi yerinden yönetim kuruluşları da birer kamu tüzel kişisi olduğuna göre, belediye başkanlığı gibi, yerel yönetim organlarında görev yapmak milletvekilliğiyle bağdaşmaz. Anayasanın 84’üncü maddesi de yukarıda gördüğümüz gibi, milletvekilliği ile bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşürüleceğini öngörmektedir. O halde belediye başkanı seçilen bir milletvekili , belediye başkanlığı görevini seçerse, bu milletvekilinin milletvekilliği Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından düşürülmelidir.

18 Ocak 1984 tarih ve 2972 sayılı Mahallî İdareler İle Mahalle Muhtarlıkları Ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanunun 28 Aralık 1993 tarih ve 3959 sayılı Kanunla değişik 17’nci maddesine göre,

“milletvekilleri, belediye başkanları, il genel meclisi ve belediye meclisi üyeleri ile muhtarlar mahallî idareler seçimlerinde adaylıklarını koyabilmek için veya aday gösterilebilmek için istifa etmek zorunda değildirler. Milletvekilliği, belediye başkanlığı, il genel meclisi ve belediye meclisi üyeliği ile muhtarlık bir şahıs uhdesinde birleşemez. Bu görevlerden birisinde bulunanlardan bir diğerine seçilenler, seçim sonuçlarının kendilerine tebliğ edildiği tarihten itibaren 15 gün içinde tercih haklarını kullanırlar. Bu süre içinde tercih haklarını kullanmayanlar seçildikleri yeni görevi reddetmiş sayılırlar”.

Buna göre, bir milletvekili istifa etmeden belediye başkanlığına aday olabilecek ve seçildiği takdirde 15 gün içinde tercih hakkını kullanacak, aksi halde belediye başkanlığını reddetmiş sayılacaktır.

Erdal Onar’ın  gösterdiği gibi, belediye başkanlığına seçilen ve 15 gün içinde yeni görevini tercih eden milletvekilinin milletvekilliği kendiliğinden sona ermez. Yukarıda incelediğimiz usûlle Türkiye Büyük Millet Meclisinin o milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine karar vermesi gerekir[24]. Ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi uygulaması, bu durumdaki milletvekilinin milletvekilliğinin kendiliğinden sona erdiği yolunda olmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı, 27 Mart 1994 tarihinde yapılan yerel yönetim seçimlerinde Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanlığına seçilen Ankara Milletvekili Melih Gökçek’in  milletvekilliğinin ilgilinin tercih hakkını belediye başkanlığından yana kullanması ile kendiliğinden düşmüş olduğuna karar vermiştir[25].

E. Devamsızlık

Anayasanın 84’üncü maddesinin 4’üncü fıkrasına göre,

“Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz olarak bir ay içerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespit edilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla karar verilebilir”.

Bu hüküm ile ilgili şu hususların altını çizmek uygun olur: Bu beş birleşimin birbirini izlemesine, yani aralıksız olmasına gerek yoktur[26]. Diğer yandan, burada karar yeter sayısı olarak genel kuraldan ayrılarak “üye tamsayısının salt çoğunluğu” aranmaktadır. Nihayet yukarıdaki fıkra, “Meclis çalışmalarına” dediğine göre, bu “çalışmalar” kapsamına sadece Genel Kurul çalışmaları değil, aynı zamanda komisyon çalışmaları da girer. Örneğin Genel Kurulda bulunmayan ama o anda komisyon çalışmalarına katılan milletvekilinin o birleşim günü sayılamayacağı doğaldır[27]. Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 151’inci maddesi de aynı yönde, “Genel Kurulda veya komisyonlarda yapılan yoklama veya açık oylamalarda özürsüz ve izinsiz olarak bulunmayan milletvekilleri o birleşimde yok sayılır” demektedir.

Birleşim, “Genel Kurulun belli bir gününde açılan toplantısıdır” (İçtüzük, m.1). Oturum ise, “bir birleşimin ara ile bölünen kısımlarından her biridir” (m.1). Buna göre, bir birleşimin sadece bir oturumda hazır bulunan, ama diğer oturumlarında hazır bulunmayan milletvekilinin durumu ne olur? Erdal Onar’ın işaret ettiği gibi, Anayasa milletvekilliğinin düşmesi için “oturum”a değil, “birleşim”e katılmamayı öngördüğüne göre, bir milletvekilinin “birleşim”e katılmadığını söyleyebilmek için o birleşimin hiçbir oturumunda hazır bulunmaması gerekir[28]. Yani, milletvekilinin birleşime katıldığını söyleyebilmek için, birleşimin bütün oturumlarında hazır olması şart değildir. Bu oturumların herhangi birinde hazır olduğu anlaşılan milletvekili, o birleşime katılmış sayılır.

Milletvekilliğinin düşmesi yolundaki Genel Kurul kararının yürürlüğe girdiği gün, yani kural olarak bu kararın Resmî Gazetede yayınlandığı gün milletvekilliği sıfatı sona erer.

F. Partisinin Temelli Kapatılmasına Beyan ve Eylemleriyle Sebep Olma

Milletvekilliğinin sona erme nedenlerinden biri de, “milletvekilinin partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olma”dır. Anayasanın 84’üncü  maddesinin son fıkrasına göre,

“partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmî Gazete’de gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer”.

Burada şu noktaların altı çizilebilir: Kapatılan partinin bütün milletvekillerinin değil, sadece isimleri Anayasa Mahkemesi kararında belirtilen milletvekillerinin milletvekillikleri sona ermektedir. Bu milletvekillerinin milletvekillikleri Anayasa Mahkemesinin kararıyla kendiliğinden düşmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu yolda bir karar vermesine gerek yoktur. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu konuda Genel Kurula sadece bilgi sunmaktadır. İsimleri Anayasa Mahkemesinin kararında geçen milletvekillerinin milletvekilliklerinin sona erdiği tarih, Anayasa Mahkemesi kararının verildiği tarih değil, “bu kararın Resmî Gazete’de gerekçeli olarak yayımlandığı” tarihtir. Bu iki tarih arasında günlerce ve hatta aylarca zaman geçmesi pek muhtemeldir. Son olarak şuna işaret edelim ki, mevzuatımızda “belirli bir süre için kapatma” diye bir şey olmadığı için, Anayasanın 84’üncü maddesinde geçen “temelli kapatma ” ifadesi şu an için anlamsızdır[29]. Anayasa Mahkemesinin her kapatma kararı bir “temelli kapatma” kararıdır.

G. Cumhurbaşkanı Seçilme

1982 Anayasasının 101’inci maddesinin son fıkrasına göre, “Cumhurbaşkanı seçilenin varsa... Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer”. Bunun için ilgili milletvekilinin istifasına veya Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından ilgili milletvekilinin milletvekilliğinin düştüğü yolunda karar alınmasına gerek yoktur[30]. Milletvekili sıfatının sona erdiği an ve milletvekilinin Cumhurbaşkanlığı sıfatını kazandığı an konusundaki tartışmaları ileride Cumhurbaşkanını incelediğimiz bölümde yapacağız.

H. Türk Vatandaşlığının Kaybı , Milletvekilliğini Düşürür mü?

Önceki bölümde gördüğümüz gibi, milletvekili seçilme yeterliliğinin başka şartları da vardır. Örneğin vatandaşlık böyle bir şarttır. Ancak, milletvekili seçilen kişi, milletvekili seçildikten sonra Türk vatandaşlığını kaybederse[31] ne olacaktır? Türk vatandaşlığını kaybeden milletvekilinin milletvekilliği  düşer mi?

Bildiğimiz kadarıyla bu sorunu ilk defa görmüş ve tartışmış olan Erdal Onar, yukarıdaki soruya olumlu yanıt vermiştir. Yazara göre,

“Anayasanın 76. maddesinin birinci fıkrasında... milletvekilliği için Türk vatandaşlığı şart koşulmuştur. Kuşku yok ki, milletvekili seçilebilmek için aranan bu nitelik, milletvekilliği süresince de korunmalıdır. Bu nedenle, Türk vatandaşı olan bir milletvekili, daha sonra... Türk vatandaşlığını kaybetmişse, milletvekilliğinin de düşmesi gerekir”[32].

Biz aksi yönde düşünüyoruz. Şöyle ki:

Yukarıda gördüğümüz gibi milletvekilliğinin düşmesi sebepleri Anayasanın 84’üncü maddesinde tek tek sayılmıştır. Bunların arasında Türk vatandaşlığının kaybı yoktur. Acaba, Anayasanın 84’üncü  maddesinde öngörülmeyen bir sebeple, milletvekilliği düşer mi? Bu soruya olumlu cevap verebilmek için şu soruya cevap vermek gerekir: Anayasanın 84’üncü maddesinde sayılanların dışında da “düşme sebebi” var mıdır? 84’üncü maddenin metnine bakarsak, bu maddede sayılan sebeplerin genişletilemeyeceğini görürüz. Maddenin hiçbir yerinde, kapsamın genişletilmesine imkân verecek “gibi” “ve benzeri” kelimeleri kullanılmamıştır. Bu şu anlama gelmektedir ki, 84’üncü maddede düşme sebepleri “tahdidî (numerus clausus)” olarak saymıştır. O halde 84’üncü maddeye bu sebeplerin dışında bir sebep ilâve edilemez. 84’üncü maddenin  kapsamı aynı nedenle “kıyas (analogia)” yoluyla da genişletilemez.

O halde, 84’üncü maddeden, Türk vatandaşlığını kaybeden milletvekilinin, milletvekilliğinin düşeceği yolunda bir norm çıkarılamaz. Eğer bu norm 84’üncü maddeden çıkarılamıyorsa, Anayasanın hangi maddesinden çıkarılmaktadır? Bu maddeyi göstermek mümkün değildir. Bu nedenle, Türk vatandaşlığı sıfatını kaybeden milletvekilinin milletvekilliği sıfatını da kaybedeceği yolundaki düşünce, mantıklı bir düşünce olarak görünmesine rağmen, pozitif hukukî temelden yoksundur. Pozitif bir metne dayanmadan norm çıkarabilmek için ise, tabiî hukukçu olmak gerekir. Biz sahip olduğumuz pozitivist anlayış gereği, hukuk normlarının ancak pozitif metinlerden çıkarılabileceğini, pozitif bir metin tarafından emredilmemiş bir şeyin hukuk normu sıfatından mahrum olduğunu düşünüyoruz. Şüphesiz ki, 84’üncü maddeye, kurucu iktidarın, Türk vatandaşlığının kaybı halini öngörüp, bir hüküm koyması yerinde olurdu. Ancak kanımızca, kurucu iktidarın koyduğu ya da koymadığı normların yerindeliğini incelemek hukuk biliminin dışında kalır. Kurucu iktidarın ihmalini, unutkanlığını düzeltmek doktrinin üzerine vazife değildir. Tali kurucu iktidar, bu konuda gerçekten bir ihmal, bir unutkanlık görüyorsa, bu ihmali, unutkanlığı her zaman düzeltme imkânına sahiptir. Bu düzeltmeyi doktrin veya Anayasa Mahkemesi değil, münhasıran tali kurucu iktidar yapabilir.

Kanımızca bizim vardığımız bu sonuç, pozitif hukuk bakımından doğru sonuçtur ve pratikte de şu ya da bu şekilde teyit edilecektir. Zira, Türk vatandaşlığını kaybeden milletvekilinin, milletvekilliğinin düşeceği yolundaki görüş bir an kabul edilse bile, Türk hukuk sistemi içinde bu görüşü müeyyidelendirmenin imkânı yoktur. Sistemde, hiçbir organ, makam veya kişi, bir milletvekilinin seçildikten sonra Türk vatandaşlığını kaybetmesi durumunda, milletvekilliğinin düşmesi konusunda karar verme yetkisiyle donatılmamıştır. Şöyle ki:

Böyle bir durumda, bir kere, Yüksek Seçim Kurulunun yetkili olduğu söylenemez; çünkü bu Kurul, esas itibarıyla milletvekilliği adaylığı ve seçilme işlemlerinde yetkili bir Kuruldur. Ne Anayasada, ne de diğer kanunlarda Yüksek Seçim Kuruluna böyle bir konuda karar verme yetkisi tanınmamıştır. Merve Kavakçı olayında da Yüksek Seçim Kurulu seçimden sonra meydana gelen olaylar ve işlemler konusunda yetkisiz olduğuna karar vermiştir[33].

Yüksek Seçim Kurulu yetkisiz olduğuna göre, bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkili olduğu ve “milletvekilliğinin düşmesi” kararı verebileceği akla gelebilir. Ancak, yukarıda gördüğümüz gibi, milletvekilliğinin düşmesi meselesini düzenleyen Anayasanın 84’üncü maddesi sınırlı sayıda düşme sebebi öngörmüştür. Bunların arasında Türk vatandaşlığını kaybetme hali sayılmamıştır. 84’üncü maddede sayılan sınırlı sayıdaki sebeplerin dışında kalan bir sebeple, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu, bir milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine karar veremez. Erdal Onar’a göre,

“milletvekilliğinin Türk vatandaşlığını kaybetme nedeniyle düşmesinde, TBMM'nin kararına gerek olmadığı; Meclis Başkanlığının, durumu Genel Kurulun bilgisine sunmasıyla milletvekilliğinin düşeceği savunulabilir”[34].

Gerçi yukarıda gördüğümüz gibi, Anayasanın 84’üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre, “milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlama halinde düşmesi bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur”. Keza, 84’üncü maddenin son fıkrasına göre, “partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmî Gazete’de gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar. Meclis Başkanlığının Genel Kurula bilgi sunmasıyla düşmenin hüküm ifade edeceğine ilişkin bu kurallar acaba kıyasen Türk vatandaşlığını kaybeden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine uygulanamaz. Çünkü, kesin hüküm, kısıtlama ve partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olma hallerinin bir “düşme sebebi” olduğu Anayasada ayrıca ve açıkça öngörülmüştür. Oysa aynı Anayasada Türk vatandaşlığının kaybının bir düşme sebebi olduğunu belirten bir hüküm yoktur. Dolayısıyla, Meclis Başkanlığının bir milletvekilinin milletvekilliğinin düştüğü yolunda işlem yapma ve bu konuda Genel Kurula bilgi verme yetkisi, sadece ve sadece kesin hüküm, kısıtlama ve partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olma halleri için vardır. Diğer hallerde, Meclis Başkanlığının bir işlem yapmaya, Genel Kurula bilgi sunmaya bir yetkisi yoktur. Hiçbir kamu makamı, Anayasa ve kanunlardan yetki almadıkça bir yetki kullanamaz.

Kaldı ki, Türk vatandaşlığının kaybı  durumunun veya Bakanlar Kurulunun kaybettirme kararının Meclis Başkanlığı tarafından Genel Kurulda okutulmasının milletvekili sıfatının sona erdireceği yolundaki görüş, bir kere kuvvetler ayrılığı ilkesiyle bağdaşmaz. Zira bu takdirde, yürütme organının yasama organına bir müdahalesi söz konusu olacaktır. İkinci olarak, bu yoldaki görüş, hukuk devleti ilkesiyle de bağdaşmaz. Çünkü, kesin hüküm, kısıtlama ve partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olma hallerinde kesin hüküm niteliğini almış bir mahkeme kararının ortada olmasına rağmen, Türk vatandaşlığının kaybı halinde ise, ortada bir mahkeme kararı değil, bir idarî karar sözkonusudur. Bir mahkeme kararı üzerine yapılacak işlemin, bir idarî karar hakkında kıyasen uygulanması mümkün olamaz. Çünkü kıyasın burada ön koşulu yoktur. Kıyaslanan durumlar birbirine benzememektedir. Nihayet, Meclis Başkanlığının Genel Kurula bilgi vermesiyle milletvekilliğinin düşmesi durumunda, milletvekilliğinin düşmesinin Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesi de mümkün olmayacaktır. Zira, milletvekilliğinin düştüğü sadece Genel Kurulun bilgisine sunulmuş; ancak Genel Kurul bu konuda bir karar almamıştır, yani ortada denetlenecek bir parlâmento kararı yoktur[35]. Böyle bir durumda, sonuç olarak, milletvekilliğini düşmesi işlemi yargı denetimi dışında kalacaktır ki, bu Anayasa tarafından öngörülmemiştir. Kaldı ki, yargı denetimine tâbi olmayan işlemlerin sayısını artırmak hukuk devleti ilkesini zedelemektedir.

Özetle, bir milletvekilinin Türk vatandaşlığını milletvekili seçildikten sonra kaybetmesi durumunda ne olacağı Anayasada öngörülmemiştir. Keza Anayasa ve kanunlar bu konuda karar verme yetkisini bir organa veya makama vermiş de değillerdir. Kendisine Anayasa ve kanunlar tarafından bir yetki verilmemiş bir kamu hukuku organının yetkisiz olduğu bir konuda karar vermesi mümkün değildir. O nedenle, Türk vatandaşlığı sıfatını sonradan kaybeden bir milletvekilinin milletvekilliğinin sona erdirilmesi olanaksızdır.

Bu sonucu “otuz yaşını bitiren her Türk milletvekili seçilebilir” diyerek “vatandaşlık şartı ”nı getiren Anayasanın 76’ncı maddesinin 1’inci fıkrası karşısında nasıl açıklayabiliriz? Bir kere denebilir ki, Anayasanın 76’ncı maddesinin 1’inci fıkrası müeyyidesiz bir normdur. Zira, anayasa hukukunda “müeyyidesiz normlar”a sıkça rastlanır. Bu hukuk dalındaki normların büyük çoğunluğu zaten müeyyidesizdir[36]. O halde yapılabilecek birinci muhtemel açıklama, 76’ncı maddenin 1’inci fıkrasının müeyyidesiz bir norm olduğu yolundadır.

Ancak, burada bu yorumu yapmaya da kanımızca gerek yoktur. Zira, 76’ncı madde, “milletvekilliğinin devam şartlarını” değil, “milletvekili seçilme yeterliliği”ni düzenlemektedir. Zira, 76’ncı madde esas itibarıyla “adaylık süreciyle” alakalıdır. O halde 76’ncı madde de, milletvekilliğinin devamı boyunca Türk vatandaşlığının muhafaza edilmesi şartını zaten aramamaktadır. Türk hukuk düzeninde, milletvekilliğinin devamını vatandaşlık şartına bağlayan bir norm yoktur.

Hangi açıklama tarzı kabul edilirse edilsin, Türk vatandaşlığını milletvekili seçildikten sonra kaybeden bir milletvekilinin milletvekilliğini düşürme konusunda, bir organ, bir makam veya kişi Türk hukuk düzeninden yetki almamıştır. Ayrıca ve açıkça böyle bir yetki almamış olan makamların bu konuda bir işlem tesis etmeleri mümkün değildir. Merve Kavakçı olayında Yüksek Seçim Kurulunun ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının topu birbirlerine atmalarının altında yatan gerçek de budur.

I. Milletvekilliğinin Düşmesi Kararının Yargısal Denetimi

Türkiye Büyük Millet Meclisinin milletvekilliğinin düşmesine ilişkin kararı, hukukî niteliği itibarıyla bir “parlâmento kararı”dır. Parlâmento kararları kural olarak yargı denetimine tâbi olmamasına rağmen, milletvekilliğinin düşmesi kararının Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesi istisnaî olarak Anayasanın 85’inci maddesi tarafından kabul edilmiştir. 85’inci maddeye göre,

“yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine 84 üncü maddenin birinci, üçüncü veya dördüncü fıkralarına göre karar verilmiş olması halinde, Meclis Genel Kurulu kararının alındığı tarihten başlayarak yedi gün içerisinde ilgili milletvekili veya bir diğer milletvekili, kararın, Anayasaya, kanuna veya içtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptali için Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini onbeş gün içerisinde kesin karara bağlar”.

Madde metninden de açıkça anlaşılacağı üzere, bütün düşme hallerinde Anayasa Mahkemesine başvurmak mümkün değildir. Anayasa Mahkemesine ancak “84’üncü maddenin birinci, üçüncü veya dördüncü fıkralarına göre karar verilmiş olması halinde” başvurulabilir. Yukarıda gördüğümüz gibi, maddenin birinci fıkrasında milletvekilinin istifası, üçüncü fıkrasında milletvekilliği ile bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmesi hali, dördüncü fıkrasında ise devamsızlığı halleri düzenlenmiştir. O halde, maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiş olan “kesin hüküm giyme” ve “kısıtlanma” nedenleriyle milletvekilliğinin düşmesi ve maddenin son fıkrasında düzenlenen “milletvekilinin partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olma” halinde milletvekilliğinin düşmesi Anayasa Mahkemesinin denetimi dışında kalmaktadır.

Bu son halin sakıncalı olmadığı söylenebilir. Çünkü, milletvekilliği düşecek milletvekillerinin isimlerinin Anayasa Mahkemesi kararında belirtilmesi gerekir. Yani hangi milletvekillerinin milletvekilliklerinin düşeceğine zaten Anayasa Mahkemesi karar vermektedir[37]. Ancak, kesin hüküm giyme nedeniyle milletvekilliğinin düşmesi için aynı şey söylenemez. Çünkü, bu durumda milletvekilinin düşmesi kesin hükmün Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı tarafından Genel Kurula bildirilmesiyle olmaktadır. Normalde bu problem yaratmaz. Ancak yukarıda gördüğümüz gibi bazı hallerde, örneğin hangi suçun yüz kızartıcı olup olmadığı konusunda, ertelenmiş mahkumiyetin milletvekilliğini düşürüp düşürmeyeceği konusunda tereddüt vardır. Böyle bir durumda, Meclis Başkanlığınca kesin hüküm Genel Kurulun bilgisine sunulursa ilgili milletvekilinin milletvekilliği düşecek, sunulmazsa düşmeyecektir. Böyle tartışmalı konularda Erdal Onar’a göre Anayasa Mahkemesine başvurma imkânının tanınması yerinde olurdu[38]. Böyle bir durumda, Anayasa Mahkemesi verilen mahkeme kararının yerinde olup olmadığını değil, söz konusu mahkumiyetin milletvekilliğinin düşürüp düşüremeyeceğini incelerdi[39].

Anayasanın 85’inci maddesi, Anayasa Mahkemesine iptal başvurusunun kararın alındığı tarihten itibaren yedi gün içinde yapılmasını öngörmektedir. Buna göre, yedi günlük süre, bu kararın Resmî Gazetede yayımlandığı tarihten değil, Meclisin bu kararı aldığı tarihten itibaren işlemeye başlar.

Milletvekilliği Türkiye Büyük Millet Meclisi düşme kararını verdiği an düşer[40]. Yani milletvekilinin milletvekili sıfatı o an sona erer. Anayasa Mahkemesi düşme kararını daha sonra iptal ederse, ilgili milletvekili, milletvekilliğini tekrar kazanmış olur.

Anayasanın 85’inci  maddesine göre, Anayasa Mahkemesinin düşme kararının iptali istemini onbeş gün içinde kesin karara bağlayacağını öngörmektedir. Anayasa Mahkemesi bu onbeş günlük süre içinde karar vermemişse değişen bir şey olmaz. Anayasa Mahkemesinin konu hakkında karar verme yetkisi yine de vardır[41].

Anayasanın 85’inci  maddesine  göre, sadece milletvekilliğinin düşmesi kararlarına karşı Anayasa Mahkemesine başvurulabileceğini öngörmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi konusunda oylama yapmış ve düşmesi istemini reddetmişse, bu ret kararı aleyhine Anayasa Mahkemesine başvurulamaz[42].

IV. Milletin Temsili İlkesi

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.237-238; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.247; Özçelik, Esas Teşkilât Hukuku Dersleri (Türkiye’nin Siyasî Rejimi), op. cit., c.II, 276-278; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.207-208; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.187; Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.202; Teziç, Anayasa Hukuku, op. cit., s.98-100.

Anayasanın 80’inci maddesine göre,

“Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün milleti temsil ederler”.

Bu hüküm, 1876 (m.71), 1921 (m.5), 1924 (m.13), 1961 (m.76) Anayasalarında da mevcuttu. Bilindiği gibi temsilî demokrasi sisteminin iki temel ilkesi vardır: Milletin temsili ilkesi ve emredici vekalet yasağı [43].

Milletin temsili ilkesi, temsilcilerin seçildikleri bölgeyi değil, bütün milleti temsil ettikleri anlamına gelir. İşte Anayasanın 80’inci maddesinde kabul edilen ilke “milletin temsili” ilkesidir. Bu ilkeye göre, milletvekili, kendisini seçenlerin veya seçim çevresinin milletvekili değil, “millet”in vekilidir. Bu ilkeye göre, bir seçim çevresinden seçilen milletvekilinin milletvekilliği, seçildiği seçim çevresi Türkiye’den ayrılsa, bağımsız bir devlet kursa bile devam eder. Zira, milletvekili kendi seçim çevresini değil, Türk milletini temsil etmektedir. Örnekte de Türk milleti varlığını sürdürmektedir.

Temsilî demokrasinin diğer temel ilkesi emredici vekalet yasağıdır. Bu ilkeye göre ise, seçmenlerin milletvekiline emir ve talimat veremeyecekleri ve milletvekillerinin seçmenler tarafından azledilemeyecekleri anlamına gelir. Anayasanın 80’inci maddesinde her ne kadar “emredici vekalet yasağı” zikredilmiyorsa da, Türk doktrininde “milletin temsili ilkesi”, “emredici vekalet yasağı”nı da içerir bir anlamda yorumlanmaktadır[44]. Buna göre, 80’inci maddeden yola çıkılarak, milletvekillerinin seçmenler tarafından azledilemeyecekleri, milletvekillerinin seçmenlerin emir ve talimatlarıyla bağlı olmadıkları, milletvekillerinin partilerini değiştirebilecekleri sonuçlarına varılmaktadır[45].

V. Andiçme  

Bibliyografya.- Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.247-248; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.187.

Anayasanın 81’inci maddesi Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin, göreve başlarken şu şekilde and içeceklerini öngörmüştür:

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim”.

Milletvekili andının hukukî bağlayıcılıktan çok, manevî bir bağlayıcılığı ifade ettiğinden üzerinde durulmaktadır[46].

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, milletvekili andının milletvekili sıfatının kazanılmasıyla bir ilgisi yoktur. Milletvekilliği sıfatının başlangıç anı il seçim kurulunun milletvekili seçildiğine ilişkin tutanağın düzenlenmesi anıdır. Dolayısıyla, henüz andiçmemiş olsa bile milletvekili, bu sıfata bağlı imtiyazlardan örneğin yasama dokunulmazlığından yararlanır.

Ancak, Anayasanın 81’inci maddesi milletvekillerinin göreve başlarken andiçmelerini öngördüğüne göre, andiçmemiş bir milletvekilinin göreve başlaması mümkün değildir. Bu nedenle, mazeretsiz olarak andiçmeye gelmeyen veya andiçmeye gelip de usûlüne uygun olarak andiçmeyen bir milletvekili, göreve başlamamış sayılır. Bu durum beş birleşim sürdüğünde o milletvekilinin milletvekilliği devamsızlığı nedeniyle düşürülebilir[47].

VI. milletvekilliğiyle Bağdaşmayan İşler  

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.247-250; Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, op. cit., s.440-444; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.248-249; Kuzu, 1982 Anayasasının Temel Nitelikleri, op. cit., s.48-49; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.208-209; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.188-189; Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.203-204.

Anayasamızın 82’nci maddesine göre, milletvekillerinin yapamayacağı birtakım işler, üstlenemeyeceği birtakım görevler vardır. Bunlara anayasa hukukunda “yasama bağdaşmazlığı  (teşriî imtizaçsızlık)” ismi verilir[48].

Yasama bağdaşmazlığı ile seçilme yetersizliği birbirinden farklı kavramlardır. Seçilme yetersizliği bir kimsenin aday olup seçimlere katılmasına milletvekili seçilmesine engeldir. Yasama bağdaşmazlığı ise bir kimsenin milletvekili seçilmesine engel değildir. Eğer bir kimse, Anayasanın 82’nci maddesinde sayılan milletvekilliği ile bağdaşmayan bir iş görmekte iken milletvekili seçilmiş ise, milletvekilliği yapmak istiyorsa bu işini bırakmak zorundadır. Görüldüğü gibi seçilme yetersizliği, seçimden önce rol oynar ve o kimsenin seçimlere katılmasını önler. Buna karşılık, yasama bağdaşmazlığı seçimden sonra rol oynar[49].

Amacı.- Yasama bağdaşmazlığı kurumunun kabul edilmesinin çeşitli amaçları vardır.

Milletvekilliğinin kamu görevleriyle bağdaşmazlığının temel amacı, milletvekillerinin Hükûmetin karşısında tam bağımsızlıklarını sağlamaktır. Eğer milletvekili aynı zamanda Hükûmetin bir memuru durumunda olursa, Hükûmet, memuru olan milletvekili üzerinde sahip olduğu hiyerarşik gücü kullanıp baskı kurabilir. Keza, Hükûmet, bazı milletvekillerine avantajlı görevler vererek onları etkileyebilir. Kuvvetler ayrılığı prensibi yasama ve yürütme görevlerinin ayrı kişilerde toplanmasını öngörür. Keza, aşağıda inceleneceği üzere Meclisin Hükûmeti denetleme görevi vardır. Bu görevin Hükûmetin emrinde çalışan memurlar tarafından yerine getirilmesi haliyle mümkün değildir[50].

Bu nedenle, kural olarak, milletvekilliği ile kamu görevleri arasında bağdaşmazlık vardır. Bu kurala bazı istisnalar getirilmektedir. Bir kere, parlâmenter Hükûmet sistemlerinde genellikle, milletvekilliği ile bakanlık arasında bağdaşmazlık yoktur. Aynı kişi hem bakan, hem de milletvekili olabilir.

Diğer yandan bazı istisnalarda bazı ülkelerde tanınmaktadır. Örneğin Fransa’da üniversite profesörleri aynı zamanda milletvekili olabilirler[51].

Milletvekilliğinin bazı özel görevlerle bağdaşmazlığı ise birincisine nazaran daha geç ortaya çıkmıştır. Başta böyle bir bağdaşmazlık kabul edilmezken, zamanla, milletvekilinin meslekî faaliyetlerinin onun milletvekilliği görevinin bağımsız bir şekilde yerine getirmesini tehlikeye sokabileceği kabul edilmiştir. Zira, milletvekili, milletvekilliği sıfatını özel işlerinde çıkar sağlamak, daha çok kâr elde etmek amacıyla kullanabilir. Keza milletvekilinin özel işlerinde girdiği çıkar ilişkileri, milletvekilinin yasama görevini tam anlamıyla bağımsızlık içinde yapmasını engelleyebilir[52]. Kaldı ki, günümüzde kamu oyu milletvekilleri ile iş dünyası arasındaki yakın ilişkilerden gittikçe artan oranda rahatsızlık duymaktadır. Bu nedenle, modern anayasalar, sadece milletvekilliği ile kamu görevleri arasında değil, aynı zamanda özel görevler arasında da birtakım bağdaşmazlıklar öngörmektedir.

Ancak özel görevler ile milletvekilliği arasında kural, bağdaşırlık; istisna ise bağdaşmazlıktır. Hangi özel işlerin milletvekilliği ile bağdaşmayacağını anayasalar ve kanunlar belirler.

Anayasamıza Göre Milletvekilliğiyle Bağdaşmayan İşler.- Anayasamızın 82’nci maddesinde milletvekilliği ile bağdaşmayan işleri aşağıdaki şekilde belirlemiştir:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Devlet ve diğer kamu tüzelkişilerinin doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak katıldığı teşebbüs ve ortaklıklarda; özel gelir kaynakları ve özel imkânları kanunla sağlanmış kamu yararına çalışan derneklerin ve Devletten yardım sağlayan ve vergi muafiyeti olan vakıfların, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikalar ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında görev alamazlar, vekili olamazlar, herhangi bir taahhüt işini doğrudan veya dolaylı olarak kabul edemezler, temsilcilik ve hakemlik yapamazlar”.

1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanununda bu konuda çok sınırlı bir hüküm vardı: “Mebusluk ve Hükûmet memuriyeti bir zat uhdesinde içtima edemez”. 1961 Anayasası bu hükmü yetersiz görerek oldukça genişletmiştir. 1982 Anayasası ise yukarıda görüldüğü gibi milletvekilliği ile bağdaşmayan işleri daha da artırmıştır. Buna göre:

1. Bir kere, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, yürütme organının teklif, inha, atama veya onamasına bağlı resmî veya özel herhangi bir işle görevlendirilemezler. Ne var ki, bazen milletvekillerinin bazı belirli ve geçici görevlere Hükûmet tarafından atanması icap edebilir. Örneğin bazı milletvekillerinin uluslararası bir konferansa gönderilmeleri gerekebilir[53]. İşte böyle durumlar için Anayasamız da bir istisna getirilmiştir: Bir üyenin belli konuda ve altı ayı aşmamak üzere Bakanlar Kurulunca görevlendirilebilmesi mümkündür. Ancak, böyle bir görevlendirmeyi üyenin kabul edebilmesi Meclisin onayına bağlı tutulmuştur.

2. Diğer yandan, milletvekilleri devlet ve diğer kamu tüzelkişilerinin doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak katıldığı teşebbüs ve ortaklıklarda görev alamazlar.

3. Milletvekilleri, aşağıda sayılan kurumların yönetim ve denetim kurullarında görev alamazlar, bunların vekili olamazlar:

a) Özel gelir kaynakları ve özel imkânları kanunla sağlanmış kamu yararına çalışan derneklerin

b) Devletten yardım sağlayan ve vergi muafiyeti olan vakıfların

c) Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının

d) Sendikalar ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların

Bu son bağdaşmazlık eleştirilmektedir. Örneğin Özbudun’a göre, bu bağdaşmazlık, yasama bağdaşmazlığının kökenindeki amacını aşmaktadır. Zira, “sayılan işler devlet ile ilgili sayılabilecek işler olmadığından, burada milletvekilinin yürütme organı karşısındaki bağımsızlığını koruma amacı söz konusu olamaz”[54].

4. Nihayet milletvekilleri, herhangi bir taahhüt işini doğrudan veya dolaylı olarak kabul edemezler, temsilcilik ve hakemlik yapamazlar.

Anayasamızın 82’nci maddesinin son fıkrası, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği ile bağdaşmayan diğer görev ve işlerin kanunla düzenleneceğini belirtmiştir. Bu şu anlama gelmektedir ki, milletvekilliği ile bağdaşmayan bir iş veya görev, anayasa değişikliği yapmaya gerek olmaksızın kanunla kabul edilebilir. Böyle bir kanun Anayasanın 82’nci maddesinde öngörülmeyen bir bağdaşmazlık getirirse, bu Anayasaya aykırı olmaz.

Uygulamada 31 Ekim 1984 tarih ve 3069 sayılı  Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeliği ile Bağdaşmayan İşler Hakkında Kanun ile milletvekilliği ile bağdaşmayan işler belirlenmiştir. Bu Kanun, milletvekillerinin Anayasada belirtilen kurum ve kuruluşlarda ücret karşılığı iş takipçiliği, komisyonculuk, müşavirlik yapmalarını yasaklamaktadır. Keza aynı Kanun, devletin şahsiyetine karşı işlenmiş suçlar ile zimmet, ihtilas, irtikap, kaçakçılık ve döviz suçları gibi devletin maddî çıkarlarıyla ilgili davalarda devlet aleyhine vekil olmalarını da yasaklamaktadır. Nihayet bu Kanun, milletvekillerinin serbest mesleklerini icrada ve ferdi işletmelerini idarede milletvekili unvanlarını kullanmalarını da yasaklamış bulunmaktadır. 3069 sayılı Kanun, milletvekili seçilmeden önce milletvekilliği ile bağdaşmayan bir yükümlülük üstlenmiş olan milletvekillerine, bu yükümlülüklerinden kurtulmak için seçilmelerinden sonra altı aylık bir süre tanımaktadır.

Buna göre, 1982 Anayasası yasama bağdaşmazlığını ne kadar artırmış olursa olsun, yukarıdaki yasakların dışında hâlâ milletvekillerinin özel işlerini yürütmeleri ve serbest mesleklerini icra etmeye devam etmeleri mümkündür. Örneğin, milletvekili seçilen bir avukat, mühendis veya doktor, yukarıdaki açıklanan bağdaşmazlık kapsamına girmemek şartıyla bu mesleklerini sürdürebilir.

Yasama bağdaşmazlığına ilişkin Anayasanın 82’nci maddesinde öngörülen hükümlerin müeyyidesi, 84’üncü maddenin 3’üncü fıkrasında öngörülmüştür. Buna göre, “milletvekilliği ile bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurul gizli oyla karar verir”. Bunu yukarıda gördüğümüz için burada tekrar değinmiyoruz[55].

VII. Yasama bağışıklığı  

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.250-268; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.249-254; Teziç, Türk Parlâmento Hukuku..., op.cit., s.123-145; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.210-217; Özçelik, Esas Teşkilât Hukuku Dersleri (Türkiye’nin Siyasî Rejimi), op. cit., c.II, s.276-283; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, op. cit., s.273-280; Akman Akyürek, Parlamenterlerin Yasama Faaliyetlerinden Dolayı Hukukî ve Cezaî Sorumlulukları: Doktrin, Uygulama ve Yargıtay İçtihatları, Ankara, Başbakanlık Basımevi, 1991; Ali Fuat Başgil, “Teşriî Masuniyet Meselesi: Teşkilât-ı Esasîye Kanununun 17. Maddesi Üzerine Bir Etüd”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 7, 1941, Sayı 1, s.3-39; Metin Kıratlı, Parlmanter Muafiyetler, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1961; Çetin Özek, “Mutlak Yasama Dokunulmazlığı Sınırlanabilir mi?”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 31, 1966, Sayı 1-4, s.79-108; Çetin Özek, “Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Kararlarının Anayasa Mahkemesince İncelenmesi Konusuyla İlgili Bazı Sorunlar”, Onar Armağanı, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1977, s.721-776; Bakırcı, op. cit., s.212-229; Ceza hukuku açısından konunun incelenmesi için bkz.: Sulhi Dönmezer ve Sahir Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, İstanbul, Filiz Kitabevi, Dokuzuncu Baskı, 1985, c.I, s.247-267; Nurullah Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul, Kazancı Yayınları, Sekizinci Baskı, 1986, s.88-90.

Milletvekilleri, milletvekilliği sıfatının kendilerine sağladığı birtakım hak ve imtiyazlardan yararlanırlar[56]. Bunların başında “yasama bağışıklığı (teşriî muafiyet , immunité parlementaire)” yer alır. 1982 Anayasasının 83’üncü maddesinde düzenlenen şey, aslında “yasama bağışıklığı”dır. Ancak madde başlığı yanlış yere “yasama dokunulmazlığı”dır[57].

Gerçekten de biraz sonra göreceğimiz gibi, yasama bağışıklığı “yasama sorumsuzluğu ” ve “yasama dokunulmazlığı” olmak üzere ikiye ayrılır. Esasen Anayasanın 83’üncü maddesinin 1’inci fıkrasında “yasama sorumsuzluğu”, diğer fıkralarında da “yasama dokunulmazlığı” düzenlenmiştir. O nedenle, maddenin başlığında bu ikisini de içeren “yasama bağışıklığı” teriminin veya “yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı” terimlerini birlikte kullanılması daha uygun olurdu[58]. Biz ilk önce yasama sorumsuzluğunu, sonra da yasama dokunulmazlığını göreceğiz.

A. Yasama sorumsuzluğu  

Tanımı.- “Yasama sorumsuzluğu[59] (teşriî mesuliyetsizlik, irresponsabi-lité parlementaire)”, milletvekillerinin görevlerini yerine getirmeleri sırasında açıkladıkları düşüncelerden ve verdikleri oylardan dolayı herhangi bir soruşturmaya uğramamalarını ifade eder[60].

Amaç.- Yasama sorumsuzluğunun tanınmasındaki amaç, milletvekillerinin meclis çalışmaları esnasındaki söz ve düşünce hürriyetini tam olarak korumaktır[61]. Bu sorumsuzluk sayesinde, milletvekilleri hiçbir şeyden çekinmeyerek, düşüncelerini serbestçe açıklayacaklar, serbestçe oy kullanacaklardır. Böyle bir serbest tartışma ortamında, bir yandan daha iyi kanunların yapılacağı ve diğer yandan Hükûmetin daha iyi denetleneceği varsayılır. Dolayısıyla, milletvekillerine yasama sorumsuzluğunun tanınmasının altında kamu yararı düşüncesi yatmaktadır. Bu amaçla, yasama sorumsuzluğu kurumu ilk defa, İngiltere’de 1689 tarihli Bill of Rights ile kabul edilmişti.

Anayasal Düzenleme.- Yasama sorumsuzluğu Anayasamızın 83’üncü maddesinin 1’inci fıkrasında şu şekilde düzenlenmiştir:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanı'nın teklifi üzerine Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar”.

Şartları.- Bu hükme göre, yasama sorumsuzluğunun işlemesi için şu şartların gerçekleşmiş olması gerekir:

a) Meclis Çalışmaları.- Sorumsuzluk kapsamındaki eylem, “Meclis çalışmaları” sırasında işlenmiş olmalıdır. Burada geçen “Meclis çalışmaları” deyimi, Ergun Özbudun’un  ifade ettiği gibi geniş anlamda yorumlanmalıdır. Bu deyim, sadece Meclisin Genel Kurul toplantılarını değil, aynı zamanda komisyon toplantılarını ve siyasî partilerin grup toplantılarını da kapsar[62]. Hatta, meclis soruşturması ve meclis araştırması komisyonları, İçtüzüğe uygun olarak Ankara dışında çalışma yapıyorsa, bu çalışmalarda, yasama sorumsuzluğu bakımından “meclis çalışmaları” deyimine dahil kabul edilmelidir[63].

b) Oy, Söz veya Düşünce .- Milletvekilinin yaptığı bir eylem veya işlemin yasama sorumsuzluğundan yararlanabilmesi için ikinci olarak bu eylem veya işlemin, oy, söz veya düşünce açıklaması yoluyla yapılmış olması gerekir. Oy, söz veya düşünce açıklaması dışında alan hareketlerden dolayı yasama sorumsuzluğu işlemez. Örneğin Meclis çalışmaların sırasında, bir milletvekili, diğer bir milletvekilini veya bir görevliyi döver, yaralar veya öldürürse, burada yasama sorumsuzluğu yoktur[64]. Buna karşılık yapılan eylem, oy, söz ve düşünce açıklaması şeklinde ise içeriği ne olursa olsun yasama sorumsuzluğu kapsamına girer. Örneğin hakaret ve sövme fiilleri de meclis çalışmaları sırasında işlenmek şartıyla yasama sorumsuzluğu kapsamındadır. Zira küfür etme de sözle yapılan bir fiildir. Yani küfür de söz kapsamındadır[65]. Zira, Anayasada bunları sorumluluk kapsamından çıkarıcı bir hüküm yoktur[66].

Söz ve düşünce açıklamalarının doğrudan doğruya yasama göreviyle ilgili olmadığı durumlarda, örneğin milletvekilinin kendi özel işleri nedeniyle kızdığı bir özel kişiye Meclis kürsüsünden küfür etmesi durumunda, bu fiilin yasama sorumsuzluğu kapsamına girmediği ileri sürülmüştür. Ancak, Sulhi Dönmezer  ve Sahir Erman’ın  belirttikleri gibi, söz ve düşünce açıklamaları arasında yasama göreviyle ilgili, yasama göreviyle ilgisiz şeklinde bir ayrım yapılamaz[67]. Oy ve sözün içeriği itibarıyla ne ile ilgili olursa olsun yasama dokunulmazlığının kapsamındadır. Bu tarzda yapılacak bir ayrım yasama dokunulmazlığı kurumunun amacıyla bağdaşmaz. Bu ayrım vasıtasıyla yasama dokunulmazlığı kurumu etkisiz kılınabilir.

Acaba milletvekilinin rüşvet karşılığında belli yönde oy kullanması durumunda da mutlak sorumsuzluk işler mi? Anayasanın yasama sorumsuzluğu hükmü istisnasız bir hükümdür; mutlaktır. Bu nedenle burada sorumsuzluğun geçerli olduğu düşünülebilir. Ancak böyle bir durumda, milletvekilinin fiilî oy kullanması kısmıyla sorumsuzluk kapsamında bulunsa da, rüşvet alması kısmıyla sorumsuzluk  kapsamında değildir. Rüşvet alma fiilînin kendisi “oy, söz ve düşünce açıklaması” niteliğinde bir fiil değildir. Rüşvet alma fiilî bir suç teşkil ettiğine göre, burada milletvekili sorumludur. Ancak milletvekilinin bu suçundan dolayı yargılanabilmesi için aşağıda göreceğimiz üzere yasama dokunulmazlığının kaldırılması gerekir.

Kapsamı: Mutlaktır.- Yukarıdaki şartların gerçekleşmesi halinde yasama sorumsuzluğu, milletvekillerine tam, mutlak bir koruma sağlar. Sorumsuzluğun mutlak nitelikte olması kendini şu üç noktada gösterir[68].

a) Hukukî+Cezaî Sorumsuzluk.- Yasama sorumsuzluğu milletvekilini hem cezaî, hem de hukukî takibata karşı korur. Cezaî sorumsuzluğun yasama sorumsuzluğunun kapsamına girdiği tartışmasızdır. Ancak ülkemizde, hukukî sorumsuzluğun yasama sorumsuzluğunun kapsamına girip girmediği tartışmalıdır. Yani, bir milletvekilinin meclis kürsüsünde, başka bir milletvekiline veya bir başka kişiye sövmesi durumunda, onun hakkında ceza davası açılamasa da, hukuk davası açılıp, söven milletvekilinden tazminat istenemez mi? Bu soruya doktrinin çoğunluğu olumlu yanıt vermektedir. Onlara göre, meclis kürsüsünden başkalarının kişilik haklarına saldırı niteliğindeki söz ve düşüncelerden dolayı mağdur tarafından genel hükümlere binaen tazminat davası açılabilir. Bu görüşte olan yazarlara göre, Anayasa yasama sorumsuzluğu kurumunu yaratırken milletvekillerinin istedikleri gibi özel kişilere küfür etmelerine imkân vermek istemiş olamaz. Bu nedenle, milletvekillerinin yasama sorumsuzluğunun arkasına gizlenerek özel kişilere hakaret edememeleri gerekir[69].

Kanımızca, yasama sorumsuzluğu niteliği itibarıyla “mutlak” bir sorumsuzluktur. Anayasa buna bir istisna getirmemiştir. Anayasa, milletvekilleri “sorumlu tutulamazlar” demektedir. Anayasada bu sorumluluk açısından, “cezaî sorumluluk-hukukî sorumluluk” gibi bir ayrımda bulunmamıştır. Eğer anayasa koyucu, bundan hukukî sorumluluğu ayrık tutmak isteseydi, bunu açıkça belirtebilirdi. Keza, tazminat davası açılması ihtimalinde milletvekillerinin yüksek tazminatlara mahkum edilme ihtimalleri vardır. Öyle bir durumda yüksek tazminat ödeme korkusu da, milletvekili üzerinde söz hürriyetlerini kısıtlayıcı bir etki yapabilir. Yasama sorumsuzluğu kurumu, milletvekillerinin hiçbir şeyden çekinmeden, tam bir vicdan huzuru içinde söz söylemelerini ve düşünce açıklamalarını sağlamayı amaçlamaktadır. Bu amaç nedeniyle de bu sorumsuzluk mutlak olmalıdır. Hem cezaî, hem de hukukî sorumsuzluğu içermelidir. Kaldı ki, böyle bir imkân tanındığında, yargı organının yasama organı üzerinde etkide bulunması sonucu ortaya çıkabilir ki, bu kuvvetler ayrılığı teorisine de aykırı olur.

b) Kaldırılamaz.- Yasama sorumsuzluğunun mutlak olmasının bir anlamı da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kaldırılamaz olmasıdır. Oysa biraz sonra göreceğimiz yasama dokunulmazlığı belli şartlar altında Meclis tarafından kaldırılabilmektedir[70].

c) Süreklidir.- Yasama dokunulmazlığından farklı olarak, yasama sorumsuzluğu süreklidir. Yani milletvekilinin yasama sorumsuzluğu kapsamına giren bir fiilinden dolayı, milletvekilliği sıfatının sona ermesinden sonra da milletvekili hakkında hukukî veya cezaî bir takibatta bulunulamaz[71].

Meclis Dışında Tekrar.- Anayasa, milletvekillerinin Meclis çalışmaları sırasında söyledikleri sözlerin, açıkladıkları düşüncelerin, Meclis dışında tekrarlanmasını da sorumsuzluk kapsamına almıştır. Ancak, Anayasa bu sorumsuzluğun sınırlandırılmasına imkân vermiştir. Milletvekilinin söylediği sözlerin ve açıkladığı düşüncelerin, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisçe dışarıda tekrarlanması yasaklanabilir. Haliyle böyle bir karar alınmışsa, buna rağmen milletvekili bu söz ve düşüncelerini Meclis dışında tekrarlamışsa, artık bundan sorumludur.

Milletvekili Olmayan Bakanlar .- Anayasanın 112’nci maddesinin  son fıkrası uyarınca milletvekili olmayan bakanlar da yasama sorumsuzluğundan yararlanırlar.

B. Yasama dokunulmazlığı  

Tanım.- “Yasama dokunulmazlığı[72] (teşriî masûniyet , inviolabilité parlementaire)”, milletvekilleri hakkında, suç işlediklerinden bahisle, Meclisin kararı olmadan cezaî takibata maruz kalmamaları anlamına gelir.

Amacı.- Yasama sorumsuzluğunun amacı, milletvekillerinin söz ve düşünce hürriyetlerini korumak olduğu halde, yasama dokunulmazlığının amacı, milletvekillerini keyfi ve asılsız ceza kovuşturmalarından ve tutuklamalardan korumaktır. Diğer bir ifadeyle, yasama dokunulmazlığının amacı , milletvekillerinin iktidar tarafından tahrik edilebilecek keyfi, zamansız ve esassız ceza kovuşturmalarıyla, geçici bir süre için de olsa, yasama çalışmalarından alıkonulmasını önlemektir[73].

Düzenlenişi.- Yasama dokunulmazlığı  Anayasamızın 83’üncü maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir:

“Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır”.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçimden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımını işlemez”.

Kapsamı.- a) Bir kere, seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça;

(1)    tutulamaz,

(2)    sorguya çekilemez,

(3)    tutuklanamaz,

(4)    yargılanamaz.

Buradaki “yargılama” yasağı oldukça geniştir. Nurullah Kunter’in  belirttiğine göre, asıl ceza muhakemesinde, Yargıtay dahil, hiçbir yargılama makamınca yargılama yapılamaz. Keza ceza verilmesi yargılamayı gerektirdiğinden, ceza kararnamesiyle de ceza verilemez[74]. Buna göre hazırlık soruşturması safhasında sorgu, tutuklama ve yakalama dışında kalan işlemler yapılabilir[75]. Örneğin, savcı milletvekilini sorguya çekemez, ama hakkında soruşturma açıp, delilleri toplayabilir. Keza, Anayasada “dava açılmasını” yasaklayan bir hüküm olmadığına göre, savcı milletvekili hakkında dava da açabilir[76]. Ancak bu durumda, dokunulmazlık nedeniyle yargılama yapılamayacağından, dokunulmazlığın bulunması dava açılmasına da engel olmadığından, mahkeme davanın reddine değil, “muhakemenin durmasına” karar vermelidir[77].

Milletvekilinin ikametgahında arama yapılabilir[78]. Anayasada aramayı yasaklayan bir hüküm yoktur. Ancak bu işleme milletvekilinin karşı koyması durumunda, milletvekili üzerinde tazyik tedbirine başvurmak suretiyle bunları zorla yapmaya imkân yoktur[79].

b) İkinci olarak, eğer milletvekili hakkında, seçimden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmü varsa, bu hükmün infazı, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımını işlemez. (m.83/3)

İstisnalar.- Yasama dokunulmazlığı  mutlak değildir. Yasama dokunulmazlığının istisnaları bizzat Anayasa tarafından öngörülmüştür. Bunlar, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlardır.

a) Ağır Cezayı Gerektiren Suçüstü Hali .- Anayasanın 83’üncü maddesinin 2’nci fıkrasında, açıkça “ağır cezalık suçüstü hali”nin yasama dokunulmazlığının dışında kaldığı belirtilmiştir. Bunun nedeni, isnadın ciddîyeti hakkında kuvvetli bir karinenin varlığıdır[80]. Ancak böyle bir durumda da “yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır”.

Burada tanımlanması gereken iki kavram vardır. “Ağır cezalık hal” ve “suçüstü hali”. Bu kavramlar Ceza Muhakemeleri Usûlü Kanununda tanımlanmıştır.

Ceza Muhakemeleri Usûlü Kanununun 421’inci maddesine göre, “ağır ceza işlerinden maksat, ölüm ve ağır hapis ve on seneden fazla hapis cezalarını gerektiren cürümlere ilişkin davalardır”. Buradaki ceza yukarı haddeki cezadır. Buna göre birçok suç örneğin, Türk Ceza Kanununun 125 ve devamı maddelerinde yer alan devletin şahsiyetine karşı cürümlerin hemen hepsi ağır cezalık suçlara girerler.

Suçüstü hali ise Ceza Muhakemeleri Usûlü Kanununun 127’nci maddesinde düzenlenmiştir. Kanunumuz buna “meşhut suç (tanıklı suç)” demektedir. 127’nci madde meşhut suçu, “işlenmekte olan suç meşhut suçtur” diyerek tanımlamıştır. Keza 127’nci maddeye göre, “henüz işlenmiş olan suç ile suçun işlenmesinden hemen sonra zabıta veya suçtan zarar gören şahıs yahut başkaları tarafından takip edilerek veya suçun pek az evvel işlendiğini gösteren eşya veya izlerle yakalanan kimsenin işlediği suç da meşhut suç sayılır”.

Türk Ceza Kanununun da ağır cezalık pek çok suç olduğuna göre bunların “meşhut suç” halinde işlenmesi mümkündür.

Eğer Anayasada geçen “ağır cezalık suçüstü hali” ibaresini ceza kanunları açısından tanımlarsak, yasama dokunulmazlığı ilkesi zedelenebilir. Birçok ağır cezalık suçüstü hali iddiası nedeniyle, muhalefet milletvekilleri tutuklanabilir ve sorguya çekilebilir. Bu şekilde hareket edilirse yasama dokunulmazlığı birçok halde işe yaramaz hale gelebilir. Bu nedenle, Anayasanın 83’üncü maddesinde geçen “ağır cezalık” ibaresi aslında hatalıdır. Geleneksel olarak, yasama dokunulmazlığından adam öldürme, cinayet suçları istisna tutulmaktadır. Gerçekten de, 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanununun yasama dokunulmazlığını düzenleyen 17’nci maddesi yasama dokunulmazlığının istisnası olarak, herhangi bir ağır cezalık suçüstü halini değil, “cinaî cürmü meşhut ”u öngörüyordu. Yani sadece cinayet cürmü suçüstü işlendiğinde yasama dokunulmazlığı işlemiyordu. Her nedense, 1961 Anayasasında, bu “cinaî cürmü meşhut” ibaresi yerine “ağır cezalık suçüstü hali” denmiştir. Aynı ifade 1982 Anayasasında da geçmiştir.

Bu durum karşısında, kanımızca 1982 Anayasasında geçen “ağır cezalık suçüstü hali” ifadesini ceza hukuku açısından değil, anayasa hukuku açısından tanımlamak gerekir. Zira, anayasa hukuku kavramları bağımsız kavramlardır. Ağır cezalık suçüstü hali yetkili makamlar tarafından suçüstü adam öldürme cürmü olarak yorumlanmalıdır. Eğer Anayasada geçen kavramların ceza kanunlarına göre tanımlanması gerektiği görüşü kabul edilirse, bundan Anayasanın üstünlüğü ilkesi zarar görebilir. Zira, ceza kanunları Meclisin salt çoğunluğuyla değiştirilebilen kanunlardır. İktidar muhalefet milletvekillerinin yasama çalışmalarına katılmalarını engellemek için ceza kanunlarında değişiklik yaparak, “ağır cezalık” halini örneğin bir yıl hapis cezası gerektiren suçlar olarak tanımlarsa, yasama dokunulmazlığı kurumu anlamını büyük ölçüde yitirmiş olur. Bu nedenle, kanımızca, Anayasada geçen “ağır cezalık suçüstü hali” ceza kanunlarına bakılarak tanımlanamaz. Bundan kanımızca “adam öldürme” suçunu anlamak gerekir.

2. Anayasanın 14’üncü Maddesindeki  Durumlar.- Anayasanın 83’üncü maddesine göre, “seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır”.

Bu düzenlemeye göre şu şartlar söz konusudur: a) Suçun soruşturmasına seçimden önce başlanılmış olmalıdır. b) Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar ile ilgili olmalıdır. c) Yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır. Birinci ve üçüncü şartlar yeterince açıktır. Üzerinde fazla bir şey söylemeye gerek yoktur. Ancak, buradaki ikinci şart, yani “Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar ile ilgili suçlar” kavramı tartışmaya oldukça açıktır. Bunun için ilk önce Anayasanın 14’üncü maddesinin metnini verelim:

“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar”

Görüldüğü gibi, Anayasanın 14’üncü maddesinde bir suç tanımı yapılmış değildir. Yani 14’üncü madde bir suç ihdas etmiş değildir. 14’üncü maddede birtakım suçlar isimli olarak sayılmış da değildir. 14’üncü maddede birtakım kavram ve ilkeler geçmektedir. 14’üncü maddede geçen kavram ve ilkelerin bir çoğu belirsiz, muğlak kavram ve ilkelerdir. Bu nedenle, hangi suçun “Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar” ile ilgili olduğu, hangi suçun bu durumlar ile ilgili olmadığı sorusu objektif olarak yanıtlanabilecek bir soru değildir. Ceza hukukunda kanunîlik ve kıyas yasağı ilkeleri geçerlidir. Suç türlerinin Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar ile ilgili olduğu yolunda hangi yöntem kullanılarak bir saptama yapılırsa yapılsın, kanunîlik ve kıyas yasağı ilkeleri kaçınılmaz olarak ihlâl edilmiş olacaktır.

Hangi suç türlerinin Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar ile ilgili olduğu saptanabilse bile, böyle bir istisnanın öngörülmüş olmasını yasama dokunulmazlığı kurumunun mantığıyla bağdaştırmak mümkün değildir. Yasama dokunulmazlığı, milletvekillerinin suç iddialarıyla rahatsız edilmemesini amaçlamaktadır. Buna isnadın ciddîliği nedeniyle ağır cezalık suçüstü hali istisna getirilmiştir. Oysa Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlarla ilgili suçlarda “isnadın ciddîliği” aranmamaktadır. Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar ile ilgili olduğu düşünülen bir suçtan dolayı milletvekilleri yasama çalışmalarından alıkonabilecektir.

Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması.- Yasama dokunulmazlığı mutlak değildir. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kaldırılabilir. Anayasa seçimden önce veya sonra bir “suç” işlediği ileri sürülen milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılabileceğini  öngörmektedir. Anayasanın kullandığı tabir, görüldüğü gibi “suç” tabiridir. Dolayısıyla “suç” olarak nitelendirilebilecek her fiil, dokunulmazlığın kaldırılmasına yol açabilir[81]. Ancak hangi tür suçların yasama dokunulmazlığının kaldırılması sonucunu doğuracağı, buna karşılık hangi tür suçların yasama dokunulmazlığının kaldırılması sonucunu doğurmayacağı Anayasada belirtilmemiştir. Buna göre, Meclisin yasama dokunulmazlığını kaldırıp kaldırmamakta geniş bir takdir yetkisinin olduğu sonucuna varılabilir. Meclisin yasama dokunulmazlığını kaldırma kararı Anayasa Mahkemesinin denetimine tâbidir, Fakat kaldırmama kararı hakkında bir denetim yapılması söz konusu olamaz.

Kaldırma Usûlü.- Anayasanın 83’üncü maddesinin son fıkrası, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin “Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasî parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz” hükmünü içermektedir. Bu hükmün kaynağında, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasının yarı-yargısal nitelikte bir karar olduğu düşüncesi yatmaktadır[82]. Anayasa ve Meclis İçtüzüğü yasama dokunulmazlığının kaldırılması usûlünü siyasal saiklerden mümkün olduğu kadar az etkilenecek şekilde düzenlemiştir[83].

Bir milletvekilinin yasama dokunulmazlığı nın kaldırılması istemi savcılıklar veya mahkemeler tarafından Adalet Bakanlığına ulaştırılır. Bakanlık durumu, gerekçeli bir tezkere ile Başbakanlık kanalıyla Meclis başkanlığına bildirir. Bunun üzerine yapılacak işlemler Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 131 vd. maddelerinde düzenlenmiştir. Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması hakkındaki istemler Başkanlıkça, Anayasa ve Adalet Komisyonları  üyelerinden kurulu Karma Komisyona havale edilir (m.131/1). Karma Komisyon Başkanı, dokunulmazlık dosyalarını incelemek üzere adçekme suretiyle beş üyeli bir hazırlık komisyonu teşkil eder. Ad çekme usûlünün öngörülmesinin altında, yine yasama dokunulmazlığının siyasî değil, adlî bir iş olduğu düşüncesi yatmaktadır. Tüzük, bu komisyonların siyasî mülahazalardan uzak çalışmasını arzulamaktadır. Hazırlık Komisyonu yapacağı incelemelerden sonra en geç bir ay içinde raporunu verir (m.132). Bu rapor Karma Komisyonda görüşülür. Karma Komisyon dokunulmazlığın kaldırılmasına veya kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar verir (m.133/2). Ertelemeye karar vermişse, Komisyon raporu Genel Kurulda okunur. On gün zarfında bu rapora yazılı olarak itiraz gelmezse kesinleşir. Karma Komisyon raporu dokunulmazlığın kaldırılması yolunda ise veya erteleme kararına itiraz gelmişse, Genel Kurulda görüşülür (m.133). Dokunulmazlığının kaldırılmasını üyenin bizzat istemesi yeterli değildir (m.134). Bu nedenle, üye dokunulmazlığının kaldırılmasını istese bile, dokunulmazlığını Genel Kurul kaldırmayabilir.

Bu şekilde yasama dokunulmazlığının kaldırılmaması  halinde zamanaşımı işlemez. Soruşturma veya yargılama yasama döneminin sonuna bırakılır. Yeni seçimlerde, suç işlediği iddia edilen milletvekili aday olmamışsa veya seçilememişse, ilgili milletvekili hakkında takibat kaldığı yerden devam eder. Bu durumda söz konusu kişi, tutulabilir, sorguya çekilebilir, tutuklanabilir ve yargılanabilir. Ancak ilgili kişi tekrar milletvekili seçilmişse, yasama dokunulmazlığından tekrar yararlanır. Bu kişinin yasama dokunulmazlığının kaldırılması gerekir.

Örnek 3: Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Kararı
(Resmî Gazete, 9 Ekim 1998, Sayı 23488, s.2)

TBMM Kararları

Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli 'nin Yasama Dokunulmazlığının
Kaldırılmasına Dair

Karar No. 595                                                                                                                                                                                        Karar Tarihi: 7.10.1998

Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli'nin Yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına dair Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyonca hazırlanan ilişikteki rapor, Genel Kurulun 7.10.1998 tarihli 3 üncü Birleşimde kabul edilmiştir.

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

... Hazırlık Komisyonu, inceleme sonucunu özetleyen 15.7.1998 tarihli raporuyla "görevi kötüye kullanma" suçu isnat edilen Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli'nin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına karar verilmiştir.

Fezleke ve eki dosyalarda; Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli'nin... görevini kötüye kullandığı iddia edilmektedir...

Karma Komisyonumuz... iddiaları ve destekleyen delilleri ciddi bulmuş... (ve) Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli'nin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına karar vermiştir.

Raporumuz Genel Kurulun bilgilerine sunulmak üzere Yüksek Başkanlığa saygı ile sunulur.

Başkan                                                                       Başkanvekili                                                                                                                         Üyeler

Kaldırma Kararının Denetimi .- Genel Kurul, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına karar vermişse, yedi gün içinde, dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili veya bir diğer milletvekili dokunulmazlığın kaldırılması kararının, Anayasaya, kanuna veya içtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptali için Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini onbeş gün içerisinde kesin karara bağlar (AY, m.85).

Kaldırmanın Sonuçları .- Hemen belirtelim ki, bir milletvekilinin yasama dokunulmazlığının kaldırılması, onun milletvekilliği sıfatını sona erdirmez[84]. O yine milletvekili olarak kalır. Ancak, yargılama sonucunda milletvekili kesin hüküm giyerse, o milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi sonucu ortaya çıkabilir. Şöyle ki, yukarıda gördüğümüz gibi, Anayasanın 76’ncı  maddesine göre taksirli suçlar hariç toplam bir yıl ve daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giyenler ile Anayasanın 76’ncı maddesinde sayılan belirli tip suçlardan hüküm giyenler aldıkları ceza miktarı ne olursa olsun milletvekili seçilemezler. Bu nitelikte kesin hüküm giyenlerin ise milletvekilliklerinin düşeceği Anayasanın 84’üncü maddesinin 2’nci fıkrasında öngörülmüştür. Bu fıkraya göre, “milletvekilliğinin kesin hüküm giyme halinde düşmesi bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur”.

Dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili , cezaî takibat bakımından artık diğer vatandaşlar gibidir. Yani, suç iddiası nedeniyle milletvekili, tutulabilir, sorguya çekilebilir, tutuklanabilir ve yargılanabilir.

Ancak, milletvekilinin dokunulmazlığı, sadece yasama dokunulmazlığın kaldırılması kararında belirtilen fiiller için kalkar. Yani dokunulmazlık kararında belirtilmeyen bir fiilden dolayı milletvekili yine tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz[85]. Milletvekilinin suç teşkil eden başka fiiller de işlediği iddia ediliyorsa, bu fiillerden dolayı da yargılanabilmesi için milletvekilinin dokunulmazlığının onlar için de kaldırılması gerekir.

Yasama dokunulmazlığı kaldırıldıktan sonra yeni seçimlere gidilmesi ve o kişinin tekrar milletvekili seçilmesi durumunda, o milletvekili tekrar yasama dokunulmazlığından yararlanır. Bu durum, Anayasanın 83’üncü maddesinin 4’üncü fıkrasında çok açıkça öngörülmüştür: “Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır”.

Yasama dokunulmazlığı kaldırılan milletvekilleri de Türk Ceza Kanununun uygulanması bakımından memur sayılırlar ve bu nedenle, milletvekillerinin yargılanmalarında Memurin Muhakematı Kanununun hükümleri uygulanır[86].

Nispî Niteliği.- Yukarıda yasama sorumsuzluğunun mutlak nitelikte bir sorumsuzluk olduğunu söylemiştik. Yasama dokunulmazlığı ise “nispî” niteliktedir. Bu şu anlamlara gelmektedir:

a) Yasama dokunulmazlığı milletvekilini sadece ceza kovuşturmasına karşı korur. Hukuk davalarına karşı korumaz. Milletvekili hakkında ceza davası açılamasa da, suçtan zarar gören kişi hukuk davası açıp, tazminat isteyebilir. Keza milletvekili hakkında cebrî icra yoluna da gidilebilir[87].

b) Yasama sorumsuzluğundan farklı olarak, yasama dokunulmazlığının istisnaları  vardır: aa) Bir kere ağır cezalık suçüstü hali yasama dokunulmazlığının kapsamı dışında kalır. bb) İkinci olarak seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar yasama dokunulmazlığının kapsamı dışındadır.

c) Yasama dokunulmazlığı, yasama sorumsuzluğundan farklı olarak kaldırılabilir. Yukarıda gördüğümüz gibi dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili normal bir vatandaş gibi yargılanabilir.

d) Yasama sorumsuzluğundan farklı olarak, yasama dokunulmazlığı sürekli değildir; geçici dir. Yani, yasama dokunulmazlığı milletvekilliğinin devamı boyunca sürer. Milletvekili sıfatı sona erince, milletvekili hakkında ceza kovuşturması yapılabilir. Daha önce verilmiş ceza hükmü çektirilir.

Milletvekili Olmayan Bakanlar .- Anayasanın 112’nci maddesinin son fıkrası uyarınca milletvekili olmayan bakanlar da yasama dokunulmazlığından yararlanırlar.

Yasama Dokunulmazlığının Gerekliliği Üzerine Tartışma.- Ülkemizde zaman zaman yasama dokunulmazlığının milletvekillerine tanınan bir imtiyazmış gibi görülmekte ve kaldırılması önerilmektedir. Bu konuda 1998 yılında bir anayasa değişikliği teklifi verilmişse de teklif Meclis tarafından benimsenmemiştir.

Şüphesiz ülkemizde yasama dokunulmazlığı kurumunun kötüye kullanılıyor olması mümkündür. Ama bu kurumun bizatihi milletvekillerine bir imtiyaz sağladığı iddia edilemez. Zira yukarıda görüldüğü gibi, bir kere ağır cezalı suçüstü hali bundan ayrıdır. Kaldı ki, yasama dokunulmazlığı Meclis tarafından kaldırılabilir niteliktedir. Geçtiğimiz yıllarda suç işlediği konusunda ciddî belirtiler bulunan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması yargı organları tarafından istenmiş; ama her nedense bu milletvekillerinin dokunulmazlıkları ya hiç, ya da zamanında kaldırılmamıştır. Bu da kamu oyunda milletvekillerinin mahkemeler karşısında imtiyazlı konumda oldukları düşüncesini doğurmuştur. Bu düşüncenin doğmaması için, yasama dokunulmazlığı taleplerinin zamanında görüşülüp karara bağlanması gerekir. Bu yapılmadığı için yasama dokunulmalığın kaldırılması ya da aşırı ölçüde sınırlandırılması gündeme gelmektedir.

Kanımızca ülkemiz açısından yasama dokunulmazlığının muhafazasında büyük yarar vardır. Eğer kaldırılırsa, milletvekilleri üzerinde şu ya da bu şekilde baskı kurulabilecek, hatta onların yasama çalışmalarına katılmaları engellenebilecektir. Nihayette kanımızca, yasama ile yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı ilkesi de yasama dokunulmazlığı ilkesini gerektirmektedir.

Yukarıda da belirtildiği gibi yasama dokunulmazlığının amacı, milletvekillerine imtiyaz sağlamak değil, onları, iktidar tarafından tahrik edilebilecek keyfi ve temelsiz ceza kovuşturmalarından korumaktır.

VIII. Milletvekillerinin malî Statüsü  

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.244-246; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.275; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.219; Sabuncu, op. cit., s.133-134; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, 196-197; Teziç, Türk Parlâmento Hukukunun...,op. cit., s.145-149.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin aylıklarının tespiti nazik bir sorundur. Çünkü aylıklar kanunla tespit edilir ve kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yapılır. Dolayısıyla, milletvekillerinin kendi maaşlarını çok yüksek olarak tespit etme imkânları vardır. İşte bu nedenle, Anayasamız 86’ncı maddesinde, milletvekili ödenek ve yolluklarını sınırlandıran şu hükmü getirmiştir:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin ödenek ve yollukları kanunla düzenlenir. Ödeneğin aylık tutarı en yüksek Devlet memurunun almakta olduğu miktarı, yolluk da ödenek miktarının yarısını aşamaz.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine ödenecek ödenek ve yolluklar, kendilerine sosyal güvenlik kuruluşları tarafından bağlanan emekli aylığı ve benzeri ödemelerin kesilmesini gerektirmez.

Ödenek ve yollukların en çok üç aylığı önceden ödenebilir”.

Böylece milletvekillerinin kendilerinin ödenek ve yolluklarını istedikleri gibi tespit etmelerine imkân verilmemiştir.

* * *

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçimi ve hukukî statüsünü bu şekilde gördükten sonra, şimdi izleyen bölümde Türkiye Büyük Millet Meclisinin içyapısını ve çalışma düzenini göreceğiz.


 


[1].   Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.238. 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu zamanında, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 3 Mart 1927 tarih ve 306 sayılı kararıyla “intihap bitipte reylerin en çoğunun bir zat uhdesinde taayün... ettiği an, o zatın mebusluğunun mebdeini teşkil” edeceğine karar vermiştir (TBMM Kavanin Mecmuası, Cilt 5, Kararlar Kısmı, s.17’den nakleden Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.238).

[2].   Erdal Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1997, Cilt 14, s.388.

[3].   Bakırcı, op. cit., s.251, 255.

[4].   Ibid., s.251-252.

[5].   Ibid. op. cit., s.388.

[6].   Ibid., s.412.

[7].   Ibid.

[8].   Bu eleştiriler için bkz. Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, op. cit., s.410-412.

[9].   Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, op. cit., s.413.

[10]. Bkz. supra, s.268-272.

[11]. Bkz. supra, s.270.

[12]. Bu tür suçların neler olduğu konusunda Bkz. supra, s.271-272.

[13]. Keza, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 136’ncı maddesine göre de “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğine seçilmeye engel bir suçtan dolayı kesin hüküm giyen... milletvekili hakkında kesinleşmiş mahkeme kararının Genel Kurulun bilgisine sunulmasıyla üyelik sıfatı sona erer”.

[14]. Maddenin ilk şekline göre, bu durumda da milletvekilliğinin düşmesine Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun karar vermesi gerekiyordu.

[15]. Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, op. cit., s.416.

[16]. Bkz. supra, s.270-271.

[17]. Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, op. cit., s.420.

[18]. Ibid., s.420-421.

[19]. Kısıtlılığın ne olduğu konusunda bkz. supra, s.268.

[20]. Bkz. supra, s.268.

[21]. Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, op. cit., s.445.

[22]. Ibid.

[23]. Ibid., s.446.

[24]. Ibid., s.449-450.

[25]. Ibid., s.449.

[26]. Ibid., s.451.

[27]. Ibid., s.452.

[28]. Ibid., s.453.

[29]. Ibid., s.458.

[30]. Ibid., s.459.

[31]. Türk vatandaşlığının kaybı halleri 11 Şubat 1964 tarih ve 403 sayılı Türk vatandaşlığı Kanununun 19 ilâ 26’ncı maddelerinde düzenlenmiştir.

[32]. Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, op. cit., s.459.

[33]. Hürriyet, 19 Mayıs 1999.

[34]. Ibid.

[35]. Anayasa Mahkemesi, 20 Eylül 1994 tarih ve K.1994/68 sayılı Kararıyla “üyeliğin düştüğüne ilişkin kararların incelenmesi bu konuda bir TBMM Genel Kurulu kararının varlığına bağlı” olduğuna karar vermiştir (Anayasa Mahkemesi, 20 Eylül 1994 Tarih ve E.1994/72, K.1994/68 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 30, Cilt 2, s.738 (Melih Gökçek Kararı).

[36]. “Müeyyidesiz normlar” konusunda bkz. Kemal Gözler, Hukukun Genel Teorisine Giriş, Ankara, US-A Yayınları, 1998, s.47-49; Kemal Gözler, Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 1999, s.53-57.

[37]. Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, op. cit., s.461.

[38]. Ibid., s.462.

[39]. Ibid.

[40]. Ibid., s.463.

[41]. Ibid., s.464.

[42]. Ibid., s.464-465.

[43]. Temsilî demokrasinin ilkeleri konusunda bkz.: Teziç, Anayasa Hukuku, op. cit., s.98-100; Arsel, Anayasa Hukuku: Demokrasi, op. cit., s.161-164; Joseph Barthélemy ve Paul Duez, Traité de droit constitutionnel, Paris, Dalloz, 1933, s.86-111; Georges Vedel, Manuel élémentaire de droit constitutionnel, Paris, Sirey, 1949, s.132-136.

[44]. Örneğin Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.237; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.247; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.207.

[45]. Örneğin Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.237; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.247; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.207.

[46]. Örneğin Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.248.

[47]. Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, op. cit., s.454.

[48]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.247.

[49]. Ibid.

[50]. Ibid.

[51]. Dmitri Georges Lavroff, Le droit constitutionnel de la Ve République, Paris, Dalloz, 1995, s.449.

[52]. Ibid.

[53]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.250.

[54]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.249.

[55]. Bkz. supra, s.304.

[56]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.250.

[57]. Aynı hata 1961 Anayasasının 79’uncu maddesinde de vardı. Arsel aynı yanlışa işaret etmişti (Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.251). Ancak, 1982 Anayasasını hazırlayanlar bu yanlışı düzeltmemişlerdir.

[58]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.249.

[59]. Buna “mutlak dokunulmazlık” diyenler de vardır.

[60]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.251.

[61]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.250.

[62]. Ibid.

[63]. Ibid.

[64]. Ibid.

[65]. Sulhi Dönmezer ve Sahir Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, İstanbul, Filiz Kitabevi, Dokuzuncu Baskı, 1985, c.I, s.251.

[66]. Örneğin, Alman Anayasasının 46’ncı maddesinde yasama sorumsuzluğuna ilişkin hükümlerin “hakaret ve sövmeye tatbik edilmeyeceği” açıkça öngörülmüştür.

[67]. Dönmezer ve Erman, op. cit., c.I, s.252.

[68]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.250.

[69]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.257-258; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.250; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.213.

[70]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.250.

[71]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.258; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.258.

[72]. Buna “nispî dokunulmazlık”, “geçici dokunulmazlık”, “muvakkat dokunulmazlık” diyenler de vardır.

[73]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.258; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.251.

[74]. Nurullah Kunter, Ceza Mumakemesi Hukuku, İstanbul, Kazancı Yayınları, Sekizinci Baskı, 1986, s.89. Aynı yönde Dönmezer ve Erman, op. cit., c.I, s.256.

[75]. Kunter, op. cit., s.89; Dönmezer ve Erman, op. cit., c.I, s.256.

[76]. Kunter, op. cit., s.89.

[77]. Ibid.

[78]. Dönmezer ve Erman, op. cit., s.256.

[79]. Ibid.

[80]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.251.

[81]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.264.

[82]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.252.

[83]. Ibid.

[84]. Teziç, Türk Parlâmento Hukukunun..., op. cit., s.127.

[85]. Dönmezer ve Erman, op. cit., c.I, s.261.

[86]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.267.

[87]. Dönmezer ve Erman, op. cit., s.256.

 


 

Copyright

(c) Kemal Gözler. 2001-2004. Bu sayfaya izin almadan link verilebilir. Ancak, bu web sayfası, önceden izin almaksızın ne suretle olursa olsun, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, tekrar yayınlanamaz, dağıtılamaz, başka internet sitelerine metin olarak konulamaz. İzin için kgozler@hotmail.com  adresine başvurunuz. 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 3.3.2004 tarih ve 5101sayılı kanunla değişik 71 ve 72’nci maddeleri, bir kitabı herhangi bir yöntemle (fotokopi dahil) çoğaltanları, dağıtanları, satanları, elinde bulunduranları, paraya çevrilmeksizin, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis cezası veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya zararın ağırlığı dikkate alınırık bunların her ikisiyle birden cezalandırmaktadır.

Alıntılar (İktibas) Konusunda Açıklamalar

Bu çalışmadan yapılacak alıntılarda (iktibaslarda) 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 35’inci maddesinde öngörülen şu şartlara uyulmalıdır: (1) İktibas, bir eserin “bazı cümle ve fıkralarının” bir başka esere alınmasıyla sınırlı olmalıdır (m.35/1). (2) İktibas, maksadın haklı göstereceği bir nispet dahilinde ve münderecatını aydınlatmak maksadıyla yapılmalıdır (m.35/3). (3) İktibas, belli olacak şekilde yapılmalıdır (m.35/5) [Bilimsel yazma kurallarına göre, aynen iktibasların tırnak içinde verilmesi ve iktibasın üç satırdan uzun olması durumunda iktibas edilen satırların girintili paragraf olarak dizilmesi gerekmektedir]. (4) İktibas ister aynen, ister mealen olsun, eserin ve eser sahibinin adı belirtilerek iktibasın kaynağı gösterilmelidir (m.35/5). (5) İktibas edilen kısmın alındığı yer belirtilmelidir (m.35/5).

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı Kanun ve 3.3.2004 tarih ve 5101 sayılı Kanunla değişik 71’inci maddesinin 4’üncü fıkrası, 35’inci maddeye aykırı olarak “kaynak göstermeyen veya yanlış yahut kifayetsiz veya aldatıcı kaynak” göstererek iktibas yapan kişileri, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya  zararın ağırlığı dikkate alınarak bunların her ikisiyle birdencezalandırmaktadır.

Ayrıca Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 18 Şubat 1981 tarih ve E.1980/1, K.1981/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre kararına göre, “iktibas hususunda kullanılan eser sahibinin ve eserinin adı belirtilse bile eser sahibi, haksız rekabet hükümlerine dayanarak Borçlar Kanununun 49. maddesindeki koşulların gerçekleşmesi halinde manevi tazminat isteyebilir”.

Yukarıdaki şartlara uygun olarak alıntı yapılırken bu çalışmaya şu şekilde atıf yapılması önerilir:

Kemal Gözler,  “TBMM Üyelerinin Hukuki Statüsü", www.anayasa.gen.tr/tbmm-secim (erişim tarihi)


23 Mayıs 2005
Editör: Kemal Gözler

E-Mail: kgozler@hotmail.com

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr