TÜRK ANAYASA HUKUKU SİTESİ

 anayasa.gen.tr

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr

Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.414-470'ten alınmıştır.

 
Bölüm 13
TBMM'nİn Görev ve YetkİLerİ

 

Kemal Gözler

 

 

I. Kanun Koymak................................................................................................................... 414

II. Hükûmeti Denetlemek........................................................................................................ 414

A. Soru............................................................................................................................... 414

B. Genel Görüşme............................................................................................................. 417

C. Meclis Araştırması........................................................................................................ 418

D. Meclis Soruşturması..................................................................................................... 419

1. Fonksiyonu.............................................................................................................. 420

a) Yargı Organına Karşı Başbakan veya Bakanları Koruma Fonksiyonu................ 420

b) Siyasî Fonksiyon................................................................................................ 420

2. Meclis Soruşturması Açılması İstemi....................................................................... 421

a) Kimler Hakkında Soruşturma Açılması İstenebilir?............................................ 421

b) Kimler ve Nasıl Soruşturma Açılmasını İsteyebilir?........................................... 423

3. Meclis Soruşturması Açılması İsteminin Görüşülmesi............................................ 424

4. Meclis Soruşturma Komisyonu............................................................................... 424

5. Meclis Soruşturması Komisyonu Raporunun Genel Kurulda Görüşülmesi............ 425

7. Yüce Divanda Yargılama ve Yüce Divan Kararı....................................................... 427

8. Meclis Soruşturmasının Etkililiği............................................................................. 428

E. Gensoru......................................................................................................................... 428

III. Bakanlar Kuruluna Kanun Hükmünde Kararname Çıkarma Yetkisi Vermek (Yetki Kanunu) 433

IV. Bütçe ve Kesin Hesap tasarılarını Görüşmek ve Kabul Etmek......................................... 433

A. Bütçe Kanunu............................................................................................................... 433

B. Kesin Hesap Kanunu.................................................................................................... 436

V. Para Basılmasına Karar Vermek......................................................................................... 437

VI. Savaş İlânına Karar Vermek.............................................................................................. 438

VII. Milletlerarası Andlaşmaların Onaylanmasını Uygun Bulmak......................................... 440

A. Onaylanması İçin Kanunla Uygun Bulunması Gereken Andlaşmalar.......................... 441

B. Onaylanması İçin Kanunla Uygun Bulunmaları Gerekmeyen Andlaşmalar................. 444

C. Milletlerarası Andlaşmaların Türk normlar hiyerarşindeki Yeri................................... 449

D. Milletlerarası Andlaşmaların Anayasaya Uygunluk Denetimi Yapılabilir mi?............. 454

VIII. Genel ve Özel Af İlânına Karar Vermek......................................................................... 458

IX. Ölüm Cezalarının Yerine Getirilmesine Karar Vermek..................................................... 461

1. Tarihsel Kökeni............................................................................................................. 461

2. Meclisin Yetkisi............................................................................................................. 462

3. Kanun Tasarısı............................................................................................................... 462

4. Başbakanlık Yazısı......................................................................................................... 462

4. Meclisin Üç Muhtemel Tavrı........................................................................................ 463

a) Ölüm Cezasının Yerine Getirilmesi Hakkında Kanun.............................................. 463

b) Ölüm Cezasının Yerine Getirilmemesi Hakkında Kanun......................................... 464

c) Meclisin Bir Kanun Kabul Etmemesi....................................................................... 465

5. Uygulama....................................................................................................................... 464

6. “Kanun” mu, “Karar” mı?............................................................................................. 466

7. Savaş Halinde Ölüm Cezalarının İnfazı......................................................................... 468

X. Türkiye Büyük Millet Meclisinin Diğer Görev ve Yetkileri............................................. 468

XI. Anayasada Belirtilenler Dışında Türkiye Büyük Millet Meclisine Kanunla Başka
Görev ve Yetki Verilebilir mi?............................................................................................ 469

 

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.324-355; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.161-200, 267-276; Teziç, Anayasa Hukuku, op. cit., s.9-60; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.67-71; Özçelik, Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, op. cit., c.II, s.265-276, 298-305; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, op. cit., s.282-295; Kuzu, 1982 Anayasasının Temel Nitelikleri, op. cit., s.60-65; Dal, Türk Esas Teşkilât Hukuku, op. cit., s.69-72; Gören, op. cit., s.156-20; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.209-220; Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.206-214; Erdoğan Teziç, Türk Parlâmento Hukukunun Kaynakları ve İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1980; Erdoğan Teziç, Türkiye’de 1982 Anayasasına Göre Kanun Kavramı, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1972; Ergun Özbudun, Parlâmanter Rejimde Parlâmentonun Hükûmeti Murakabe Vasıtaları, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1962; Erdal Onar, Meclis Araştırması, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1977; Ali Oğuz Şahin, Başbakanların ve Bakanların Görevleriyle İlgili Cezaî Sorumlulukları, Ankara, Palme Yayıncılık, 1999, s.128-144; Zeki Hafızoğulları, Bülent Acar ve Ö. Asım Livanelioğlu, Meclis Soruşturmaları Hakkında Düşünceler: Üç Örnek, Ankara, US-A Yayıncılık, 1997; Hikmet Tülen, Türk Anayasa Hukukunda Bakanların Cezaî Sorumluluğu ve Meclis Soruşturması, Konya, Mimoza, 1999.

Parlâmenter sistemlerde parlâmentoların genellikle kanun yapmak, hükûmeti denetlemek ve devlet bütçesini kabul etmek gibi üç temel görev ve yetkisi vardır. Parlâmenter bir sistem kuran 1982 Anayasası da, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu üç temel görev ve yetkiye sahip olduğunu kabul etmiş, onların yanında birtakım yetkiler daha vermiştir[1]. Anayasa Türkiye Büyük Millet Meclisine verdiği görev ve yetkileri 87’nci maddesinde saymıştır:

1.   Kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak.

2.   Bakanlar Kurulu ve bakanları denetlemek.

3.   Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek.

4.   Bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek.

5.   Para basılmasına karar vermek.

6.   Savaş ilânına karar vermek.

7.   Milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak.

8.   Anayasanın 14’üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hariç olmak üzere, genel ve özel af ilânına karar vermek.

9.   Mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek.

10.                     Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmek.

Şimdi bunları sırasıyla görelim:

I. Kanun koymak

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.294-315; 324-332; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.175-180, 267-271; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.209-211; Teziç, Anayasa Hukuku, op. cit., s.37-51; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.68, 83; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, op. cit., s.292-295; Kuzu, 1982 Anayasasının Temel Nitelikleri, op. cit., s.61-63; Özçelik, Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, op. cit., c.II, s.298-305; Teziç, Türk Parlâmento Hukukunun..., op. cit., s.151-230; Erdoğan Teziç, Türkiye’de 1982 Anayasasına Göre Kanun Kavramı, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1972.

1982 Anayasasının 87’nci maddesine göre “kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak”, Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkisidir. Bazı yazarlar[2], “kanun koymak” yerine “kanun yapma” ifadesini kullanıyorlarsa da, Anayasada kullanılan tabir “kanun koymak”tır. Kaldı ki bu tabir, İlhan Arsel’in işaret ettiği gibi “kanun koymak” tabirine nazaran daha isabetlidir. Çünkü, kanun “yapma” işi bakanlıklardan başlar. Parlâmentonun yaptığı işe kanun “yapma” değil, kanun “koyma” denmesi yerindedir[3].

Biz kanun kavramını ve koyma usûlünü bir önceki bölümde incelediğimiz için burada tekrar bu konuyu incelemiyoruz[4].

II. Hükûmeti Denetlemek

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.342-349; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.271-276; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.217-220; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.171-181; Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.210-211; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, op. cit., s.2883-292; Özçelik, Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, op. cit., c.II, s.285-298; Ergun Özbudun, Parlâmanter Rejimde Parlâmentonun Hükûmeti Murakabe Vasıtaları, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1962; Nadir Latif İslam, Türkiye’de Gensoru ve Meclis Tahkikatı, Ankara, 1966; Erdal Onar, Meclis Araştırması, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1977; Ali Oğuz Şahin, Başbakanların ve Bakanların Görevleriyle İlgili Cezaî Sorumlulukları, Ankara, Palme Yayıncılık, 1999, s.128-144; Zeki Hafıoğulları, Bülent Acar ve Ö. Asım Livanelioğlu, Meclis Soruşturmaları Hakkında Düşünceler: Üç Örnek, Ankara, US-A Yayıncılık, 1997; Bakırcı, op. cit., s.493-522; Hikmet Tülen, Türk Anayasa Hukukunda Bakanların Cezaî Sorumluluğu ve Meclis Soruşturması, Konya, Mimoza, 1999.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkilerini düzenleyen Anayasanın 87’nci  maddesine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir görev ve yetkisi de “Bakanlar Kurulu ve bakanları denetlemek”tir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin Hükûmeti denetlemesini sağlayan araçlara “denetim yolları” denir. Bu denetim yolları Anayasanın 98, 99 ve 100’üncü maddelerinde düzenlenmiştir. Bunlar beş tanedir: Soru, genel görüşme, meclis araştırması, meclis soruşturması ve gensorudur.

A. Soru

Anayasanın 98’inci  maddesine göre, soru, “Bakanlar Kurulu adına, sözlü veya yazılı olarak cevaplandırmak üzere Başbakan veya Bakanlardan bilgi istemekten ibarettir”.

TBMM İçtüzüğünün 96’ncı maddesi de soruyu şu şekilde tanımlamıştır:

“Soru, kısa ve gerekçesiz ve kişisel görüş ileri sürülmeksizin; kişilik ve özel yaşama ilişkin konuları içermeyen bir önerge ile Hükûmet adına sözlü veya yazılı olarak cevaplandırılmak üzere, Başbakan veya bir bakandan açık ve belli konular hakkında bilgi istemekten ibarettir”.

Soruluş Usûlü.- Soru  yazılı olarak sorulur. Buna “soru önergesi” denir. Meclis Başkanlığına verilir (İçtüzük, m.96). Soru önergesi sadece bir milletvekili tarafından imzalanır (İçtüzük, m.96). Sözlü soru önergeleri yüz kelimeyi geçemez. Soru önergelerine belge eklenmez. Başkan İçtüzük şartlarına uygun gördüğü önergeleri gelen kağıtlar listesinde yayınlar ve Başbakanlığa veya ait olduğu bakanlığa gönderir (İçtüzük, m.96).

Kabul Edilmeyecek Sorular.- İçtüzüğün 97’nci maddesi şu soruların Meclis Başkanlığınca kabul edilmeyeceklerini öngörmüştür:

a) Başka bir kaynaktan kolayca öğrenilmesi mümkün olan sorular

b) Tek amacı istişare sağlamaktan ibaret olan sorular

c) Konusu evvelce Başkanlığa verilmiş gensoru önergesiyle aynı olan sorular.

Çeşitleri.- Soru, “sözlü soru” ve “yazılı soru” olmak üzere ikiye ayrılır. Ancak bu ayrım sorunun soruluş şekline göre değil, soruyla istenilen cevabın veriliş tarzına göredir. Cevabın yazılı olarak verilmesi isteniyorsa burada “yazılı soru” vardır. Cevabın sözlü olarak verilmesi isteniyorsa burada sözlü soru vardır.

1. Sözlü Soru .- Sözlü sorunun  gündeme alınması ve cevaplandırılması İçtüzüğün 98’inci maddesinde düzenlenmiştir. Sözlü sorular, önergenin Başbakanlığa veya ait olduğu bakanlığa sevk tarihinden itibaren beş gün sonra gündeme alınır.

Sözlü soruların cevaplandırılması için, haftanın en az iki gününde, birleşim başında ve birer saatten az olmamak şartıyla Danışma Kurulunun önerisi ve Genel Kurulun onayı ile belli bir süre ayrılır (İçtüzük, m.98/2).

İçtüzüğe göre (m.98/2), Hükûmet adına verilecek cevabın süresi beş dakikayı geçemez. Bu cevap üzerine soru sahibi, yerinden, konu ile ilgili çok kısa bir ek açıklama isteyebilir. Hükûmet adına yapılacak ek açıklama da beş dakikayı geçemez. Bu ek açıklamayla birlikte görüşme tamamlanır. Soru sahibinin Genel Kurulda bulunmaması sorunun cevaplandırılmasına engel değildir.

Hükûmet adına cevap vermek için söz alan bakan, gündemde bulunan sözlü soru önergelerinden birden fazlasını sıra gözetmeden cevaplayabilir. Bu hakkını kullanmak isteyen bakan, önceden birleşimi yöneten Başkana isteğini bildirir. Başkan bu isteği birleşimi açtıktan sonra derhal Genel Kurula duyurur. Bakan konuları aynı olan sözlü soruları birleştirerek cevaplandırabilir (İçtüzük, m.98/5).

Anayasa, kanun ve İçtüzük gereği olan zorunluluklar hariç, üç bileşim içinde cevaplandırılmayan sözlü sorular yazılı soruya çevrilir ve istemi hâlinde aynı önerge sahibine beş dakikayı geçmemek üzere söz verilir (İçtüzük, m.98/son).

Sözlü soruda kural olarak soruyu cevaplandıran bakan konuşur. Soruyu soran milletvekili ise ancak yerinden çok kısa bir ek açıklama isteyebilir (İçtüzük, m.98/3). Diğer milletvekilleri soruyla ilgili tartışmalara katılamamaktadırlar. Sorunun cevaplandırılmasından sonra da herhangi bir oylama yapılmamaktadır. Bu nedenle, sözlü sorunun etkinliği çok düşük olan bir denetim yoludur.

2. Yazılı Soru .- Yazılı soruda ise, sorunun cevabı Başbakanlık veya ilgili bakanlık tarafından Meclis Başkanlığına sunulur. Başkan bu cevabı derhal soru sahibi milletvekiline iletir. Cevap ayrıca soru metniyle birlikte Başkanlıkça alındığı günkü veya bir sonraki birleşim tutanağının arkasına eklenir (İçtüzük, m.99/1).

Yazılı sorular , Başbakanlığa veya ait olduğu bakanlığa gönderildiği tarihten itibaren en geç onbeş gün içinde cevaplandırılır. Meclis Başkanı bu süre içinde cevaplandırılmayan yazılı sorular için Başbakanın veya ilgili bakanın dikkatini çeker. Yazılı sorular, dikkat çekme yazısının gönderildiği tarihten itibaren on gün içinde cevaplandırılmazsa, önergenin süresi içinde cevaplandırılmadığı gelen kağıtlar listesinde ilân edilir. Hükûmet yazılı sorunun cevabını gereken bilgilerin derlenebilmesi için Başkanlığa bilgi vermek suretiyle bir ayı geçmemek üzere geciktirebilir (İçtüzük, m.99).

Etkililik Derecesi.- Yukarıda sözlü sorunun etkili bir denetim aracı olmadığını söylemiştik. Yazılı sorunun etkililiği daha da düşüktür. Ne sözlü, ne de yazılı sorudan sonra bir oylama yapılmaz. Sözlü soru veya yazılı soru Hükûmetin veya Bakanlar Kurulunun düşmesine yol açmaz. Ancak, belli bir konuda soru sorularak, Hükûmet veya bir bakan uyarılmış olur. Hatta, bazı sorular nedeniyle Bakanlar Kurulu veya bir bakan zor durumda kalabilir. Belli bir konuda bilgi istemek bile bir anlamda o konuda Hükûmeti denetlemek anlamına gelir.

B. Genel Görüşme

Tanım.- Anayasamızın 98’inci maddesinin dördüncü fıkrasına göre genel görüşme, “toplumu ve Devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesidir”.

Açılması.- Genel görüşme açılmasını, Hükûmet, siyasî parti grupları veya en az yirmi milletvekili bir önergeyle isteyebilir. Önerge Meclis Başkanlığına verilir. Genel görüşme açılması isteği derhal gelen kağıtlar listesine alınır. Genel Kurula ve Hükûmete duyurulur. Verilen önergenin metni beşyüz kelimeden fazla ise istek sahipleri beşyüz kelimeyi geçmemek üzere önergenin özetini de eklemek zorundadırlar. Genel Kurulda bu özet okunur. Genel görüşme açılıp açılmayacağına Genel Kurul işaretle oylama suretiyle karar verir. Bu karardan önce Genel Kurulda, Hükûmet ve siyasî parti grupları adına konuşma yapılabilir. Keza istemde bulunan milletvekillerinden birinci imza sahibi veya onun göstereceği bir diğer imza sahibi konuşabilir (İçtüzük, m.102).

Görüşme.- Genel görüşme açılmasına Genel Kurul karar verirse, genel görüşme günü bir özel gündem hâlinde Danışma Kurulunca tespit edilir. Genel görüşmenin başlayacağı gün, görüşme açılmasına karar verilmesinden itibaren kırksekiz saatten önce ve yedi tam günden sonra olamaz. Genel görüşmede ilk söz hakkı genel görüşme önergesi sahibi siyasî parti grubu veya gruplarına yahut genel görüşme önergesindeki birinci imza sahibi milletvekiline veya onun göstereceği bir diğer imza sahibi milletvekiline aittir. Bundan sonraki görüşmeler hakkında genel hükümler uygulanır (İçtüzük, m.103).

Etkililik Derecesi.- Genel görüşme sonucunda Hükûmetin siyasal sorumluluğunu doğuracak bir oylama yapılmaz. Ancak, genel görüşme sorudan çok daha etkili bir denetim aracıdır. Zira, artık sadece bakan ve önerge sahibi milletvekili değil, diğer milletvekilleri de görüşmeye katılabilir. Belirtmek gerekir ki, genel görüşme açılıp açılmaması da Genel Kurulun kararına bağlıdır. Parlâmentoda çoğunluğa sahip ve genel görüşme açılmasını istemeyen bir Hükûmet, genel görüşme açılmasını engelleyebilir. Ancak, genel görüşme açılıp açılmaması konusunda yapılan görüşme ve oylama dahi Hükûmet üzerinde Meclis için bir denetim yolu oluşturmaktadır[5].

C. Meclis Araştırması[6]

Tanımı.- Anayasanın 98’inci maddesinin üçüncü maddesine göre, “Meclis araştırması , belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir”.

Niteliği.- Ergun Özbudun’un belirttiğine göre, yasama meclisleri bu yetkiye, anayasada belirtilmemiş olsa bile sahiptirler. Zira, karar verme yetkisi, bu karar için gerekli olan bilgileri toplama yetkisini de içerir[7]. İşte yasama meclisleri, anayasal görevlerini yerine getirebilmek için belli bir konuda bilgi edinme ihtiyacını duyabilirler. Bu bilgiyi elde etmek yerine, bizzat toplamayı tercih edebilirler[8]. İşte Meclis araştırması bu amaca yönelik bir kurumdur.

Açılması.- TBMM İçtüzüğünün 104’üncü maddesinin üçüncü fıkrasına göre, “Meclis araştırmasının açılmasında  genel görüşme açılmasındaki hükümler uygulanır”. Buna göre, Meclis araştırması açılması, Hükûmet, siyasî parti grupları veya en az yirmi milletvekili tarafından bir önergeyle istenebilir. Önerge Meclis Başkanlığına verilir. Meclis araştırması açılması isteği derhal gelen kağıtlar listesine alınır. Genel Kurula ve Hükûmete duyurulur. Verilen önergenin metni beşyüz kelimeden fazla ise istek sahipleri beşyüz kelimeyi geçmemek üzere önergenin özetini de eklemek zorundadırlar. Genel Kurulda bu özet okunur. Meclis araştırması açılıp açılmayacağına Genel Kurul işaretle oylama suretiyle karar verir. Bu karardan önce, Genel Kurulda, Hükûmet, siyasî parti grupları ve istemde bulunan milletvekillerinden birinci imza sahibi veya onun göstereceği bir diğer imza sahibi konuşabilir (İçtüzük, m.102).

Komisyon.- Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu Meclis araştırması  açılmasına karar verdiği takdirde, bu araştırmanın yürütülmesi, genel hükümlere göre seçilecek bir özel komisyona verilir. Bu komisyonun üye sayısı, çalışma süresi ve gerektiğinde Ankara dışında da çalışabileceği hususu Meclis Başkanının teklifi ile Genel Kurulca tespit edilir. Araştırmasını üç ay içinde bitiremeyen Komisyona bir aylık kesin süre verilir. Komisyon bu süre içinde de çalışmasını tamamlayamadığı takdirde süre bitiminden itibaren onbeş gün içinde araştırmanın tamamlanmamasının nedenleri veya o ana kadar varılan sonuçlar üzerinde Genel Kurulda görüşme açılır. Genel Kurul bu görüşme ile yetinebileceği gibi yeni bir komisyon da kurabilir (İçtüzük, m.105).

Meclis araştırma komisyonu, bakanlıklarla genel ve katma bütçeli dairelerden, mahallî idarelerden, muhtarlıklardan, üniversitelerden, Türkiye Radyo-Televizyon Kurumundan, kamu iktisadî teşebbüslerinden, özel kanun ve özel kanunun verdiği yetkiye dayanılarak kurulmuş banka ve kuruluşlardan, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarından ve kamu yararına çalışan derneklerden bilgi istemek, bu konularda inceleme yapmak, ilgililerini çağırıp bilgi almak yetkisine sahiptir. Komisyon gerekli gördüğünde uygun bulacağı uzmanların bilgilerine başvurabilir. Devlet sırları ile ticarî sırlar, Meclis araştırması kapsamının dışında kalır (İçtüzük, m.105).

Sonucu.- Meclis araştırması komisyonu , araştırma faaliyetini tamamladığında Türkiye Büyük Millet Meclisine bir rapor sunar. Bu rapor hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda genel görüşme açılır (İçtüzük, m.104/son). Genel görüşme neticesinde Genel Kurulda herhangi bir karar alınması ve Hükûmetin siyasal sorumluluğunun doğması mümkün değildir. Meclis araştırması da Hükûmetin düşmesine yol açan bir denetim aracı değildir. Ancak Meclis araştırması Hükûmetin faaliyetlerinin kusurlu yanlarını ortaya koymuşsa, bu bulgulara dayanılarak bir gensoru önergesi verilmek suretiyle Hükûmetin siyasal sorumluluğu tahrik edilebilir. Ancak Meclis araştırması doğrudan doğruya Hükûmetin düşmesine yol açacak bir usûl değildir[9]. Keza, Meclis araştırması neticesinde elde edilen bilgilerin ışığında Türkiye Büyük Millet Meclisinin yeni bir kanun yapması veya mevcut bir kanunda gerekli değişiklikleri yapması mümkündür. Ergun Özbudun’un ifadesiyle Meclis araştırması, “Türkiye Büyük Millet Meclisine, kanun yapma veya Hükûmeti denetleme görevlerinde yardımcı olacak bir denetim aracıdır”[10].

D. Meclis Soruşturması[11]

Meclis soruşturması  Başbakan ve bakanların görevleriyle ilgili cezaî sorumluluklarının araştırılmasını sağlayan bir denetim aracıdır[12].

1. Fonksiyonu

Meclis soruşturması usûlünün kabul edilmiş olmasının tek amacı, Başbakan ve bakanların cezaî sorumluluklarını tahrik etmek olamaz. Eğer tek amaç bu olsaydı, genel hükümlerden ayrı bir usûle gerek olmazdı. O halde, görevleriyle ilgili suçlarından dolayı Başbakan veya bakanlar genel hükümlere tâbi tutulabilecek iken, Meclis soruşturması ve Yüce Divanda yargılanma gibi ayrı bir usûle tâbi tutulmalarının bir özel anlamı olmalıdır. Niçin görevleriyle ilgili suçlarından dolayı Başbakan veya bakanlar genel hükümlerden ve keza milletvekili dokunulmazlığından ayrı bir usûle tâbi kılınmışlardır? Meclis soruşturması usûlünün fonksiyonu nedir? Kanımızca, bu usûlün başlıca iki fonksiyonu vardır:

a) Yargı Organına Karşı Başbakan veya Bakanları Koruma Fonksiyonu

Meclis soruşturması usûlü, Başbakan ve bakanları yargı organı tarafından tahrik edilebilecek düzmece suç soruşturmalarına karşı koruma fonksiyonuna sahiptir. Eğer Başbakan veya bakanların görevleriyle ilgili suçlardan yargılanabilmeleri için Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğu gerektiren Meclis soruşturması usûlü olmasaydı, yargı organı yürütme organını düzmece suç soruşturmalarıyla rahatsız edebilirdi. Anayasanın 100’üncü maddesi ve “Anayasa Mahkemesi... Bakanlar Kurulu üyelerini... görevleriyle ilgili suçlarından dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılar” diyen 148’inci maddenin üçüncü fıkrası nedeniyle savcılar görevleriyle ilgili suçlarından dolayı Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında genel mahkemelerde dava açamazlar. Görevleriyle ilgili suçlarından dolayı Bakanlar Kurulu üyelerini yargılamaya münhasıran Yüce Divan yetkilidir. Bunun koşulu ise, Bakanlar Kurulu üyesinin Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğu ile kendisine sevk edilmesidir. Şüphesiz ki bu usûl, Başbakan ve bakanlara büyük bir koruma sağlamaktadır[13].

b) Siyasî Fonksiyon

Anayasamızda bir “denetim yolu” olarak düzenlendiğine göre, Meclis soruşturması Meclisin Başbakan veya bakanları suç teşkil edebilecek fiillerinden dolayı denetlemesine imkân vermektedir. Meclis soruşturması her ne kadar Başbakan ve bakanların cezaî sorumluluklarıyla alakalı ise de, bu yolun siyasî bir fonksiyonu da vardır. Aşağıda göreceğimiz gibi Yüce Divana sevk edilen bakan, bakanlıktan düşer. Başbakan Yüce Divana sevk edilirse hükûmet istifa etmiş sayılır.

2. Meclis Soruşturması Açılması İstemi

Anayasamızın 100’üncü maddesinin birinci fıkrasına göre, “Başbakan veya bakanlar hakkında, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebilir. Meclis bu istemi en geç bir ay içinde görüşür ve karara bağlar”.

a) Kimler Hakkında Soruşturma Açılması İstenebilir?

Meclis soruşturması açılması, maddeden de açıkça anlaşılacağı üzere sadece Başbakan ve bakanlar hakkında istenebilir. Başbakan ve bakan olmayan kişiler hakkında Meclis soruşturması açılamaz. Ancak sadece görevde olan Başbakan ve bakanlar hakkında değil, görevden ayrılmış olan Başbakan ve bakanlar hakkında da Meclis soruşturması açılması istenebilir mi? Doktrindeki hâkim görüşe göre, görevden ayrılmış olan Başbakan ve bakanlar hakkında da Meclis soruşturması açılabilir[14]. Bu husus, TBMM İçtüzüğünün 107’nci maddesinde “görevde bulunan veya görevinden ayrılmış olan Başbakan ve bakanlar hakkında Meclis soruşturması” istenebileceği belirtilerek açıkça hükme bağlanmıştır. Uygulama da bu yoldadır. Görevinden ayrılmış Başbakan ve bakanlar hakkında Meclis soruşturması açılabilmektedir.

Hâkim görüşe, İçtüzük hükmüne ve uygulamaya rağmen, bu konu kanımızca tartışmalıdır. Zira, sadece görevde olan Başbakan ve bakanlar hakkında değil, görevden ayrılmış olan Başbakan ve bakanlar hakkında da Meclis soruşturması açılıp açılmayacağı konusunda Anayasada açıklık yoktur. Anayasamızın 100’üncü  maddesinin birinci fıkrasında, “Başbakan veya bakanlar” hakkında Meclis soruşturması açılabileceği belirtilmektedir. O halde burada şu soruya yanıt vermek durumundayız: Anayasamızın 100’üncü maddesinin beşinci fıkrasında geçen “Başbakan veya bakanlar” ifadesi, eski Başbakan ve eski bakanları da kapsar mı?

Mustafa Kamalak bu soruyu sormuş ve bu soruya olumsuz yanıt vermiştir. Kamalak’a göre, “Başbakan veya bakanlar” ifadesi eski Başbakan ve bakanları kapsamaz. Dolayısıyla da, eski Başbakan ve bakanların Meclis soruşturması yoluyla Yüce Divana gönderilmesi mümkün değildir. Yazara göre,

“Anayasada ‘Başbakan’ kelimesi tekil olarak kullanılmıştır. Tekil bir kelimeyi çoğul olarak anlamak yanlıştır... Ayrıca Anayasamızın birçok maddesinde geçen Başbakan veya bakan kelimeleri de hali hazırda başbakanlık veya bakanlık görevinde bulunan kimseleri ifade etmektedir. Mesela Anayasanın 113. maddesinin 3. fıkrasına göre... Yüce Divana verilen bir bakan bakanlıktan düşer. Başbakanın Yüce Divana sevki halinde hükûmet istifa etmiş sayılır”[15].

Kanımızca da Anayasamızın 100’üncü maddesinde geçen “Başbakan veya bakanlar” ifadesi eski Başbakan veya eski bakanları kapsamaz. Keza, Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan olarak görevini belirten Anayasamızın 148’inci maddesinin üçüncü fıkrasında da “Anayasa Mahkemesi... Bakanlar Kurulu üyelerini... Yüce Divan sıfatıyla yargılar” denmektedir. Görevden ayrılmış bir kişinin Bakanlar Kurulu üyesi olmadığı açıktır. Dolayısıyla görevden ayrılmış Başbakan veya bakanlar hakkında Meclis soruşturması açılması isteminde kanımızca bulunulamaz. İçtüzüğün 107’nci maddesinin birinci fıkrası hükmü kanımızca Anayasa aykırıdır[16].

Bizim hukuk sistemimizde görevinden ayrılmış bir kişiye Başbakan veya bakan denilemez. Bir kişi bu görevi işgal ettiği sürece Başbakan veya bakandır. Bu yorum kanımızca gramatikal bakımdan doğru olduğu gibi, fonksiyonel bakımdan da doğrudur. Yukarıda belirtildiği gibi Meclis soruşturması usûlünün başlıca “koruma fonksiyonu” ve “siyasî fonksiyon” olmak üzere iki ayrı fonksiyonu vardır.

Görevleriyle ilgili suçlarından dolayı Başbakan ve bakanları yargı organına karşı koruma fonksiyonu açısından bakarsak, Meclis soruşturması usûlünün eski Başbakan veya bakanlara karşı işletilmesinin bir anlamının olmadığını söyleyebiliriz. Eski Başbakan veya eski bakanların, artık görevde olmadıklarına göre, böyle bir özel korumaya ihtiyaçları yoktur.

İkinci fonksiyon, yani siyasî fonksiyon açısından bakarsak ise, görevde olmayan bir Başbakan veya bakanın Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından denetlenmesinin bir anlamının olmayacağını söyleyebiliriz. Zira, eski Başbakan veya eski bakan görevde olmadığına göre Yüce Divana sevk edilmelerinin görev kaybı gibi siyasî bir sonucu olmayacaktır.

Nihayet, eski Başbakan veya bakanlar hakkında da Meclis soruşturması usûlünün işletilebilmesi, bu kurumun kötüye kullanılmasına yol açabilir. Zira, yeni seçimlerden sonra Mecliste çoğunluğu yitiren Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında, yeni Meclis çoğunluğunun siyasî nedenlerle Meclis soruşturması yoluna başvurup rakiplerini Yüce Divana gönderme yolunu tutma ihtimalleri vardır[17].

Kanımızca eski Başbakan ve bakanların görevleriyle ilgili suçlardan dolayı cezaî sorumlulukları genel hükümler çerçevesinde tahrik edilmelidir ve edilebilir. Şüphesiz eski Başbakan veya bakan hali hazırda milletvekili ise yasama dokunulmazlığından yararlanır. Hukukumuzda eski Başbakan veya eski bakanların görevleriyle ilgili suçlarından dolayı genel mahkemelerde yargılanmalarına engel bir hüküm yoktur. Yüce Divanın görev alanını koruyan tek hüküm, “Anayasa Mahkemesi... Bakanlar Kurulu üyelerini... Yüce Divan sıfatıyla yargılar” diyen Anayasanın 148’inci maddenin üçüncü fıkrası hükmüdür. Bu hükmün ise eski Bakanlar Kurulu üyelerini de kapsadığı söylenemez. 10 Kasım 1983 tarih ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesi Kuruluşu ve Yargılama Usûlleri Hakkında Kanununda da (m.18), eski Başbakan veya eski bakanları kapsayan bir ifade yoktur. 

Ceza sorumluluğu şahsî olduğuna göre, Bakanlar Kurulunun bütün üyeleri hakkında kolektif olarak meclis soruşturması açılması istenemez.

b) Kimler ve Nasıl Soruşturma Açılmasını İsteyebilir?

Anayasamızın 100’üncü maddesinin birinci fıkrasına göre, “Başbakan veya bakanlar hakkında, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebilir”. Buna göre, Meclis soruşturması bir önerge ile istenir. Bu önerge tanımı gereği yazılı olmak zorundadır[18]. Meclis soruşturması önergesi  en az Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının onda biri tutarındaki milletvekili tarafından imzalanmalıdır. Üye tamsayısı 550 olduğuna göre, önergeler 55 milletvekili tarafından imzalanmalıdır.

Meclis soruşturması açılması isteminin konusu, Başbakan veya bakanların görevleriyle ilgili cezaî sorumluluklarını gerektiren bir fiilî işleyip işlemediklerinin araştırılmasıdır. Söz konusu fiil, gerek Bakanlar Kurulunun genel siyasetinden dolayı, gerek bakanlıkların görevleriyle ilgili işlerden dolayı işlenmiş olabilir[19].

Meclis soruşturması  önergesinde nelerin bulunacağı TBMM İçtüzüğünün 107’nci maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir: Bu fıkraya göre,

“bu önergede, Bakanlar Kurulunun genel siyasetinden veya bakanlıkların görevleriyle ilgili işlerden dolayı hakkında soruşturma açılması istenen Başbakan veya bakanın cezaî sorumluluğunu gerektiren fiillerin görevleri sırasında işlendiğinden bahsedilmesi, hangi fiillerin hangi kanun ve nizama aykırı olduğunun gerekçe gösterilmek ve maddesi de yazılmak suretiyle belirtilmesi zorunludur”.

3. Meclis Soruşturması Açılması İsteminin Görüşülmesi[20]

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilen Meclis soruşturması önergesi gelen kağıtlar listesine alınır ve Genel Kurulda okunur. Okunan önergenin bir örneği hakkında soruşturma açılması istenen Başbakan veya bakana Meclis Başkanlığı tarafından gönderilir (İçtüzük, m.108/1). Bundan sonra soruşturma açılıp açılmaması hakkında görüşmelere geçilir. Bu görüşmelerin günü, önergenin verilmesinden itibaren bir ay içinde görüşülüp karara bağlanacak şekilde, bir özel gündem hâlinde Danışma Kurulunun teklifi üzerine Genel Kurulca tespit edilir. Bu görüşme günü de ayrıca hakkında soruşturma açılması istenen Başbakan veya bakana bildirilir. Görüşme günü öncelikle, önergeyi veren milletvekillerinden ilk imza sahibi veya onun göstereceği diğer bir imza sahibi önerge hakkında görüşlerini bildirir. Keza üç milletvekili de şahısları adına görüşünü bildirebilir. Bundan sonra hakkında soruşturma açılması istenen Başbakan veya bakana söz verilir. Nihayette Genel Kurul, Meclis soruşturması açılıp açılmamasına karar verir (İçtüzük, m.108).

4. Meclis Soruşturma Komisyonu[21]

Meclis soruşturmasını 550 kişilik bir kurul olan Türkiye Büyük Millet Meclisi bizzat yapamaz. Bu soruşturmayı kendi içinden seçeceği bir kurul vasıtasıyla yapar. Anayasamıza göre, Meclis soruşturması açılmasına karar verilmesi hâlinde, soruşturmayı yapmak üzere bir komisyon kurulur. Anayasanın 100’üncü  maddesinin ikinci fıkrasına göre, bu Komisyon on beş kişiden kuruludur. Komisyonun bu 15 üyesi “Meclisteki siyasî partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her parti için ayrı ayrı ad çekmek suretiyle tespit edilir”.

Burada, “Meclisteki siyasî parti grupların”ndan değil “Meclisteki siyasî partiler”den bahsedildiğinin altını çizelim. Zayıf bir ihtimal olmakla birlikte, meclis grubu olmayan siyasî partilerde üye sokabileceklerdir[22]. Diğer yandan komisyonda yer alacak kesin üyelerin seçimle değil, kur’a ile tespit edildiğinin de altını çizelim. İçtüzüğün 109’uncu maddesine göre bu ad çekme Meclis Başkanlığı tarafından Genel Kurulda yapılır. Anayasamız, bu komisyonların partizanca çalışmasını istememiştir. Bu komisyonlar, “yarı-yargısal” nitelikte komisyonlardır . Keza, Anayasanın 100’üncü maddesinin son fıkrası da “Meclisteki siyasî parti gruplarında, Meclis soruşturması ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz” demektedir. Bu komisyonların yarı-yargısal nitelikte olduğu başka hükümlerden de anlaşılmaktadır. İçtüzüğün 109’uncu maddesine göre, Ceza Muhakemeleri Usûlü Kanununa göre hakimlerin davaya bakmasına veya karara katılmasına engel oluşturacak durumlarda bulunan, Meclis soruşturması önergesini veren veya daha önce Büyük Millet Meclisinde ya da dışına bu konudaki görüşünü açıklamış milletvekilleri, bu komisyona seçilemezler.

Bu şekilde oluşturulan komisyon, kendisine bir başkan, bir başkanvekili, bir sözcü ve bir katip seçer (İçtüzük, m.271).

Komisyonun Çalışma Usûlü, Görev ve Yetkileri.- Soruşturma komisyonu üye tamsayısının salt çoğunluğu ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar verir. Komisyonun çalışmaları gizlidir. Komisyona kendi üyeleri dışındaki milletvekilleri katılamazlar (İçtüzük, m.110).

Komisyon kamusal ve özel kuruluşlardan konu ile ilgili bilgi ve belgeleri isteyebilir; gerekli gördüklerine el koyabilir. Bakanlar Kurulunun bütün vasıtalarından faydalanır. Bakanlar Kurulu üyelerini, diğer ilgilileri, tanık ve bilirkişi olarak dinleyebilir. Komisyon niyabet ve istinabe yolu ile adlî mercilerden yardım isteyebilir. Ayrıca Ceza Muhakemeleri Usûlü Kanununun tanıklarla, bilirkişilerle, zapt ve arama ile ilgili adlî mercilere verdiği hürriyetleri kısıtlayıcı yetkilerin genel hükümler çerçevesinde kullanılmasını, gerekçesini bildirmek suretiyle görevli adlî merciden yazıyla isteyebilir. Komisyon hakkında soruşturma açılması istenen Başbakan veya bakanın savunmasını alır. Bununla ilgili olarak talep edeceği belgeleri temin ettirir. Komisyon gerektiğinde alt komisyonlar kurarak Ankara dışında çalışma kararı alabilir (İçtüzük, m.111).

Anayasanın 100’üncü maddesine göre, komisyon, soruşturma sonucu belirtilen raporunu iki ay içinde Meclise sunar. Soruşturmanın bu sürede bitirilmemesi hâlinde, komisyona iki aylık yeni ve kesin bir süre verilir.

5. Meclis Soruşturması Komisyonu Raporunun Genel Kurulda
Görüşülmesi
[23]

Komisyonun neticede hazırlayacağı soruşturma raporu, Meclis Başkanlığı tarafından bastırılarak hakkında soruşturma açılması istenen Başbakan veya bakana derhal gönderilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine dağıtılır. Rapor üyelere dağıtıldıktan yedi gün sonraki birleşiminin gündemine alınır ve öncelikle görüşülür (İçtüzük, m.112).

Bu görüşmede, soruşturma komisyonuna, şahısları adına altı milletvekiline ve hakkında soruşturma açılması istenen Başbakan veya bakana söz verilir. Son söz hakkında soruşturma açılması istenen Başbakan ve bakana aittir ve süresi sınırlandırılamaz (İçtüzük, m.112/2).

6. Yüce Divana Sevk Kararı[24]

Görüşmeler tamamlandıktan sonra Komisyon raporu Genel Kurulda karara bağlanır. Genel Kurul, Başbakan veya bakanın “yüce divana sevkine” ancak üye tamsayısının salt çoğunluğuyla, yani en az 276 oy ile karar verebilir. Yüce Divana sevk kararı  verilmişse, bu kararda hangi ceza hükmüne dayanıldığı belirtilir. Sevk kararı alınmışsa, Başbakan veya ilgili bakan hakkındaki dosya en geç yedi gün içinde dizi pusûlasına bağlanarak Anayasa Mahkemesi Başkanlığına gönderilir (İçtüzük, m.112).

Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Başbakanı veya bir bakanı Yüce Divana sevk kararı kesin bir karardır. Bunun geri alınması mümkün değildir[25]. Bir “parlâmento kararı” niteliğinde olan bu kararın iptali için Anayasa Mahkemesine de başvurulamaz. Zira Anayasanın 85’inci maddesine göre, aleyhine Anayasa Mahkemesine başvurulabilecek kararlar dokunulmazlığın kaldırılması kararı ile üyeliğin düşmesi kararıdır.

Yüce Divana sevk kararı bir nevi iddianame sayılır. Nasıl iddianame geri alınamaz ise, Yüce Divana sevk kararı da geri alınamaz[26]. Eğer Yüce Divana sevk etmeme kararı alınmışsa, durum değişir. Çünkü bu karar, Ceza Muhakemeleri Usûlü Kanununun 164 ve devamı maddelerinde düzenlenen “takipsizlik”, başka bir deyimle “kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar” anlamına gelir[27]. Cumhuriyet Savcısının bu kararı kesin değildir. Örneğin delil yokluğu nedeniyle kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar vermişse, yeni deliller ortaya çıkmışsa kovuşturmaya devam edebilir ve neticede iddianame düzenleyebilir[28]. Türkiye Büyük Millet Meclisinin vereceği Yüce Divana sevk etmeme kararı da kesin değildir. Aynı konuda tekrar önerge verilebilir. Yeni deliller ortaya çıkması durumunda yeniden Meclis soruşturması açılmasına karar verilebilir. Sonuçta Başbakan veya bakan Yüce Divana sevk edilebilir.

Yüce Divana Sevk Kararının Sonucu.- Meclis soruşturması sonucunda Yüce Divana sevk edilen bakan, bakanlıktan düşer. Başbakanın Yüce Divana sevki hâlinde Hükûmet istifa etmiş sayılır (Anayasa, m.113/3 ). Bakanın bakanlıktan düşmesi veya Hükûmetin istifa etmiş sayılması konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun bir karar almasına gerek yoktur. Bunlar kendiliklerinden olur[29]. Yüce Divana sevk edilen Başbakanın ve milletvekili ise bakanın milletvekillikleri düşmez. Yüce Divana sevk edilen Başbakanın veya bakanın milletvekilliklerinin düşeceğine dair Anayasada bir hüküm yoktur. Anayasanın öngördüğü tek şey, Başbakanın sevki hâlinde Hükûmetin düşmüş olması ve bakanın sevki hâlinde bakanın bakanlıktan düşmüş olmasıdır.

7. Yüce Divanda Yargılama ve Yüce Divan Kararı[30]

Yüce Divan sıfatıyla yargılama görevini Anayasa Mahkemesi yapar (Anayasa, m.148/3). Yüce Divanda savcılık görevini Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili yapar. 10 Kasım 1983 tarih ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usûlleri Hakkında Kanunun 35’inci maddesine göre, Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla çalışırken yürürlükteki kanunlara göre duruşma yapar ve hüküm verir. Bu şu anlama gelir ki, Yüce Divan, Türk Ceza Kanunundaki suç tanımlarıyla bağlıdır. Keza duruşma usûlü bakımından da Yüce Divan, Ceza Muhakemeleri Usûlü Kanununun hükümlerini uygular.

Anayasamızın 148’inci maddesinin beşinci fıkrasına göre, “Yüce Divan kararı kesindir”. Bu kararlar aleyhine itiraz, karar düzeltme, temyiz gibi bir yola başvurmak mümkün değildir. Ancak, Yüce Divan kararlarına karşı yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilebilir[31]. Kesinleşmiş Yüce Divan kararında, yeniden yargılama yapmayı gerektirir derecede önemli hatalar, örneğin, karara esas alınan bir belgenin sahteliği ortaya çıkmışsa, yeniden yargılama yapılması yoluna gidilebilir.

Yüce Divan Başbakan veya bakan hakkında mahkûmiyet kararı vermiş ise, mahkûm olan Başbakan veya bakan aynı zamanda milletvekili ise, Yüce Divanın verdiği mahkûmiyet kararı Anayasanın 76’ncı maddesinin ikinci fıkrasına göre milletvekili seçilme yeterliliğini engeller nitelikte ise, milletvekilliği kesin hüküm giymeden dolayı, Anayasanın 84’üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Yüce Divanın kesin kararının Genel Kurula bildirilmesiyle Başbakanın veya bakanın milletvekilliği sona erer[32].

Keza Yüce Divanın verdiği ceza, Anayasanın 76’ncı maddesinin ikinci fıkrasına göre milletvekili seçilme yeterliliğini engeller nitelikte ise, mahkûm olan Başbakan veya bakan, cezasını çektikten sonra da tekrar milletvekili seçilemez.

Yüce Divan tarafından verilen ceza infaz edilir. Örneğin hapis cezası ise mahkûm olan Başbakan veya bakan cezaevine konur. Cezanın infazı genel hükümlere göre yapılır[33].

Yüce Divandan beraat kararı çıkmış ise, Başbakan veya bakanın eski görevine dönmesi mümkün değildir. Anayasamızda bu yolda bir hüküm yoktur. Bunu normal parlâmenter sistemin içinde değerlendirmek gerekir. Başbakan Yüce Divana sevk edilmiş ise, Hükûmet istifa etmiş sayılır ve yerine yeni bir Hükûmet kurulmuştur. Yeni Hükûmetin eski Başbakan beraat etti diye düşmesini veya istifa etmesini öngören bir anayasal düzenleme yoktur. Eğer Yüce Divanda beraat eden bakanın mensup olduğu Hükûmet hâlâ görevde ise belki, beraat eden bakanın tekrar görevine atanması söz konusu olabilir. Ancak bunun için hâliyle Başbakanın önerisi ve Cumhurbaşkanının ataması gerekir.

8. Meclis Soruşturmasının Etkililiği

Meclis soruşturması usûlü, Başbakanın veya bir bakanın düşmesine yol açabilir. Başbakan Yüce Divana sevk edilirse Hükûmet istifa etmiş sayılmaktadır. Bu nedenle, Meclis soruşturması yolu, soru, genel görüşme ve Meclis araştırması yollarından çok daha etkili bir denetim aracıdır. Ancak, Meclis soruşturması usûlü, Başbakan ve bakanların siyasî değil, “cezaî” sorumluluklarıyla ilgilidir. Ve bu sebeple Meclis soruşturması usûlü, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Hükûmeti siyasal anlamda denetlemesine imkân vermez. Bu güne kadar ülkemizde bir Başbakan Yüce Divana sevk edilmemiştir. 1962 yılından bu yana sadece sekiz bakan Yüce Divana sevk edilmiştir. Bunlardan dördü (Mehmet Baydur, Mehmet Selahattin Kılıç, İsmail Sefa Giray, Cengiz Altınkaya) beraat etmiş, dördü de (Hilmi İşgüzar, Tuncay Mataracı, Şerafettin Elçi, İsmail Özdağlar) mahkûm olmuştur[34].

Son olarak belirtelim ki, eski Başbakan ve eski bakanların cezaî sorumluluklarının işletilebilmesi için de Meclis soruşturması usûlü gerekir.

E. Gensoru

Parlâmenter hükûmet sistemlerinde, hükûmetin ve tek tek bakanların parlâmento karşısında siyasal sorumluluğu vardır. Bu parlâmentonun hükûmetin ve tek tek bakanların görevlerine son verebileceği anlamına gelir. Aşağıda Bakanlar Kurulunun yapısını inceleyeceğimiz bölümde göreceğimiz gibi, Bakanlar Kurulunun bir bütün olarak parlâmento karşısındaki siyasal sorumluluğuna “kolektif siyasal sorumluluk ”, tek tek bakanların siyasal sorumluluğuna ise “bireysel siyasal sorumluluk ” ismi verilir. Türk anayasa hukukunda Bakanlar Kurulunun ve bakanların Türkiye Büyük Millet Meclisi karşısında siyasal sorumluluklarının nihaî müeyyidesi “gensoru”dur. Diğer bir ifadeyle, gensoru Bakanlar Kurulunun veya bir bakanın siyasal sorumluluğunu doğuran bir denetleme yoludur. Gensoru diğer denetleme araçları arasında en etkili olanıdır. Başbakan veya bakanlar “gensoru” ile düşürülebilirler[35].

Siyasal sorumluluğun kolektif ve bireysel olmak üzere ikiye ayrılmasına paralel olarak gensoru, Bakanlar Kurulu veya sadece bir bakan veya aynı anda birden fazla bakan hakkında verilebilir.

Gensoru Önergesinin Verilmesi .- Anayasanın 99’uncu maddesine göre, gensoru önergesi, bir siyasî parti grubu adına veya en az yirmi milletvekilinin imzasıyla verilir. Gensoru önergesi, verilişinden sonraki üç gün içinde bastırılarak üyelere dağıtılır; dağıtılmasından itibaren on gün içinde gündeme alınıp alınmayacağı görüşülür. Bu görüşmede, ancak önerge sahiplerinden biri, siyasî parti grupları adına birer milletvekili, Bakanlar Kurulu adına Başbakan veya bir bakan konuşabilir.

Gündeme Alma Kararı .- Gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağına Meclis Genel Kurulu karar verir. Gündeme alma kararı için 99’uncu madde de ayrıca bir çoğunluk belirtilmediğine göre, Anayasanın 96’ncı maddesindeki karar yeter sayısı, yani toplantıya katılanların salt çoğunluğu aranır.

Gensoru Önergesinin Görüşülmesi .- Anayasanın 99’uncu  maddesinin ikinci fıkrasına göre, gündeme alma kararıyla birlikte, gensorunun görüşülme günü de belli edilir; ancak, gensorunun görüşülmesi, gündeme alma kararının verildiği tarihten başlayarak iki gün geçmedikçe yapılamaz ve yedi günden sonraya bırakılamaz.

Güvensizlik Önergeleri  ve Güven İstemi .- Anayasanın 99’uncu maddesinin üçüncü fıkrasına göre, gensoru görüşmeleri sırasında, milletvekilleri ve siyasî parti grupları güvensizlik önergeleri verebilirler. Bu önergeler gerekçeli olmak zorundadır. İşte gensoru kurumunun etkili yönü bu güvensizlik önergeleri sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu güvensizlik önergeleri sonucunda, güven oylaması yapılmaktadır. Keza Bakanlar Kurulu da, gensoru görüşmeleri sırasında güven isteyebilir.

Güven Oylaması .- Yukarıdaki koşullarda Başbakan veya bakanlar hakkında güvensizlik önergesi verilmiş veya Bakanlar Kurulunun kendisi güven istemiş ise, Anayasanın 99’uncu maddesinin üçüncü fıkrasına göre, bu güven isteminden veya güvensizlik önergelerinin verilmesinden bir tam gün sonra güven oylaması yapılır.

Anayasanın 99’uncu maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen bu iki tam günlük süre ve üçüncü fıkrasında öngörülen bir tam günlük sürelere, literatürde “serinleme süresi  (cooling-off period)” denir[36]. Bu sürelerin amacı, güven oylamalarında duygusal faktörlerin etkisini azaltmak, milletvekillerinin daha serinkanlı düşünebilmelerine imkân sağlamaktır[37].

Güven oylamasında, Bakanlar Kurulunun veya bir bakanın düşürülebilmesi için, üye tamsayısının salt çoğunluğu gerekir. Görüldüğü gibi, Anayasa burada kendisi özel bir çoğunluk aramıştır. O halde 96’ncı maddedeki karar yeter sayısıyla, yani toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla yetinilemez. Üye tamsayısı 550 olduğuna göre, bir bakanın veya Bakanlar Kurulunun düşürülebilmesi için 276 oy gerekir.

Anayasa, 96’ncı  maddede öngördüğü genel karar yeter sayısından burada ayrılarak Hükûmet istikrarını sağlamaya çalışmıştır. Zira, genel karar yeter sayısı (toplantıya katılanların salt çoğunluğu) aransaydı, Hükûmeti düşürmek çok daha kolay olacaktı. Zira, Genel Kurul toplantılarına genellikle 550 milletvekili katılamamaktadır. Zaten gerçek üye tamsayısı ölüm, istifa, düşme gibi nedenler ile 550’nin altına düşmektedir. Diğer yandan, hastalık, seyahat vb. nedenlerle daima bazı milletvekilleri toplantıya katılamamaktadır. Nihayet bazı milletvekillerinin de kendisi toplantıya katılmak istemiyor olabilir. Örneğin güven oylamasına çeşitli nedenlerle 50 milletvekilinin katılamaması pek muhtemeldir. Böyle 500 milletvekilinin katıldığı bir Genel Kurul toplantısında 251 güvensizlik oyu çıkmış ise, Hükûmet düşmüş olmayacaktır. Oysa Anayasanın 99’uncu maddesindeki bu özel çoğunluk kuralı olmasaydı Hükûmet düşmüş olacaktı.

Ancak güvensizlik oyuyla düşürülemeyen böyle bir Hükûmetin Mecliste kanun çıkarması düşük bir ihtimaldir. Böyle bir Hükûmet, Mecliste çoğunluğa sahip değildir. Bu Hükûmetin sunduğu kanun tasarıları reddedilecektir. Böylece düşürülemeyen ama kanunda çıkaramayan bir Hükûmet ihtimalinin doğması Türkiye’de mümkündür. Bu duruma düşmüş bir Hükûmetin, parlâmenter bir demokraside yapması gereken şey istifa etmektir.

Böyle bir durumun, Hükûmetin istikrarı ilkesi lehine çözümü için 1958 Fransız Anayasasının 49’uncu maddesinin üçüncü fıkrasında öngörülen, bir kanun konusunda “Hükûmetin sorumluluğunu yüklenme” usûlü kabul edilebilirdi. 1958 Fransız Anayasasının 49’uncu maddesinin üçüncü fıkrasına göre,

“Başbakan, Bakanlar Kurulunda görüştükten sonra, Millet Meclisi önünde, bir metin üzerinde Hükûmetin sorumluluğunu yüklenebilir. Bu durumda, izleyen yirmidört saat içinde bir güvensizlik önergesi sunulmaz ve önceki fıkra uyarınca oylanmazsa, bu metin kabul edilmiş sayılır”.

Başbakanın Hükûmetin sorumluluğunu yüklenmesi durumunda, Hükûmete karşı olanların, güvensizlik önergesi vermeleri gerekir. Ancak güvensizlik önergesinin kabul edilebilmesi içinse, Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğu tarafından kabul edilmesi gerekir. Görüldüğü gibi, Fransa’da, parlâmentoda çoğunluğa sahip olmayan bir Hükûmet, güvensizlik oyuyla düşürülmedikçe, istediği kanunları çıkartabilir. Benzer bir hükmün Türkiye’de de olması uygun olabilirdi.

Anayasanın 99’uncu maddesi, güven oylamasına ilişkin bir özel kural daha koymuştur: Oylamada yalnızca güvensizlik oyları sayılacaktır  (Anayasa, m.99/4). Bu hüküm de Hükûmetin prestijini korumaya yöneliktir. Eğer oylamada güven oyları ve çekimser oylarda sayılsaydı Hükûmet Anayasaya göre istifa etmek zorunda olmasa bile, Hükûmetin çoğunluğunun olmadığı görülecek ve Hükûmet zor durumda kalacaktı. Örneğin 540 milletvekilinin katıldığı bir güven oylamasında 265 üye güvensizlik oyu, 260 üye güven oyu vermiş, 15 üye de çekimser kalmış olsun. Bu Hükûmet görevde kalırdı. Zira güvensizlik oyları 276’ya ulaşmamıştır. Ancak, böyle bir Hükûmet, Mecliste çoğunluğunun olmadığı ortaya çıktığından prestij yitirir ve belki de istifa etmek zorunda kalabilirdi. İşte bu nedenle, 1982 Anayasası, 99’uncu maddenin dördüncü fıkrasındaki kuralı getirmiştir. Bu kural sayesinde, oylamadan sonra, sadece güvensizlik oyları sayılacak ve Meclis Başkanı, 265 güvensizlik oyunun çıktığını ve dolayısıyla Hükûmetin görevde kaldığını açıklayacaktır. Hükûmetin Parlâmentoda gerçek anlamda salt çoğunluğa sahip olmadığı ise anlaşılamayacaktır.

Örnek 7: Gensoru Neticesinde Güvensizlik Kararı
(Resmî Gazete, 26 Kasım 1998, Sayı: 23535)

TBMM Kararı

Devlet Bakanı Güneş Taner'in  ve Başbakan A. Mesut Yılmaz Başkanlığındaki Bakanlar Kurulunun Düşürüldüğüne Dair

Karar No: 612                                                                                                                                                                        Karar Tarihi: 25.11.1998

Devlet Bakanı Güneş TANER ve Başbakan A. Mesut YILMAZ haklarındaki gensorunun görüşülmesi sırasında, Anayasanın 99 uncu maddesi uyarınca verilen güvensizlik önergeleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 25.11.1998 tarihli 24 üncü Birleşiminde ayrı ayrı yapılan açık oylamalar sonucunda kabul edilmiş ve Devlet Bakanı Güneş TANER 315 güvensizlik oyuyla; Başbakan A. Mesut YILMAZ başkanlığındaki Bakanlar Kurulu 314 güvensizlik oyuyla düşürülmüştür.

Rasyonelleştirilmiş Parlâmentarizm.- Serinleme süresi, üye tamsayısının salt çoğunluğunun aranması ve sadece güvensizlik oylarının sayılması gibi, Hükûmete istikrar kazandırmaya yönelik kurallar Batı ülkelerinin anayasalarında da bulunmaktadır. Bunlara genellikle “rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm araçları” ismi verilmektedir. Bunlara, yukarıda gördüğümüz 1958 Fransız Anayasasının 49’uncu maddesinde öngörülmüş olan “Hükümetin sorumluluğunu yüklenme” usûlü ve keza 1949 Alman Anayasasının 67’nci maddesinde öngörülen “yapıcı güvensizlik oyu ” usûlü de ilâve edilebilir. Alman Anayasasının bu maddesine göre, Bundestagın, Başbakanı güvensizlik oyuyla düşürebilmesi için üyelerinin çoğunluğu ile yeni bir Başbakan seçmesi gerekir. Yeni bir Başbakan seçemedikçe, Bundestagta hangi çoğunluk toplanırsa toplansın Başbakanı düşüremez. Görüldüğü gibi bu sistemde, yıkmak için önce yapmak gerekmektedir. Bu nedenle de bu tür güvensizlik oyuna “yapıcı” güvensizlik oyu denmektedir. Keza Alman Anayasasının 68’inci maddesi, Başbakanın güven istemesi durumunda, güven oyu alamazsa ve Bundestagın üyelerinin salt çoğunluğuyla yeni bir Başbakanı yirmibir gün içinde seçemezse, Başbakanın önerisi üzerine Cumhurbaşkanının Bundestagı feshedebileceğini öngörmektedir. Bu usûlde de, parlâmenter sistemin temel unsurları olan, “güvensizlik oyu” ile “fesih” arasında karşılıklı bir denge sağlanmak istenmiştir.

“Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm araçları”na 1958 Fransız Anayasasının 49’uncu maddesinde öngörülen usûlleri de ilâve etmek gerekir. Fransız Anayasasının 49’uncu maddesi, bizim 1982 Anayasasının 99’uncu maddesindeki tedbirleri öngördüğü gibi, güvensizlik oyuyla Hükûmetin düşürülmesini daha zor koşullara bağlamıştır. Buna göre, güvensizlik önergesi verilmesi için, önergenin Millet Meclisi üye tamsayısının onda biri tutarındaki milletvekili tarafından imzalanması gerekir. Verilen güvensizlik önergesi reddedilirse, bu imzacı milletvekilleri aynı toplantı döneminde (yani pratikte yılın yarısında) bir daha güvensizlik önergesi verememektedirler. Keza, yine yukarıda gördüğümüz gibi, Fransız Anayasasının 49’uncu maddesinin üçüncü fıkrasında bir de “Hükûmetin sorumluluğunu yüklenme” usûlü kabul edilmiştir ki, bu usûl de, düşürülemeyen ama Parlâmentoda kanun çıkarmak için yeterli çoğunluğa sahip olmayan bir Hükûmetin kanun çıkarabilmesini sağlamaktadır.

Özet.- 1982 Anayasası Türkiye Büyük Millet Meclisinin Hükûmeti denetleme aracı olarak, soru, genel görüşme, Meclis araştırması, Meclis soruşturması ve gensoru yollarını öngörmüştür. Bunların ilk üçü Hükûmetin düşmesine yol açmayan usûllerdir. Bu nedenle etkililikleri oldukça sınırlıdır. Meclis soruşturması usûlü, Başbakanın veya bir bakanın düşmesine yol açabilir. Başbakan Yüce Divana sevk edilirse, Hükûmet istifa etmiş sayılmaktadır. Ancak, Meclis soruşturması usûlü, Başbakan ve bakanların siyasî değil, “cezaî” sorumluluklarıyla ilgilidir. Meclis soruşturması usûlü, bu sebeple Türkiye Büyük Millet Meclisinin Hükûmeti siyasal anlamda denetlemesine imkân vermez. Ülkemizde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Hükûmeti siyasal bakımdan etkili bir şekilde denetlemesinin ve Hükûmetin Türkiye Büyük Millet Meclisi karşısındaki siyasal sorumluluğunu gerçekleştirmenin en etkili ve tek aracı “gensoru”dur.

III. Bakanlar Kuruluna Kanun Hükmünde Kararname Çıkarma Yetkisi Vermek (Yetki Kanunu)

Anayasamızın 87’nci maddesine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisinin üçüncü görev ve yetkisi, “Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek”tir.

Kanun hükmünde kararname esasen yürütme organının bir işlemidir. Bu nedenle biz kanun hükmünde kararnameleri ileride ayrıca inceleyeceğiz. Orada kanun hükmünde kararnamelerin dayanağı olan yetki kanunlarının hukukî rejimini de göreceğiz. O nedenle, yetki kanunları hakkında aşağıda kanun hükmünde kararnameleri incelediğimiz onsekizinci bölüme bakılmalıdır.

Bununla birlikte şunun altını çizelim ki, kanun hükmünde kararname Bakanlar Kurulunun bir işlemi olsa da, bu işlemin dayanağı olan yetki kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir işlemidir. Dolayısıyla, kanun hükmünde kararname konusu Bakanlar Kurulunun görev ve yetkileri içine girse de, “yetki kanunu” Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri içine girmektedir.

IV. Bütçe ve Kesin Hesap tasarılarını Görüşmek ve Kabul Etmek

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.332-338; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.178-180; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.68; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.191-194; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.212-213.

Anayasamızın 87’nci maddesine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisinin dördüncü görev ve yetkisi, “bütçe ve kesin hesap tasarılarını görüşmek ve kabul etmek”tir. Konuyu “bütçe kanunu” ve “kesin hesap kanunu” şeklinde ikiye ayırıp incelemek uygun olacaktır.

A. Bütçe Kanunu 

Teorik Temeli.- Parlâmentoların tarihsel olarak ilk çıkan yetkilerinden birisi, malî yetkileridir. “Temsilsiz vergi olmaz” ilkesi ilk defa olarak İngiltere’de doğmuştur. Bu ilke vergilerin ancak kanunla koyulabileceği ilkesine, yani “kanunsuz vergi olmaz” ilkesine[38] yol açmıştır[39]. Nasıl vergi toplamak için kanun gerekiyorsa, aynı şekilde toplanan vergileri harcamak için de kanun gerekir. Buna da “kanunsuz harcama olmaz” ilkesi denir[40]. İşte bütçe kanunu, harcamaların kanuniliği ilkesini sağlamaktadır.

Tanım.- Anayasanın 161’inci maddesinden hareketle, bütçeyi, devletin ve kamu tüzel kişilerinin (kamu iktisadi teşebbüsleri hariç) yıllık harcamalarını gösteren bir kanun olarak tanımlayabiliriz.

Bütçe kanunu , hukukî niteliği bakımından bir kural işlem değil, devlete ve diğer kamu tüzel kişilerine kamu gelirlerini toplamak ve kamu harcamalarında bulunmak konusunda bir yıl süreyle yetki veren bir şart işlemdir[41].

Anayasamızın 161’inci maddesine göre, bütçe “yıllık”tır. Malî yıl başlangıcı kanunla belirlenir (m.161/2).

Anayasanın 161’inci maddesinin son fıkrasına göre, bütçe kanunlarına, bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamaz. Bu şu demektir ki, bütçe kanunu ile mevcut kanunlarda bir değişiklik yapılamaz.

Hazırlanması ve Görüşülmesi.- Bütçe kanununun gösterdiği özellikler nedeniyle, Anayasa, bütçe kanununun hazırlanması  ve görüşülmesi için, diğer kanunlardan farklı özel usûller belirlemiştir. Bu usûller, Anayasanın 162 ve 163’üncü maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre, Bakanlar Kurulu, genel ve katma bütçe tasarıları ile millî bütçe tahminlerini gösteren raporu, malî yıl başından en az yetmişbeş gün önce, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunar.

Bütçe tasarıları ve rapor Bütçe Komisyonunda incelenir. Bu komisyon 40 üyeden oluşur. Bu komisyonun oluşumunda siyasî parti gruplarının ve bağımsızların oranlarına göre temsili göz önünde tutulur. Ancak, iktidar grubuna veya gruplarına en az yirmibeş üye verilir (m.162/2). Bu son hükmün amacı, “Hükûmetin genel siyasetinin bir aracı olan bütçe kanununun bütünlüğünün ve tutarlılığının Bütçe Komisyonunda bozulmasını önlemek”tir[42].

Bütçe Komisyonu, bütçe kanunu tasarısını ellibeş gün içinde görüşerek kabul eder. Bu kanun tasarısı metni, Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülür ve malî yıl başına kadar karara bağlanır (m.162/3).

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Genel Kurulda, bakanlık ve daire bütçeleriyle katma bütçeler hakkında düşüncelerini, her bütçenin tümü üzerindeki görüşmeler sırasında açıklarlar; bütçe bölümleri ve değişiklik önergeleri, üzerinde ayrıca görüşme yapılmaksızın okunur ve oya konulur (m.162/4).

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, bütçe kanunu tasarılarının Genel Kurulda görüşülmesi sırasında, gider artırıcı ve gelirleri azaltıcı önerilerde bulunamazlar (m.162/son). Bu son iki hükmün amacı, bütçenin bütünlüğünü ve denkliğini korumaktır.

1982 Anayasasının 163’üncü maddesi, bütçelerde değişiklik yapılabilmesinin esaslarını belirtmiştir. Buna göre, “genel ve katma bütçelerle verilen ödenek, harcanabilecek miktarın sınırını gösterir. Harcanabilecek miktar sınırının Bakanlar Kurulu kararıyla aşılabileceğine dair bütçelere hüküm konulamaz. Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname ile bütçede değişiklik yapmak yetkisi verilemez. Cari yıl bütçesindeki ödenek artışını öngören değişiklik tasarılarında cari ve ileriki yıl bütçelerine malî yük getirecek nitelikte kanun tasarı ve tekliflerinde, belirtilen giderleri karşılayabilecek malî kaynak gösterilmesi zorunludur”.

Anayasanın 89’uncu  maddesinin ikinci fıkrasına göre, Cumhurbaşkanı bütçe kanunlarını bir kez daha görüşülmek üzere geri gönderemez. Bu hüküm, bütçe kanunlarının süreli niteliğinden kaynaklanmaktadır. Zira, bütçe kanunu malî yılbaşına kadar çıkarılmaması durumunda devlet faaliyetleri felce uğrayacaktır[43].

Bütçe kanunlarının denetim rejimi bakımından diğer kanunlardan bir farkı yoktur. Bütçe kanunları aleyhine de Anayasa Mahkemesinde şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılık iddiasıyla dava açılabilir.

Örnek 8: Bütçe Kanunu
 
(Resmî Gazete, 30 Aralık 1999, Sayı 23922)

2000 Mali Yılı Bütçe Kanunu

Kanun No: 4494                                                                                                                                                                             Kabul Tarihi: 28.12.1999

BİRİNCİ KISIM

Genel Hükümler

BİRİNCİ BÖLÜM

Gider, Gelir ve Denge

Gider Bütçesi

MADDE 1.- Genel Bütçeye giren dairelerin harcamaları için bağlı (A) işaretli cetvelde gösterildiği üzere (46 702 436 000 000 000) liralık ödenek verilmiştir.

Gelir Bütçesi

MADDE 2.- Genel Bütçenin gelirleri bağlı (B) işaretli cetvelde gösterildiği üzere (32 460 000 000 000 000) lira olarak tahmin edilmiştir.

Denge

MADDE 3.- Ödenekler toplamı ile tahmin edilen gelirler arasındaki fark net borçlanma hasılatı ile karşılanacaktır.

....

B. Kesin Hesap Kanunu 

Bütçe kanununu kabul etme yetkisine sahip olan Türkiye Büyük Millet Meclisi doğal olarak bu kanunun uygulanmasını denetleme yetkisine de sahiptir[44]. Bütçenin denetlenmesi, gelirlerin toplanmasının ve harcamaların yapılmasının bütçeye uygun olup olmadığının incelenmesidir[45]. Bu denetim Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Sayıştay tarafından yerine getirilir (m.160). Türkiye Büyük Millet Meclisinin bütçenin uygulanışı üzerindeki denetimi ise, kesin hesap kanunu  tasarılarını kabul etmek suretiyle olur[46].

Anayasanın 164’üncü maddesine göre, kesin hesap kanunu tasarıları, Bakanlar Kurulu tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur. Bakanlar Kurulu, kanunda daha kısa bir süre kabul edilmemiş ise, kesin hesap kanunu tasarılarını ilgili oldukları malî yılın sonundan başlayarak, en geç yedi ay sonra Türkiye Büyük Millet Meclisine sunmak zorundadır (m.164).

Kesin hesap kanunu tasarıları bu şekilde sunulduktan sonra, Sayıştay, en geç yetmişbeş gün içinde genel uygunluk bildirimini Türkiye Büyük Millet Meclisine sunar.

Kesinhesap kanunu tasarısı, yeni yıl bütçe kanunu tasarısıyla birlikte Bütçe Komisyonunun gündemine alınır. Bütçe Komisyonu, bütçe kanunu tasarısıyla kesinhesap kanunu tasarısını Genel Kurula birlikte sunar, Genel Kurul, kesinhesap kanunu tasarısını, yeni yıl bütçe kanunu tasarısıyla beraber görüşerek karara bağlar (m.164/2).

Kesinhesap kanunu tasarısı ve genel uygunluk bildiriminin Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olması, ilgili yıla ait Sayıştayca sonuçlandırılmamış denetim ve hesap yargılamasını önlemez ve bunların karara bağlandığı anlamına gelmez (m.162/son).

Örnek 9: Kesin Hesap Kanunu
(Resmî Gazete, 07 Temmuz 1999, Sayı 23748, Mükerrer)

1997 Mali Yılı Kesin Hesap Kanunu

Kanun No. 4394                                                                                                                                                                        Kabul Tarihi: 29.6.1999

Gider bütçesi

MADDE 1.- Genel bütçeli idarelerin 1997 Mali Yılı giderleri, bağlı (A) işaretli cetvelde gösterildiği üzere, (7 993 610 168 216 000) lira olarak gerçekleşmiştir.

Gelir bütçesi

MADDE 2.- Genel bütçenin gelirleri, bağlı (B) işaretli cetvelde gösterildiği üzere, (5 726 931 736 223 000) lira olarak gerçekleşmiştir.

Nazım gelir ve gider

MADDE 3.- (1 166 402 253 468 000) lira nazım gelir tahsil edilmiş ve aynı miktar gider yapılmıştır.

Denge

MADDE 4.- 1 inci maddede yazılı giderler ile 2 nci maddede yazılı gelirler arasında (2 266 678 431 993 000) liralık gider fazlası meydana gelmiştir.

Tamamlayıcı ödenek

MADDE 5.- Bağlı (A) işaretli cetvelin ilgili sütununda kayıtlı (42 425 043 538 000) liralık ödenek üstü gideri karşılamak üzere, aynı tutarda tamamlayıcı ödenek kabul edilmiştir.

Devredilen ödenek

MADDE 6.- 1997 Mali Yılı içinde harcanmayan ve özel kanunlarla devrine izin verilen (16 239 759 149 000) liralık özel ödenek, ertesi yıla ödenek kaydedilmek üzere devredilmiştir.

İptal edilen ödenek

MADDE 7.- Bağlı (A) işaretli cetvelin ilgili sütununda kayıtlı bulunan ve yılı içinde kullanılan ve devredilenler dışında kalan (306 882 203 625 000) liralık ödenek iptal edilmiştir.

Devlet borçları

MADDE 8.- Bağlı, Devlet borçları uygulama sonuçları kesinhesap cetvellerinde ayrıntısı gösterildiği üzere 31.12.1997 tarihi itibariyle;

(3 490 781 950 616 000) lira orta ve uzun vadeli,

(2 712 613 631 098 000) lira kısa vadeli olmak üzere toplam (6 203 395 581 714 000) lira iç borç,

Mevcuttur.

Yürürlük

MADDE 9.- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 10.- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

30/6/1999

V. Para Basılmasına Karar Vermek

Anayasamızın 87’nci maddesine göre Türkiye Büyük Millet Meclisinin beşinci görev ve yetkisi “para basılmasına  karar vermek”tir. Para basılmasına karar vermek devletin hükümranlık hakkının kullanılmasına dayanmaktadır[47]. Tarihsel olarak, para basılması, egemenlik hakkının bir göstergesidir. Bağımsızlığını ilân eden hükümdarlar para bastırırlardı. Keza, tahta yeni çıkan hükümdar da kendi adına para bastırırdı. 1876 Kanun-ı Esasîsinin 7’nci maddesine göre “meskukat darbı” padişaha ait bir haktı. Cumhuriyetin ilânıyla Padişaha ait haklar, Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplanmış ve bu arada “meskukat darbı ” yetkisi de 1924 Teşkilât-ı Esasîye Kanununun 26’ncı maddesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiştir. Aynı yetki, 1961 ve 82 Anayasalarında da Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, para basılmasına karar vermek yetkisini “parlâmento kararı” şeklinde değil, “kanun” biçiminde kullanır.

VI. Savaş İlânına karar vermek

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.341-342; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.70; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.205-206; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.215.

Anayasamızın 87’nci maddesine göre Türkiye Büyük Millet Meclisinin altıncı görev ve yetkisi “savaş ilânına karar vermek”tir.

Savaş ilân etme  yetkisi geleneksel olarak tipik bir egemenlik yetkisidir[48]. Bu yetkinin Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olması bu bakımdan anlamlıdır.

Anayasanın 92’nci maddesi bu hakkı sınırlandırmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi ancak “milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali  ilânına” yetkilidir. Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin 2’nci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “şiddet kullanma yasağı” dikkate alındığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi savaş ilânı yetkisini ancak Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan “meşru müdafaa hakkı” kapsamında kullanabilir[49].

TBMM İçtüzüğünün 129’uncu maddesinde savaş hali ilânında izlenecek usûl düzenlenmiştir. Buna göre, “yabancı bir devlete karşı veyahut belli bir devleti hedef tutmayıp Türkiye için savaş hukukunun yürürlüğe girmesini gerektiren hallerde savaş hali ilânına, Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından karar verilir”.

1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, “sulh akdi” yapma yetkisini de Türkiye Büyük Millet Meclisine veriyordu (m.26). Gerek 1961, gerek 1982 Anayasası “barış yapma”ya ilişkin özel bir hüküm içermemiştir. Barış andlaşması yapılması da bir milletlerarası andlaşma ile olacağından, bunun da Anayasanın 90’ıncı maddesinde öngörülen usûllerle Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmasının uygun bulunması gerekir.

Diğer yandan, Anayasanın 92’nci maddesi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisini Türkiye Büyük Millet Meclisine vermektedir. TBMM İçtüzüğünün 130’uncu maddesine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi bu izin verme yetkisini Bakanlar Kurulunun istemi üzerine ve belirli bir süre için verir.

 

 

Örnek 10: Türk Silahlı Kuvvetlerinin Yabancı
Ülkelere Gönderilmesine İzin Verme Kararı
(Resmî Gazete, 13 Ekim 1998, Sayı 23492)

TBMM Kararı

Kosova Kriziyle İlgili Olarak Oluşturulabilecek "Çokuluslu Müşterek Güç"e Katılmak Üzere Türk Silahlı Kuvvetlerinin Yurtdışına Gönderilmesine, Anayasanın 92 nci Maddesine Göre İzin Verilmesine Dair

Karar No. 596                                                                                                                                                                                          Karar Tarihi: 8.10.1998

Kosova kriziyle ilgili olarak NATO tarafından alınabilecek önlemler çerçevesinde ittifak üyesi ülkelerce oluşturulabilecek "Çokuluslu Müşterek Güç"e katılmak üzere, lüzum, hudut, şümul ve zamanı Hükümetçe takdir ve tespit edilmek kaydıyla Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yurtdışına gönderilmesine, Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca izin verilmesi, Genel Kurulun 8.10.1998 tarihli 4 üncü Birleşiminde kararlaştırılmıştır.

 

Örnek 11: Yabancı Silahlı Kuvvetlerin Türkiye’de Bulunmasına İzin Verme Kararı
(Resmî Gazete, 28 Aralık 1999, Sayı 23920)

TBMM Kararı

Kuzeyden Keşif Harekatı'nın Görev Süresinin Uzatılmasına Dair Karar

      Karar No. 658                                                                                                                                                                       Karar Tarihi: 25.12.1999

Körfez savaşı sonrasında alınan Irak ile ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarının hedeflerine ve ruhuna uygun olarak ve Irak'ın toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesine özen göstererek, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere hava unsurlarının katılımıyla, Türkiye tarafından belirlenen ilke ve kurallara bağlı olarak ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 25 Aralık 1996 tarihli ve 477 sayılı Kararıyla Hükümete verdiği yetki çerçevesinde yürürlüğe konulan ve sadece keşif ve gerektiğinde önleme uçuşlarıyla sınırlı bir hava harekatı olan "Kuzeyden Keşif Harekatı"nın görev süresinin 31 Aralık 1999 tarihinden itibaren altı ay süre ile uzatılmasına; 477 sayılı Kararda belirtilen hususlarda bütün kararları almaya Bakanlar Kurulu'nun yetkili kılınması için Anayasanın 92 nci maddesine göre izin verilmesi, Genel Kurulun 25.12.1999 tarihli ve 43 üncü Birleşiminde kararlaştırılmıştır.

Bu izin verme yetkisi de milletlerarası hukukun meşru saydığı haller ile sınırlandırılmıştır. Bu yetkiden Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların[50] veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller[51] hariç bırakılmıştır. Yani bu durumlarda, Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı olmadan Türk Silahlı Kuvvetleri, yabancı ülkelere gönderilebilir veya yabancı silahlı kuvvetler Türkiye’de bulunabilir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin ani bir silahlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silahlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması hâlinde Cumhurbaşkanı da Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verebilir (m.92/son).

Türkiye Büyük Millet Meclisi bu yetkisini bir karar ile kullanır. Bu karar bir kanun değil, bir “parlâmento kararı”dır ve onların hukukî rejimine tâbi olur. Örneğin, böyle bir karar Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenemez.

VII. Milletlerarası AndlaşmalarıN Onaylanmasını Uygun Bulmak

Bibliyografya.- Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s,181-188; Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.338-342; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.69; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.194-204; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.213-214; İlhan Akipek, Devletler Hukuku (Birinci Kitap: başlangıç), Ankara, Başnur Matbaası, İkinci Baskı, 1965, s.26-32; Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri, Ankara, Turhan Kitabevi, Yedinci Baskı, 1998, I. Kitap, s.150-157; Edip F. Çelik, Milletlerarası Hukuk, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Yenilenmiş Üçüncü Baskı, 1975, Cilt I, s.211-214; Sedat Kılıççı, Milletlerarası Andlaşmaların Onaylanması, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1968; A. Suat Bilge, “Türk Hukukuna Göre Milletlerarası Andlaşmaların Akdi”, Türk Parlâmentoculuğunun İlk Yüzyılı: 1876-1976, Ankara, Siyasî İlimler Türk Derneği Yayınları, 1978, s.283-314; Mümtaz Soysal, Dış Politika ve Parlâmento, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1964.

Anayasamızın 87’nci maddesine göre Türkiye Büyük Millet Meclisinin yedinci görev ve yetkisi “milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak ”tır.

Andlaşma Yapma Yetkisi .- Anayasamızın metninde andlaşma yapma yetkisinin, yani görüşmeler yapma ve andlaşma metnini tespit etme yetkisinin kime veya hangi organa ait olduğunu gösteren bir hüküm yoktur. Ancak uygulamada andlaşma yapma yetkisinin yürütme organına ait olduğu kabul edilmektedir[52]. Bugünkü uygulamaya göre Türkiye adına Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı yetki belgesine gerek kalmadan ve ayrıca Dışişleri Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan yetki belgesiyle görevlendirilen kişiler Türkiye adına milletlerarası andlaşma yapma yetkisine sahiptirler[53].

Andlaşmaları Onaylama Yetkisi.- Yukarıdaki kişilerce yapılan andlaşmanın bağlayıcılık kazanması için “onaylanması ve yayımlanması” gerekir. Andlaşmaları onaylama ve yayımlama yetkisi ise, Cumhurbaşkanına verilmiştir (Anayasa, m.104).

Andlaşmaların Onaylanmasının Kanunla Uygun Bulunması .- Ancak Cumhurbaşkanının bu onaylama yetkisini kullanabilmesi için, Türkiye Büyük Millet Meclisinin andlaşmanın onaylanmasını bir kanunla uygun bulması gerekir (Anayasa, m.90/1). Andlaşmaların onaylanmasının bir kanunla nasıl uygun bulanacağı hususu Anayasamızın 90’ıncı maddesinde düzenlenmiştir. İşte biz burada bunu göreceğiz. Burada hemen belirtelim ki, 90’ıncı  maddeden bahsedilirken, konuşma pratikliği bakımından günlük dilde ve hatta bazen kitaplarda “andlaşmaların onaylanması” veya “andlaşmaların uygun bulunması” terimleri yer yer kullanılmaktadır. Bu terimler bu haliyle yanlıştır. Bunları kullananlar, bu terimlerle, “milletlerarası andlaşmaların onaylanmasının kanunla uygun bulunması”nı kastetmektedirler.

Milletlerarası andlaşmaların onaylanması bakımından milletlerarası andlaşmalar konusunda ikili bir ayrım yapmak gerekir.

- Onaylanması için kanunla uygun bulunması gereken andlaşmalar

- Onaylanması için kanunla uygun bulunması gerekmeyen andlaşmalar

A. Onaylanması için kanunla uygun bulunması gereken andlaşmalar

Kural olarak, milletlerarası andlaşmaların onaylanması için, onaylanmanın bir kanunla uygun bulunması gerekir. Bu konudaki kural Anayasanın 90’ıncı maddesinin birinci fıkrasında ifade edilmiştir:

“Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylanması bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır”.

Bu milletlerarası andlaşmaların onaylanması  konusundaki genel kuraldır. Buna göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi uygun bulmayı bir kanunla kabul ettikten sonra, Cumhurbaşkanı andlaşmayı onaylayacak ve yayımlayacaktır.

Uygun Bulma Kanununun  Kabul Edilmesi.- Uygun bulma kanun tasarısı Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanır. Bu tasarı Bakanlar Kurulu tarafından değerlendirilir. Önceden imzalanmış bir andlaşmanın Bakanlar Kurulu tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulması zorunluluğu yoktur. Hükûmetin dış politikayı yürütürken imzalamış olduğu bir andlaşmayı, Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk etme konusunda “takdir yetkisi”ne sahip olduğu kabul edilmektedir[54]. Milletvekillerinin de bir milletlerarası andlaşmanın uygun bulunmasına dair kanun teklifi veremeyecekleri kabul edilmektedir[55].

Türkiye Büyük Millet Meclisine gelen uygun bulma kanun tasarısı Dışişleri Komisyonu ve ilgili komisyonlardan görüşüldükten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi genel kuruluna gelir. Hüseyin Pazarcı’nın  belirttiğine göre, bir andlaşmanın uygun bulunmasına ilişkin kanun tasarılarının “Mecliste görüşülmesi sırasında andlaşma metninin bir bütün olarak oylanması gerekmektedir. Böylece andlaşma metninin maddeleri tek tek oya konulamayacağı gibi bunlara ilişkin değişiklik önergeleri vermek olanağı da yoktur. Dolayısıyla T.B.M.M. bir andlaşmayı ya kabul etmek, ya da reddetmekten başka bir olanağa sahip değildir”[56]. Andlaşmanın uygun bulunmasına dair kanunun oylanmasında açık oylama yapılır (İçtüzük, m.142).

Onay kanunları da tüm kanunlar gibi bir kanundur. Kanunlar gibi tarih ve numara alır. Resmî Gazetede yayımlanır. Onay kanunları aşağıda örnekte görüldüğü gibi üç maddeliktir. Onay kanunları onayladıkları andlaşmanın metnini tekrarlamazlar. Keza onay kanununun onayladığı andlaşmanın metni bu kanuna ek olarak Resmî Gazetede yayımlanmamaktadır. Örnek:

Örnek 12: Milletlerarası Andlaşmanın Onaylanmasını Uygun Bulma Kanunu
(Resmî Gazete, 29 Ocak 2000, Sayı 23948, s.34)

Türkiye Cumhuriyeti ile Polonya Cumhuriyeti Arasındaki Serbest Ticaret Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun

  Kanun No. 4506                                                                                                                                                                     Kabul Tarihi: 27.1.2000

MADDE 1.- 4 Ekim 1999 tarihinde Ankara'da imzalanan "Türkiye Cumhuriyeti ile Polonya Cumhuriyeti Arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması"nın onaylanması uygun bulunmuştur.

MADDE 2.- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 3.- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

28/1/2000

 

Onay İşlemi .- Türkiye Büyük Millet Meclisinde uygun bulma kanunu ile kabul edilen bir andlaşma artık onaylanabilir duruma gelmiştir. Anayasamıza göre milletlerarası andlaşmaları onaylama yetkisi, Bakanlar Kuruluna değil, Cumhurbaşkanına aittir (m.104/b-6). O halde, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanması uygun bulunmuş bir andlaşmanın onaylanması , Bakanlar Kurulu kararı ile değil, Cumhurbaşkanının bir kararıyla olmalıdır. Kanımızca, sorumsuz olan Cumhurbaşkanının bu kararı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı tarafından imzalanmalıdır. Zira, dış politika alanında sorumluluk, Cumhurbaşkanına değil, Hükûmete aittir.

Onay Konusunda Uygulama .- 31 Mayıs 1963 gün ve 244 sayılı Milletlerarası Andlaşmaların Yapılması, Yürürlüğü ve Yayınlanması... Hakkında Kanunun 3’üncü maddesinin birinci fıkrası, “milletlerarası andlaşmaların onaylanması... Bakanlar Kurulu kararnamesiyle olur” demektedir. Gerçekten de uygulamada, bir milletlerarası andlaşmanın onaylanması kanunla uygun bulunduktan sonra, bir “Bakanlar Kurulu kararnamesi” ile andlaşma onaylanmaktadır. Örnek:

Örnek 13: Andlaşmanın Onaylanmasına Dair Bakanlar Kurulu Kararı
(Resmî Gazete, 29 Mart 2000, Sayı 24004, Mükerrer)

Milletlerarası Andlaşma

Karar Sayısı: 2000/292

4 Ekim 1999 tarihinde Ankara'da imzalanan ve 27/1/2000 tarihli ve 4506 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ekli "Türkiye Cumhuriyeti ile Polonya Cumhuriyeti Arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması"nın onaylanması; Dışişleri Bakanlığı'nın 21/2/2000 tarihli ve ABGM/ABGY-991 sayılı yazısı üzerine, 31/5/1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun 3 üncü maddesine göre, Bakanlar Kurulu'nca 1/3/2000 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Süleyman DEMİREL
CUMHURBAŞKANI

Bülent ECEVİT                                  Bakanların Listesi

Başbakan

 

Türkiye Cumhuriyeti ile Polonya Cumhuriyeti Arasındaki Ticaret Anlaşması

(...)

Uygulamada milletlerarası andlaşmalar, Cumhurbaşkanından çıkan bir işlemle değil, bir Bakanlar Kurulu kararnamesi ile onaylandığı gibi, örnekteki Bakanlar Kurulu kararnamesinden de görüleceği üzere, andlaşmanın onaylanmasının Cumhurbaşkanınca değil, “Bakanlar Kurulunca kararlaştırıldığı” açıkça belirtilmektedir.

Kanımızca, 244 sayılı Kanunun 3’üncü maddesine dayanan bu uygulama Anayasamıza aykırıdır. Zira, Anayasamıza göre (m.104/b-6), milletlerarası andlaşmaları onaylama yetkisi Bakanlar Kuruluna değil, Cumhurbaşkanına aittir. Onaylama işlemi, bir Bakanlar Kurulu kararıyla değil, Cumhurbaşkanının kararıyla yapılmalıdır. Bu Anayasanın apaçık bir hükmüdür. Bu konuda tartışılacak bir şey de yoktur.

Cumhurbaşkanının onay işlemini tek başına mı, yoksa karşı-imza kuralına tâbi olarak mı yapacağı ayrı bir sorundur. Bu nokta tartışmalıdır. Cumhurbaşkanının hangi yetkilerini tek başına kullanıp kullanamayacağı sorunuyla ilgilidir. Biz bu tartışmayı ayrıntılarıyla aşağıda Cumhurbaşkanını incelediğimiz bölümde yapacağız. Kanımızca Cumhurbaşkanı, milletlerarası andlaşmaları onaylama yetkisini tek başına kullanamaz. Bu yetkisi karşı-imza kuralına tâbidir. Yani Cumhurbaşkanının milletlerarası andlaşmalar onaylama işleminde Başbakanın ve Dışişleri Bakanının da imzaları bulunmalıdır[57]. Ama Anayasamıza göre (m.104/b-6) her halükârda onay işlemi Cumhurbaşkanının bir işlemi olmak zorundadır. Onay işleminde şöyle bir formül kullanılmalıdır:

“... tarih ve ... sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ekli ... Andlaşmanın onaylanması Cumhurbaşkanınca ... tarihinde kararlaştırılmıştır” (Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanının imzaları).

31 Mayıs 1963 gün ve 244 sayılı Milletlerarası Andlaşmaların Yapılması, Yürürlüğü ve Yayınlanması... Hakkında Kanunun 3’üncü maddesinin birinci fıkrası, “milletlerarası andlaşmaların onaylanması... Bakanlar Kurulu kararnamesiyle olur” dediğine göre, bu kanun da yürürlükte olduğuna göre, Bakanlar Kurulu onaylanması kanunla uygun bulunmuş milletlerarası andlaşmaların onaylanması hakkında “Bakanlar Kurulu kararnamesi” çıkarmaya devam edecektir. Ancak, kanımızca, bu kararnameyle Andlaşmanın onaylandığının varsayılması Anayasamıza göre mümkün değildir. Bu Bakanlar Kurulu kararnamesinden sonra da, Cumhurbaşkanı bir “onay kararnamesi” ile andlaşmayı onaylamalı ve Resmî Gazetede yayımlamalıdır. Cumhurbaşkanının bu “onay kararnamesi”nde şu formül kullanılabilir:

“... tarih ve ... sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ekli ... Andlaşmanın, ... tarih ve ... sayılı Bakanlar Kurulu kararnamesi üzerine onaylanması Cumhurbaşkanınca ... tarihinde kararlaştırılmıştır”.

Özetle, pozitif hukukumuza göre, Cumhurbaşkanı usûlünce Meclis tarafından onaylanması kanunla uygun bulunmuş ve hakkında Bakanlar Kurulu kararnamesi düzenlenmiş milletlerarası andlaşmayı onaylar ve Resmî Gazetede yayımlar. Milletlerarası andlaşma bu şekilde yürürlüğe girmiş olur.

B. Onaylanması için kanunla uygun bulunmaları gerekmeyen andlaşmalar

Yukarıda açıklanan kanunla uygun bulmadan sonra Cumhurbaşkanı tarafından onaylama usûlü genel kural niteliğindedir. Ancak bu genel kurala Anayasanın 90’ıncı maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında istisnalar getirilmiştir. Aşağıdaki gruplara giren andlaşmaların onaylanması için bir kanunla uygun bulunmalarına gerek yoktur. Ancak yine de bu gruplara giren andlaşmaların yürürlüğe girebilmeleri için Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmaları ve yayımlanmaları gerekir.

Onaylanması için kanunla uygun bulunması gerekmeyen andlaşmalar da kendi içinde iki gruba ayrılmaktadır.

Birinci Grup Andlaşmalar .- Türk kanunlarında değişiklik getirmemek şartıyla (m.90/4), birinci grubu oluşturan andlaşmaların taşıması gereken özellikler şunlardır (m.90/2):

1.       Ekonomik, ticarî veya teknik ilişkileri düzenlemek.

2.       Süre olarak bir yılı aşmamak.

3.       Devlet maliyesi bakımından bir yüklenme getirmemek

4.       Kişi hallerine dokunmamak.

5.       Türklerin yabancı memleketlerdeki mülkiyet haklarına dokunmamak.

İkinci Grup Andlaşmalar .- Türk kanunlarında değişiklik getirmemek şartıyla (m.90/4), ikinci grubu oluşturan andlaşmalar şunlardır (m.90/3):

1.       Daha önceden yapılmış bir milletlerarası andlaşmaya dayanan uygulama andlaşmaları.

2.       Kanunların önceden verdiği yetkiye dayanılarak yapılan

a)      ekonomik,

b)      ticarî,

c)      teknik veya

d)      idarî

andlaşmalar.

Bir milletlerarası andlaşmanın yukarıda sayılan iki gruba girip girmediği konusundaki ilk değerlendirmeyi Dışişleri Bakanlığı yapar. Dışişleri Bakanlığı bir andlaşmanın bu gruplara girmediği kanısına varırsa, andlaşmanın onaylanması için bir uygun bulma kanun tasarısı hazırlar. Bu gruplara girdiği kanaatine varırsa, uygun bulma kanunu tasarısı yerine bir kararname tasarısı hazırlayarak Bakanlar Kuruluna sunar[58].

Bu Andlaşmaların Onaylanma İşlemleri.- Bakanlar Kurulu önüne gelen kararname tasarısını yeniden değerlendirebilir. Bu değerlendirme sonucunda:

a) Bakanlar Kurulu, bu andlaşmanın yukarıdaki iki gruba girmediği kanaatine varırsa, yani onaylanması için uygun bulma kanununa gerek olduğu kanısına varırsa, bu durumda, “uygun bulma kanun tasarısı” hazırlayıp, tasarıyı Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderir.

b) Bakanlar Kurulu, bu andlaşmanın yukarıdaki iki gruba girdiği kanaatine varırsa, andlaşmanın onaylanması konusunu görüşüp “onama” veya “ret kararı” alabilir. Zira bu durumda, Türkiye Büyük Millet Meclisi değil, Bakanlar Kurulu yetkilidir. Bakanlar Kurulu bir “andlaşmanın onaylanmasını kabul etme” işlemini bir “Bakanlar Kurulu kararnamesi” ile gerçekleştirmektedir (244 sayılı Kanun, m.3/1)[59].

Bakanlar Kurulu kararnamesi ile onaylanması kabul edilen bir andlaşmanın, daha sonra, onaylanmak üzere Cumhurbaşkanına sunulması gerekir[60]. Zira, Anayasanın 104’üncü maddesine göre, milletlerarası andlaşmaları onaylama yetkisi her hâlükârda Cumhurbaşkanına aittir. Doktrinde Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu kararnamesini imzalaması, bu onaylama yetkisini kullanması olarak kabul edilmektedir[61]. Yani Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu kararnamesini imzalaması, “milletlerarası andlaşmaları onaylama yetkisi”ni kullandığı şeklinde yorumlanmaktadır. Bu yorumun Anayasaya uygunluğu pek şüphelidir. Zira, zaten, Bakanlar Kurulu kararnameleri, mahiyetleri gereği her halükârda Cumhurbaşkanı tarafından imzalanırlar. Ayrıca Anayasanın 104’üncü maddesi de Bakanlar Kurulu kararnamelerinin Cumhurbaşkanı tarafından imzalanmalarını öngörmektedir. O halde, burada Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu kararnamesini imzalaması, “milletlerarası andlaşmayı onaylama yetkisi”ni kullandığı anlamına gelemez. Bakanlar Kurulu kararnamesinin geçerliliği için zaten Cumhurbaşkanının imzası gerekir. Cumhurbaşkanının buradaki imzası, milletlerarası andlaşmanın onaylandığı anlamına değil, bir karma işlem olan Bakanlar Kurulu kararnamesinin tekemmül ettiği anlamına gelir. Bundan sonra, Anayasanın 104’üncü maddesine göre (m.104, b-6), milletlerarası andlaşmanın bir de Cumhurbaşkanı tarafından “onaylanması” ve “yayımlanması” gerekir. Oysa uygulamada bu aşamaya geçilmemektedir. Doğrudan Bakanlar Kurulu kararnamesi yayımlanmaktadır. Onaylanması kanunla uygun bulunmasına gerek olmayan milletlerarası andlaşmaların onaylanması bir “Bakanlar Kurulu kararnamesi” ile yapılmaktadır.

 

 

 

Örnek 14: Milletlerarası Andlaşmanın Onaylanmasına  Dair Kararname
(Resmî Gazete, 4 Mart 2000, Sayı 23983, s.5)

Milletlerarası Andlaşma

Karar Sayısı: 2000/183

15 Ocak 2000 tarihinde Tiflis'te imzalanan ekli "Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Gürcistan Hükümeti Arasında Teknik İşbirliği Protokolü"nün onaylanması; Dışişleri Bakanlığı'nın 27/1/2000 tarihli ve KOAY-I-438 sayılı yazısı üzerine, 31/5/1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun 3 üncü ve 5 inci maddelerine göre, Bakanlar Kurulu'nca 4/2/2000 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Süleyman DEMİREL

        CUMHURBAŞKANI         

Bülent ECEVİT                                                            Bakanların Listesi

Başbakan                      

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Gürcistan Hükümeti Arasında Teknik İşbirliği Protokolü

(...)

Yukarıdaki örnekte de görüleceği gibi, onay kararnamelerinde, milletlerarası andlaşmaların onaylanmasının “Bakanlar Kurulunca” kararlaştırıldığı belirtilmektedir. Oysa Anayasaya göre, milletlerarası andlaşmaları onaylamaya Bakanlar Kurulu değil, Cumhurbaşkanı yetkilidir. Bu uygulamada, Cumhurbaşkanının onaylama yönünde yaptığı herhangi bir işlem yoktur. Cumhurbaşkanı, sadece Bakanlar Kurulu kararnamesine imza atmaktadır. Bu imzası da, Cumhurbaşkanının andlaşmayı onayladığı yolunda yorumlanamaz. Çünkü, her Bakanlar Kurulu kararnamesi zaten Cumhurbaşkanı tarafından imzalanır. O halde uygulamada, milletlerarası andlaşmaların, Anayasanın öngördüğü şekilde onaylanmadan kaldıklarını söyleyebiliriz.

Kanımızca, onaylama işlemi Cumhurbaşkanından çıkan bir işlem olmalıdır. Ancak Cumhurbaşkanı, bu işlemi tek başına yapamaz. Cumhurbaşkanının onay kararnamesi, karşı-imza kuralı gereği, Başbakan ve Dışişleri Bakanı tarafından da imzalanmalıdır. Çünkü, yukarıda belirttiğimiz gibi dış politika alanında sorumluluk, Cumhurbaşkanına değil, Hükûmete aittir.

244 sayılı Kanun bu tür andlaşmaların bir Bakanlar Kurulu kararnamesiyle onaylanmalarının kabul edilmesini öngörmektedir. Bakanlar Kurulunun bir Bakanlar Kurulu kararnamesi ile milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmasına Anayasada engel bir hüküm de yoktur. Bakanlar Kurulu yine bu tür andlaşmaların onaylanmasının uygun bulunmasına dair Bakanlar Kurulu kararnamesi çıkarabilir. Ancak bu kararnameden sonra asıl onay işlemi Cumhurbaşkanından çıkan bir işlem ile yapılmalıdır. Onay formülü de şu şekilde olmalıdır:

“... tarih ve ... sayılı Bakanlar Kurulu kararnamesi üzerine ekli ... Andlaşmanın onaylanması Cumhurbaşkanınca ... tarihinde kararlaştırılmıştır”.

Bu tür andlaşmaların onaylanması bir Bakanlar Kurulu kararnamesi ile uygun bulunmadıkça, Cumhurbaşkanı bu andlaşmaları doğrudan doğruya onaylayıp yayımlayamaz. O nedenle, bu tür andlaşmaların mutlaka onay için Hükûmet tarafından Cumhurbaşkanına sunulmaları gerekir. Keza, Cumhurbaşkanı onay için kendisine sunulan andlaşmaları, kanımızca onaylamak zorundadır. Zira, yukarıda da belirttiğimiz gibi dış politika alanında sorumluluk Hükûmete aittir.

Yukarıdaki gruplara giren, yani onaylanması için onay kanununa ihtiyaç olmayan milletlerarası andlaşmaların onaylanması için de, Bakanlar Kurulu isterse, uygun bulma kanun tasarısı hazırlayarak Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edebilir. Buna Anayasada engel bir hüküm yoktur. Çünkü, bu iki gruba giren milletlerarası andlaşmaları uygun bulma kanununa gerek olmadan onaylama yetkisi takdirî bir yetkidir. Bakanlar Kurulu bu yetkiyi sorumluluk alıp tek başına kullanmak istemeyebilir. Dış politika konusunda, devreye Türkiye Büyük Millet Meclisini katarak sorumluluğu paylaşma isteği makul bir istektir[62].

Andlaşmaların Yayımlanması  ve Yürürlüğe Girmesi.- İster Türkiye Büyük Millet Meclisinin uygun bulma kanununa tâbi olsun ister tâbi olmasın, kural olarak bir andlaşmanın iç hukukumuz açısından yürürlüğe girebilmesi  için, Anayasamıza göre Cumhurbaşkanının tarafından onaylanması ve Resmî Gazetede yayımlanması gerekir. Uygulamada bu onaylamanın bir Bakanlar Kurulu kararnamesi ile yapıldığını söyledik. Aynı şekilde, uygulamada Bakanlar Kurulu kararnamesi ve ona ekli olarak onaylanan milletlerarası andlaşma yayımlanmaktadır (244 sayılı Kanun, m.3/2)[63].

Ancak Anayasamızın 90’ıncı maddesinin üçüncü fıkrasından, milletlerarası bir andlaşmaya dayanan uygulama andlaşmaları ile kanunun verdiği yetkiye dayanılarak yapılan ekonomik, ticarî, teknik veya idarî andlaşmaların özel kişilerin haklarını ilgilendirmemek şartıyla Resmî Gazetede yayımlanmadan yürürlüğe konabileceği sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu gruba giren ve özel kişilerin haklarını ilgilendirmeyen andlaşmaları, Hükûmet isterse, yayımlar, isterse yayımlamayabilir[64]. Bu istisna dışında bütün andlaşmaların, ülkemizde hüküm doğurabilmesi için yayımlanması gerekir.

Öte yandan, yukarıda birinci grup içine giren (m.90/2) andlaşmaların yayımlanarak yürürlüğe girmelerinden başlayarak, iki ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgisine sunulmaları gerekir (m.90/2).

C. milletlerarası Andlaşmaların Türk normlar hiyerarşindeki Yeri

Bibliyografya.- Gözler, Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, op. cit., s.180-217; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.185-186; Pazarcı, op. cit., c.I, s.31-34; Sevin Toluner, Milletlerarası Hukuk ile İç Hukuk Arasındaki İlişkiler, İstanbul, 1973; M.R. Belgesay, “Kanun ve Muahede Arasında Münasebet”, Prof. Cemil Bilsel’e Armağan, İstanbul, 1939, s.103-111; Yavuz Abadan, “Devletler Umumî Hukuku ve Anayasalar”, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 1956, Cilt XI, Sayı 3, s.1-30; Seha L. Meray, Devletler Hukukuna Giriş, Ankara, 1968, Cilt I, s.132; Tahsin Bekir Balta, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye”, Türkiye’de İnsan Hakları, Ankara, 1970, s.278 vd; Mümtaz Soysal, “Anayasaya Uygunluk Denetimi ve Milletlerarası Sözleşmeler”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayını, 1986, Cilt 2, s.5-18; Edip F. Çelik, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Türk Hukukundaki Yeri ve Uygulaması”, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, Yıl 9, 1988, Sayı 1-3, s.47-56; Feyyaz Gölcüklü ve A. Şeref Gözübüyük, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Ankara, Turhan Kitabevi, İkinci Baskı, 1996, s.20; Tekin Akıllıoğlu, “Milletlerarası İnsan Hakları Kurallarının İç Hukuktaki Yeri ve Değeri”, İnsan Hakları Merkezi Dergisi (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayını), Cilt I, Mayıs-Eylül 1991, Sayı 2-3, s.41-42; İbrahim Ö. Kaboğlu, Anayasa Yargısı, Ankara, İmge Kitabevi, 1994, s.79; Naz Çavuşoğlu, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Avrupa Topluluk Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler Üzerine, Ankara, AÜSBF İnsan Hakları Merkezi Yayını, 1994, s.85; Süheyl Batum, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türk Anayasal Sistemine Etkileri, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1993, s.32 vd; Necmi Yüzbaşıoğlu, Türk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1993, s.55 vd.

Milletlerarası andlaşmaların Türk hukuk normları hiyerarşisindeki yeri Anayasamızın 90’ıncı  maddesinin son fıkrasında açıkça belirlenmiştir:

“Usûlüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir”.

Bu açık hükme rağmen Türk hukuk literatüründe milletlerarası andlaşmaların yeri konusunda, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından hararetli tartışmalar yapılmıştır.

Anayasanın sözünden hareket eden Seha L. Meray [65], Tahsin Bekir Balta [66], Hüseyin Pazarcı [67] ve Ergun Özbudun’a [68] göre milletlerarası andlaşmalar iç hukuk normlar hiyerarşisinde kanunla aynı seviyede bulunurlar. Kanunla bir andlaşma arasında çatışma çıkarsa, bu çatışma “lex posterior derogat legi priori (sonraki kanun önceki kanunları ilga eder)” esasına göre çözümlenir.

Türk doktrininde Mümtaz Soysal [69], Edip F. Çelik[70], A. Şeref Gö­zü­büyük[71], Tekin Akıllıoğlu [72], İbrahim Ö. Kaboğlu[73], Süheyl Batum [74] ve Necmi Yüzbaşıoğlu [75] tarafından savunulan ikinci bir görüşe göre ise, genelde milletlerarası andlaşmalar ve özelde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi normları, Türk kanunlarının üstünde bir değere sahiptir. Biz bu yazarların görüşlerini Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu başlıklı çalışmamızda[76] tek tek incelediğimiz ve eleştirdiğimiz için burada bunlara tekrar değinmiyoruz.

Bu yazarlara ve genel olarak milletlerarası andlaşmaların iç hukuka üstünlüğü tezine karşı şu genel eleştiri yapılabilir:

Milletlerarası andlaşmaların Türk kanunlarına üstünlüğü tezi esas itibarıyla milletlerarası hukukun iç hukuk karşısında üstünlüğü yolundaki genel prensipten hareketle savunulmaktadır. Ancak, Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu başlıklı çalışmamızda[77] açıkladığımız gibi, milletlerarası hukukun üstünlüğü prensibinin müeyyidesi, milletlerarası hukuka aykırı olan iç hukuk normlarının iptali değil, bu normların milletlerarası düzeyde “ileri sürülememesi (inopposabilité)”dir. Yukarıdaki yazarlar bu hususu görmezlikten geldikleri gibi, bir normun “iç geçerliliği  (validité interne ile “dış geçerliliği  (validité externe)” kavramlarından da tamamen habersiz görünmektedirler. Yukarıda andığımız çalışmada açıkladığımız gibi[78], bu iki kavram birbirinden tamamen farklıdır. İç geçersizliğin müeyyidesi o normun iç yargı organları tarafından iptalidir. Dış geçersizliğin müeyyidesi ise, iç veya milletlerarası yargı organları tarafından iptali değil, o normun milletlerarası düzeyde “ileri sürülememesi (inopposabilité )”nden ibarettir.

Oysa yukarıdaki yazarlar, bir Türk kanununun bir milletlerarası andlaşmaya, örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olmasından dolayı, yani dış geçerliğinin sakat olmasından dolayı Türk Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi gerektiği yolunda açık ya da üstü örtülü düşünceler ileri sürmektedirler. Anayasa Mahkemesi kanunların iç geçerliliğini denetlemektedir. Bir iç yargı organı, milletlerarası geçerliliğinin sakat olmasından hareketle bir iç hukuk işlemini iptal edemez. Bir devletin iç yargı organları geçerli hukuk kurallarını uygulamakla yükümlüdürler. Eğer bir gün yukarıdaki düşünceleri izleyerek Türk Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olduğu gerekçesiyle bir kanunu iptal ederse, Türk kanunlarıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi arasında bir hiyerarşi kurulmuş olur. Bu iptal kararı, Türk kanunlarının geçerliliklerinin artık Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden kaynaklandığı anlamına gelir ki, bu Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi marifetiyle üniter niteliğinden vazgeçip “Avrupa İnsan Hakları Federal Devleti”ne tek taraflı olarak iltihakı anlamına gelir. Mahkeme marifetiyle böyle bir tek taraflı iltihak Dünya hukuk literatüründe büyük bir yenilik oluşturacaktır. Türkiye’nin üniter niteliğinden vazgeçip bir federasyona iltihakı, Türkiye Cumhuriyetinin egemen bir devlet olarak sonu demektir.

Görüşümüz.- Yukarıdaki açıklamalarımızdan anlaşılacağı üzere, kanımızca, milletlerarası andlaşmalar ile Türk kanunları arasında bir hiyerarşi yoktur. Çünkü bunların arasında bir geçerlilik ilişkisi yoktur.

Anayasamızın 90’ıncı maddesine göre “usûlüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir”. Dolayısıyla, milletlerarası andlaşmalar Türk normlar hiyerarşisinde Anayasanın altında ve kanunlar ile aynı düzeyde yer alır. Bu nedenle, milletlerarası andlaşmalar, kanunların üstünde bir değere, yani anayasal değere sahip değildir. Diğer bir ifadeyle, milletlerarası andlaşmalar anayasallık bloğuna dahil değildir. Anayasa Mahkemesi tarafından kanunların anayasaya uygunluğu denetlenirken ölçü norm olarak kullanılamaz[79].

Milletlerarası andlaşmalar kanun değerinde olduğuna göre, iç hukuk tekniği açısından kanun gibi işlem görürler. Örneğin, idarî yargı organları, bir milletlerarası andlaşmaya aykırı olduğu gerekçesiyle, bir tüzüğü, bir yönetmeliği veya herhangi bir idarî işlemi iptal edebilirler.

Ancak, Anayasa ile bir milletlerarası andlaşma arasında çatışma varsa her hâlükârda lex superior derogat legi priori  esasına göre Türk Anayasası galip gelir.

Eğer bir kanun ile bir milletlerarası andlaşma çatışırsa, bu çatışma, lex posterior derogat legi priori ilkesine göre çözülür. Yani milletlerarası andlaşmadan sonraki tarihli kanun, milletlerarası andlaşmaya aykırı hükümler taşıyorsa, andlaşmanın hükümleri ihmal edilip, kanunun hükümleri uygulanır.

O halde Türkiye’de, bir milletlerarası andlaşmanın normlarına aykırı anayasal düzenlemeler olursa, bu anayasal düzenlemeler iç hukuk bakımından geçerli olurlar. Zira iç hukuk bakımından Anayasa, bir milletlerarası andlaşmaya nazaran lex superior’dur. Keza bir milletlerarası andlaşmaya aykırı olan bir kanun bu andlaşmadan sonra kabul edilmişse, iç hukuk bakımından andlaşma değil, kanun geçerlidir. Milletlerarası andlaşma ile sonraki tarihli bir kanun arasında çatışma olursa, Türk mahkemeleri, milletlerarası andlaşmayı ihmal edip lex posterior olan kanunu uygulamak durumundadırlar.

Özetle, bir milletlerarası andlaşmaya aykırı Anayasa ve lex posterior kanun hükümleri iç hukuk bakımından geçerlidirler. Ama, bir milletlerarası andlaşmaya aykırı Anayasa ve kanun hükümleri milletlerarası planda geçersizdirler. Yani Türkiye, böyle bir milletlerarası andlaşma çerçevesinde yaptığı taahhütlerden kurtulmak için kendi Anayasa ve kanun hükümlerini milletlerarası planda ileri süremez. Keza bir milletlerarası andlaşmaya aykırı bu düzenlemeler yüzünden Türkiye’nin milletlerarası sorumluluğu doğabilir. Diğer bir ifadeyle milletlerarası andlaşmaya aykırı anayasal ve yasal düzenlemeler yapmanın müeyyidesi bu düzenlemelerin iç hukuk bakımından geçersizliği değil, milletlerarası hukuk bakımından geçersizliği ve Türkiye’nin milletlerarası sorumluluğunun doğmasıdır.

Şüphesiz, Türkiye’nin imzaladığı ve usûlüne uygun olarak yürürlüğe koyduğu bir milletlerarası andlaşma ile verdiği sözleri yerine getirmesi “söze bağlılık (ahde vefa, pacta sunt servanda  ilkesinin bir gereğidir. Ancak bu ilkenin uygulanması bir siyasî takdir sorunudur. Böyle bir sorunun takdiri yargıya değil, yasama ve yürütme organına aittir. Diğer bir ifadeyle, Türkiye’nin verdiği sözleri tutup tutmayacağına, Türk yargı organları değil, Türk siyasal organları, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar Kurulu karar verir.

* * *

Milletlerarası andlaşmaların, iç hukuk normlar hiyerarşisindeki yerini her ülkenin kendi anayasası belirlemektedir[80]. Birçok ülkede milletlerarası andlaşmalar, Almanya ’da[81], İtalya’da[82] ve Türkiye’de olduğu gibi, kanun değerindedir. Fransa gibi kimi ülkelerde ise kanunlar ile anayasa arasında bir değere sahiptir. Bazı istisnaî ülkelerde ise milletlerarası andlaşmalar anayasal değerdedir. Örneğin Hollanda ’da bu böyledir. Ancak, Hollanda Anayasasının 63’üncü maddesine göre, böyle bir andlaşmanın Parlâmentonun iki Meclisinin üyelerinin üçte ikisi tarafından onaylanması gerekir.

Fransa ’da ise 1958 Anayasasının 55’inci maddesine göre, milletlerarası andlaşmalar Anayasanın altında, ama kanunların üstünde bir değer taşır. Ancak, Fransa’da milletlerarası andlaşmalar ile Fransız Anayasası arasında çatışma çıkmasını önleyici bir mekanizma kurulmuştur. Fransız Anayasasının 54’üncü maddesine göre, “Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanlarından biri veya 60 milletvekili veya senatörün başvurusu üzerine Anayasa Konseyi bir milletlerarası andlaşmanın, Anayasaya aykırı bir hüküm taşıdığına karar verirse, andlaşmayı onaylama veya onaylamayı uygun bulma yetkisi, ancak gerekli anayasa değişikliklerinden sonra kullanılabilir”.

Türkiye’de Anayasayı değiştirmek için Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte ikisinin veya beşte üçünün kabul oyu gerekir. Beşte üç ile kabul edilmişse, zorunlu olarak referanduma da gidilmelidir. Oysa Türkiye’de bir milletlerarası andlaşmayı onaylamak için nitelikli bir çoğunluk öngörülmemiştir. Keza milletlerarası andlaşmaların Türk Anayasasına uygunluğunu sağlayacak Fransa da olduğu gibi bir mekanizma da Türk anayasal sisteminde yoktur. Türkiye Büyük Millet Meclisinin adî çoğunluğu (toplantıya katılanların salt çoğunluğu) ile kabul edilen onaylamayı uygun bulma kanunu neticesinde Cumhurbaşkanı tarafından onaylanan bir andlaşmanın kanunların üstünde bir değer taşıması, Anayasa Mahkemesinin anayasallık denetiminde ölçü norm olarak kullanılması, Anayasanın katılığını ve dolayısıyla üstünlüğünü sarsar ve Türk normlar hiyerarşisini tepe taklak eder. Eğer Türkiye’de milletlerarası andlaşmaların normlar hiyerarşisinde Anayasa düzeyinde yer alması isteniyorsa, bunların onaylanması için, Hollanda  örneğinde olduğu gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte iki çoğunluğunun kabul oyu aranması yönünde anayasa değişikliği yapılmalıdır.

D. Milletlerarası Andlaşmaların anayasaya Uygunluk Denetimi yapılabilir mi? 

Bibliyografya.- Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.186-188; Metin Kıratlı, Anayasa Yargısında Somut Norm Denetimi, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1966, s.112; Mümtaz Soysal, Dış Politika ve Parlâmento, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1964, s.216-217; Edip F. Çelik, Milletlerarası Hukuk, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Yenilenmiş Üçüncü Baskı, 1975, Cilt I, s.211-214; Mümtaz Soysal, “Milletlerarası Andlaşmalar Konusunda Anayasa Yargısı”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayını, 1997, Cilt 14, s.171-187.

Anayasamızın 90’ıncı maddesinin son fıkrasında bu soruya kesin ve açık bir cevap verilmiştir:

“Usûlüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar... hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz”.

Bu açık hüküm karşısında bir milletlerarası andlaşmanın anayasaya uygunluğunun Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesi mümkün değildir.

Bununla birlikte, milletlerarası andlaşmanın  kendisi denetim dışında kalsa da milletlerarası andlaşmaların onaylanması  sürecindeki diğer işlemlerin yargısal denetiminin mümkün olduğu düşünülebilir. Yukarıda açıkladığımız gibi, bir grup andlaşmaların onaylanması için Türkiye Büyük Millet Meclisinin çıkaracağı bir uygun bulma kanunu gerekmektedir. Diğer bir grup andlaşmanın onaylanması için ise, uygun bulma kanunu değil, Bakanlar Kurulunun çıkaracağı bir onay kararnamesi  gerekmektedir. Andlaşmanın kendisi yargı organları tarafından denetlenemese de, acaba bu “uygun bulma kanunu” veya “onay kararnamesi” yargı organları tarafından denetlenemez mi?

Kanımızca bu soruya olumlu cevap verilebilir. Evet, milletlerarası andlaşmanın kendisi denetlenemese de, bu andlaşmanın onaylanmasının uygun bulunmasına dair kanun veya Bakanlar Kurulu kararnamesi yargı denetimine tâbidir.

Onaylamayı Uygun Bulma Kanunlarının Denetimi Sorunu .- Kanımızca, bir milletlerarası andlaşmanın onaylanmasının uygun bulunmasına dair bir kanun, Anayasa Mahkemesinin denetimine tâbi bir kanundur. Anayasada “onaylamayı uygun bulma kanunları”nın denetlenemeyeceğini öngören bir hüküm yoktur. Anayasanın yasakladığı şey, milletlerarası andlaşmaların denetlenmesidir. Dolayısıyla, onaylamayı uygun bulma kanunları Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebilir.

Ancak milletlerarası andlaşmaların uygun bulunmasına dair kanunların içerikleri yukarıda örnekte[83] de görüldüğü gibi üç maddeden ibarettir:

MADDE 1.- ... tarihinde ... imzalanan ... Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile ... Hükûmeti arasında ... Andlaşmasının onaylanması uygun bulunmuştur.

MADDE 2.- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 3.- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

Bu şekilde olan “onaylamayı uygun bulma kanunu”nda andlaşmanın içeriği yer almaz. Yani “onaylamayı uygun bulma kanunu” onaylanmasını uygun bulduğu andlaşmanın maddelerini tekrarlamamaktadır. Keza, bu “onaylamayı uygun bulma kanunları”nın sonuna onaylanması uygun bulunan andlaşmanın metni de eklenmez. Dolayısıyla, milletlerarası andlaşmanın metni ve bunun onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun metni daima iki ayrı metin olarak kalırlar.

Evet, Anayasa Mahkemesi “onaylamayı uygun bulma kanunları ”nı denetleyebilecektir. Ancak, Anayasa Mahkemesi “falan ülkeyle yapılan filan tarihli andlaşmanın onaylanması uygun bulunmuştur” cümlesinden başka bir şey içermeyen böyle bir kanunun neyini denetleyecektir? Bu ifadenin hangi bakımdan Anayasaya uygun veya aykırı olduğu değerlendirilecektir? Dolayısıyla, böyle bir kanun üzerinde, Anayasa Mahkemesinin denetimi, kaçınılmaz olarak, şekil denetiminden ibaret kalacaktır. Yani, Türkiye Büyük Millet Meclisi kanunun son oylamasında öngörülen çoğunlukla kabul edilip edilmediğini araştıracaktır. Öngörülen çoğunlukla kabul edilmişse, bu kanun Anayasaya uygundur. İptal edilemeyecektir. O halde, Anayasa Mahkemesinin milletlerarası andlaşmaların uygun bulunması kanunlarını esas bakımından denetleyemeyeceğini, sadece şekil bakımından denetleyebileceğini söyleyebiliriz.

Mümtaz Soysal,  1997 yılında Anayasa Yargısı sempozyumunda[84] milletlerarası andlaşmaların onaylanmasının uygun bulunmasına dair kanunların, her bakımdan Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebileceğini savunmuştur. Soysal’ın bu tebliğinde söz konusu olan milletlerarası andlaşma, “İslâm Ülkeleri Arası Yatırım ve İhracat Kredi Sigortası Kurumu Kuruluş Andlaşması”dır. Mümtaz Soysal, söz konusu andlaşmanın birçok konuda “şer’î hükümlere uygunluk” şartını aradığı kanısına varmakta; dolayısıyla bu Andlaşmanın içeriğinin Türk Anayasasına aykırı olduğu sonucuna varmaktadır. Bundan sonra yazar, bu Andlaşmanın uygun bulunmasına dair Kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesini ve iptal edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir[85].

Mümtaz Soysal , bizim yukarıda mümkün olduğunu söylediğimiz şekil denetimini değil, bu onaylamayı uygun bulma kanunu vesilesiyle, bu kanunun onayladığı andlaşma içeriğinin de Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebileceğini savunmaktadır[86]. Oysa Anayasa Mahkemesi bunu yaparsa, milletlerarası andlaşmaların denetlenmesini yasaklayan 1982 Anayasasının 90’ıncı maddesinin son fıkrasına aykırı davranmış olacaktır.

Burada ayrıca şunu belirtelim ki, Mümtaz Soysal’ın görüşüne uygun olarak Anayasa Mahkemesi bir milletlerarası andlaşmanın onaylanmasının uygun bulunmasına dair olan kanunu iptal etse bile, bu andlaşma milletlerarası hukuk bakımından ortadan kalkmaz. Zira, usûlüne göre yürürlüğe konulduğuna göre, Türkiye’yi bağlamaya devam eder. Milletlerarası hukuk işlemlerinin geçerliliği bir iç hukuk işlemi olan Anayasa Mahkemesi kararından etkilenmez. Türk Hükûmeti, Anayasa Mahkemesi tarafından onay kanunu iptal edilmiş bir andlaşmaya uymaz ise, Türkiye’nin milletlerarası sorumluluğu doğar. Dolayısıyla Mümtaz Soysal’ın  görüşü, basit bir doktrinal spekülasyon değil, Anayasa Mahkemesi tarafından benimsenmesi halinde Türkiye’nin milletlerarası sorumluluğuna yol açabilecek bir görüştür.

Uygulama.- “İslâm Ülkeleri Arası Yatırım ve İhracat Kredi Sigortası Kurumu Kuruluş Andlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun”[87]unun iptali istemiyle DSP ve CHP’ye mensup 110 milletvekili tarafından 20 Ağustos 1996 tarihinde Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılmıştır. Anayasa Mahkemesi bu davada ret kararı verdiğini 27 Şubat 1997 tarihli basın açıklamasınla duyurmuştur. Bu karar henüz yayınlanmadığından Anayasa Mahkemesinin gerekçesini bilmiyoruz[88].

Onaylamayı Uygun Bulma Kararnamelerinin Denetimi Sorunu .- Yukarıda açıklandığı gibi bir grup andlaşmanın onaylanması için ise, uygun bulma kanunu değil, Bakanlar Kurulunun çıkaracağı bir onay kararnamesi gerekmektedir. Andlaşmanın kendisi yargı organları tarafından denetlenemese de kanımızca bu Bakanlar Kurulunun “onay kararnamesi” Danıştay tarafından denetlenebilir. Zira, Anayasamızın 125’inci maddesi, “idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır” demekte ve bunun istisnası olarak “Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askerî Şura kararları yargı denetimi dışındadır” demektedir. 125’inci maddedeki genel kural ve hukuk devleti ilkesi karşısında, Anayasada açıkça öngörülen istisnaların dışında, yargı denetimi dışında kalan “Hükûmet tasarrufları” kategorisi yaratmak mümkün değildir.

Ancak yukarıda örneğini gördüğümüz gibi[89], milletlerarası andlaşmaların uygun bulunmasına dair onay kararnamelerinin içerikleri şu formülden ibarettir:

“... Andlaşmanın onaylanması Dışişleri Bakanlığının ... tarih ve ... sayılı ... yazısı üzerine 31/5/1963 tarih ve 244 sayılı Kanunun 3 üncü ve 5 inci maddelerine göre Bakanlar Kurulu’nca ... tarihinde kararlaştırılmıştır. (Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanların imzaları)”.

Bu şekildeki milletlerarası andlaşmanın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair Bakanlar Kurulu kararnamesinin Danıştay neyini denetleyecektir? “Falan ülkeyle yapılan filan tarihli andlaşmanın onaylanması kararlaştırılmıştır” cümlesinin Anayasaya ve kanunlara uygunluğu nasıl araştırılacaktır? Dolayısıyla, böyle bir kanun üzerinde, Danıştayın denetimi, kaçınılmaz olarak şekil denetiminden ibaret kalacaktır. Yani Danıştay, söz konusu kararnamenin gerçekten Bakanlar Kurulundan çıkıp çıkmadığını, diğer bir ifadeyle, kararnamenin altında Cumhurbaşkanının, Başbakanın ve bütün bakanların imzasının bulunup bulunmadığını araştıracaktır. Bu imzalarda bir eksiklik yoksa bu kararname Anayasaya ve kanunlara uygundur. İptal edilemeyecektir. O hâlde, Danıştayın milletlerarası andlaşmaların uygun bulunmasına dair Bakanlar Kurulu kararnamelerini esas bakımından denetleyemeyeceğini, sadece şekil bakımından denetleyebileceğini söyleyebiliriz.

Danıştay böyle bir Bakanlar Kurulu kararnamesinin şekil denetimi vesilesiyle, bu kararnameyle onaylanan andlaşmanın içeriğinin de Anayasaya veya kanunlara uygunluğunu araştıramaz. Zira, Danıştay bunu yaparsa, milletlerarası andlaşmaların denetlenmesini yasaklayan 1982 Anayasasının 90’ıncı maddesinin son fıkrasına aykırı davranmış olacaktır.

Burada ayrıca yine şunu belirtelim ki, Danıştay bir milletlerarası andlaşmanın onaylanmasına dair Bakanlar Kurulu kararnamesini iptal etse bile, bu iptal kararı, andlaşmanın milletlerarası hukuk bakımından geçerliğini etkilemez. Zira, böyle bir andlaşma onaylanıp yürürlüğe konulduğuna göre, Türkiye’yi bağlamaya devam eder. Milletlerarası hukuk işlemlerinin geçerliliği bir iç hukuk işlemi olan Danıştay kararından etkilenmez. Türk Hükûmeti, Danıştay tarafından onay kararnamesi iptal edilmiş bir andlaşmaya uymaz ise, Türkiye “pacta sunt servanda  (ahde vefa, söze bağlılık) ilkesi”ni ihlâl etmiş durumuna düşer. Bu ilkenin ihlâl edilmesi Türkiye’nin milletlerarası sorumluluğunu doğurabileceği gibi, bir “causus belli  (savaş nedeni)” oluşturur ve bu nedenle Türkiye’ye savaş açılırsa bu savaş bir “bellum justum (haklı savaş) ”dur.

VIII. Genel Ve Özel Af İlânına  karar vermek

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.351; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.70; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.215-216; Sulhi Dönmezer ve Sahir Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, İstanbul, Beta, 10. Bası, 1985, Cilt III, s.267-308; Çetin Özek, “Umumî Af”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt XXIV, 1959, s.127-170.

Anayasamızın 87’nci maddesinde Türkiye Büyük Millet Meclisine verilen sekizinci yetki ve görev, “Anayasanın 14’üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hariç olmak üzere genel ve özel af ilânına” karar vermektir.

Maddede görüldüğü gibi “Anayasanın 14’üncü  maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler” affedilemeyeceklerdir. Bu nedenle Anayasanın 14’üncü maddesi ise şöyle demektedir:

“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar”.

Görüldüğü gibi Anayasanın 14’üncü maddesinde sayılan fiiller genellikle devlet aleyhine işlenen suçlar ile ilgilidir. Burada “ilgili” kelimesinin altını çiziyoruz; zira, Anayasanın 14’üncü  maddesi her ne kadar birtakım fiiller saymış olsa da, bu maddenin bizatihi suç yarattığını söylemek mümkün değildir. En azından maddede bu fiiller için ceza öngörülmemiştir. Zaten ceza hukuku sistemimizde, suç ceza kanunları ile yaratılır. Ceza kanunlarının suç olarak tarif etmediği bir fiil suç olarak nitelendirilemez. O nedenle, Anayasanın 87’nci maddesinde görüldüğü gibi “Anayasanın 14’üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler ” affedilemezler denmesi doğru değildir. Ülkemizde kimse Anayasanın 14’üncü maddesinden hüküm giymiş değildir. Hüküm giyenler, Anayasanın 14’üncü maddesinde sayılan fillerden değil, bu fiillerle “ilgili”, bu fiillere “benzeyen” Türk Ceza Kanunu maddelerinden mahkûm olmuşlardır. Türk Ceza Kanununun hangi maddelerinin Anayasanın 14’üncü maddesindeki fiiller kapsamında olduğunu tayin etmenin ise pek kesin bir yolu yoktur. Her hâlükârda bu konuda kıyas yoluna başvurulacaktır. Bu ise ceza hukukunun temel ilkelerinden olan, kanunîlik, kıyas yasağı  ve dar yorum ilkelerine şu ya da bu şekilde aykırı olacaktır.

Bu nedenle kanımızca, Anayasanın 87’nci maddesinde “Anayasanın 14’üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler”in affedilemeyecekleri yolundaki kural hukuk tekniği açısından pek çok problem doğurmaya adaydır.

Şüphesiz bir kurucu iktidar, kurduğu bir organa bir yetkiyi verip vermemekte veya veriyorsa istediği miktarda vermekte serbesttir. Ancak, 1982 kurucu iktidarı devletin kendisine karşı işlenen suçları affetmesini yasaklarken, kişilere karşı işlenen suçlara ilişkin bir af yasağını  getirmemiş olması, bu kurucu iktidarın, bireyi korumaya nazaran devleti korumaya çok daha önem verdiğini gösteren ilginç bir noktadır. Her hâlükârda bu husus, hukukî değil, bir siyasî sorundur.

Anayasanın 169’uncu maddesinde bir af yasağı  daha getirilmiştir:

“Münhasıran orman suçları için genel af ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanları yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar, genel ve özel af kapsamına alınamaz”.

Anayasa iki tür af öngörmüştür: Genel af ve özel af.

Türk Ceza Kanununun 97’nci maddesine göre, genel af, kamu davasını ve hükmolunan cezaları bütün neticeleri ile birlikte ortadan kaldırır. Türk Ceza Kanununun 98’inci maddesi ise özel affı şu şekilde tanımlamaktadır: “Hususi af, havi olduğu sarahate göre, cezayı ortadan kaldırır veya azaltır veya değiştirir”.

“Genel af ”, hem cezayı, hem de suçu ortadan kaldırır. “Özel af” ise sadece cezayı ortadan kaldırır; suçluluk durumunu etkilemez. Yani genel af, sadece mahkûmiyetin bütün cezaî sonuçlarını değil, aynı zamanda fiilin suç niteliğini ortadan kaldırır. Oysa özel af, suçluluk niteliğini değil, fakat hükmedilmiş olan cezayı, ortadan kaldırır veya azaltır veya başka bir cezaya çevirir[90].

Buna göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi bir veya birden fazla kişi için genel af ilân edebileceği gibi, bir veya birden fazla kimseler hakkında özel af ilân edebilir. Bu nedenle, özel affı bir tek kişiye, genel affı ise herkesi kapsayan bir af olarak düşünmek yanlıştır[91].

Türkiye Büyük Millet Meclisinin af yetkisi  sınırsız bir yetki değildir. Türkiye Büyük Millet Meclisi çıkaracağı af kanununda, genel veya özel affın kapsamını belirlerken Anayasanın diğer temel ilkelerini, hukuk devleti ilkesini, özellikle de eşitlik ilkesini dikkate almalıdır. Her af kanununda , eşitlik ilkesi bakımından büyük problemlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bir tür suçun af kapsamına alınırken, diğer bir suçun af kapsamının dışında bırakılmasının genellikle objektif bir kriterini bulmak güç olacaktır. Bu ise, çoğunlukla eşitlik ilkesine aykırılık oluşturacaktır. Böyle bir af kanunundan sonra açılacak iptal davasında ve keza çok sayıda olacak itiraz başvurularında, Anayasa Mahkemesi af kanununun birçok hükmünü eşitlik ilkesine aykırı görerek iptal etme yoluna gidebilecek ve bu şekilde af kanununun kapsamı başta Türkiye Büyük Millet Meclisinin öngörmediği bir şekilde genişleyebilecektir[92].

Anayasa her ne kadar Türkiye Büyük Millet Meclisinin af ilânına “karar vermek” yetkisinden bahsediyorsa da, Türkiye Büyük Millet Meclisi bu yetkisini “parlâmento kararı” şeklinde değil, bir “kanun” şeklinde kullanır. Parlâmento kararı ile kanun arasındaki farkı, aşağıda ayrıca göreceğiz.

IX. Ölüm Cezalarının Yerine Getirilmesine Karar Vermek

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.353; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.71; Turhan Feyzioğlu, “Meclisin İdam Hükümlerini İnfaz ve Hususî Af Salâhiyetleri Hakkında”, Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, Cilt II, Sayı 3-4, s.421-424; Tikveş, op. cit., s.177; Dönmezer ve Erman, op. cit., c.II, s.644-648; Bülent Tanör, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, İstanbul, BDS Yayınları, Genişletilmiş Üçüncü Baskı, 1994, s.19-24.

Anayasamızın 87’nci maddesine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisinin sahip olduğu dokuzuncu yetki, “mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek”tir.

1. Tarihsel Kökeni

Ölüm cezasının  verilmesi mahkemelere ait olsa da, bu cezanın infaz edilmesine izin verme yetkisi, tarihsel olarak “hükümranlık” yetkileri içinde görülmüş, infaz için hükümdarın izni aranmıştır. Bu nedenle, başka ülkelerde ve bizde eskiden bu yetki hükümdara aitti. Bu yetki günümüzde Cumhurbaşkanına tanınabilir[93]. Ancak, Bizde Cumhuriyetin ilânından sonra “hukuk-u saltanat”a ait bütün yetkilerin, Cumhurbaşkanında değil, Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplanması istenmiş[94], bu amaçla da 1924 Teşkilât-ı Esasîye Kanununun 26’ncı maddesinde, “mahkemelerden sadır olup kat'iyyet kesbetmiş olan idam hükümlerinin infazı” yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiştir. 1924 Teşkilât-ı Esasîye Kanunundaki bu hüküm, 1961 ve 1982 Anayasalarına da geçmiştir. Yani 1982 Anayasasındaki Türkiye Büyük Millet Meclisinin “ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek” yetkisi, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bu anlayışın bir mirasıdır.

13 Temmuz 1965 tarih ve 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun 2’nci maddesi de ölüm cezalarının, “hükümlü hakkındaki kararın Yargıtayca onanması ve Türkiye Büyük Millet Meclisince infazına karar verilmesinden sonra... infaz” olunacağını öngörmektedir.

2. Meclisin Yetkisi

Türkiye Büyük Millet Meclisi, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar verirken, mahkeme kararının hukukîliğini incelememesi gerekir. Yargıtay tarafından onanmış kesinleşmiş bir mahkeme kararını Türkiye Büyük Millet Meclisi tartışamaz. Türkiye Büyük Millet Meclisi idam kararını  hiçbir şekilde tartışmadan oylamalıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konudaki yetkisi ölüm cezasının yerine getirilmesine veya getirilmemesine karar vermekten ibarettir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, mahkemelerin yerine geçip yargılamaya ve hükme ilişkin yeni işlemler yapamaz. Bu tür işlemlerin yapılması yargılama yetkisini bağımsız mahkemelere veren Anayasamızın 9’uncu maddesine aykırı olur. Bu husus, ayrıca TBMM İçtüzüğünün 92’nci maddesinde de açıkça belirtilmiştir: “Komisyonlar ve Genel Kurul, mahkeme kararını değiştiremez”.

1982 Anayasası ölüm cezalarının yerine getirilmesine Türkiye Büyük Millet Meclisinin “karar” vereceğini belirttiğine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi, ölüm cezasının yerine getirilmemesine  de karar verebilir.

3. Kanun Tasarısı

Türkiye Büyük Millet Meclisi “mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek” yetkisini, “parlâmento kararı” şeklinde değil, “kanun” biçiminde kullanmaktadır. Meclisin bu konudaki kararını “kanun” biçiminde vereceği Anayasada öngörülmemekle birlikte, TBMM İçtüzüğünün “ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanun tasarıları” başlıklı 92’nci maddesinde açıkça öngörülmüştür. Maddeye göre,

“ölüm cezaları hakkındaki kesinleşmiş mahkeme kararlarının yerine getirilmesine dair Başbakanlık yazıları, esas komisyon olarak Adalet Komisyonuna havale edilir. Adalet Komisyonu, bu cezayı inceleyerek cezanın yerine getirilmesinin onaylanması ve onaylanmaması yönünde bir kanun[95] metni hazırlar. Komisyonlar ve Genel Kurul, mahkeme kararını değiştiremezler”.

Maddede italik olarak verdiğimiz kelimeden de anlaşılacağı üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi “mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine” ilişkin iradesini “kanun” biçiminde açıklayacaktır. Aşağıda bunu eleştireceğiz.

4. Başbakanlık Yazısı

Yukarıdaki maddeden anlaşılacağı üzere, ölüm cezaları hakkındaki kesinleşmiş mahkeme kararları, Başbakanlık yazısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gönderilir. Başbakanlık bir yazıyla kesinleşmiş mahkeme kararını Türkiye Büyük Millet Meclisine göndermedikçe Meclisin kendiliğinden bu konuda karar alması mümkün değildir.

Acaba Başbakanın kendisine ulaşan kesinleşmiş ölüm cezası hükmünü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına göndermeme yetkisi var mıdır? Bu sorun, Ocak 2000’de yaşanmıştır. Abdullah Öcalan hakkında kesinleşmiş ölüm cezası hükmü, kendisine ulaşmasına rağmen Başbakanlık tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderilmemiş ve 12 Ocak 2000 günü Başbakan tarafından bir sürede gönderilmeyeceği açıklanmıştır[96]. Kanımızca, Başbakan, mahkemelerce verilmiş ve kesinleşmiş bir ölüm cezası hükmünü Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına göndermek zorundadır. Zira, 10 Ekim 1984 tarih ve 3056 sayılı Başbakanlık Teşkilatı Hakkında Kanun Kararnamenin Kabulü Hakkında Kanunun 9’uncu maddesinin c bendine göre, “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve ölüm cezalarının yerine getirilmesi ile ilgili kanuni düzenlemelere ait işlemleri yapmak” görevi Başbakanlığa verilmiştir. 3056 sayılı Kanunun 9’uncu maddesinin c bendi, bu konuda Başbakanlığa takdir yetkisi vermemektedir. Başbakanlık kendisine gelen ölüm cezası hükmünü mutlaka Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına göndermek zorundadır. Başbakanın 3056 sayılı Kanunun 9’uncu maddesinin c bendinde öngörülen bu görevini yerine getirmemesi Türk Ceza Kanununun 230’uncu maddesinde öngörülen “görevi ihmal” suçunu oluşturur. Başbakanın cezaî sorumluluğunun bu nedenle tahrik edilmesi mümkündür. Bunun için ise Başbakan hakkında Meclis soruşturması açılması ve Başbakanın Yüce Divana sevk edilmesi gerekir.

4. Meclisin Üç Muhtemel Tavrı

Başbakanlık tarafından kendisine “kesinleşmiş bir ölüm cezası hükmü” sunulan Türkiye Büyük Millet Meclisinin davranışı konusunda üç ihtimal vardır. 1. Ölüm cezasının yerine getirilmesi hakkında kanun çıkarabilir. 2. Ölüm cezasının yerine getirilmemesi hakkında kanun çıkarabilir. 3. Bir kanun çıkarmayabilir. Şimdi bu üç ihtimali kısaca inceleyelim.

a) Ölüm Cezasının Yerine Getirilmesi Hakkında Kanun

“Ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanunlar” da, bir kanun olmak itibarıyla, kabul edilmeleri, yayımlanmaları, yürürlüğe girmeleri ve yargısal denetimleri bakımından normal kanunların hukukî rejimine tâbidir. O halde, ölüm cezalarının yerine getirilmesi hakkındaki kanunlar da Cumhurbaşkanın tarafından bir kez daha görüşülmek üzere Büyük Millet Meclisine geri gönderilebilirler. Bu kanunların da yürürlüğe girmesi için Cumhurbaşkanı tarafından Resmî Gazetede yayımlanmaları gerekir. Tüm bu işler ise epey bir süre alır. Keza, ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanunlara karşı da Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılabilir. Ancak Anayasa Mahkemesi böyle bir kanunu sadece şekil bakımından inceleyebilir. “... hakkında idam cezasının infazı onaylanmıştır” cümlesinden ibaret bir kanunun Anayasa Mahkemesi şekli dışında bir şeyini denetleyemez. Kanunların şekil bakımından denetimi ise, “son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı” hususuyla sınırlıdır (Anayasa, m.148/2). Keza, bir kanunun “yayımlandığı tarihten itibaren on gün geçtikten sonra şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz; def’i yoluyla da ileri sürülemez” (m.148/2). Şekil bakımından aykırılık iddiasıyla dava açma hakkına ise, Cumhurbaşkanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte biri sahiptir (m.148/2). Bu kişilerin kanunun Resmî Gazetede yayımlanmasından itibaren on gün içinde iptal davası açma hakları olduğuna göre, ilgili mahkumun idam cezasının 10 gün süreyle infaz edilmemesi, Cumhurbaşkanının ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin dava açıp açmayacaklarını beklemek gerekir[97]. Bu süre içinde dava açılmaz ise, idam cezası infaz olunabilir. Eğer bu süre içinde dava açılırsa, ölüm cezasının infazı Anayasa Mahkemesinin kararının Resmî Gazetede yayımlanmasına kadar ertelemek gerekir.

b) Ölüm Cezasının Yerine Getirilmemesi Hakkında Kanun

Türkiye Büyük Millet Meclisi, “ölüm cezasının yerine getirilmesine karar vermek” yetkisine sahip olduğuna göre, hiç şüphesiz, “ölüm cezasının yerine getirilmemesine karar vermek” yetkisine de sahiptir. O halde, Türkiye Büyük Millet Meclisi “ölüm cezasının yerine getirilmemesi hakkında kanun” da çıkarabilir. Türkiye Büyük Millet Meclisi böyle bir kanunu kabul ederse, şüphesiz mahkûmun ölüm cezası infaz edilemez. Ancak kanımızca, bu “ölüm cezasının yerine getirilmemesi hakkında kanun” mahkûmun suçluluk durumunu etkilemez. Yani mahkûmun suçu ve mahkûmiyeti ortadan kalkmaz. Böyle bir mahkûmun pratikte ölüm cezası infaz edilemez; ancak, bu mahkûmun salınmasını gerektirecek hiçbir neden yoktur. Böyle bir mahkûm, ömür boyu hapiste kalır. Yani ölüm cezası fiilen ömür boyu hapis cezasına dönüşmüş olur.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin, bu konudaki yetkisi ölüm cezasının yerine getirilmesine veya getirilmemesine karar vermekten ibarettir. O hâlde, Meclisin ölüm cezasını bir başka cezaya dönüştürme yetkisi de yoktur[98].

Bununla beraber, ölüm cezasının yerine getirilmemesine karar veren Türkiye Büyük Millet Meclisi söz konusu mahkûmun durumunu çeşitli mülahazalarla değerlendirdikten sonra, o mahkûm hakkında bir genel veya özel af kanunu çıkarabilir. Bu durumda o mahkûmun suçluluğunu, cezasının ortadan kaldırabileceği gibi, cezayı bir başka cezaya dönüştürebilir veya miktarını azaltabilir. Ancak, bu “ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek yetkisi” içinde bir yetki değil, Türkiye Büyük Millet Meclisinin sahip olduğu ve yukarıda gördüğümüz bir başka yetki olan “af yetkisi” içinde yer alan bir yetkidir.

c) Meclisin Bir Kanun Kabul Etmemesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi mahkemelerce kesinleşen ve kendisine sunulan ölüm cezalarının yerine getirilmesi veya getirilmemesi hakkında bir kanun çıkarmayabilir. Bu konuda Meclis hiçbir işlem yapmayabilir. Böyle bir durumda ne olur? Bir kere belirtelim ki, bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisini belli bir sürede karar vermeye zorlayan ne Anayasada, ne de İçtüzükte bir hüküm vardır. Böyle bir süre olsa da değişen bir şey olmaz. Bu nedenle, Türkiye Büyük Millet Meclisi ölüm cezasının yerine getirilmesine veya getirilmemesine ilişkin kanunu çok uzun bir süre çıkarmayabilir. Başbakanlık tarafından gönderilen kesinleşmiş idam cezası hükümleri Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonunda daimî olarak bekleyebilirler. Keza, Komisyon tasarıyı hazırlayıp Meclis Başkanlığına sunsa bile, bu tasarı Genel Kurula sunulmayabilir ve sunulsa bile Genel Kurul tasarıyı görüşmeyebilir. Böyle bir durumda, Türkiye Büyük Millet Meclisinden idam cezasının onaylanmasına ilişkin kanun çıkmadıkça, ilgili mahkûmun cezasının infazı mümkün değildir. Bu durumda mahkûm, cezasının yerine getirilmesi veya yerine getirilmemesi konusundaki kanunun çıkmasını hapiste bekler. “Ölüm cezasının yerine getirilmesine dair kanun” çıkarsa, mahkûm yıllarca hapiste yattıktan sona infaz edilebilir. Ancak hiçbir zaman bu kanun çıkmayabilir ve mahkûm hayatının son günlerini hapiste geçirebilir. Bu durumda, mahkûmun cezası fiilen ömür boyu hapis cezasına dönüşmüş olur.

5. Uygulama

Ülkemizde demokratik dönemlerdeki uygulama da bu doğrultudadır. 1965-1970, 1973-1980 yılları arasında ve 1984’ten bu güne (Şubat 2000) kadar ülkemizde Türkiye Büyük Millet Meclisi, mahkemeler tarafından verilmiş ve kesinleşmiş bir ölüm cezasının yerine getirilmesine dair kanun çıkarmamıştır[99]. Dolayısıyla idam cezasının  ülkemizde demokratik dönemlerde fiilen ortadan kalktığı veya en azından uyku dönemine girdiği söylenebilir[100].

6. “Kanun” mu, “Karar” mı?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi ölüm cezalarının yerine getirilmesine “parlâmento kararı” değil, “kanun” ile karar vermektedir. Kanımızca, Anayasamızda ölüm cezalarının yerine getirilmesi kararlarının “kanun” şeklinde verilmesini gerektirecek bir hüküm yoktur. Tersine, Anayasamızın 87’nci maddesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin “mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar” vereceğinden bahsetmektedir. Kanımızca bu karar, kanun şeklinde değil, adı üstünde “karar” şeklinde verilmelidir.

Çünkü, burada maddî anlamda bir kanun konusu, yani, bir kural-işlem, diğer bir ifadeyle, genel, soyut, kişilik-dışı bir işlem yoktur. Hukukumuzda her ne kadar şeklî anlamda kanun tanımı geçerliyse de, maddî anlamda kanun niteliği taşımayan sırf şeklî anlamda kanun özelliğine sahip işlemlerin sayısını yok yere artırmamak gerekir. Anayasanın istediği tek şey, bir kişi hakkında mahkemelerce verilen ve kesinleşen ölüm cezasının infazı için, Türkiye Büyük Millet Meclisinin “iradesi”ni açıklamasıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu iradesini, bir kanun yapmaya gerek olmadan, bir “parlâmento kararı” şeklinde açıklayabilir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu iradesini parlâmento kararı şeklinde açıklamasının bir sakıncası yoktur. Gerçi Meclis bu iradesini “kanun” şeklinde açıklarsa, bu kanunun Anayasa Mahkemesinin denetimine tâbi olacağı ve Anayasa Mahkemesinin denetiminin ek bir güvence oluşturacağı, parlâmento kararı şeklinde açıklarsa, bu kararın Anayasa Mahkemesinin denetimine tâbi olmayacağı söylenebilir. Ancak hemen ilâve edelim ki, “ölüm cezasının yerine getirilmemesine dair kanunlar” da Anayasa Mahkemesinin denetimine tâbi olacaklardır. Bu ihtimalde ise, Anayasa Mahkemesinin denetimi bir “ek-güvence” değil, bir “ek-sakınca” oluşturur. Kanımızca, ölüm cezalarının yerine getirilmesi veya getirilmemesi kararlarının Anayasa Mahkemesinin denetimine tâbi olması ile olmaması arasında pratikte bir fark yoktur. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasa Mahkemesinin “ölüm cezalarının yerine getirilmesi veya getirilmemesi hakkında kanunlar” üzerindeki denetim yetkisi kaçınılmaz olarak şekil denetimi yetkisinden ibaret olacaktır. Kaldı ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin idam cezasının onaylanması konusundaki iradesinin Anayasa Mahkemesinin denetimi dışında kalmasının hukuk devleti açısından hiçbir sakıncası yoktur. Zaten ortada kesinleşmiş bir mahkeme kararı vardır. Kesinleşmiş bir mahkeme kararına dayanan bir işlemin bir kez daha bir başka mahkeme tarafından incelenmesinin mantığını anlamak mümkün değildir.

Nihayet Türkiye Büyük Millet Meclisi “mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek” yetkisini bir “kanun” ile kullanırsa, bu konuda hazırlanacak kanun tasarısı doğal olarak şu ya da bu şekilde komisyonlarda ve Genel Kurulda tartışma konusu yapılabilir. Keza, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen bu kanun tasarısını Cumhurbaşkanı da bir kez daha görüşülmek üzere geri gönderebilir. Nihayet bu kanunların, yürürlüğe girebilmeleri için de Cumhurbaşkanı tarafından 15 gün içinde Resmî Gazetede yayınlanmaları gerekir. Dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinin “mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek” yetkisini bir “kanun” ile kullanması, “parlâmento kararı” ile kullanmasına nazaran çok daha fazla zaman alır.

“Mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek” yetkisini Türkiye Büyük Millet Meclisinin “parlâmento kararı” ile kullanması gerektiği yolundaki görüşün doğruluğu tarihsel olarak da kanıtlanabilir. 1924 Anayasası döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi bu konudaki yetkisini, “kanun” ile değil, “parlâmento kararı” ile kullanıyordu[101]. “Ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek” yetkisini Türkiye Büyük Millet Meclisinin “kanun” ile kullanması usûlü ilk defa 1961 Anayasası ile kabul edilmiştir. Bunun nedeni ise, 1961 Anayasasının çift meclis sistemi kurmuş olması ve ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek yetkisine her iki meclisi iştirak ettirmek istemesidir[102]. Zira, bu yetki meclislerden birine değil, Türkiye Büyük Millet Meclisine verildiğinden ve Türkiye Büyük Millet Meclisi o zaman iki meclisli olduğundan zaten böyle bir konuda “parlâmento kararı” ile karar alması mümkün değildi. Çünkü, iki-meclisli parlâmentolarda, parlâmento kararlarını her meclis tek başına alır. Bu nedenle, 1961 Anayasası döneminde, idam cezalarının yerine getirilmesi konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi iradesini kaçınılmaz olarak “kanun” biçiminde açıklamak zorundaydı. Ancak, 1982 Anayasası tek-meclisli bir parlâmento kurduğuna göre, bu Anayasa döneminde, Türkiye Büyük Millet Meclisi, ölüm cezalarının yerine getirilmesi konusundaki iradesini “parlâmento kararı” şeklinde açıklayabilir. 1982 Anayasası döneminde de 1924 Anayasası dönemindeki uygulamaya geri dönülmelidir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin “ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek” yetkisini “parlâmento kararı” ile kullanmasına engel Anayasada hiçbir hüküm yoktur. Buna engel olan tek hüküm Anayasada değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde vardır. Bu hüküm İçtüzüğün 92’nci maddesinde bulunmaktadır. Bu madde ise 5 Mart 1973 tarih ve 584 sayılı TBMM İçtüzüğünün 16 Mayıs 1996 tarihinde değiştirilmeden kalan bir maddesidir. 1973’te bu 92’nci madde haliyle, o zaman yürürlükte olan 1961 Anayasasının sistemi için yapılmış ve o nedenle de “ölüm cezalarının yerine getirilmesi” için “kanun tasarısı” hazırlanacağını öngörmüştür. Kanımızca, İçtüzüğün 92’nci maddesi 1982 Anayasasına aykırıdır.

7. Savaş Halinde Ölüm Cezalarının İnfazı

Son olarak belirtelim ki, savaş halinde askerî mahkemelerce verilen ölüm cezalarının yerine getirilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisinin karar vermesi şartı aranmaz. Bu halde ölüm cezaları başkomutan veya vekil edeceği komutanın onayı ve infaz işareti ile yerine getirilir[103].

X. Türkiye Büyük Millet Meclisinin Diğer görev ve yetkileri

Anayasamızın 87’nci maddesi, yukarıda gördüğümüz yetki ve görevleri saydıktan sonra, ayrıca “Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmek” konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkili ve görevli olduğunu belirtmiştir.

Bu görev ve yetkiler arasında şunlar sayılabilir:

1. İçtüzük yapmak (m.95). İçtüzüğün ne olduğunu Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından nasıl yapıldığını yukarıda görmüştük[104]. O nedenle burada tekrar değinmiyoruz.

2. Cumhurbaşkanını seçmek (m.102). Cumhurbaşkanının seçim usûlünü aşağıda Cumhurbaşkanını incelediğimiz bölümde göreceğiz.

3. Anayasayı değiştirmek (m.175). Biz aşağıda ayrı bir bölüm olarak anayasa değişikliği konusunu işleyeceğiz. Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu yetkisini orada açıklayacağız.

4. Kanun hükmünde kararnameleri onaylamak (m.91). Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu yetkisini aşağıda kanun hükmünde kararnameler konusunu inceleyeceğimiz bölümde göreceğiz.

5. Anayasanın 119 ve 120’nci maddeleri uyarınca verilecek olan olağanüstü hâl ilân kararını onaylamak ve süresini her defasında dört ayı geçmemek üzere uzatmak (m.121). Bu yetkiyi aşağıda olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamelerini inceleyeceğimiz bölümde açıklayacağız.

6. Olağanüstü hal süresince Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun çıkaracağı kanun hükmünde kararnameleri onaylamak (m.121/son). Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu yetkisini de aşağıda olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamelerini inceleyeceğimiz bölümde göreceğiz.

7. Anayasanın 122’nci maddesi uyarınca Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun alacağı Sıkıyönetim ilân kararını onaylamak ve süresini her defasında dört ayı geçmemek üzere uzatmak (m.122). Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu yetkisini de aşağıda sıkıyönetim rejimini inceleyeceğimiz bölümde göreceğiz.

8. Sıkıyönetim süresince Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun çıkaracağı kanun hükmünde kararnameleri onaylamak (m.122/3). Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu yetkisini de aşağıda sıkıyönetim kanun hükmünde kararnamelerini inceleyeceğimiz bölümde göreceğiz.

XI. anayasada Belirtilenler Dışında Türkiye Büyük Millet Meclisine kanunla başka görev ve yetki verilebilir mi?

Yukarıda Türkiye Büyük Millet Meclisinin Anayasadan kaynaklanan görev ve yetkilerini gördük. Acaba Türkiye Büyük Millet Meclisine Anayasada belirtilenler dışında kanunla başka görev ve yetki verilebilir mi? Bu sorunun cevabı önemlidir. Çünkü uygulamada bazı kanunlarla, Türkiye Büyük Millet Meclisine Anayasada ayrıca öngörülmemiş yetkiler verilmektedir. Örneğin 1 Şubat 1967 tarihli ve 832 sayılı Sayıştay Kanununun 6’ncı maddesi (26 Haziran 1996 tarihli ve 4149 sayılı Kanunla değişik şekli) Sayıştay üyelerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmesini öngörmektedir. Keza, 13 Nisan 1994 tarih ve 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunun 6’ncı maddesi, Radyo ve Televizyon Üst Kuruluna üye seçme yetkisini Türkiye Büyük Millet Meclisine vermiştir.

Yavuz Sabuncu’ya  göre, 87’nci  madde, “TBMM'nin Anayasada gerek bu maddede gerek diğer maddelerde düzenlenmiş olan görev ve yetkilerini kapsayacak şekilde düşünülmüş”tür[105]. Yazara göre, bu nedenle, “tüm görev ve yetkilerini Anayasadan alan TBMM, yasalar yoluyla yeni yetkiler edinemeyecektir”[106]. Fahri Bakırcı da “Anayasada öngörülmemiş bir yetki veya görevin yasayla edinilmesi”nin olanaklı olmadığını düşünmektedir[107].

Kanımızca, Sabuncu ve Bakırcı’nın görüşlerine katılmaya imkân yoktur. Zira bu görüşler yasama yetkisinin Anayasadan kaynaklandığı varsayımına dayanmaktadır. Oysa yasama yetkisinin niteliğini açıkladığımız onbirinci bölümde gördüğümüz gibi[108], yasama yetkisi “aslî (ilkel, originaire)” bir yetkidir. Yasama organı, Anayasaya dayanmaksızın bir alanı doğrudan doğruya düzenleyebilir. Yasama organının bir konuda kanun çıkarabilmesi için, bu konuda Anayasa tarafından ayrıca yetkilendirilmesine ihtiyacı yoktur. Yani yasama organının Anayasaya dayanma, Anayasadan yetki alma gibi bir zorunluluğu yoktur. Yasama organının tek zorunluluğu, Anayasaya aykırı düzenleme yapmamaktır. Kanun, Anayasa karşısında secundum constitutionem  değil, intra constitutionem  niteliktedir. O halde, Anayasaya aykırı olmamak şartıyla, Anayasada ayrıca öngörülmemiş bir yetki de Türkiye Büyük Millet Meclisine kanunla verilebilir. Bu nedenle, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, kendisine kanunla, Sayıştaya, RTÜK’e üye seçme yetkisini vermesinde Anayasaya bir aykırılık yoktur. 

Sonuç olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kendisine Anayasada öngörülmeyen daha birçok görev ve yetkiyi kanunla verebileceğini söyleyebiliriz.

* * *

Böylece Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkilerini de görerek, yasama organına ilişkin konuları tamamlamış bulunuyoruz. Şimdi aşağıdaki bölümlerde yürütme organına ilişkin konuları göreceğiz.

 


 


[1].   Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.267.

[2].   Örneğin: Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.267.

[3].   Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.325.

[4].   Bkz. supra, s.399-411.

[5].   Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.273.

[6].   “Meclis araştırması” konusunda bkz.: Erdal Onar, Meclis Araştırması, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1977, passim.

[7].   Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.273.

[8].   Ibid.

[9].   Ibid. s.274.

[10]. Ibid.

[11]. Ali Oğuz Şahin, Başbakanların ve Bakanların Görevleriyle İlgili Cezaî Sorumlulukları, Ankara, Palme Yayıncılık, 1999, s.128-144; Zeki Hafıoğulları, Bülent Acar ve Ö. Asım Livanelioğlu, Meclis Soruşturmaları Hakkında Düşünceler: Üç Örnek, Ankara, US-A Yayıncılık, 1997; Hikmet Tülen, Türk Anayasa Hukukunda Bakanların Cezaî Sorumluluğu ve Meclis Soruşturması, Konya, Mimoza, 1999.

[12]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.274.

[13]. Meclis soruşturması usûlünün kendisi değil, ama bu usûlün neticesinde Başbakan veya bakanların genel mahkemelerde değil, özel bir mahkeme de, Yüce Divanda yargılanmasının sebep ve amacı ise, yargı organını, yürütme organının etkisine karşı korumaktır. Genel mahkemelerin Başbakan veya bakanları yargılamakta çekingen davranabileceği, etki altında kalabileceği endişesiyle, Başbakan ve bakanları görev suçlarından yargılamak üzere özel bir mahkeme kurulmuştur.

[14]. Şahin, op. cit., s.137; Özçelik, op. cit., c.II, s.292; Bakırcı, op. cit., s.516.

[15]. Mustafa Kamalak, “Meclis Soruşturması Kimler Hakkında Açılabilir”, Akit, 27 Temmuz 1996, s.2’den nakleden Hikmet Tülen, Türk Anayasa Hukukunda Bakanların Cezaî Sorumluluğu ve Meclis Soruşturması, Konya, Mimoza, 1999, s.95.

[16]. Hikmet Tülen İçtüzüğün bu hükmünün Anayasa aykırı olduğu görüşünde belli bir haklılık payı bulmakla birlikte, eski Başbakan veya eski bakanlar hakkında da Meclis soruşturması açılabilmesi gerektiğini düşünmektedir (Tülen, op. cit., s.97-102).

[17]. Burada belirtelim ki, uygulamada hep eski Başbakan veya eski bakanlar hakkında Meclis soruşturması açılmaktadır (Bakırcı, op. cit., s.517).

[18]. Tülen, op. cit., s.91.

[19]. Tülen, op. cit., s.103.

[20]. Tülen, op. cit., s.112-121; Bakırcı, op. cit., s.518-519; Şahin, op. cit., s.141.

[21]. Tülen, op. cit., s.121-141; Şahin, op. cit., s.141-144; Bakırcı, op. cit., s.520-522.

[22]. Şahin, op. cit., s.142.

[23]. Tülen, op. cit., s.141-143; Şahin, op. cit., s.144-147; Bakırcı, op. cit., s.522.

[24]. Tülen, op. cit., s.143-152; Şahin, op. cit., s.147-149; Bakırcı, op. cit., s.523.

[25]. Şahin, op. cit., s.145.

[26]. Ibid., s.146.

[27]. Ibid.

[28]. Ibid.

[29]. Ibid. s.148.

[30]. Şahin, s.169-190; Tülen, op. cit., s.176-186; Bahri Öztürk, “Bir Ceza Mahkemesi Olarak Anayasa Mahkemesi: ‘Yüce Divan’”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1995, Cilt12, s.59-108.

[31]. Şahin, op. cit., s.181.

[32]. Ali Oğuz Şahin, Yüce Divanın mahkûmiyet kararından sonra ilgili Başbakan veya bakanın milletvekilliğinin düşmesi için Genel Kurulda oylama yapılacağını yazmaktadır ki (Şahin, op. cit., s.149), bu 23 Temmuz 1995 tarih ve 4121 sayılı Anayasa değişikliği kanunundan sonra doğru değildir.

[33]. Şahin, op. cit., s.184.

[34]. Ibid., s.180-181.

[35]. Meclis soruşturmasında, Başbakan Yüce Divana sevk edilirse Hükûmet istifa etmiş sayılmakta, keza Yüce Divan sevk edilen bakan bakanlıktan düşmektedir. Ancak, bunlar “siyasî sorumluluk” ile ilgili değil “cezaî” sorumluluk ile ilgilidir.

[36]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.276.

[37]. Ibid.

[38]. Bu ilke Anayasamızın 73’üncü maddesinde benimsenmiştir.

[39]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.332.

[40]. Ibid., s.332-333.

[41]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.178.

[42]. Ibid., s.179.

[43]. Ibid., s.180.

[44]. Ibid.

[45]. Ibid.

[46]. Ibid.

[47]. Halil Nadaroğlu, Kamu Maliyesi Teorisi, İstanbul, Beta Yayınları, Dokuzuncu Baskı, 1996, s.200; Şerafettin Aksoy, Kamu Maliyesi, İstanbul, Filiz Kitabevi Yayınları, Üçüncü Baskı, 1998, s.162.

[48]. Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş,  op. cit., s.70.

[49]. Ibid.

[50]. Örneğin NATO Kuvvetlerinin Türkiye’ye girip çıkması (Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.208).

[51]. Örneğin yabancı bir devlet başkanının cenaze töreni için asker gönderilmesi (Soysal, Anayasanın Alamı, op. cit., s.208).

[52]. Pazarcı, op. cit., c.I, s.148.

[53]. Ibid., s.18-149.

[54]. Pazarcı, op. cit., c.I, s.151.

[55]. Ibid.

[56]. Pazarcı, op. cit., c.I,. s.152. Bu usûl 2.5.1927 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahili Nizamnamesinin 112’nci maddesinde ve 1.11.956 tarihli Millet Meclisi Dahili Nizamnamesinin 112’nci maddesinde belirtilmişti. Ancak bu gün yürürlükte olan içtüzükte buna ilişkin bir hüküm yoktur. İçtüzüğün beşinci kısmına bu husus bir “madde 95bis” olarak eklenmesi uygun olur.

[57]. Çünkü, onaylanan bir milletlerarası andlaşmadan doğan sorumluluk, Anayasanın 105’inci maddesi uyarınca Cumhurbaşkanına değil, Bakanlar Kuruluna aittir. Parlâmenter demokrasinin mantığı, sorumluluk ile yetkinin aynı elde toplanmasını gerektirir. Dış politika alanında sorumluluk, Cumhurbaşkanına değil, Hükûmete ait olduğuna göre, milletlerarası andlaşmaların onaylanması konusunda Cumhurbaşkanının tek başına karar alamaması, ve bu konuda karşı-imza kuralının geçerli olması gerekir. Dahası kanımızca, Başbakan ve Dışişleri Bakanının bir milletlerarası andlaşmanın onaylanması konusunda hazırladıkları kararnameyi Cumhurbaşkanının reddetme yetkisi yoktur. Bu kararnameyi imzalamak zorundadır. Keza, Başbakan ve Dışişleri Bakanının imzası olmadıkça, Cumhurbaşkanının tek başına bir kanunla onaylanması uygun bulunan bir milletlerarası andlaşmayı tek başına onaylaması mümkün değildir. Aynı şekilde, Başbakan ve Dışişleri Bakanı, onaylanması kanunla uygun bulunmuş bir milletlerarası andlaşmanın onaylanmasından vazgeçebilirler ve Cumhurbaşkanına sunmayabilirler.

[58]. Pazarcı, op. cit., c.I, s.153.

[59]. Ibid., s.154.

[60]. Ibid.

[61]. Sedat Kılıççı, Milletlerarası Andlaşmaların Onaylanması, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1968, s.95; Pazarcı, op. cit., c.I, s.155.

[62]. Pazarcı, op. cit., c.I, s.154.

[63]. Ibid., s.156.

[64]. Ibid.

[65]. Seha L. Meray, Devletler Hukukuna Giriş, Ankara, 1968, Cilt I, s.132.

[66]. Tahsin Bekir Balta, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye”, Türkiye’de İnsan Hakları, Ankara, 1970, s.278.

[67]. Pazarcı, op. cit., c.I, s.33.

[68]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.185-186.

[69]. Mümtaz Soysal, “Anayasaya Uygunluk Denetimi ve Milletlerarası Sözleşmeler”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayını, 1986, Cilt 2, s.16.

[70]. Edip F. Çelik, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Türk Hukukundaki Yeri ve Uygulaması”, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, Yıl 9, 1988, Sayı 1-3, 50-51.

[71]. Feyyaz Gölcüklü ve A. Şeref Gözübüyük, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Ankara, Turhan Kitabevi, İkinci Baskı, 1996, s.20.

[72]. Tekin Akıllıoğlu, “Milletlerarası İnsan Hakları Kurallarının İç Hukuktaki Yeri ve Değeri”, İnsan Hakları Merkezi Dergisi (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayını), Cilt I, Mayıs-Eylül 1991, Sayı 2-3, s.41-42.

[73]. İbrahim Ö. Kaboğlu, Anayasa Yargısı, Ankara, İmge Kitabevi, 1994, s.79.

[74]. Süheyl Batum, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türk Anayasal Sistemine Etkileri, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1993, s.32-33.

[75]. Necmi Yüzbaşıoğlu, Türk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1993, s.57-61.

[76]. Gözler, Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, op. cit., s.200-213.

[77]. Ibid., s.187-189, özellikle 190-191.

[78]. Ibid., s.189.

[79]. Bununla birlikte, Anayasamızın 15, 16, 42 ve 92’nci maddelerinde milletlerarası hukuka açık yollamalar vardır. Bu yollamaların olduğu alanda milletlerarası hukuk kuralları pozitif temele sahiptir. Bu durumlarda milletlerarası hukuk kuralları Anayasa Mahkemesi tarafından ölçü norm olarak kullanılabilir ve dolayısıyla anayasallık bloğuna dahildirler. Bizim yukarıdaki tartışmamız böyle bir göndermenin yapılmadığı durumlar içindir.

[80]. Milletlerarası hukuk normlarının iç hukuk normları karşısındaki değeri sorunu konusunda değişik çözümler için VIII’inci Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı (Ankara, 7-10 Mayıs 1990)’na sunulan değişik ülke raporlarına bakılabilir. Bu raporların orijinalleri ve Türkçe çevirileri Anayasa Mahkemesi tarafından beş cilt olarak yayınlanmıştır: Anayasal Normlar Hiyerarşisi ve Temel Hakların Korunmasındaki İşlevi (VIII. Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı, Ankara, 7-10 Mayıs 1990), Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1990 (Beş Cilt). Bu raporların Fransızca olarak Annuaire international de justice constitutionnelle, Vol. VI, 1990, s.15-215’te de yayınlanmıştır.

Almanya için bkz.: Roman Herzog, “Anayasal Normlar Hiyerarşisi ve Temel Hakların Korunmasındaki İşlevi” (Alman Anayasa Mahkemesi Raporu), Çeviren: Ümit Özdağ, VIII’inci Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı: Ankara, 7-10 Mayıs 1990, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1990, Cilt III, s.20.

Avusturya için: Siegbert Morscher, “Anayasal Normlar Hiyerarşisi ve Temel Hakların Korunmasındaki İşlevi” (Avusturya Anayasa Mahkemesi Raporu), Çeviren: Hasan Işın Dener, VIII’inci Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı (Ankara, 7-10 Mayıs 1990), Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1990, Cilt III, s.71-117.

Belçika için: Belçika Hakem Mahkemesi, “Anayasal Normlar Hiyerarşisi ve Temel Hakların Korunmasındaki İşlevi”, Çeviren: Alpaslan Nazlıoğlu, VIII’inci Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı (Ankara, 7-10 Mayıs 1990), Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1990, Cilt IV, s.89-119; Jacques Velu, “Anayasal Normlar Hiyerarşisi ve Temel Hakların Korunmasındaki İşlevi” (İsviçre Federal Mahkemesi Raporu), Çeviren: Utkan Araslı, VIII’inci Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı (Ankara, 7-10 Mayıs 1990), Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1990, Cilt IV, s.161-277.

Fransa için: Robert Badinter ve Bruno Genevois, “Anayasal Normlar Hiyerarşisi ve Temel Hakların Korunmasındaki İşlevi” (İsviçre Federal Mahkemesi Raporu), Çeviren: Işıl Karakaş, VIII’inci Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı (Ankara, 7-10 Mayıs 1990), Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1990, Cilt III, s.160-163.

İspanya için: Rodriguez-Pinero y Bravo Ferrer ve Leguina Villa, “Anayasal Normlar Hiyerarşisi ve Temel Hakların Korunmasındaki İşlevi” (İsviçre Federal Mahkemesi Raporu), Çeviren: Burcu Bostancıoğlu, VIII’inci Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı (Ankara, 7-10 Mayıs 1990), Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1990, Cilt III, s.211-238.

İsviçre için: Arthur Haefliger, “Anayasa Normlarının Hiyerarşisi ve İnsan Haklarının korunmasındaki İşlevi” (İsviçre Federal Mahkemesi Raporu) (Çev: Ümit Özdağ), VIII’inci Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı, Ankara, 7-10 Mayıs 1990, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, Tarihsiz (1990), Cilt 3, s.263-280.

İtalya için: Massimo Luciani, “Anayasal Normlar Hiyerarşisi ve Temel Hakların Korunmasındaki İşlevi” (İsviçre Federal Mahkemesi Raporu), Çeviren: Zeki Hafızoğulları, VIII’inci Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı (Ankara, 7-10 Mayıs 1990), Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1990, Cilt III, s.299-316.

Portekiz için: J. M. Cardoso da Costa, “Anayasal Normlar Hiyerarşisi ve Temel Hakların Korunmasındaki İşlevi” (İsviçre Federal Mahkemesi Raporu), Çeviren: Ahmet İşeri, VIII’inci Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı (Ankara, 7-10 Mayıs 1990), Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1990, Cilt III, s.335-348.

[81]. Alman Anayasasının 59’uncu maddesine göre ise, federal bir kanun ile onaylanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukuk bakımından bir federal kanun düzeyindedir (Naz Çavuşoğlu, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Avrupa Topluluk Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler Üzerine, Ankara, AÜSBF İnsan Hakları Merkezi Yayını, 1994, s.85).

[82]. İtalya’da da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bir yasayla iç hukuka aktarıldığından Sözleşmenin kanun değerinde olduğu kabul edilmiştir. İtalyan Anayasa Mahkemesi de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin anayasal ya da anayasa benzeri bir değerde olduğu tezini reddetmiştir (Çavuşoğlu, op. cit., s.86).

[83]. Bkz. supra, s.442.

[84]. Mümtaz Soysal, “Milletlerarası Andlaşmalar Konusunda Anayasa Yargısı”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayını, 1997, Cilt 14, s.171-187.

[85]. Ibid., s.183-184.

[86]. Mümtaz Soysal şunları yazmaktadır: “Yargı denetiminde sözkonusu edilebilecek olan, doğrudan doğruya andlaşmanın metni değil, Anayasaya aykırılıklar taşıdığı iddia olunan o metnin yasama organınca ‘bir yasayla’ uygun bulunmuş olmasıdır. Hedef uygun buluşu belgeleyen yasadır. İddia, Anayasaya aykırılık taşıyan bir andlaşmanın, Anayasaya uygun davranmak zorunda olan, üyeleri ‘Anayasa’ya sadakat’ andı içmiş bir organca uygun bulunamayacağı ve dolayısıyla yasanın iptal edilerek Andlaşmayı onaylayacak sürecin bu noktada kesilmesi gerektiği iddiasıdır” (Soysal, “Milletlerarası Andlaşmalar Konusunda Anayasa Yargısı”, op. cit., s.178).

Ergun Özbudun böyle bir durumun, “Anayasa ile yasaklanan yargı denetiminin, usûl saptırması yoluyla gerçekleştirilmesi anlamına geleceği”ne işaret etmektedir (Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.186).

[87]. Resmî Gazete, 7 Ağustos  1996, Sayı 22720.

[88]. Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisinde henüz yayınlanmamıştır (Haziran 2000 itibarıyla en son Sayı 35, Cilt 2). Bu kararın Resmî Gazetede yayınlanıp yayınlanmadığını ise tespit edemedik. Bu kararın tarihi pek muhtemelen 27 Şubat 1997, karar numarası ise K.1997/33’tür.

[89]. Bkz. supra, s.446.

[90]. Sulhi Dönmezer ve Sahir Erman, Nazarî ve Tatbikî Ceza Hukuku, İstanbul, Beta, 10. Bası, 1985, Cilt III, s.301; Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.351.

[91]. Ibid.

[92]. Yerindelik açısından Türkiye Büyük Millet Meclisinin af yetkisini kullanmaması gerektiği, bu yetkinin, hukukî güvenliği, ceza adaletini ve eşitlik ilkesini sarstığı söylenebilir. Hatta siyasal felsefe açısından, kendisine karşı işlenen suçları affetmeyen devletin, bireylere karşı işlenen suçları affetmeye yetkisinin evleviyetle olmaması gerektiği söylenebilir. Ne var ki, haklı olarak görülebilecek tüm bu eleştiriler, Türkiye Büyük Millet Meclisinin hukuken af yetkisine sahip olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

[93]. Örneğin Dönmezer ve Erman, bu yetkinin Cumhurbaşkanına tanınmasının daha isabetli olacağını yazmaktadır (Dönmezer ve Erman, op. cit., c.II, s.647).

[94]. Turhan Feyzioğlu, “Meclisin İdam Hükümlerini İnfaz ve Hususi Af Salâhiyetleri Hakkında”, Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, Cilt II, Sayı 3-4, s.421; Dönmezer ve Erman, op. cit., c.II, s.644-648.

[95]. İtalikler bize ait.

[96]. Hürriyet, 13 Ocak 2000.

[97]. Dönmezer ve Erman, op. cit., c.II. s.647.

[98]. Contra bkz. Dönmezer ve Erman’a göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi, “ölüm cezasının yerine getirilmesine karar vermediği takdirde, yerine ikame edeceği cezayı da göstermesi gerekir” (Dönmezer ve Erman, op. cit., c.II, s.647).

[99]. Bülent Tanör, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, İstanbul, BDS Yayınları, Genişletilmiş Üçüncü Baskı, 1994, s.21-23. Tanör’ün tespitlerine göre, Türkiye’de 1960-1961 döneminde 25, 1961-1971 döneminde 45, 1971-1973 döneminde 17, 1974-1980 döneminde 0, 1980-1984 döneminde 55 adet olmak üzere 1960’tan bu yana toplam 95 adet ölüm cezası yerine getirilmiştir (Ibid., s.22).

[100].  Tanör, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, op. cit., s.23. Şüphesiz ki, idam cezasını kaldırmak Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkisi dahilindedir. Anayasada idam cezasının geçiyor olması, yasakoyucunun bu cezayı kaldıramayacağı anlamına gelmez. Ancak burada şuna da işaret etmek gerekir ki, şu an uygulamada idam cezaları Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmadığından fiilen ömür boyu hapis cezasına dönüşmüştür. Ölüm cezasına çarptırılan kişiler gerçekten hapiste ölmektedirler. Oysa, ölüm cezasının kaldırılıp yerine ömür boyu hapis cezası konulduğunda, infaz rejimi nedeniyle, bu tür mahkûmlar genelde 8-10 yıl sonra tahliye edileceklerdir. Yani ömür boyu hapis cezası, başka birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de mahkûmun ölünceye kadar hapiste kaldığı bir ceza anlamına gelmemektedir. Her nedense, ölüm cezasının kaldırılması tartışmalarında bu husus görmezlikten gelinmektedir. Ölüm cezası kaldırılması arzu ediliyorsa, kaldırmanın bu sonucu doğuracağını da halka açık söylemek gerekir. Ölüm cezası kaldırılırsa, çok ağır suçlar işleyenler, ölüm cezasına değil, ömür boyu hapis cezasına mahkûm edilseler bile, 8-10 yıl sonra dışarı çıkacaklardır.

[101].  Dönmezer ve Erman, op. cit., c.II, s.645.

[102].  Gerçekten de bu husus 1961 Anayasasının 64’üncü maddesine ilişkin Anayasa Komisyonu raporunda ve maddenin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir (Dönmezer ve Erman, op. cit., C.II, s.646).

[103].  Sahir Erman, Askerî Ceza Hukuku, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1974, s.484.

[104].  Bkz. supra, s.333-337.

[105].  Sabuncu, Anayasaya Giriş, op. cit., s.140.

[106]Ibid.

[107].  Bakırcı, op. cit., s.489.

[108].  Bkz. supra, s.367-368.


 

Copyright

(c) Kemal Gözler. 2001-2004. Bu sayfaya izin almadan link verilebilir. Ancak, bu web sayfası, önceden izin almaksızın ne suretle olursa olsun, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, tekrar yayınlanamaz, dağıtılamaz, başka internet sitelerine metin olarak konulamaz. İzin için kgozler@hotmail.com  adresine başvurunuz. 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 3.3.2004 tarih ve 5101sayılı kanunla değişik 71 ve 72’nci maddeleri, bir kitabı herhangi bir yöntemle (fotokopi dahil) çoğaltanları, dağıtanları, satanları, elinde bulunduranları, paraya çevrilmeksizin, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis cezası veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya zararın ağırlığı dikkate alınırık bunların her ikisiyle birden cezalandırmaktadır.

Alıntılar (İktibas) Konusunda Açıklamalar

Bu çalışmadan yapılacak alıntılarda (iktibaslarda) 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 35’inci maddesinde öngörülen şu şartlara uyulmalıdır: (1) İktibas, bir eserin “bazı cümle ve fıkralarının” bir başka esere alınmasıyla sınırlı olmalıdır (m.35/1). (2) İktibas, maksadın haklı göstereceği bir nispet dahilinde ve münderecatını aydınlatmak maksadıyla yapılmalıdır (m.35/3). (3) İktibas, belli olacak şekilde yapılmalıdır (m.35/5) [Bilimsel yazma kurallarına göre, aynen iktibasların tırnak içinde verilmesi ve iktibasın üç satırdan uzun olması durumunda iktibas edilen satırların girintili paragraf olarak dizilmesi gerekmektedir]. (4) İktibas ister aynen, ister mealen olsun, eserin ve eser sahibinin adı belirtilerek iktibasın kaynağı gösterilmelidir (m.35/5). (5) İktibas edilen kısmın alındığı yer belirtilmelidir (m.35/5).

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı Kanun ve 3.3.2004 tarih ve 5101 sayılı Kanunla değişik 71’inci maddesinin 4’üncü fıkrası, 35’inci maddeye aykırı olarak “kaynak göstermeyen veya yanlış yahut kifayetsiz veya aldatıcı kaynak” göstererek iktibas yapan kişileri, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya  zararın ağırlığı dikkate alınarak bunların her ikisiyle birdencezalandırmaktadır.

Ayrıca Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 18 Şubat 1981 tarih ve E.1980/1, K.1981/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre kararına göre, “iktibas hususunda kullanılan eser sahibinin ve eserinin adı belirtilse bile eser sahibi, haksız rekabet hükümlerine dayanarak Borçlar Kanununun 49. maddesindeki koşulların gerçekleşmesi halinde manevi tazminat isteyebilir”.

Yukarıdaki şartlara uygun olarak alıntı yapılırken bu çalışmaya şu şekilde atıf yapılması önerilir:

Kemal Gözler,  “Yasama Fonksiyonu", www.anayasa.gen.tr/yasamafonksiyonu.htm (erişim tarihi)


23 Mayıs 2005
 

Editör: Kemal Gözler

E-Mail: kgozler@hotmail.com

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr