TÜRK ANAYASA HUKUKU SİTESİ [www.anayasa.gen.tr]


Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.3-44'ten alınmıştır (www.anayasa.gen.tr/osmanli.htm (15 Mayıs 2004).


 
Bölüm 1
 
osmanlı anayasal Gelİşmelerİ

 

 

 Kemal Gözler

PLAN (İçindekiler) için tıkla
Bibliyografya.- Orhan Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1982, s.7-76; Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri: 1789-1980, İstanbul, Der Yayınları, İkinci Baskı, 1995, s.15-180; Recai Galip Okandan, Amme Hukukumuzun Anahatları, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1968; Yavuz Abadan ve Bahri Savcı, Türkiye’de Anayasa Gelişmelerine Bir Bakış, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1959; Bülent Tanör, “Anayasal Gelişmelere Toplu Bir Bakış”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, İstanbul, 1985, Cilt 1, s.10-27; Ali Fuat Başgil, “A Summary of Constitutional Developpements in Turkey”, Annales de la Faculté de droit d’İstanbul, Vol.15, 1960, s.74-90; Ahmet Akgündüz, Eski Anayasa Hukukumuz ve İslem Anayasası, İstanbul, Timaş Yayınları, 1995. Genel Eserlerde Osmanlı Anayasal Gelişmeleri: İlhan Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, Ankara, Mars Matbaası, 1965, s.1-40; Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilat Hukuku: Türkiye Siyasî Rejimi ve Anayasa Prensipleri (Cilt I, Fasikül I), İstanbul, Baha Matbaası, 1960, s.65-106; Kemal Dal, Türk Esas Teşkilat Hukuku, Ankara, Bilim Yayınları, İkinci Baskı, 1986, 1-24; Fevzi Demir, Anayasa Hukukuna Giriş, İzmir, Barış Yayınları - Fakülteler Kitabevi, Beşinci Baskı, 1998, s.195-226; Mustafa Erdoğan, Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset, Ankara, Liberte Yayınları, İkinci Baskı, 1999, s.3-44; Cem Eroğul, Anatüzeye Giriş (“Anayasa Hukukuna Giriş”), Ankara, İmaj Yayıncılık, Altıncı Baskı, 2000, s.167-226; Bülent Nuri Esen, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Ayyıldız Matbaası, 1971, s.11-54; İsmet Giritli ve Jale Sarmaşık, Anayasa Hukuku, İstanbul, Derleme Yayınları, 1998, s.69-85; Zafer Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, İzmir, Barış Yayınları - Fakülteler Kitabevi, 1997, s.10-24; A. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku, Ankara, Turhan Kitabevi, Altıncı Baskı, 1998, s.100-102; Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Yetkin Yayınları, Beşinci Baskı, 1998, s.3-5; Selçuk Özçelik, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, İkinci Cilt: Türkiye’nin Siyasî rejimi ve Müesseseleri, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1976, s.2-99; Christian Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, Ankara, 1995, s.7-21; Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, İstanbul, Gerçek Yayınevi, Onbirinci Baskı, 1997, s.18-27; Özkan Tikveş, Teorik ve Pratik Anayasa Hukuku, İzmir, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, 1982, s.133-143; Tarık Zafer Tunaya, Siyasî Müesseseler ve Anayasa Hukuku, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1975, s.233-260; Hasan Tunç, Anayasa Hukukuna Giriş, Ankara, nabel yayın Dağıtım, 1999, s.9-29; Coşkun Üçok ve Ahmet Mumcu, Türk Hukuk Tarihî, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Üçüncü Baskı, 1982, s.304-347. 1808 Sonrası Osmanlı Tarihi İçin Bkz.: Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, İstanbul, Üçdal Neşriyat, 1994, Cilt 4-6; İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihî Kronolojisi, İstanbul, Türkiye Yayınevi, 1972, Cilt IV, s.93-709; Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihî, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1994, Cilt 5-9; Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İstanbul, Afa Yayınları, İkinci Baskı, 1996, s.29-49; Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çeviren Metin Kıratlı, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1984.

Anayasa ve anayasal belge metinleri için izleyen linkleri tıklayınız.

1808 Sened-i İttifak

1839 Tanzimat Fermanı

1856 Islahat Fermanı

Kanunu Esasi

İngilizce Metinler için


Bazı yazarlar Türk anayasa hukukunun tarihsel gelişimini çok eskiye götürmektedirler. Kitaplarının tarihsel gelişime ayırdıkları ilk bölümlerinde, Orta Asya Türk Devletlerinde, İslâm’da, Selçuklularda ve Osmanlılarda anayasa hukukunu incelemektedirler[1]. Kanımızca, anayasa hukukunun tarihsel gelişimi bu kadar eskiye götürülemez. Zira, anayasacılık hareketinin özünde devlet iktidarının sınırlandırılması ve temel hak ve özgürlüklerin korunması düşüncesi yatar. Bu nedenle, Osmanlı anayasal gelişmeleri 1808 tarihli Sened-i İttifak’tan daha eskilere gidemez[2]. O halde Türk anayasa hukuku kitaplarında tarihsel gelişime adanan başlıklar, 1808’den itibaren başlamalıdır. Klasik dönemde Osmanlı devlet teşkilatını incelemek, anayasa hukukuyla değil, olsa olsa idare hukukuyla alâkalı olabilir.

Osmanlı İmparatorluğunun klasik dönemini inceleyen bazı anayasa hukukçuları, Osmanlı İmparatorluğunun teokratik ve feodal  nitelikte olduğu yolunda birtakım fikirler ileri sürmektedirler[3]. Osmanlı İmparatorluğunun bu niteliklerde olup olmadığı, hatta bu kavramların Osmanlı devlet sistemine uygulanıp uygulanamayacağı fevkalâde tartışmalıdır. Osmanlı İmparatorluğunun teokratik veya feodal nitelikte olup olmadığını incelemek anayasa hukukçularının görevi değil, tarihçilerin görevidir. Klasik dönemde Osmanlı İmparatorluğunun devlet teşkilatını ve keza niteliklerini öğrenmek isteyenler, anayasa hukukçularının çalışmalarına değil, tarihçilerin çalışmalarına bakmalıdırlar[4]. Anayasa hukukçuları bu alanda ikinci sınıf tarihçiler olmaktan ileriye gidemez. Zira, tarihle uğraşmak için gerekli donanımdan yoksundurlar. Anayasa hukukçularının ezici çoğunluğu eski yazıyı bile bilmemektedir. Bu alanı, o alanın kendi uzmanlarına bırakmalıdırlar.

 

I. Sened-i İttifak (1808)

Bibliyografya.- Selçuk Özçelik, “Sened-i İttifak”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt, XXIV, 1958, No 1-4, s.1 vd; Bülent Tanör, “Sened-i İttifak”, Bahri Savcı’ya Armağan, Ankara, 1988, s.472 vd; Halil İnalcık, “Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümayunu”, Belleten, Cilt XXXVIII, 1962, Sayı 112, s.603 vd; Hayati Hazır, “Sened-i İttifakın Kamu Hukuku Bakımından Önemi”, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1984, Sayı 2, s.24 vd; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.35-39; Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.33-52; Okandan, op. cit., s.57-63. Sened-i İttifakın Metni İçin Bkz.: Suna Kili ve A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, Ankara, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1985, s.3-7; Server Tanilli, Anayasalar ve Siyasal Belgeler, İstanbul, Cem Yayınevi, 1976, s.3-8. Sened-i İttifakın Metni İçin izleyen linki tıklayınız. 1808 Sened-i İttifak

1. Hazırlanışı

1807 yılında İstanbul’da Kabakçı Mustafa’nın yönetiminde Üçüncü Selim’e karşı bir ayaklanma oldu. Üçüncü Selim tahtan indirildi ve yerine Dördüncü Mustafa geçirildi. Üçüncü Selim’i tekrar tahta oturtmak için Rusçuk âyanı  Alemdar Mustafa Paşa  İstanbul’a yürüdü. Bunun üzerine Üçüncü Selim öldürüldü. Alemdar Mustafa Paşa tahta İkinci Mahmut’u geçirdi. Kendisi de Sadrazam oldu[5].

Alemdar Mustafa Paşa, devletin otoritesini İstanbul’da tekrar kurdu. Ancak bu devirde, merkezî otorite taşrada tamamıyla etkisizdi. Rumeli ve Anadolu’da âyanlar[6] âdeta bağımsız idareler kurmuşlar ve merkezin otoritesini tanımamaya başlamışlardı[7]. Alemdar Mustafa Paşa, merkezî otoriteyi taşrada hâkim kılmak için Rumeli ve Anadolu âyanlarını İstanbul’a davet etti. Âyanlar İstanbul’a kendi askerleriyle birlikte geldiler ve şehir dışında konakladılar[8].

Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa  başkanlığında bir tarafta âyanlar, diğer tarafta devletin ileri gelenleri arasında 29 Eylül 1808’de[9] Kağıthane’de “meşveret-i amme”  denilen büyük bir toplantı yapıldı[10]. Toplantıda varılan kararlar “Sened-i İttifak” adı verilen bir belgede tespit edildi ve bu belge Sadrazam, Şeyhülislâm, Kaptanpaşa, Kadı Abdurrahman Paşa, Kadıaskerler, Sadrazam Kethüdası, Yeniçeriocağı, Defterdar ve Reis Efendiler, eski Rikab-ı Hümayun Kethüdası Mustafa Reşid Efendi, Bahriye Nazırı, Çavuşbaşı, Ruznamçe-i evvel, Başmuhasebeci Ahmet Efendi, Sipahiler Ağası, Beylikçi ve Amedçi Efendiler, Cebbarzade Süleyman Bey, Sirozlu İsmail Bey, Karaosmanoğlu Ömer Ağa ve Çirmen Mutasarrıfı [11] tarafından imzalanıp mühürlendi (7 Ekim 1808)[12] ve Padişaha sunuldu[13]. Daha sonra Padişah İkinci Mahmut  Sened-i İttifakı onayladı[14].

Sened-i İttifak, senedi imzalayanların “ağzından çıkmışcasına” kaleme alındı[15]. Senette merkezî hükûmetin adamlarından bahsederken “vükelâ-i devlet”, âyanlardan bahsederken “taşra memalik hanedanları”, askerlerden bahsederken de “ocaklar ” ifadeleri kullanılmaktadır.

2. Hükümleri

Senet bir “giriş”, yedi “şart” ve bir “zeyl”den oluşmaktadır[16].

Sened-i İttifak’ın “giriş” bölümünde Osmanlı devlet düzeninin bozulduğu, devlet otoritesinin sarsıldığı ve bu durumun taraflarca gözlemlenmesi üzerine, devletin kuvvetlenmesi (Devlet-i Aliyenin kuvvet-i kamilesi esbâbını istihsal) maksadıyla toplantılar yapıldığı ve sonunda bu ittifakın akdolunduğu bildirilmektedir[17].

Birinci şartta, senedi imzalayanlar, Padişahın devletin temeli olduğunu tanımakta ve ona karşı “vüzera ve ulema ve rical ve gerek hanedanan ve gerek bilcümle ocaklar tarafından kavlen ve fiilen, sırren ve alenen bir gûna ihanet ve hilaf-ı emrü rıza tavru hareket zuhur ederse, badettahkik cesaret edenin te’dip ve ibret kılınması” için gayret edeceklerini taahhüt etmektedirler.

İkinci şartta, toplanan askerlerin (tertib olunan asakir ve neferatın) “devlet askeri olarak tahrir” olunması kabul edilmektedir. Senedi imzalayanlar, buna “ocaklar tarafından itiraz ve muhalefet olunursa” onların hep beraber “te’dip ve def’u ref’ine... gayret eyleye”ceklerini taahhüt etmektedirler.

Üçüncü şartta senedi imzalayanlar gerek hazinenin (Beytülmal-i Müslimin) muhafazasına, gerek devlet gelirlerinin (varidatı Devlet-i Aliye) “mahallerinden tahsil ve tediyesine ve telef ve hasarattan” korunmasına riayet edeceklerini taahhüt etmektedirler.

Dördüncü şart ile, senedi imzalayanlar, sadrazamdan gelen her emri Padişahtan gelen bir emir olarak kabul edeceklerini ve ona karşı gelmeyeceklerini taahhüt etmektedirler. Ancak sadaret makamı da “hilaf-ı kanun” işlere girişirse, senedi imzalayanlar, bundan “davacı olup bilittifak men’ine” çalışacaklarına söz veriyorlardı. Bu dördüncü şartta ayrıca herkesin kendi göreviyle uğraşması, başkalarının görevine karışmaması (aharın memuriyetine tasaddi etmemesi) öngörülüyordu.

Beşinci şartta, senedi imzalayanlar, “gerek âyan ve gerek vükelâ ve rical birbirlerinin zatına ve hanedanlarına kefil” olmaları gerekliliğini ortaya koyduktan sonra, birçok taahhütte bulunmaktadırlar. Bir kere, Sened-i İttifak şartlarına aykırı bir hareketi kanıtlanmadıkça, âyanlardan birisine devlet veya devletin taşradaki görevlilerinden “taarruz vukua gelir ise uzak yakın denilmeyip” cümlesinin taarruzu def etmek için çalışacaklarını taahhüt etmektedirler. İkinci olarak, bir âyanın ölmesi durumunda, vükelânın ölen âyanın hanedanını koruyacağı öngörülmektedir. Üçüncü olarak, taşra memalik hanedanları da kendi yönetimleri altındaki âyanları ve ileri gelenleri koruyacaklarına söz vermektedirler (ol hanedanlar dahi zîri idarelerinde olan âyanlara ve vücuha zamin olalar). Dördüncü olarak, hanedanlar kendi “hududundan hariç bir karış mahalle taarruz ve tasaddi” etmemeyi taahhüt edip, edenleri ise “cümleten davacı olup men” eyleyeceklerini bildirmektedirler. Beşinci olarak, “fukaraya zulm” edenlerin “te’dip ve terbiyesine say olunacağı (çalışılacağı)” öngörülmektedir.

Altıncı şarta göre, Başkentte asker “ocaklarından ve saireden bir güna fitne ve fesad hadis olur ise”, çağrı beklemeksizin “cümle hanedanlar” başkente gelmeyi ve ayaklananları bastırmayı taahhüt etmektedirler.

Yedinci şartta, senedi imzalayanlar, “fukara ve reayanın himayet ve siyanetini n esas olduğunu” hatırlattıktan sonra, hanedanların idareleri altında bulunan kazalarda “fukara  ve reayanın” vergilendirilmesinde “hadd-i itidale riayet hususuna dikkat” edeceklerine söz vermektedirler. Keza, vükelâ ve memleket hanedanları zulmün kaldırılmasını (ref’i mezalim ve taaddi) aralarında kararlaştırmakta ve şayet şeriata aykırı şekilde zulüm eden olursa, onu hep beraber men etmeyi taahhüt etmektedirler.

Bundan sonra, bu yedi şartın “hilafına hareket edilmemek üzere” Allah adına yemin (kasem billah) ve onun Resulü üzerine söz verildiği (ahd birresul) ve bu durumun belgelendirilmesi için bu senedin kaleme alındığı belirtilmektedir.

Sened-i İttifak bir zeyl ile sona ermektedir. Burada, senedin devamlı olarak uygulanabilmesi (aleddevam düstûrül amel tutulması) için bundan sonra sadrazam ve şeyhülislâm olacakların makamlarına geçer geçmez bu senedi imzalamaları öngörülmektedir. Sened-i İttifak, içerdiği şartların devamlı icrasına bizzat Padişahın “nezaret” edeceğini öngörmektedir.

3. Getirdikleri

Sened-i İttifak’ın şartlarını yukarıda sırasıyla gördük. Sened-i İttifaktan bir kere Padişah ve sadrazam kısacası merkez birtakım avantajlar elde etmektedir. Diğer taraftan Sened-i İttifak âyanlara da birtakım güvenceler sağlamaktadır. Nihayet, Sened-i İttifakta birtakım genel kazanımlar da vardır. Bülent Tanör, Sened-i İttifak’ın getirdiklerini üç ayrı grupta sınıflandırmaktadır[18]:

a) Merkezin Kazanımları.- Padişahın ve devletin otoritesini herkesin kabul etmesi (şart 1); sadrazama itaat (şart 4); vergi toplanmasına ilişkin emirlere uyma (şart 3); asker ocaklarının Padişaha itaati (şart 1, 2, ve 6); âyanların kendi toprakları dışına müdahale etmemesi (şart 5)[19].

b) Âyanların Kazanımları.- Sadrazamın keyfi eylemlerinin önlenmesi (şart 4); suçsuz âyanlara haksızlık edilmemesi; hanedan haklarının babadan oğula geçmesinin kabul edilmesi; büyük âyanların idare alanlarının tanınması, büyük âyanların kendilerine bağlı küçük âyanlar üzerindeki egemenliklerinin tanınması (şart 5). Âyanların bu kazanımları fiilî feodal statülerine süreklilik ve hukukîlik kazandırmak demekti[20].

c) Genel Kazanımlar.- Genelde Türk anayasa hukuku literatüründe Sened-i İttifakın merkez ve âyanları ilgilendirdiği, halkı alâkadar etmediği ileri sürülmüşse de bu doğru değildir. Bu iddiayı ileri sürenler pek muhtemelen Sened-i İttifakın metinini okumamışlardır. Yukarıdaki özetlerden de görüldüğü gibi, Sened-i İttifakta “fukara ve reaya” ile ilgili şartlar da vardır. Sened “fukara ve reayanın himayet ve siyanetinin esas” aldığını (şart 7) açıkça ilân ediyordu. Sened-i İttifak, “fukara ve reaya”nın korunmasını, “fukara ve reayanın” vergilendirilmesinde ölçülü (hadd-i itidale riayet) davranılmasını (şart 7); ve keza “fukara ve reaya”ya zulm edilmemesini öngörüyordu (şart 5 ve 7). Görüldüğü gibi Sened-i İttifak yoksulları ve yönetilen halkı da koruyucu şartlar içermektedir. “Fukara ve reaya”yı koruyucu özel şartların yanında, Sened-i İttifakta genel koruyucu şartlar da vardır. Sadrazamın kanuna aykırı işlere girişmemesi (şart 4); suç işlenmesi durumunda soruşturma yapılmadan ceza verilmemesi (şart 5) gibi.

Bülent Tanör ’ün gözlemlediği gibi[21], kazanımlar sadece merkez ve âyanları değil, geneli ve kamuyu, kısacası halkı da ilgilendirmektedir.

Sened-i İttifak, 7 Ekim 1808’de imzalanmıştır. Sened-i İttifakın arkasındaki güç olan Alemdar Mustafa Paşa ise, 15 Kasım 1808’de yeniçeriler tarafından çıkarılan olaylar neticesinde ölmüştür[22]. Böylece Sened-i İttifak  etkisini büyük ölçüde yitirmiş, kendisinden bahsedilmez olmuştur. Keza Sened-i İttifakın zeylinde her yeni sadrazam tarafından senedin imzalanması öngörülmüştü. Oysa Sened-i İttifak, Alemdar Mustafa Paşa’nın yerine geçen sadrazamlar tarafından imzalanmamıştır[23].

Sened-i İttifak çok değişik değerlendirmelere konu olmuştur. Bu değerlendirmelerin bir özeti ve eleştirisi Bülent Tanör tarafından yapılmıştır[24]. Tanör, Sened-i İttifakı değerlendiren yazarları üç gruba ayırmaktadır[25]. Birinci grup yazara göre[26], Sened-i İttifak, âyanların merkeze zorla kabul ettirdikleri bir belgedir[27]. Diğer bir grup yazara göre ise[28], Sened-i İttifak, merkezin, yani sadrazam Alemdar Mustafa Paşanın âyanlara bir dayatmasıdır. Üçüncü bir grup yazar ise[29], bu iki görüş arasında uzlaştırıcı bir görüş ileri sürmektedir. Bu görüşe göre, Sened-i İttifak merkezin âyanlara tek yanlı olarak dayattığı bir belge değil, esas olarak merkez kaynaklı, ama âyanlarla bir “anlaşma”yı, “uzlaşmayı” simgeleyen bir metindir.

Bu üç yaklaşımı karşılıklı olarak inceleyen ve değerlendiren Bülent Tanör, üçüncü yaklaşımı daha doğru buluyor[30]. Zira, bir kere “Meşveret-i Amme” âyanlardan gelen bir istek sonucu toplanmamıştır. Âyanlar İstanbul’a sadrazam tarafından çağrılmıştır. Kaldı ki, âyanların hepsi de toplantıya gelmemiştir. Sened-i İttifakı imzalayanlar arasında 21 kişinin sadece 4’ü âyandır[31]. Gerisi ulema ve vüzeradır. Keza Sened-i İttifakın içeriği incelendiğinde merkezin âyanlara oranla daha kazançlı çıktığı görülmektedir[32]. Ancak, yine Tanör’ün haklı olarak belirttiği gibi, Sened-i İttifak merkezin âyanlara bir dayatması olarak da görülemez. Zira böyle olsaydı bir “sened”e gerek kalmaz, bu şartlar bir “buyruk” şeklinde açıklanırdı. O halde burada bir iki taraflılık vardır. Âyanlar bir taraf olarak görülmektedir[33].

4. Değeri

Sened-i İttifakın değeri konusunda değişik görüşler vardır. Bu görüşler yine Bülent Tanör tarafından özetlenmiş ve açıklanmıştır.

Birinci görüşe göre, Sened-i İttifak Osmanlı anayasal gelişmeleri bakımından “olumlu” bir ilerlemedir. Sıddık Sami Onar’a göre, Sened-i İttifak, hukuk devletine doğru atılmış ilk adımdır[34], Kubalı ’ya göre, merkezî devletin mutlakiyetinin feodal bir sistemde sınırlandırılması ve dolayısıyla mutlak monarşiden meşrutî monarşiye geçişin ilk adımı[35], Aldıkaçtı’ya göre ise iktidarın müstebid karakterinin sınırlandırılması ve dolayısıyla demokrasi düzenine gidişin ilk çabasıdır[36]. Bu görüşte olanlar Sened-i İttifakın uygulanamamış olmasına üzülmektedirler. Onlara göre Sened-i İttifak uygulanabilseydi, zamanla mutlak monarşiden meşrutî monarşiye ve hatta âyanların temsil edildiği parlâmentolu bir monarşiye geçilebilirdi.

İkinci görüş taraftarları ise, Sened-i İttifakın demokratikleşme sürecinde olumlu bir adım olduğu fikrine karşı çıkmaktadırlar. Bülent Tanör’ün gözlemlediği gibi, bu yazarların ortak gerekçesi, Sened-i İttifakın itici gücü olarak kabul edilen âyanların, yani feodalitenin, “çağ-dışı” niteliğidir. Örneğin Doğan Avcıoğlu’na göre, Sened-i İttifak, bir “utanç belgesi”dir[37], “eşkiyalığın meşrulaştırılması”dır[38]. Server Tanilli’ye göre de, Sened-i İttifak, “bir ileri atılım değil, aslında merkezî otoritenin zayıflamasıyla feodaliteye doğru çözülmenin bir simgesidir”[39]. Mümtaz Soysal’a göre de, “Sened-i İttifak âyanın elde ettiği hakları devlet ileri gelenlerine karşı korumak, derebeyliği de Avrupa’daki feodalite düzeni gibi “meşrulaştırarak” hakların babadan oğula geçmesini sağlamak amacını gütmekteydi”[40]. Keza Cem Eroğul da Sened-i İttifakı olumsuz bir gelişme olarak görmektedir. Ona göre, “Batı’dakinin aksine bu sınırlandırmadan yararlananlar burjuvazi ile halk değil, bunların baş düşmanı olan yoz bir derebeylikti”[41].

Birinci görüşün ne derece doğru olduğu tartışmalıdır. Ancak ikinci görüşün ideolojik niteliği ortadadır. İkinci görüşün temelinde, âyanların feodal bir sınıf olduğu görüşü ve feodalizmin “çağ-dışı” olduğu yolunda saplantı yatar. Bülent Tanör’ün haklı olarak belirttiği gibi, bu görüş sahipleri âyan tabakasının niçin ilerici atılımlarda yer alamayacağını ispatlamamaktadırlar[42]. Bülent Tanör bu görüşün tersinin mümkün olabileceğini düşünüyor. Yazara göre, 19’uncu yüzyılda Balkanlarda Hristiyan milletlerin feodal unsurları, anayasalı rejimlere götüren gelişmeler içinde yapıcı roller oynamışlardır. Keza feodal unsurlar 20’nci yüzyılda Türkiye, İran ve Afganistan’da da olumlu roller üstlenmişlerdir[43].

Kanımızca, Sened-i İttifakın siyasal gelişmeler içinde “olumlu”mu, yoksa “olumsuz” bir rol mü üstlendiğini incelemek hukuk biliminin inceleme sahasına girmez. Sened-i İttifakın demokratikleşme yolunda “ilerici bir atılım” mı, yoksa çağ-dışı, “yoz derebeylik” hareketi mi olduğu hukuk bilimiyle alâkalı bir konu değildir. Yukarıda ileri sürülen argümanlar tamamıyla ideolojik değer yargıları üzerine kuruludur. Belki, Sened-i İttifakın Türkiye’deki demokratikleşme sürecine katkısı, sosyoloji açısından incelenebilir. Ancak bu her halükârda hukuk biliminin dışında kalır.

Hukuk bilimi açısından şu gözlemleri yapabiliriz:

Sened-i İttifakın koyduğu şartlar, hukuk normunun geçerliliği koşullarını taşımaktadır. Konusu beşerî davranışlardır. Arkasında beşerî irade yatar. Osmanlı hukuk sistemi açısından geçerli bir belgedir. Hangi etkilerle hazırlanmış olursa olsun, belgede kimin imzası bulunursa bulunsun, Padişahın hattı hümayunu ile onaylanmıştır ve bu nedenle hukuken bütün Osmanlı tebaasını bağlayan geçerli bir işlemdir. Kısa bir zaman sonra uygulamadan kalkmış olması, daha doğrusu “metrukiyet (désuétude)”e düşmüş olması onun “geçerliliği” ile ilgili değil, onun “etkililiği” ile ilgilidir[44]. Sened-i İttifak geçerli bir hukuk normu olarak yürürlüğe konulmuş, ancak kısa bir zaman sonra etkililiğini yitirmiştir. Hukukun genel teorisinde etkililikten uzun bir süre mahrum kalan normların zamanla geçerliliklerini de yitirdikleri kabul edilmektedir.

Biz hukukçu olarak, Sened-i İttifak hakkında şu sorulara cevap vermek durumundayız. Sened-i İttifakın hukukî biçimi nedir? Sened-i İttifakın anayasal nitelikte midir?

5. Sened-i İttifakın Hukukî Biçimi

Sened-i İttifak hukukî biçimi itibarıyla hangi tür bir belgedir? Döneminin hukuku açısından bilinen türlerde bir işlem değildir. Kanun, kanunname, ferman gibi bir işlem değildir. İslâm hukukunun öngördüğü türden bir senet, bir hüccet de değildir. Osmanlı hukukunun şeklî kaynaklarından birine girmez[45].

Doktrinin çoğunluğuna göre, Sened-i İttifak, “iki-taraflı” bir belge, bir “misak ”, bir “sözleşme (mukavele, akit)”dir[46]. Misak ise bilindiği gibi anayasa hukukunda, hükümdar ile karşısındakiler (feodal beyler, halkın temsilcileri, vs.) arasında yapılan bir anlaşma, bir sözleşme olarak tanımlanmaktadır[47].

Bu itibarla, Sened-i İttifak 1215 tarihli İngiliz Magna Cartasına benzetilmektedir[48]. Magna Cartada Yurtsuz Jean, baron ve asillerin haklarını tanıyordu. Sened-i İttifakta ise İkinci Mahmut âyanların haklarını tanıyor, kendi iktidarının sınırlandırılmasını kabul ediyordu. Padişah otoritesini tekrar kurabilmek için âyanların birtakım haklarını tanımak zorunda kalıyordu[49]. Kanımızca, içerikleri bakımından Sened-i İttifak ile Magna Carta arasında bir benzerlik kurulabilir. Ancak hazırlanış ortamları bakımından böyle bir benzerlik yoktur. Magna Carta gerçekten baronların bir dayatması sonucu oluşmuştur. Sened-i İttifak ta ise âyanların böyle bir dayatması yukarıda gördüğümüz gibi yoktur.

6. Sened-i İttifakın Anayasal Niteliği

Sened-i İttifak bir anayasa mıdır ? Bu soruya cevap vermek için her şeyden önce, “anayasa”dan ne anlamak gerektiğini belirtmek gerekir. Bilindiği gibi, anayasa biri maddî, diğeri şeklî olmak üzere iki değişik anlamda tanımlanmaktadır.

Maddî anlamda  anayasa, devlet organlarının kuruluşunu, işleyişini ve bireylerin devlet karşısında sahip oldukları temel hak ve özgürlükleri belirleyen, yazılı veya teamülî, kuralların bütünüdür[50]. Bu anlamda Sened-i İttifak anayasal niteliktedir. Zira yukarıda görüldüğü gibi Sened-i İttifakta, devlet organları arasındaki ilişkiler ile “âyan”, “fukara ve reaya”nın bazı hakları düzenlenmektedir.

Şeklî anlamda anayasa ise, normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden ve kanunlardan farklı ve daha üstün bir usûlle konulan ve değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır[51]. Şeklî anlamda Sened-i İttifakın anayasal nitelikte olmadığı açıktır. Zira Sened-i İttifakta kendisinin kanunlardan üstün olduğuna ilişkin bir ibare olmadığı gibi, değiştirilmesi için de özel bir usûl öngörülmemiştir.

O halde Sened-i İttifak maddî olarak anayasal niteliktedir; ama şeklî olarak bir anayasa değildir. Buna göre Sened-i İttifakı bir “anayasa” olarak değil, “maddî anlamda anayasal nitelikte olan bir belge” olarak görmek daha uygun olacaktır.

Sened-i İttifak şeklî kritere göre bir anayasa olmasa da, maddî kriter açısından onun anayasal niteliğinin altını özenle çizmek gerekir. Sened-i İttifak ile devlet iktidarı resmen sınırlandırılıyor; âyanlar ile “fukara ve reayaya” çok sınırlı da olsa birtakım haklar tanınıyordu. Türk tarihinde ilk defa devlet iktidarının sınırlandırılabileceği, devlet iktidarının dokunamayacağı sahaların olduğu bu belgeyle kabul edilmiştir[52]. Devlet iktidarını sınırlandırmayı amaçlayan bir girişim olarak Sened-i İttifak, Türk tarihinde ilk “anayasal belge ”dir[53]. O halde Türkiye’deki “anayasacılık hareketleri”ni Sened-i İttifak ile başlatmakta bir yanlışlık yoktur.

II. Tanzimat Fermanı: Gülhane hattı
Hümayunu (1839)

Bibliyografya.- Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.69-77; Yavuz Abadan, “Tanzimat Fermanının Tahlili”, Tanzimat, İstanbul, 1940, c.I, s.33-45; Reşat Kaynar, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1985; Tanzimat, Millî Eğitimi Bakanlığı Yayınları, 1940; Enver Ziya Karal, “Gülhane Hatt-ı Hümayununda Batının Etkisi”, Belleten, Cilt 26, Sayı 112, Ekim 1964, s589-600; Üçok ve Mumcu, op. cit., s.311-314; Okandan, op. cit., s.63-70; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.40-46; Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.18-19; Özçelik, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, op. cit., c.II., s.52-55; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.9-10; Münci Kapani, Kamu Hürriyetleri, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1981, s.92-98; Ahmet Mumcu, İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri, Ankara, Savaş Yayınları, 1994, s.185-196; Tarihsel Gelişim için bkz.: Karal, Osmanlı Tarihi, op. cit., c.V, s.169-191. Tanzimat Fermanının metni için bkz: Düstur, Birinci Tertip, Cilt 1, s.-7; Kili ve Gözübüyük, op. cit., s.11-13; Tanilli, Anayasalar ve Siyasal Belgeler, op. cit., s.8-11. Tanzimat Fermanının metni için izleyen linki tıklayınız: 1839 Tanzimat Fermanı

1839 yılında İkinci Mahmut’un ölmesinden sonra yerine Abdülmecit geçmiştir. Abdülmecit devletin kuruluşunu yeniden tanzim eden bir ferman ısdar etmiştir. Bu ferman 3 Kasım 1839’da, Gülhane’de, Padişahın, yabancı elçilerin ve halkın huzurunda fermanı yazan zamanın Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa tarafından okunmuştur[54].

1. Hükümleri

Fermanda Padişah, devletin iyi idaresi (hüsn-ü idare) için yeni kanunların (kavanin-i cedide) çıkarılmasının lazım geldiğini belirtmektedir.

Tanzimat Fermanı biçim bakımından, Sened-i İttifak gibi şart şart veya madde madde değildir. Tanzimat Fermanında bir yandan birçok temel hak ve özgürlük tanınmış, diğer yandan da devlet iktidarının kullanılmasına ve sınırlandırılmasına ilişkin birçok ilke kabul edilmiştir. Ancak bu haklar ve ilkeler oldukça dağınık ve iç içe girmiştir. Tanzimat Fermanının değişik yerlerinde tanıdığı haklar ve benimsediği ilkeler şu şekilde özetlenebilir:

a) Malî Güce Göre Vergi (Her Ferdin Emlak ve Kudretine Göre Bir Vergi-i Münasip) İlkesi.- Fermanda “iltizam usûlü” eleştirilmekte, bu usûlün memleketin “umur-ı maliyesini bir âdemin yed-i ihtiyarına ve belki pençe-i cebrü kahrına teslim” etmek anlamına geldiği belirtilmektedir. Ferman bundan sonra halktan (ahali-i memalikten) “her ferdin emlak ve kudretine göre bir vergi-i münasip tayin olunarak kimseden ziyade şey alınmamasını” emrediyordu. Böylece fermanda “malî güce göre vergi” ilkesi kabul edilmiş oluyordu.

b) Devlet Harcamalarının Kanunîliği İlkesi.- Verginin toplanmasına ilişkin yukarıdaki ilke kabul edilirken, devlet giderlerinin yapılmasına ilişkin de kanunîlik ilkesi ferman ile kabul ediliyordu. Fermanda bu konuda, “Devleti aliyemizin... mesarifisi kavanin-i icabiye ile tahdit ve tebyin olunup ana göre icra olunması lazimedendir” denmektedir.

c) Asker Almada Adalet.- Ferman her şeyden önce, “muhafaza-i vatan için asker verme(nin) ahalinin farize-i zimmeti”[55] olduğunu ilân etmektedir. Ancak Ferman “şimdiye kadar cari olduğu veçhile bir memleketin adedi nüfusu mevcudesine bakılmayarak kiminden rütbe-i tahammülünden ziyade ve kiminden noksan asker istenilme”sini eleştirmektedir. Zira bu şekilde asker toplamak, “nizamsızlığa ve hem ziraat ve ticaret mevaddı nafiasının ihlâlini mucip” olmaktadır. Keza bu şekilde askere alınanların ömürlerinin sonuna kadar askerlik yapmaları üremenin kesilmesine neden olmaktadır. Bu tespitleri yaptıktan sonra Ferman, bundan sonra, “her memleketten lüzumu takdirinde talep olunacak neferatı askeriye için... dört veyahut beş sene müddet zımmında dahi bir tariki münavebe vaz ve tesis olunması(nın) icabı halden” olduğunu ilân etmektedir.

d) Ceza Yargılamasına İlişkin Güvenceler.- Ferman suç işleyenlerin davalarının kanunlara uygun olarak ve alenen görüleceğine hükmetmektedir. Bu şekilde verilmiş bir mahkeme kararı olmadıkça da hiç kimse hakkında idam cezasının uygulanamayacağını ilân etmektedir. Böylece “yargılanma hakkı” tanınmış veya “yargılanmadan kimseye ceza verilemez” şeklindeki ilke kabul edilmiş oluyordu. Dolayısıyla o zamana kadar Padişahlara mutlak bir yetki olarak tanınan örfi cezalar verme yetkisinden Padişah vazgeçmekte, bu yetkiyi mahkemelere devretmektedir[56].

e) Can Güvenliği (Emniyet-i Can).- Fermanın başında “emniyet-i can” tanınmakta ve bu konuda yeni kanunların (kavanin-i cedide) “vaz ve tesisinin lazım ve mühim görün”düğü belirtilmektedir. Fermanda yukarıda gördüğümüz bazı ilkeler (keyfi nedenlerle cezalandırmama, yargılamanın âdil ve açık olması, yargılamasız ceza verilmemesi) de kişi güvenliğiyle ilgilidir.

f) Irz ve Namus Dokunulmazlığı (Mahfuziyet-i Irz ve Namus ).- Tanzimat Fermanı “mahfuziyet-i ırz ve namus”u da tanımaktadır. Yine Fermanda “hiç kimse tarafından diğerinin ırz ve namusuna tasallut vuku bulmaması” öngörülmüştür. Burada “ırz ve namus” deyiminin dar anlamda değil, geniş anlamda, “şeref ve haysiyet” anlamında yorumlanması gerektiğine işaret edenler de vardır. Gerçekten de Tanzimat Fermanının yabancı dillere yapılmış çevirilerinde, bu “ırz ve namus” için “şeref (honneur, honour, ehre)” kelimesi kullanılmıştır[57].

g) Mülkiyet Hakkı (Mahfuziyet-i Mal ).- Ferman “mahfuziyet-i mal (mal dokunulmazlığı)”ı tanımıştır. Ferman, herkes mal ve mülküne tam bir serbesti içinde malik ve mutasarrıf olmalı ve buna dışarıdan herhangi bir müdahalede bulunulmamalıdır demektedir.

İlginçtir ki, Tanzimat Fermanı can, mal ve ırz güvenliğini sadece tanıyıp ilân etmemekte, bunların niçin gerekli olduğunu da açıklamaktadır. Bu açıklamada aşağıda görüleceği üzere liberal bir hava hakimdir. Ferman, “emniyet-i can ve mahfuziyet-i ırz ve namus ve mal” konularında yeni kanunların “vaz ve tesisi lazım ve mühim görün”düğünü belirtiyor ve bunun nedenini şöyle açıklıyor:

“Şöyle ki dünyada candan ve ırzu namustan eazz bir şey olmadığından bir âdem anları tehlikede gördükçe, hilkat-i zatiye ve cibiliyet-i fıtriyesinde hiyanete meyil olmasa bile muhafaza-i can ve namusu için bazı suretlere teşebbüs edeceği ve bu dahi devlet ve memlekete muzır olageldiği müsellem olduğu misullû bilakis can ve namusundan emin olduğu halde sıdku istikametten ayrılmayacağı ve işi ve gücü hemen devlet ve milletine hüsni hizmetten ibaret olacağı dahi bedihi ve zahirdir”.

h) Müsadere Yasağı.- Fermanda açıkça “müsâdere yasağı” kabul edilmiştir. Fermana göre, bir kimsenin suç işlemesi halinde, onun malı müsadere edilmemelidir. Çünkü, müsadere o kişinin mirasçılarını miras hakkından mahrum eder; oysa suçlunun mirasçılarının bu suçla bir alâkaları yoktur.

i) Eşitlik İlkesi.- Yukarıda sayılan bu haklardan din ayrımı olmaksızın bütün tebaanın yararlanması öngörülmüştür. Bu konuda Tanzimat Fermanında Padişah şöyle demektedir:

“Teb’a-ı Saltanat-ı Seniyemizden olan ehl-i İslâm ve mileli saire bu müsaadat-ı şahanemize bilâistisna mazhar olmak üzere can ve ırz ve namus ve mal maddelerinden hükm-i şer’i iktizasınca kâffe-i memalik-i mahrusamız ahalisine taraf-ı şahanemizden emnniyet-i kamile verilmiş”tir.

Alıntıdan da anlaşılacağı üzere verilen haklardan (“müsaadat” yani müsaadeler deniyor) din ayrımı olmaksızın istisnasız bütün Osmanlı tebaasının yararlanacağı yolunda “tam güvence (emnniyet-i kamile)” verildiği belirtilmektedir. Böylece Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasında eşitlik ilkesi benimsenmiştir. Ferman, dini ne olursa olsun bütün Osmanlı tebaasını kanun önünde eşit saymaktadır. Tanzimat Fermanındaki eşitlik ilkesi sosyal statüler bakımından da geçerlidir. Tanzimat Fermanının açıklanması için çıkarılan bir ek fermanda, “vezirden çobana kadar herkesin eşit olduğu” vurgulanmıştır[58].

j) Kanunların Hazırlanması: Meclis-i Ahkâm-ı Adliye .- Tanzimat Fermanı kanunların hazırlanması konusunda yeni bir usûl öngörmüştür. Kanunlar bir kurul tarafından hazırlanacak ve Padişah tarafından onaylanıp yürürlüğe konulacaktır. Fermana göre, Kanunlar önce Meclis-i Ahkâm-ı Adliyede görüşülüp tartışılacaktır. Bunun için bir yandan Meclis-i Ahkâm-ı Adliyenin üye sayısının artırılması ve diğer yanda da, “vükelâ (bakanlar) ve rical-i devlet dahi tayin olunacak eyyamda (günlerde) orada içtima (toplanma)” etmeleri öngörülmüştür. Bu şekilde toplanacak Meclis-i Ahkâm-ı Adliyenin üyelerinin “cümlesinin efkar ve mütealatını (fikir ve görüşlerini) hiç çekinmeyip serbestçe” söylemesi istenmiştir. Keza askerlik işlerine ilişkin kanunların da Bab-ı Serasker-i Dar-ı Şurasında  “söyleşilip” kararlaştırılması öngörülmüştür. Bu şekilde kararlaştırılan (karargir olunan) kanunların yürürlüğe girmesi için (düsturul amel tutulmak üzere) Padişahın hatt-ı hümayunu ile tasdik edilmeleri öngörülmüştür. Şüphesiz burada yasama yetkisinin Meclis-i Ahkâm-ı Adliyeye devredildiği söylenemez. Kanun koyma yetkisi yine Padişahta saklı tutulmuştur. Ancak, kanunların hazırlanmasında kurullardan yararlanılması ve bu kurullarda “serbestçe söyleşme” yönteminin kabul edildiğinin altını çizmek gerekir. Kanunların hazırlanmasında “kurullara danışma” ve “kurullarla çalışma” ilkelerinin önemi göz ardı edilmemelidir. Bu parlâmentolu rejime yönelişin bir habercisidir[59].

l) Kanunun Üstünlüğü İlkesi .- Tanzimat Fermanında bu şekilde hazırlanan kanunların üstünlüğü ve bağlayıcılığı çok açık bir şekilde vurgulanmaktadır. Bu şekilde hazırlanan kanunlar, hem Padişahı, hem ulemayı, hem de vüzerayı bağlayacaktır.

Bir kere, Padişah bu şekilde çıkarılacak yeni kanunlara aykırı hareket etmeyeceğine yemin etmektedir. Burada “iktidarın kendi kendini sınırlaması (auto-limitation)” vardır[60]. İkinci olarak, fermanda “ulema ve vüzeradan velhasıl her kim olur ise olsun kavanini şeriyyeye muhalif hareket edenlerin kabahati sabitelerine göre, tedibatı layıklarının hiçbir rütbeye ve hatır ve gönüle bakılmayarak icrası” öngörülmektedir. Bu hüküm ile “kanunun üstünlüğü” veya “kanuna saygı” ilkesinin benimsendiği söylenebilir. Zira artık, kanunları yapanlar ve onları uygulayanlar da kanunlar ile bağlı olacaktır. Kanuna uymayan her kim olursa olsun “hiçbir rütbeye ve hatır ve gönüle bakılmayarak” cezalandırılacaktır[61].

2. Temel Haklar Beyannamesi

Yukarıda görüldüğü gibi, Tanzimat Fermanında kişinin temel hak ve özgürlükleri açısından eksik de olsa derli toplu bir liste bulunmaktadır[62]. Bu bakımdan Tanzimat Fermanını Türklerin ilk “temel haklar beyannamesi” veya “haklar fermanı” olarak görenler olmuştur[63]. Münci Kapani bu görüşü reddetmektedir. Kapani’ye göre, Tanzimat Fermanı,

“Avrupa ve Amerikadaki örneklerle kıyaslanamayacak kadar cılız bir demetçiktir. Klasik beyannamelerin başında yer alan Hürriyet prensibi’nden hiç söz açılmamıştır. Sadece en ilkel birkaç temel hak garanti altına alınmak istenmiştir, o kadar. Bu belgede Onsekizinci yüzyıl felsefesinin derince izlerini ve genel hürriyet doktrininin esintisini aramak boşuna bir çabadır”[64].

Kanımızca, Tanzimat Fermanı bir temel haklar beyannamesi olarak görülebilir. Zira Fermanda tanınan temel haklar kataloğu Kapani’nin düşündüğünün aksine hiç de cılız değildir. Yukarıda görüldüğü gibi birçok temel hak ve özgürlük tanınmıştır. Yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, insan onuruna saygı ilkesi, kişi dokunulmazlığı gibi temel haklar ve ilkeler kabul edildiği gibi, vergilendirmeden askerliğe ilişkin birtakım temel ilkeler de kabul edilmiştir.

3. Anayasacılık Özelliği

Yukarıdaki ilkelerden açıkça görüleceği gibi, Tanzimat Fermanında tartışmasız bir şekilde devlet iktidarının sınırlandırılması olgusu vardır. Diğer yandan, Tanzimat Fermanı Osmanlı tebaasına birtakım temel hak ve özgürlükler de tanımaktadır. Bu itibarla Tanzimat Fermanı, tam bir anayasacılık hareketi olarak görülebilir[65]. Tanzimat Fermanının devlet iktidarını sınırlandırılması, “dıştan bir sınırlandırma” değil, daha ziyade Padişahın “kendi kendini sınırlandırması (auto-limitation)”dır[66]. Gerçekten de Abdülmecid o zamana kadar Padişahlara tanınan mutlak bir hak olan örfi cezalar verme yetkisinden vazgeçmekte, cezaların şeriata uygun olarak mahkemelerce verileceğini söylemektedir. Keza, o zamana kadar istediği konuda istediği gibi buyruklar çıkaran Padişah, bu hakkını bir ölçüde sınırlandırmakta, kuralları hazırlama yetkisini bir kurula vermekte, kendisine sadece onama yetkisini bırakmaktadır[67]. Bu şekilde hazırlanan ve yürürlüğe giren kanunlara kendisinin de uyacağına yemin etmektedir.

4. Hukukî Biçimi

Tanzimat Fermanı hukukî biçimi  itibarıyla ne tür bir belgedir? Biçimsel açıdan Tanzimat Fermanının diğer fermanlardan bir farkı yoktur[68]. Bu belge Padişahın ağzıyla kaleme alınmıştır[69]. Padişahın belli konulardaki düşünce ve emirlerini yansıtmaktadır. Bunlar Padişah buyruğu olduğundan ülkedeki herkesi bağlar[70].

Gülhane Hattı Hümayunu, Sened-i İttifak gibi iki-yanlı bir işlem (misak, sözleşme) değil, tek-yanlı bir işlemdir. Gülhane Hattı Hümayunu, hukukî biçimi itibarıyla bir “ferman  (octroi, bahş, ihsan)”dır[71]. Bilindiği gibi, fermanda hükümdar, tek taraflı olarak, kendi isteğiyle, tebaasına birtakım haklar bahşeder, ihsan eder[72]. Gerçekten de Padişah Abdülmecid, Tanzimat Fermanında, tebaasına tanıdığı haklardan “müsaadat-ı şahane ” olarak bahsetmekte, “ahaliye taraf-ı şahanesinden emniyet-i kamile verilmiş” olduğunu belirtmektedir. Bu ifadeler dahi Gülhane Hatt-ı Hümayünunun “ferman (octroi)” niteliğini ortaya koyar niteliktedir.

5. Anayasal Niteliği

Tanzimat Fermanı bir anayasa mıdır? Bazı yazarlar, Tanzimat Fermanını “bir nevi anayasa” olarak görmüşlerdir[73]. Münci Kapani, Tanzimat Fermanını bir anayasa olarak kabul eden görüşü reddetmektedir. Ona göre, hükümdarın yemin etmesi Tanzimat Fermanına anayasa niteliğini bağışlamak için yeterli sayılamaz[74]. Yazara göre, “teknik anlamda anayasa bir kanundur. Burada ise tek taraflı üstün ve bağımsız bir irade, tek taraflı bir hakimiyet tasarrufu karşısında bulunuyoruz”. Kanımızca Kapani’nin görüşünün gerekçesine katılmaya imkân yoktur. “Tek taraflı üstün ve bağımsız bir irade”nin niçin kanuna veya anayasaya vücut veremeyeceğini anlamak mümkün değildir. Banımızca, bu tek taraflı irade yasama iktidarına sahipse yaptığı şey kanundur; kurucu iktidara sahip ise yaptığı şey anayasadır. Kapani’de pek muhtemelen kanunların bir parlâmento tarafından yapılması gerektiği yolunda yanlış bir kanı vardır. Münci Kapani’ye göre, Tanzimat Fermanı, “tespit ve ilân ettiği esasların gerçekleşmesini sağlayacak kanunların yapılması için bir program, bir yasama direktifi niteliğindedir”[75]. Kapani’nin bu görüşü temelden yoksundur. Zira ne normlar hiyerarşisi teorisinde, ne de hukukun kaynaklarının klasik şemasında “kanunların yapılması için bir program, bir yasama direktifi ” diye bir hukukî işlem, bir hukukî belge türü yoktur.

Kanımızca, Tanzimat Fermanının bir anayasa olup olmadığı sorusuna cevap verebilmek için her şeyden önce, “anayasa”dan ne anlamak gerektiğini belirtmek gerekir. Yukarıda Sened-i İttifak kısmında da belirttiğimiz gibi, anayasa biri maddî, diğeri şeklî olmak üzere iki değişik anlamda tanımlanmaktadır.

Maddî anlamda  anayasa, devlet organlarının kuruluşunu, işleyişini ve bireylerin devlet karşısında sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri belirleyen, yazılı veya teamülî, kuralların bütünüdür[76]. Bu anlamda Tanzimat Fermanı anayasal niteliktedir. Zira yukarıda görüldüğü gibi, Tanzimat Fermanında bir yandan devlet iktidarı düzenlenmekte ve sınırlandırılmakta ve diğer yandan halka birtakım hak ve özgürlükler verilmektedir. O halde Tanzimat Fermanı içeriği bakımından, yani maddî açıdan kelimenin tam anlamıyla anayasal niteliktedir.

Şeklî anlamda anayasa ise, normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden ve kanunlardan farklı ve daha üstün bir usûlle konulan ve değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır[77]. Bu anlamda Tanzimat Fermanı bir anayasa olarak kabul edilemez. Zira bu fermanın hiyerarşik güç itibarıyla kanunlardan üstün olduğu yolunda elimizde bir emare yoktur. Keza, Tanzimat Fermanında değiştirilme usûlüne ilişkin hiçbir şey öngörülmemiştir. Bu fermanın kanunlardan daha zor değiştirilebilir bir belge olduğunu söylemek mümkün değildir. O halde Tanzimat Fermanını, şeklî anlamda anayasa anlayışına göre bir anayasa olarak kabul etmeye olanak yoktur.

6. Tanzimat Fermanının Müeyyidesi

Tanzimat Fermanının müeyyidesi  olarak Padişah, fermanda ilân edilen ilkelere ve konacak kanunlara uyacağına yemin etmektedir:

“Canibi hümayunumuzdan hilafına hareket vuku bulmayacağına ahdü misak olunup Hırka-i şerife odasında cem-i ulema ve vükelâ hazır oldukları halde kasemi billah dahi olunarak...”

Aynı yeminin ulema ve vüzera tarafından yapılması da Tanzimat Fermanında öngörülmüştür. Bülent Tanör’ün işaret ettiği gibi, “mutlakiyetçi bir sistemde hükümdarın uyruklarına birtakım sözler vermesi, bunları yerine getireceğine yemin etmesi önemli bir bağlanmadır”[78]. Ferman ayrıca dinî nitelikteki şu destek ile sona ermektedir:

“Hemen Rabbimiz Taâla Hazretleri cümlemizi muvaffak buyursun ve bu kavanin-i müessesenin hilafına hareket edenler Allah-ı Taâla Hazretlerinin lânetine mazhar olsunlar ve ilelebed felah bulmasınlar amin”.

Sonuç olarak, Tanzimat Fermanının Türk anayasacılık hareketleri içinde önemli bir adım olduğunu söyleyebiliriz.

III. Islahat Fermanı (1856)

Bibliyografya.- Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.78-79; Üçok ve Mumcu, op. cit., s.314-316; Kapani, Kamu Hürriyetleri, op. cit., s.98-101; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.10; Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.19-20; Okandan, op. cit., s.73-75; Karal, Osmanlı Tarihi, op. cit., c.V, s.248-252. Metni için bkz.: Düstur, Birinci Tertip, Cilt I, s.7; Kili ve Gözübüyük, op. cit., s.14-18; Tanilli, Anayasalar ve Siyasal Belgeler, op. cit., s.11-17. Islahat Fermanının metni için izleyen linki tıklayınız: 1856 Islahat Fermanı

1. Hazırlanışı

Islahat Fermanı, Kırım Harbinin son yıllarında hazırlanarak Paris Andlaşmasının imzalanmasından altı hafta önce, 28 Şubat 1856’da Bâb-ı Âlî’de bütün bakanlar, yüksek memurlar, şeyhülislâm, patrikler, hahambaşı ve cemaat ileri gelenleri önünde okunarak ilân edildi ve Paris Andlaşmasını hazırlayan devletlere bildirildi[79]. Kitaplarda Islahat Fermanının “dış baskı” sonucu çıkarıldığının yazılması âdettir. Kırım Harbinde, İngiltere, Fransa ve Avusturya Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’ya karşı desteklemişti. 1856 Paris Konferansı öncesinde, Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’nın müdahalelerine karşı korumanın bedeli ve Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa Devletleri ailesine katılmasının şartı olarak Avrupa Devletleri birtakım şartlar ileri sürdüler[80]. Bu şartlar Islahat Fermanının esasları olarak Ali Paşa ile İstanbul’daki İngiliz ve Fransız elçileri arasında kararlaştırıldı[81]. Islahat Fermanı da Tanzimat Fermanı gibi Padişah Abdülmecid tarafından ısdar edilmiştir.

2. Hükümleri

Islahat Fermanı Tanzimat Fermanından daha kapsamlıdır.

1. Islahat Fermanı Tanzimat Fermanının tanıdığı hak ve özgürlükleri, benimsediği esasları bir “kerre dahi tekit ve teyit kıl”mıştır.

2. Gayrimüslim tebaaya eskiden beri tanınmış hakların aynen sürdüğü belirtiliyordu (... tebea-i gayr-i müslime cemaatlerine ecdad-îzamım taraflarından verilmiş ve sinîn-i âhirede îta ve ihsan kılınmış olan bilcümle imtiyazat ve muafiyet-i ruhaniye bu kere dahi takrir ve ibka kılınıp..”).

3. Gayrimüslim tebaanın ihtiyaçları “patrikhanelerde teşkil olunacak meclisler marifetiyle” Bâb-ı Âliye “arz ve ifade” edilecekti.

4. Patriklerin seçim usûlü  (usûl-i intihabileri) ıslah olunacaktı.

5. Gayrimüslim din adamlarına devlet maaş bağlayacaktı (“...patriklere ve cemaat başlarına varidat-ı muayyene tahsis ve rühban-ı sairenin dahi rütbe ve mansıplarına göre kendilerine bervech-i hakkaniyet maaşlar tayin olunup...”)

6. Hıristiyan rahiplerinin menkul ve gayrimenkul mallarına müdahalede bulunulmayacaktı.

7. Gayrimüslimler kendi işlerini görebilmeleri için her cemaat birer meclis seçecekti. (“... gayr-i müslime cemaatlerinin milletçe olan maslahatlarının idaresi her bir cemaatin ruhban ve avamı beyninde müntehap azadan mürekkep bir meclisin hüsn-i muhafazasına havale kılınması...”).

8. Gayrimüslimlerin ibadet yerlerinin, okul, hastane ve mezarlıklarının tamirlerine engel olunmayacak; yenilerinin yapılmasına izin verilecekti.

9. “Bir mezhebe tâbi olanların adedi ne miktar olursa olsun ol mezhebin kemal-i serbesti ile icra olunmasını temin için” lazım olan tedbirlerin alınması öngörülüyordu. Yani ibadet özgürlüğü tanınıyordu.

10. Mezhep, dil ve cinsiyet bakımından eşitlik ilkesi kabul ediliyordu (“... mezhep ve lisan veyahut cinsiyet cihetleriyle sünuf-ı tebaa-i saltanat-ı seniyyemden bir sınıfın âher sınıftan aşağı tutulmaması...”). Din ve mezhep yüzünden kimsenin aşağılanmaması da isteniyordu.

11. Din ve mezhep değiştirmek için kimsenin zorlanmaması (“...tebdil-i din ü mezhep etmek üzere kimse icbar olunmaması...”) ilkesi benimseniyordu. Keza, İslâm dininden çıkmanın idam ile cezalandırılmayacağı belirtiliyordu. Bunlarla “inanç özgürlüğü”nün kabul edildiğini söyleyebiliriz.

12. Devlet memurluğuna girişte din farkı gözetilmemesi (tebea-i Devlet-i aliyyemim cümlesi herhangi bir milletten olursa olsun devletin hizmet ve memuriyetlerine kabul olunacakları...”) ilkesi benimsenmişti. Bu ilkeyle gayrimüslimlerin memurluğa girişi konusundaki “siyasal hakları” tanınmıştı.

13. Gayrimüslimler de devletin askerî ve mülkî okullarına kabul edileceklerdi (“... saltanat-ı seniyyem tebaasında bulunanların... cümlesi bilâfark ve temyiz Devlet-i aliyyemin mekatib-i askeriyye ve mülkiyyesine kabul olunması...”).

14. Ticaret ve ceza davalarında eğer taraflardan biri Müslüman ve biri gayrimüslim veya bir yan gayrimüslim tebaa, diğer yan yabancı ise, yargılama karma mahkemelerce ve alenî olarak yapılacaktır (“...ehl-i İslâm ve Hıristiyan vesair tebaa-yi gayr-i müslime miyanesinde veyahut tebaa-i İseviyye vesair teba-i gayr-i müslimeden mezahib-i muhtelifeye tâbi olanların birbiri beyninde ticaret veyahut cinayata müteallik zuhura gelecek cemi devaî muhtelit divanlara havale olunup...”). Ancak, iki gayrimüslimin arasındaki davaya ise taraflar isterlerse kendi patrikhaneleri bakabilecekti. Mahkemelerde şahitlik hususunda Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında eşitlik esası kabul ediliyordu.

15. İşkence ve eziyet ve bunlara benzer muamelelerin yapılması yasaklanıyor, bunları emreden amirlerin ve yapan memurların cezalandırılması öngörülüyordu (“... mücazat-ı cismaniye ve eziyet ve işkence müşabih kaffe-i muamele dahi kamilen lağv ve iptal kılınması ve bunun hilafına vukubulacak harekat şediden men ve zecrolunacağından maada bunun icrasını emreden memurin ile bilfiil icra eyleyen kesanın dahi ceza kanunnamesi iktizasınca tekdir ve tedip olunması...”). Keza, hapishane şartlarının iyileştirilmesi (“... usûl-i hapsiyyenin mümkün mertebe müddet-i kaile zarfında ıslahına mübaşeret edilmesi...”) isteniyordu.

16. Askerlik hizmetine gayrimüslim tebaanın da kabulü (tebaa-ı gayrimüslime dahi ehali-i İslâm misillü hisse-i askeriyye itası”) esası benimsenmişti. Ancak askerlik hizmetine gitmek istemeyenler için “bedel vermek ve nakden akçe ita etmek” usûlü de kabul ediliyordu.

17. Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında vergiler açısından da eşitlik sağlanıyordu. Vergi alımında din ayrımı yapılmayacağı ilân ediliyordu (“... tebaa-i saltanat-i seniyemin kâffesi üzerine tarh olunacak vergi ve tekalif sınıf ve mezheplerine bakılmayacak bir surette ahz olunması...”). İltizam usûlünün kaldırılarak vergilerin doğrudan alınması öngörülüyordu.

18. Yabancılara Osmanlı toprakları üzerinde mülk edinme hakkı (“... ecnebiyyeye dahi tasarruf-ı emlak müsaadesinin itâ olunması...”) tanınıyordu.

19. Gayrimüslimler de eyalet meclislerine girebilecek ve Meclis-i Vâlâ’da temsil edilebilecekti. Böylece gayrimüslimlerin siyasal temsil hakları o zamanın koşulları ölçüsünde kabul ediliyordu.

Yukarıdaki ilkelerden de açıkça anlaşılacağı üzere, Islahat Fermanının ana hedefi, Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında her yönden tam bir eşitlik sağlamaktı. Din, vergi, askerlik, yargılama, eğitim, devlet memurluğu ve temsil alanında o zamana kadar olan farklar kaldırılıyordu. Din bakımından ayrımcılık kaldırılıyor, dini dolayısıyla kimsenin aşağılanmaması öngörülüyor, din değiştirme hakkı kabul ediliyor, İslâm’dan çıkmanın ölüm cezasıyla cezalandırılması usûlüne son veriliyordu. Vergi bakımından olan eşitsizlikler de kaldırılıyordu. Keza askerlik bakımından da eşitlik sağlanıyordu. Tanzimata kadar Hristiyan tebaa askere alınmazdı. Islahat Fermanı gayrimüslimlerin de askerlik hizmeti yapmaları prensibini açıkça kabul etmiştir. Ancak askerlik hizmetini yapmak istemeyenler için ise “bedel-i nakdi” formülü bulunmuştur. Bu bir derece haraç vergisinin devamı demekti; ama böylece artık Müslümanların da bedel-i nakdi vererek askere gitmeme hakları tanınmış oluyordu[82]. Mahkemelerde gayrimüslimler aleyhine olan eşitsizlikler kaldırılmıştır. Gayrimüslimlerin, Rumlar hariç, devlet memurluklarına geçme hakları yoktu. Islahat Fermanı bu eşitsizliği de gidermiştir. Gerek askerlik, gerek memurluk, bunları hazırlayan okullarla ilgili olduğundan gayrimüslimlerin de askerî ve mülkî okullara girebilmesi esası kabul edilmiştir. Gayrimüslimlere eyalet meclislerinde ve Meclis-i Vâlâda temsil hakkı verilerek onların siyasal hakları da tanınmıştır.

3. Hukukî Biçimi

Islahat fermanının hukukî biçimi  Tanzimat Fermanınınki gibidir. Yani hukukî biçimi bakımından Islahat Fermanı da bir “ferman”dır. Bu konuda gerekli açıklama yukarıda Tanzimat Fermanı başlığı altında yapılmıştır. O nedenle bu konuya tekrar girmiyoruz.

4. Anayasal Niteliği

Islahat fermanının anayasal niteliği  Tanzimat Fermanınınki gibidir. Yani Islahat Fermanı şeklî anlamda değil, maddî anlamda anayasal niteliktedir. Bu konuda gerekli açıklama yukarıda Tanzimat Fermanı başlığı altında yapılmıştır. O nedenle bu konuya tekrar girmiyoruz.

Sonuç olarak, Osmanlı İmparatorluğunda Islahat Fermanı ile tebaaya o dönem Avrupa ülkelerinde tanınan temel hak ve özgürlüklerinin önemli bir kısmının tanındığını görmekteyiz. Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla tanınan hakların, o dönemde Batı ülkelerinde tanınan haklar ile, birçok eksiği olmakla birlikte, karşılaştırılabileceğini söyleyebiliriz. Sonuç olarak, Islahat Fermanı, Sened-i İttifak ile başlayan, Tanzimat Fermanı ile devam eden Osmanlı anayasacılık hareketleri içinde atılmış önemli bir adımdır.

IV. Kanun-u Esasî [83] (1876)

Bibliyografya.- Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.101-183; Tarık Zafer Tunaya, “1876 Kanun-u Esasî ve Türkiye’de Anayasa Geleneği”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, İstanbul, 1985, Cilt 1, s.27-45; Okandan, Amme Hukukumuzun Anahatları, op. cit., s.116-481; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.47-74; Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.22-40; Özçelik, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, op. cit., c.II, s.60-98; Soysal, op. cit., s.21-25; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.11-11-12; Gören, op. cit., s.16-24; Eroğul, op. cit., s.184-194; Kapani, Kamu Hürriyetleri, op. cit., s.101-107; Ahmet Mumcu, İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri, Ankara, Savaş Yayınları, 1994, s.203-222; Coşkun Üçok, “1876 Anayasasının Kaynakları”, Türk Parlâmentoculuğunun İlk Yüzyılı: 1876-1976, Ankara, Siyasî İlimler Türk Derneği Yayınları, Tarihsiz (1977?), s.1-18; Suna Kili, “1876 Anayasasının Çağdaşlaşma Sorunları Açısından Değerlendirilmesi”, in Armağan: Kanun-u Esasînin 100. Yılı, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1978, s.191-211 (Suna Kili, “1876 Anayasasının Çağdaşlaşma Sorunları Açısından Değerlendirilmesi”, in, Ersin Kalaycıoğlu ve Ali yaşar Sarıbay (ed.), Türk Siyasal Hayatının Gelişimi, İstanbul, Beta Yayınları, 1986, s.89-103); Ömer Anayurt, “1876 Kanun-u Esasisî ve 1909 Değişikliklerinde Temel Hak ve Hürriyetler”, Yeni Türkiye, Yıl 4, Sayı 21, (Mayıs-Haziran 1988), s.660-672. Toplu Eserler: Türk Parlâmentoculuğunun İlk Yüzyılı: 1876-1976, Ankara, Siyasî İlimler Türk Derneği Yayınları, Tarihsiz (1977?); Armağan: Kanun-u Esasînin 100. Yılı, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1978. 7 Zilhicce 1293 (23 Aralık 1876) tarihli Kanun-u Esasînin metni için bkz.: Düstur, Tertip 1, Cilt 4, s.1-40. Kanunu Esasinin metni için tıklayınız.

A. Hazırlanışı

Sultan Abdülaziz 30 Mayıs 1876’da hal edildi. Yerine veliaht Murat Efendi , Beşinci Murat unvanı ile tahta geçirildi[84]. Beşinci Murat kısa bir süre sonra delirdi[85]. Veliaht Abdülhamit, Mithat Paşaya  haber göndererek Kanun-u Esasîyi ilân edeceği konusunda söz vererek tahta geçirilmesini istedi[86]. 31 Ağustos 1876’da Beşinci Murat hal edildi ve yerine İkinci Abdülhamit geçirildi[87]. Abdülhamit söz verdiği üzere Kanun-u Esasîyi 23 Aralık 1876 günü bir ferman ile ısdar etmiştir.

Kanun-u Esasî, Padişah tarafından atanan “Cemiyet-i Mahsusa” isimli bir kurul tarafından hazırlanmıştır. Bu kurulun başkanı Server Paşadır. Kurulda iki asker, 16 sivil bürokrat (üçü Hristiyan) ve ulemadan 10 kişi vardır[88]. Cemiyet-i Mahsusa Mithat Paşanın  ve Sait Paşanın hazırladığı önceki taslaklardan ve yabancı anayasalardan (Belçika, Polonya, Prusya) da yararlanarak Kanun-u Esasînin tasarısını hazırladı. Tasarı Mithat Paşanın  başkanlığındaki Heyet-i Vükelâdan geçti. Neticede Padişah tarafından kabul ve ilân edildi[89]. Görüldüğü gibi Kanun-u Esasî, halkı temsil eden bir kurucu meclis tarafından hazırlanmamıştır. Keza Kanun-u Esasînin kabulü için bir kurucu referandum da yapılmamıştır[90]. Kanun-u Esasî, hukukî olarak Padişahın tek yanlı bir işleminden doğmuştur. Kanun-u Esasî hukukî biçimi itibarıyla “ferman”dır[91].

B. Anayasal Niteliği

Kanun-u Esasî bir “anayasa” mıdır? Bu soru Türk doktrininde sorulmuştur. Recai Galip Okandan’a göre, Kanun-u Esasî şekil olarak anayasa niteliğine sahip değildir. Çünkü,

“Kanun-u Esasîsinin vücuda getiriliş tarzı tamamen kendine has bir mahiyet arz etmektedir. Kanun-u Esasî millet tarafından, milletin tevkil eylediği kimseler tarafından, bağımsız bir yasama organı veya bir Kurucu Meclis tarafından tanzim ve kabul edilmiş değildir”[92].

Recai Galip Okandan’a göre Kanun-u Esasî muhteva açısından da anayasa niteliğine sahip değildir. Zira, ona göre, Kanun-u Esasî

“her yönden Hükümdarın hak ve yetkilerini teyide ve takviyeye hizmet eyliyen bu kanunla, fertlere sağlanan haklar, siyasî ve hukukî müeyyidelerden, bu hususta hatıra gelebilecek ihtimallerden uzak tutulmuş ve hatta, aksine bu hakların icabında ortadan kaldırılabilmeleri hususunda Padişaha önemli imkanlar sağlanmıştır”[93].

Kanımızca, Recai Galip Okandan’ın her iki görüşü de tamamıyla yanlıştır. Öyle görünüyor ki, Okandan, şeklî ve maddî anlamda anayasa tanımlarından habersiz idi. Yazara göre şekil bakımından halk veya halkın temsilcileri tarafından yapılmayan bir kanuna anayasa denemez. Eğer anayasaların halk tarafından yapılması yönünde böyle bir şart aranırsa dünyamızda ondokuzuncu yüzyılda değil, yirminci yüzyılda bile “anayasa” kalmaz. Zira anayasalar geçmişte olduğu gibi, günümüzde de kendisine aslî kurucu iktidar adı verilen, en büyük gücü elinde bulunduran, sınırsız, hukuk-dışı, fiilî bir iktidar tarafından yapılmaktadır.

Muhteva bakımından aşağıda görüleceği üzere Kanun-u Esasî döneminin Avrupa anayasaları ile tamamıyla karşılaştırılabilir niteliktedir.

Kanımızca, “Kanun-u Esasî bir anayasa mıdır?” sorusuna cevap vermek için her şeyden önce, “anayasa”dan ne anlamak gerektiğini belirtmek gerekir. Yukarıda da belirtildiği gibi, anayasa biri maddî, diğeri şeklî olmak üzere iki değişik anlamda tanımlanmaktadır.

Maddî anlamda  anayasa, devlet organlarının kuruluşunu, işleyişini ve bireylerin devlet karşısında sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri belirleyen, yazılı veya teamülî, kuralların bütünüdür[94]. Bu anlamda Kanun-u Esasî tam olarak anayasal niteliktedir. Zira aşağıda görüleceği gibi, Kanun-u Esasî bir yandan devlet organları arasındaki ilişkileri, diğer yandan da vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini düzenlemektedir.

Şeklî anlamda anayasa ise, normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden ve kanunlardan farklı ve daha üstün bir usûlle konulan ve değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır[95]. Şeklî kritere göre, Kanun-u Esasînin anayasal nitelikte olduğu açıktır. Zira, bir kere, Kanun-u Esasî kendisinin üstünlüğünü ve bağlayıcılığını açıkça ilân etmektedir. 115’inci maddeye göre, “Kanun-u Esasînin bir maddesi bile hiçbir sebep ve bahane ile tatil ve icradan iskat edilemez”. Diğer yandan Kanun-u Esasînin 116’ncı maddesi Kanun-u Esasî değiştirilme usûlünü öngörmüştür. Bu maddeye göre, Kanun-u Esasî değişiklik teklifinin kabul edilmesi için sırasıyla Meclis-i Mebusanın ve Meclis-i Âyanın üye tamsayılarının üçte iki oy çokluğu gerekir. Bu demektir ki, Kanun-u Esasî kanunlardan zor değiştirilebilir bir metindir. Dolayısıyla Kanun-u Esasîyi şekli kritere göre bir anayasa olarak kabul etmek zorundayız.

Ayrıca şunu da belirtelim ki, Tanzimat ve Islahat Fermanlarının aksine Kanun-u Esasî sistem olarak da Batılı bir anayasa gibi madde maddedir.

Şimdi Kanun-u Esasînin kurduğu anayasal sistemi görelim. İlk önce Kanun-u Esasînin temel ilkelerini, sonra Kanun-u Esasînin vatandaşlara tanıdığı temel haklar ve özgürlükleri, daha sonra da devletin temel kuruluşunu görelim.

C. Temel İlkeleri

Devletin Monarşik Niteliği.- Osmanlı Devleti bir monarşidir. Zira Kanun-u Esasînin 3’üncü maddesine göre, devlet başkanlığı irsî olarak intikal etmektedir.

Devletin Üniter Niteliği.- Kanun-u Esasînin birinci maddesinde Osmanlı Devletinin “memalik ve kıtaat-ı hazırayı ve eyalat-ı mümtazeyi” içerse de “yek vücud” olduğu ve “hiçbir sebeple tefrik kabul etmediği” belirtilmiştir.

Devletin Dinî Niteliği.- Osmanlı Devleti laik değildir. Devletin bir dinî vardır, o da “din-i İslâm”dır (m.11). Kanun-u Esasî de devletin dinî niteliğini gösteren başka hükümler de vardır. Keza, Padişah aynı zamanda halifedir (m.3, 4) ve “Ahkâm-ı şer’iye”yi uygulatır (m.7). Şeyhülislâm devlet örgütünün içinde ve Hükûmette yer almaktadır (m.27). Kanunlar, “umur-u diniye”ye aykırı olamazlar (m.64). Keza ülkede şer’iye mahkemeleri vardır (m.87). Nihayet Padişahın ismi hutbelerde zikredilecektir (m.7)[96].

Devletin Resmî Dili.- Kanun-u Esasîye göre devletin resmî bir dili vardır; o da Türkçedir (m.18). Devlet hizmetine girmek için bu dili bilmek gerekir (m.18).

Devletin Başkenti.- Kanun-u Esasîye göre devletin başkenti (payitaht) İstanbul’dur. Ancak bu şehrin diğer şehirlerden bir “imtiyaz ve muafiyeti yoktur” (m.2).

D. Temel Hak ve Özgürlükler

Kanun-u Esasî 8 ilâ 26’ncı maddelerinde “Tebaa-i Devlet-i Osmaniye’nin Hukuku Umumîyesi” başlığı altında Osmanlı tebaasının temel hak ve özgürlüklerini düzenlemiştir.

Vatandaşlık Hakkı.- Kanun-u Esasînin 8’inci maddesinde tâbiiyet hakkı düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, Osmanlı tâbiiyeti, din ve mezhebe bağlı değildir. Osmanlı tâbiiyeti “kanunen muayyen olan ahvale göre” kazanılır ve kaybedilir. Görüldüğü gibi Osmanlı vatandaşlık anlayışında, ırk, dil, din, mezhep gibi objektif unsurlara bir gönderme yoktur. Kanun-u Esasî Osmanlı tâbiiyetinde bulunan herkesin dinî veya mezhebi ne olursa olsun “Osmanlı” olduğunu ilân etmektedir. Dolayısıyla, “Osmanlılık”, ırksal, dilsel veya dinsel bir vatandaşlık anlayışı değil, hukukî, anayasal bir vatandaşlık anlayışına dayanır.

Kişi Hürriyeti.- Kanun-u Esasînin 9’uncu maddesinde “kişi hürriyeti” tanınmıştır. Maddeye göre, “Osmanlıların kaffesi hürriyet-i şahsiyelerine malik ve aherin hukuk-u hürriyetine tecavüz etmemekle mükelleftir”.

Kişi Güvenliği.- Kanun-u Esasînin 10’uncu maddesinde bugün “kişi güvenliği” dediğimiz temel hak düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, “hürriyet-i şahsiye her türlü taarruzdan masundur. Hiç kimse kanunun tayin ettiği sebep ve suretten maada bir bahane ile mücazat olunamaz”. Burada aynı zamanda “suçların kanunîliği” ilkesinin de bulunduğuna işaret edelim.

İbadet Hürriyeti.- Kanun-u Esasînin 11’inci maddesinde, “asayiş-i halkı ve adab-ı umumîyeyi ihlâl etmemek şartı ile” ülkedeki bütün dinlerin “serbesti-i icrası” kabul edilmiştir.

Basın Hürriyeti.- Basın hürriyeti 12’inci maddede şu meşhur formül ile kabul edilmiştir: “Matbuat kanun dairesinde serbesttir ”.

Şirket Kurma Hürriyeti.- Kanun-u Esasînin 13’üncü maddesinde “Tebaa-i Osmaniyenin nizam ve kanun dairesinde ticaret ve sanat ve felahet için her nevi şirketler teşkiline mezun” olduğu belirtilmiştir.

Dilekçe Hakkı.- Kanun-u Esasînin 14’üncü maddesi, Osmanlı tebaasından bir veya birkaç kişinin gerek kendilerine gerek “umuma müteallik olan” bir konuda yetkili makamlara ve meclis-i Umumîye “arzuhal vermeğe” ve keza memurları hakkında şikayette bulunmaya hakları olduğu belirtilmektedir.

Öğretim Hürriyeti.- 15’inci madde, genel ve özel öğretimin kanuna uymak şartıyla serbest olduğunu belirtmektedir. 16’ncı madde de ise, okulların devletin gözetimi altında olduğu hükmü vardır.

Eşitlik İlkesi.- 17’nci madde, “ahval-i diniye ve mezhebiyeden maada” bütün Osmanlıların “huzuru kanunda (kanun önünde)” haklar ve ödevler bakımından eşit olduğunu öngörmektedir.

Devlet Memurluğuna Girme Hakkı .- 19’uncu maddede “umum tebaanın ehliyet ve kabiliyetlerine göre münasip memuriyetlere” girme hakları kabul edilmiştir. Din mezhep ayrımı olmaksızın bütün Osmanlı tebaasının devlet memuriyetine girme hakkının 1856 Islahat Fermanı ile tanındığını hatırlatalım. 18’inci madde ise, devlet memuriyetine gireceklerin Türkçeyi bilmeleri şart koşulmaktadır. Yine bu maddede, Türkçenin devletin resmî dili olduğu belirtilmektedir.

Malî Güce Göre Vergi İlkesi .- Kanun-u Esasînin 20’nci maddesinde vergilerin “herkesin kudreti nispetinde tarh ve tevzi” olunacağı ilân edilmiştir. Kamu yararının gerektirmedikçe ve bedelinin peşin ödenmedikçe bir kişinin tasarrufunda bulunan mülkün alınamayacağı belirtilmiştir.

Konut Dokunulmazlığı.- 22’nci maddede “herkesin mesken ve menzili taarruzdan masundur” denilerek “mesken masuniyeti” tanınmıştır.

Kanunî Hâkim Güvencesi.- 23’üncü madde “hiç kimse kanunen mensup olduğu mahkemeden başka bir mahkemeye gitmeye icbar olunamaz” diyerek kanunî hâkim güvencesini kabul etmiştir.

Müsadere, Angarya Yasağı.- Kanun-u Esasînin 24’üncü maddesi, savaş hali dışında müsadere ve angaryayı yasaklamıştır.

Vergilerin Kanunîliği İlkesi.- 25’inci maddeye göre, “bir kanuna müstenit olmadıkça vergi ve rüsumat namı ile ve nam-ı aherle hiç kimseden bir akçe alınamaz”.

İşkence Yasağı.- Kanun-u Esasînin 26’ncı maddesine göre, “işkence ve sair her nevi eziyet katiyen ve külliyen memnudur”.

Seçme ve seçilme hakkı “Tebaa-i Devlet-i Osmaniye’nin Hukuk-u Umumîyesi” başlıklı bu bölümde öngörülmemiştir. Ancak, 65 ilâ 69’uncu maddelerde Heyet-i Mebusanın azalarının müntehipler tarafından seçileceği öngörüldüğüne göre, seçme seçilme hakkının da Kanun-u Esasî tarafından dolaylı olarak tanındığı sonucuna varabiliriz[97].

Kanun-u Esasîde kişi hürriyeti ve güvenliğini sağlamaya yönelik birtakım yargısal güvenceler de öngörülmüştür. Bir kere yukarıda söylediğimiz gibi “kanunî hâkim  (tabiî hâkim) ilkesi” (m.23) kabul edilmiştir. Artık kimse kanunla bağlı olduğu mahkemeden başka bir mahkemeye gitmeye zorlanamayacaktır. Diğer yandan 85’inci maddeye göre, bir davaya ancak ait olduğu mahkemede bakılacaktır. Keza mahkemeler görevlerine giren davalara bakmaktan kaçınamayacaklardır (m.84). Ayrıca, varolan olağan mahkemeler dışında, “fevkalâde bir mahkeme veyahut hüküm vermek salâhiyetini haiz komisyon teşkil” edilemeyecektir (m.89). Bunların yanında muhakemenin alenîliği ilkesi (m.82) kabul edilmiştir. Nihayet 83’üncü maddede herkesin lüzum gördüğü meşru vasıtalarla haklarını savunabileceği (hak arama özgürlüğü) esası kabul edilmiştir. Temel hak ve özgürlüklerin yargısal güvencesi açısından Kanun-u Esasî günümüz anayasalarından pek de geri değildir.

E. Devletin Temel Organları

1876 Kanun-u Esasîsinde, devletin temel organları, modern sistematiğe uygun olarak yasama, yürütme ve yargı olarak üçe ayrılarak düzenlenmiştir.

1. Yasama Organı: Meclis-i Umumî 

Kuruluşu.- Kanun-u Esasînin kurduğu yasama organının adı “Meclis-i Umumî”dir. Meclis-i Umumî, Kanun-u Esasînin 42 ilâ 80’inci maddeleri arasında düzenlenmiştir. Meclis-i Umumî, Heyet-i Âyan ve Heyet-i Mebusan isimli iki heyetten oluşmaktadır (m.42). Meclis-i Umumî azalarının yasama sorumsuzluğu (m.47) ve dokunulmazlığı (m.48, m.79) öngörülmüştür.

a) Heyet-i Âyan [98].- Heyet-i Âyan günümüzün senatolarına tekabül eden bir ikinci meclistir. Heyet-i Âyan azası doğrudan doğruya Padişah tarafından atanır (m.60). Üye sayısı Heyet-i Mebusanın üye sayısını üçte birini geçmeyecektir (m.60). Üye seçilebilmek için 40 yaşını doldurmuş, umumun itimadına şayan ve devlet hizmetinde bulunmuş olmak (veya Hahambaşı veya Patriklik yapmış olmak) gerekir (m.61). Heyet-i Âyan üyeliği ömür boyudur (kayd-ı hayat) (m.62). Heyet-i Âyan tüm ikinci meclislerin sahip olduğu rolleri yerine getirebilir. Üyelerinin Padişah tarafından atanması büyük bir sakınca olarak görülemez. Çünkü, Heyet-i Âyan üye sayısı Heyet-i Mebusanın üye sayısının üçte birini geçemez ve üyeleri ömür boyu görevde kalır. Bu nedenle, Padişahın beğenmediği üyeleri değiştirme veya yeni üyeler atayarak çoğunluğu değiştirme imkanı yoktur.

b) Heyet-i Mebusan.- Heyet-i Mebusan üyeleri ise Osmanlı tebaasından her ellibin erkek nüfusa bir temsilci seçilmesiyle kurulur (m.65). Seçimler dört yılda bir kere yapılır (m.69). Heyet-i Mebusan üyelerinin tekrar seçilmeleri mümkündür (m.69). Kanun-u Esasî’de seçim sistemine ilişkin tek hüküm, “gizli oy ilkesi (rey-i hafî kaidesi)” ile yapılacağıdır (m.66). 66’ncı madde seçimin “suret-i icrasının kanun-ı mahsus ile tayin olunaca”ğını belirtmektedir. Ancak kanun yapabilmek için de mebusların seçilmiş olması gerektiğinden Kanun-u Esasî hazırlanırken bir sene yürürlükte kalacak ve seçimin nasıl yapılacağını gösteren “Talimat-ı Muvakkate” ismini taşıyan bir talimat 28 Ekim 1876’da yürürlüğe kondu[99]. Talimat-i Muvakkate iki dereceli basit çoğunluk sistemine dayanıyordu. Seçilecek mebusların 80’ini Müslüman ve 50’sini ise gayrimüslim olarak tespit etmekte idi. Memleket birbirinden farklı iki bölgeye ayrılmıştı. İstanbul şehri (İzmit dahil) 20 daireli bir seçim çevresi kabul edilmişti. Bu seçim bölgesinden beşi Müslim, beşi de gayrimüslim olmak üzere 10 mebus iki dereceli seçim ile seçilecekti. Her daireden “birinci seçmenler ”[100] önce 40 “ikinci seçmen (müntehib-i sani)” seçecek, sonra da bunlar mebusları seçeceklerdi. İstanbul dışında kalan yerlerde ise, kaza, liva ve vilayet merkezlerinde evvelce seçilmiş idare meclisleri üyeleri “ikinci seçmen” kabul olunmuştu ve bunlar milletvekillerini doğrudan doğruya seçmişlerdir[101].

Kanun-u Esasî temsilî demokrasinin temel ilkelerinden biri olan “milletin temsili ilkesi”ni açıkça kabul etmiştir. 71’inci maddeye göre, “Heyet-i Mebusan azasının her biri kendini intihap eden (seçen) dairenin (çevrenin) vekili olmayıp umum Osmanlıların vekili hükmündedir”. Bülent Tanör Kanun-u Esasînin bu 71’inci maddesinde geçen bu “umum Osmanlıların vekili” ibaresinden hareketle, milletin de “bir siyasal varlık olarak yeni anayasal sisteme” katıldığı, “Padişahın artık siyasal sistemin mutlak ve biricik egemeni olmaktan” çıktığı sonucuna ulaşmaktadır. Kanımızca, bu sonuca Kanun-u Esasînin başka hükümlerinden hareketle ulaşılabilir veya ulaşılamaz; ama her halükârda 71’inci maddeden hareketle ulaşılamaz. Bu maddede öngörülen tek şey, temsilcinin seçildiği seçim çevresini değil, bütün milleti temsil ettiği yolundaki ilkedir. Aynı ilke aşağı yukarı aynı kelimelerle 1921 (m.5), 1924 (m.13), 1961 (m.76) ve 1982 (m.80) Anayasalarında öngörülmüştür. Bu ilke bilindiği gibi temsili demokrasinin temel ilkelerinden biri olan “milletin temsili” ilkesidir.

Kanun Yapma Usûlü.- Kanun teklif etme hakkı Heyet-i Vükelâya (Bakanlar Kurulu), Heyet-i Âyan ve Heyet-i Mebusana aittir (m.53). Ancak Heyet-i Âyan ve Heyet-i Mebusan ancak kendi görev alanlarını ilgilendiren konularda (“kendü vazife-i muayyeneleri dairesinde bulunan mevad için”) kanun teklif etmeye yetkilidirler (m.53). Yapılan teklif Sadaret (Başbakanlık) aracılığıyla Padişaha iletilir ve onun izni istenir (m.53). Bu izin bir irade-i seniyye ile verilirse, teklif konusu, ilkin yasama meclislerine değil, Şura-ı Devlete gönderilir (m.53). Şura-ı Devlet bir kanun lahiyası hazırlar (m.54). Bu lahiya (tasarı) önce Heyet-i Mebusanda, daha sonra Heyet-i Âyanda görüşülür (m.54). Kanun lahiyasının kabulünde her iki meclisin eşitliği vardır. Meclislerden birinde lahiya reddedilmişse, o senenin içtima döneminde tekrar müzakere edilemez (m.56). Her iki Meclis tarafından da kabul edilen metin tasdik için Padişaha sunulur. Padişah bir irade-i seniyye” ile tasdik ederse, kanun yürürlüğe girer (düsturul amel olur) (m.54). Görüldüğü gibi, kanunun yürürlüğe girmesi Padişahın onayına bağlıdır. Bu şu anlama geliyor ki, Padişahın “mutlak veto” yetkisi vardır. Görüldüğü gibi yasama süreci içinde Padişahın sadece sembolik değil, çok önemli yetkileri vardır. Kanun teklifinin görüşülebilmesi için Padişahın izni gerekir. İzin vermiş olmasına rağmen Padişah Meclislerce kabul edilmiş bir kanunu veto edebilir.

Meclis-i Umumînin Çalışması .- Meclis ilk içtimaını 20 Mart 1877’de yapmıştır. Bu tarihten itibaren 56 içtima (toplantı) yaptıktan sonra 28 Haziran 1877’de feshedilmiştir. 1877’de ikinci seçim yapılmış ve 13 Aralık 1877’de Meclis-i Umumî tekrar toplanmış ve 29 toplantı yaptıktan sonra 14 Şubat 1878’de “tatil”e girmiştir[102]. Bu tatile giriş Kanun-u Esasînin 43’üncü maddesinde öngörülmüştür (“Meclis-i Umumînin iki heyeti beher sene... mart iptidasında... ba irade-i seniyye kapanır”). Ancak yine aynı maddeye göre Meclis-i Umumînin “irade-i seniyye” ile Kasım başında toplantıya çağrılması gerektiği halde, Meclis-i Umumî bir daha toplantıya çağrılmamıştır[103]. Genelde Meclis-i Umumînin Abdülhamit tarafından fesh edildiği yolunda yanlış bir izlenim vardır. Görüldüğü gibi meclis fesh edilmemiş, usûlüne uygun olarak tatile girmiş, ancak tatilden sonra, usûlüne aykırı olarak bir daha toplantıya çağrılmamıştır.

2. Yürütme Organı

Kanun-u Esasînin kurduğu yürütme organı ikili yapıdadır. Bir tarafta devlet başkanı olarak Padişah, diğer tarafta da Hükûmet vardır.

a) Padişah  

Padişah yürütme organının başıdır.

Belirlenmesi[104].- Kanun-u Esasîye göre saltanat Osmanlı sülalesine aittir (m.3). Bu sülalenin içinde saltanatın kime geçeceği konusunda da Kanun-u Esasî “ekber evlat (seniorat )” sistemini kabul etmiştir.

 “Saltanatı Seniye-i Osmaniye... sülale-i âli Osmandan usûl-i kadimesi veçhile ekber evlada aittir”.

Bu sisteme göre ise ölen yahut tahtan indirilen Padişahın yerine en büyük oğlu değil, Osmanlı ailesinin en yaşlı erkek evladı tahta geçer. Osmanlı sisteminde kadınların Padişah olma hakları yoktur.

Halife Niteliği.- Kanun-u Esasînin 3’üncü maddesine göre, “Saltanat -ı seniye-i Osmaniye, hilafet-i kübra-ı İslâmiyeyi haiz”dir. Yani saltanat hilafeti içermektedir. Keza 4’üncü madde de Padişahın halife olarak “din-i İslâmın hamisi” olduğu ilân edilmektedir.

Sorumsuzluğu.- Tüm monarşilerde olduğu gibi hükümdarın mutlak sorumsuzluğu ilkesi Kanun-u Esasîde de öngörülmüştür. Kanun-u Esasînin 5’inci maddesine göre “Zat-ı Hazret-i Padişahînin nefsi hümayunu mukaddes ve gayr-i mes’uldür”. Bu sorumsuzluk, siyasî, cezaî ve hukukî açılardan tamdır. O halde, Osmanlı Padişahı, bir Cumhurbaşkanından farklı olarak mutlak bir sorumsuzluğa sahiptir. Göreviyle ilgili suçlardan sorumsuz olduğu gibi, kişisel suçlarından da sorumsuzdur. Keza Padişah vatana ihanetten dolayı da suçlandırılamaz. Ayrıca Padişahın bu sorumsuzluğunun gerek cezaî, gerek hukukî olduğunu da belirtmek gerekir. Padişaha karşı hiçbir mahkemede, hiçbir şekilde dava açılamaz[105].

Görev ve Yetkileri.- Padişahın yürütme organının başı olarak birçok yetkileri vardır. Kanun-u Esasînin 7’nci maddesinde Padişahın görev ve yetkileri sayılmıştır: Bakanların tayin ve azli, rütbe ve nişan verilmesi, para basılması, uluslararası andlaşma yapma yetkisi, “harb ve sulh ilânı”, kara ve deniz kuvvetlerinin komutanlığı, kanun ve şeriat hükümlerinin uygulanması, “nizamnamelerin tanzimi”, cezaların hafifletilmesi ve affı, Meclis-i Umumînin toplantıya çağrılması ve tatil edilmesi, Heyet-i Mebusanın üyelerinin yeniden seçilmesi kaydıyla Heyet-i Mebusan fesih hakkı, vb. Keza 29’uncu maddeye göre, Bakanlar Kurulunun önemli kararları icra edebilmesi için Padişahın iznini alması zorunludur. Yukarıda da Padişahın kanun yapma sürecindeki yetkilerini görmüştük. Kanun tekliflerinin görüşülebilmesi için Padişahın iznini almak gerektiği gibi, kabul edilen kanunlar hakkında da Padişahın mutlak veto yetkisi bulunmaktadır. Keza, Padişaha 113’üncü madde de istediği kişileri “sürgüne gönderme” yetkisi verilmiştir. Bu maddeye göre, Padişah, “Hükûmetin emniyetini ihlâl ettikleri idare-i zabıtanın tahkikat-ı mevsukası üzerine sabit olanları” ülke dışına “ihraç” edebilecekti.

Fesih Hakkı.- Padişahın Parlâmentoya karşı da önemli yetkileri vardır. Meclislerin çalışma takvimini (toplantıya çağrılması, tatile girmesi, vaktinden evvel açma, içtima müddetini uzatma ve kısaltma) (m.42, 43, 44) belirleme yetkisi Padişaha aittir. Keza Padişah Meclis-i Umumîyi feshedebilir. Padişahın fesih hakkı iki ayrı yerde öngörülmüştür. 7’nci maddede Padişahın takdirine kalmış bir “ledeliktiza (gerektiği zaman) fesih" hakkı vardır. 35’inci maddede ise Hükûmet ile Meclis arasında ortaya çıkabilecek bir uyuşmazlığı çözmek için bir fesih müessesesi öngörülmüştür. Bu maddeye göre, Heyet-i Vükelâ ile Heyet-i Mebusan arasında bir konuda “ihtilaf” çıkarsa Heyet-i Vükelâ, bu konuda “ısrar” ederse Heyet-i Mebusan da bunu iki defa ard arda reddederse Padişah, Heyet-i Vükel⠓tebdil (değiştirme)” veya Heyet-i Mebusanın “fesih” edebilir. Fesih yolunu seçerse belirli bir sürede Heyet-i Mebusan seçimleri yenilenmelidir.

Türk hukuk literatüründe Padişahın bu fesih hakkı eleştirilmiştir. Kanımızca, 7’nci maddede öngörülen fesih hakkı tüm parlâmenter rejimlerde görülen yürütme organının başının sahip olduğu bir yetkidir. Bir parlâmenter monarşide bu yetkinin hükümdara tanınmasından daha doğal bir şey yoktur. 35’inci madde ise eleştirilecek değil, övülecek bir maddedir. Hükûmet ile parlâmento arasındaki uyuşmazlığı çözmeye yöneliktir. Değiştirilmek istemeyen Hükûmet ve feshedilmek istemeyen Meclis inatlaşmayı bırakıp uzlaşmaya çalışacaklardır. Bu usûl, 20’nci yüzyılda görülen “rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm” araçlarına benzemektedir.

İkinci Abdülhamit’in Meclis-i Mebusanı feshettiği bir daha toplantıya çağırmadığı yolunda Türk siyasal kültüründe yanlış bir kanı vardır[106]. Yukarıda görüldüğü gibi İkinci Abdülhamit 20 Mart 1877’de Meclisi feshetmiş, Kanun-u Esasînin öngördüğü şekilde Heyet-i Mebusan seçimleri yapılmış ve 13 Aralık 1877’de Meclis-i Umumî tekrar toplanmıştır. Meclis-i Umumî, Kanun-u Esasînin 43’üncü maddesine uygun olarak 14 Şubat 1878’de “tatil”e girmiştir[107]. Burada bir fesih yok; bir “tatil” vardır. Ancak İkinci Abdülhamit tatile giren Meclisi Kasım başında toplantıya çağırması gerekirken bir daha toplantıya çağırmamıştır[108]. Görüldüğü gibi, burada fesih hakkının kötüye kullanılması değil, toplantıya çağırma hakkının kötüye kullanılması söz konusudur[109].

b) Heyet-i Vükelâ 

“Heyet-i Vükel┠bir nevi bakanlar kuruludur. Heyet-i Vükelânın başkanı sadrazamdır (m.28). Heyet-i Vükelâda sadrazamdan başka şeyhülislâm ve diğer vekiller bulunur. Sadrazam ve şeyhülislâm doğrudan Padişah tarafından atanır (m.27). Diğer vekiller de, sadrazam tarafından değil, Padişah tarafından atanırlar (m.7, m.27). Keza bunların azli de yine Padişaha ait bir yetkidir (m.7). Bu şu anlama gelmektedir ki, sadrazam, şeyülislâm ve vekiller Padişaha karşı sorumludurlar.

Heyet-i Vükelâ Meclis-i Mebusan karşısında sorumlu değildir. Kanun-u Esasîde güven oylaması usûlü yoktur. Meclis-i Mebusan gensoru verip Hükûmeti düşüremez. Hükûmeti denetlemenin bilinen yollarından (soru, genel görüşme, meclis araştırması, meclis soruşturması, gensoru) sadece “soru (sual)” (m.38) ve vekillerin cezaî sorumluluğunu başlatabilecek ve dolayısıyla bir nevi meclis soruşturması olarak görülebilecek bir vekilin “Divan-ı Âliye havalesi” usûlü vardır (m.31). Özetle Kanun-u Esasînin kurduğu Hükûmet, Meclisin güvenine dayanmaz; ona karşı sorumlu değildir. Bu nedenle Kanun-u Esasînin kurduğu Hükûmet sistemini “parlâmenter sistem” olarak nitelemek oldukça güçtür. O halde, Kanun-u Esasînin kurduğu sistemi kuvvetler ayrılığı esasına dayalı bir sistem olarak görmek pek doğru olmayabilir. Yukarıda Padişahın sahip olduğu olağanüstü yetkiler de göz önüne alınırsa, Kanun-u Esasînin bir “parlâmenter monarşi”, bir “sınırlı monarşi” kurduğunu söylemek oldukça güçtür[110].

3. Yargı Organı

Kanun-u Esasî yargı organını “mehakim (mahkemeler)” başlığı altında 81 ilâ 91’inci maddelerinde düzenlemiştir. 1876 Kanun-u Esasîsinin yargı konusunda getirdiği güvenceler günümüz Anayasalarının güvencelerden hiç de az değildir. Yargılama faaliyeti önemli güvencelere bağlanmıştır. Bir kere hakimler azlolunamazlar (m.81). Diğer yandan hakimlerin özlük işlerinin (yükselme, yer değiştirme, emeklilik) özel bir kanun (kanun-ı mahsusa) ile düzenleneceği öngörülmektedir (m.81). Mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi, 87’nci maddede “mahkemeler her türlü müdahalattan azâdedir” denilerek açıkça tanınmaktadır. Keza mahkemelerin sınıf, görev ve yetki paylaşımının kanunla yapılacağı öngörülmektedir (m.88). Aynı şekilde hakimlerin atanması da yürütmenin takdirinden çıkarılıp kanuna tâbi kılınmaktadır (m.89). Yine hakimlerin bağımsızlığı sağlamak için hakimlerin devletin maaşlı bir başka memuriyetini kabul edemeyecekleri hükmü de getirilmiştir (m.90). Kanun-u Esasî savcılık kurumunu da anayasallaştırmış ve savcıların görev ve derecelerinin kanunla belirleneceği hükmünü getirmiştir (m.91). Kanun-u Esasî ayrıca vekilleri ve temyiz mahkemesi başkan ve üyelerini ve Padişah aleyhine cürüm işleyenleri yargılamak üzere bir de Divan-ı Ali  (yüce divan) kurmuştur (m.92-95). Kanun-u Esasî yargılamanın “alenîliği ” ilkesini kabul etmiştir (m.82). Kanun-u Esasî yine “hak arama özgürlüğü”nü tanımıştır (m.83). Kanun-u Esasînin 84’üncü maddesi, “bir mahkeme vazifesi dahilinde olan davanın her ne vesile ile olursa olsun rüiyetinden imtina edemez” diyerek mahkemelerin ihkak-ı haktan imtina edemeyecekleri ilkesini benimsemiştir. Yine 85’inci madde her davanın ait olduğu mahkemede görüleceği hükmünü getirmektedir. Kişiler ile Hükûmet arasındaki davaların dahi genel mahkemelere tâbi olduğu belirtilmiştir (m.85). Nihayet Kanun-u Esasî “kanunî hâkim (tabiî hâkim, olağan hâkim) ilkesini” çok açık bir şekilde kabul etmiştir:

“Her ne nam ile olursa olsun, bazı mevadd-ı mahsusayı rüiyet ve hükmetmek için mehakim-i muayyene haricinde fevkalâde bir mahkeme ve yahut hüküm vermek salâhiyetini haiz komisyon teşkili katiyen caiz değildir”.

Bu hükümlerden açıkça görüleceği gibi Kanun-u Esasînin yargı alanında getirdiği hükümler, aşağıda göreceğimiz 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunundan oldukça ileridir; 1961 ve 1982 Anayasalarından ise pek geri kalan yanı yoktur. Kanun-u Esasînin yargıya ilişkin hükümleri döneminin Batı Avrupa ülkelerinin Anayasalarıyla tamamıyla boy ölçüşebilir niteliktedir.

1876 Kanun-u Esasîsinde yargı yetkisi sahibi artık Padişah değildir. Bu yetki bağımsız mahkemeler tarafından kullanılmaktadır.

F. Kanun-u Esasînin Üstünlüğü ve Değiştirilmesi

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Kanun-u Esasî, şeklî anayasa anlayışına göre tam bir anayasadır. Kanun-u Esasî, üstün ve katı bir anayasadır.

Kanun-u Esasînin 115’inci maddesi “Kanun-u Esasînin bir maddesi bile hiçbir sebep ve bahane ile tatil veya icradan ıskat edilemez” hükmünü getirmektedir. Bu hüküm anayasanın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını göstermektedir.

Diğer yandan Kanun-u Esasî, değiştirilmesi bakımından “katı bir anayasa”dır. Anayasanın değiştirilmesi için Heyet-i Âyan ve Heyet-i Mebusan üye tamsayılarının üçte iki çoğunluğuyla değişiklik teklifinin kabul edilmesi gerekir. Bu çoğunluk ile kabul edilen değişiklik teklifinin yürürlüğe girmesi için Padişahın onayı gerekir. Yani anayasa değişikliği konusunda Padişah, mutlak bir veto yetkisine sahiptir. Buradan şunu gözlemleyebiliriz ki, 1876 Kanun-u Esasîsi sisteminde tali kurucu iktidar, Meclis-i Umumî ile Padişah arasında paylaşılmıştır. Padişah, tek başına tali kurucu iktidarı kullanamaz. Meclis-i Umumî ise bu iktidara sahiptir; ancak yaptığı değişikliğin geçerliliği için Padişahın onayını da elde etmesi gerekir.

G. Kanun-u Esasînin Değeri

Kanun-u Esasînin tam anlamıyla meşrutî, anayasal ve parlâmenter bir sistem kurduğunu söylemek oldukça güçtür. Bunun nedenlerini yukarıda gördük. Bir kere yasama yetkisinin kullanımına Padişahın çok önemli müdahaleleri vardır (kanun teklifinin görüşülebilmesi için Padişahın izni ve yürürlüğe girmesi için onayı gerekir). Bakanlar Kurulu, parlamentoya karşı değil, Padişaha karşı sorumludur. Özetle yasama ve yürütme fonksiyonu hâlâ büyük ölçüde Padişaha bağımlıdır. Bu iki fonksiyon bakımından Padişahın anlamlı bir şekilde sınırlandırılmış olduğunu söylemek oldukça güçtür. Ancak bununla birlikte, yargı fonksiyonu artık Padişahın egemenliğinden çıkmıştır. Yargı fonksiyonu bağımsız mahkemelere verilmiştir. Diğer yandan birçok temel hak ve özgürlük de tanınmıştır. Özetle, meşrutî monarşi tam anlamıyla kurulamamış olsa da, artık mutlak monarşiden çıkılmıştır.

H. Uygulama

Abdülhamit Mithat Paşayı daha Meclis-i Mebusan toplanmadan azletti ve sürgüne gönderdi (5 Şubat 1877). Kanun-u Esasînin daha ilk yılında Rusya ile “Doksanüç Harbi ” çıkmıştır. Abdülhamit Meclis-i Umumîyi, Kanun-u Esasîye uygun olarak 14 Şubat 1878’de “tatil” etmiş, ama bir daha toplantıya çağırmamıştır. Abdülhamit bundan sonra adım adım mutlakiyetçi bir rejim kurmuştur.

V. 1909 Kanun-u Esasî Değişiklikleri  (İkinci Meşrutiyet)

Bibliyografya.- Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.139-183; Tarık Zafer Tunaya, “İkinci Meşrutiyetin Siyasal Hayatımızdaki Yeri”, Türk Parlâmentoculuğunun İlk Yüzyılı: 1876-1976, Ankara, Siyasî İlimler Türk Derneği Yayınları, Tarihsiz (1977?), s.79-90; Tarık Zafer Tunaya, “1876 Kanun-u Esasî ve Türkiye’de Anayasa Geleneği”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, İstanbul, 1985, Cilt 1, s.36-45; Okandan, Amme Hukukumuzun Anahatları, op. cit., s.231-282; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.47-74; Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.31-40; Özçelik, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, op. cit., c.II, s.88-98.

A. Olaylar

İttihat ve Terakki örgütü Abdülhamit’in istibdat rejimine karşı mücadele ediyordu. 1908 Temmuzunda Abdülhamit’e karşı yapılan toplantı ve mitingler bütün Rumeli’yi sardı. 400 kişilik çetesiyle birlikte kolağası Niyazi Bey , Resne’de dağa çıktı. 23 Temmuz 1908 günü İttihat ve Terakki Manastır’da  hürriyet ilân etti. Aynı günün gecesi Abdülhamit Kanun-u Esasîyi yeniden yürürlüğe koydu ve böylece İkinci Meşrutîyet ilân edilmiş oldu[111]. Abdülhamit, nazırları da değiştirdi. Bu durumda da İttihat ve Terakki Cemiyeti Abdülhamit’in tahtta kalmasına rıza gösterdi[112].

Heyet-i Mebusan Seçimleri .- Padişah 23 Temmuz 1908 tarihli “Meclis-i Mebusanın İçtimaa Davet Olunması Hakkında İrade-i Seniye” ile Meclis-i Mebusanı toplantıya çağırdı. Bunun için ise seçimlerin yapılması gerekliydi. İkinci devre Heyet-i Mebusanının kabul ettiği 30 yıldır Padişahın tasdikini bekleyen “İntihab-ı Mebusan Kanunu” hatırlandı ve bu tasdik edilerek yürürlüğe kondu[113]. Seçimler Kasım-Aralık 1908’de yapıldı. Seçimlerde İttihat ve Terakki Cemiyeti çok önemli bir rol oynadı. Seçimleri İttihat ve Terakki Cemiyeti listeleri kazandı. Rakibi olan Osmanlı Ahrar Fırkası Meclise sadece bir mebus sokabildi. Nihayette seçilen 275 mebustan 160 kadarı İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesiydi[114].

Yeni Meclis-i Umumî 17 Aralık 1908 günü Padişahın nutkuyla açıldı. Epey bir süre etkin bir şekilde çalıştı. Kanun-u Esasî o zamanki şeklinde olmamasına rağmen dönemin Hükûmetleri hakkında güven oylaması yapıldı (13 Ocak 1909) ve Kamil Paşa Hükûmetini güvensizlik oyuyla düşürdü (13 Şubat 1909)[115].

Zamanla İttihat ve Terakkiye karşı muhalefet arttı ve 13 Nisan 1909 (31 Mart 1325)’da, İstanbul’da tarihimizde “31 Mart Olayı” şeklinde bilinen ayaklanma oldu. Ayaklanmayı bastırmak için İttihat ve Terakkinin güçlü olduğu Selanik’ten Hareket Ordusu  İstanbul’a yürüdü. Yeşilköy’de 22 Nisan 1909’da Heyet-i Âyan ve Heyet-i Mebusan “Meclis-i Umumî-i Millet” ismi altında toplandı. Hareket Ordusu 24 Nisan 1909’da İstanbul’a girdi ve ayaklanmayı bastırdı. 27 Nisan 1909’da Meclis-i Umumî-i Millet İstanbul’da toplandı ve Padişahın değiştirilmesi sorununu görüştü. Meclis, Abdulhamit’in “tahtan indirilmesine” ve Mehmet Reşat’ın “tahta çıkarılmasına” karar verdi. Abdülhamit Selanik’e gönderildi[116]. Bu tarihten sonra Padişahın siyasal sistemdeki etkisi kırılmıştır. Osmanlı Padişahı bu tarihten sonra meşrutî monarşideki bir hükümdar gibi, sembolik yetkileri olan bir devlet başkanı konumuna düşmüştür. Böylece ülkede meşrutî monarşi gerçekleşmiş oluyordu. Hareket Ordusunun müdahalesi, ülkemizde siyasal iktidara karşı ordunun yapmış olduğu ilk doğrudan müdahaledir. Ülkemizde bunun örneklerine daha sonra da rastlanılacaktır[117].

Ayaklanmanın bastırılması ve Padişahın değiştirilmesinden sonra Meclis-i Umumî yoğun bir çalışma içine girdi. 1876 Kanun-u Esasîsi kendi öngördüğü usûle uyularak 8 Ağustos 1909 tarihli kanunla büyük ölçüde değiştirildi. Toplam olarak 21 maddede değişiklik yapıldı. Bir madde kaldırıldı ve üç yeni madde eklendi[118]. Orhan Aldıkaçtı, değişiklikler sonucunda yeni bir anayasa yapıldığı kanaatindedir. Zira, “tadilat sonucu Anayasanın bütün prensipleri değiştirilmiş ve anayasa tekniği bakımından eskisinden çok üstün bir anayasa konmuştur”[119]. Kanımızca bir anayasanın içeriğinin büyük ölçüde değişmesi ve hatta tümden değişmesi yeni bir anayasaya vücut vermez. 1909 değişiklikleri 1876 Kanun-u Esasînin öngördüğü değiştirme usûlüne uyularak yapıldıklarına göre, nicelik olarak ne kadar çok ve önemli olursa olsunlar, geçerliliklerini 1876 Kanun-u Esasîsinin kendi değiştirme usûlünü düzenlediği 116’ncı maddesinden alırlar. O halde Kanun-u Esasînin ilk şekliyle değişiklikten sonraki şekilleri arasında bir kesinti yoktur. Bunlar aynı anayasadırlar.

Şimdi 1909 değişikliklerinin neler getirdiklerini görelim.

B. Temel Hak ve Özgürlükler ile ilgili değişiklikler

Kanun Dışı Tutuklama Yasağı .- Kanun-u Esasînin 10’uncu maddesi, bugün “kişi güvenliği” dediğimiz temel hakkı düzenliyordu. Bu hak ilk şeklinde sadece kişileri kanun dışı “cezalandırmalara (mücazat)” karşı koruyordu. 1909 değişikliği ile kişiler; kanun dışı “tutuklamalara (tevkif)” karşı da korunmuştur.

Sansür Yasağı.- Kanun-u Esasînin ilk şekli “matbuat kanun dairesinde serbesttir” diyordu. 1909 değişikliğinde buna “hiçbir vesile ile kableltab teftiş ve muayeneye tâbi tutulamaz” hükmü ilave edilmiştir. Bu hüküm ile sansür yasaklanıyordu.

Padişahın Sürgün Yetkisinin İlgası.- Yukarıda görüldüğü gibi Kanun-u Esasînin ilk şekli Padişaha istediği kişiyi basit bir “zabıta tahkikatı” sonucu sürgün etme yetkisi veriyordu. 1909 değişikliği ile 113’üncü maddedeki bu hüküm kaldırılmıştır.

Haberleşme Gizliliği.- Kanun-u Esasîye yeni bir 119’ncu madde eklenmiştir. Bu madde haberleşmenin gizliliği esasını kabul etmektedir. Maddeye göre, “postanelere mevdu (verilmiş) evrak ve mekatib (mektuplar) müstantik (sorgu yargıcı) veya mahkeme kararı olmayınca açılamaz”.

Toplanma Hakkı.- 1909 değişikliği ile Osmanlılara “toplanma hakkı (hakk-ı içtima )” tanınmıştır (m.120).

Dernek Kurma Hakkı.- 1909 değişikliği ile “dernek kurma (cemiyetler teşkil etme)” hakkı da tanınmıştır.

C. Devletin Temel Organları

1. Yasamayla İlgili Değişiklikler

Meclis-i Mebusan ve Heyet-i Âyanın kuruluşlarında bir değişiklik olmamıştır. Ancak yasama yetkisinin kullanılmasında önemli değişiklikler yapılmıştır. Bir kere kanun teklif etmek için Padişahın iznini alma şartı kaldırılmıştır. İkinci olarak kanun tekliflerinin ilk önce Şura-ı Devlette görüşülmeleri usûlü ilga edilmiştir. Üçüncü olarak Kanun-u Esasînin ilk şeklinde olan Padişahın mutlak veto yetkisi, 1909 değişikliği ile “geciktirici ve zorlaştırıcı veto yetkisi”ne dönüştürülmüştür. Artık Padişah beğenmediği kanunları mutlak surette veto etme hakkına sahip değildir. Padişaha “arz olunan kanunlar iki mah (ay) zarfında ya tasdik olunur, yahut tekrar tetkik edilmek üzere bir kerre iade edilir. İade olunan kanunun tekrar müzakeresinde ekseriyet-i sülüsan (üçte iki oy çoğunluğu) ile kabul şarttır”. Görüldüğü gibi burada Padişaha yine de çok önemli bir yetki verilmiştir. Bir kere Padişah bir kanunu iki ay süreyle bekletebilir (Ancak müstaciliyetine (acil olduğuna) karar verilmiş olan kanunlar on gün zarfında ya tasdik veya iade olunur). İkinci olarak, Padişah bir kere daha görüşülmek üzere geri gönderirse aynı kanunun Meclislerde kabul edilebilmesi için üçte iki oy çoğunluğu gerekir. Burada çok önemli bir “zorlaştırıcı veto”  yetkisi vardır. Ancak her halükârda Padişah karşısında üçte ikiye ulaşan kararlı bir Meclis çoğunluğu varsa, Meclisin Padişahın bu vetosunu aşması mümkündür. Bu şu anlama gelmektedir ki, artık Padişah “egemen” değildir. Parlâmento bir kanunu Padişaha rağmen çıkarabilmektedir. Böyle bir sistemde Padişahın artık mutlak egemenliğinden bahsedilemez. En azından yasama yetkisinin sahibinin artık Padişah olduğunu söylemek mümkün değildir.

2. Yürütmeyle İlgili Değişiklikler

Kanun-u Esasînin kurduğu yürütme organı ikili yapıdadır. Bir tarafta devlet başkanı olarak Padişah, diğer tarafta da Hükûmet vardır.

a) Padişah.- Herşeyden önce belirtmek gerekir ki, 1909 değişikliği ile Padişahın “Kanun-u Esasî Ahkâmına (hükümlerine) riayet ve vatan ve millete sadakat edeceğine yemin” edeceği öngörülmektedir. 1876 Kanun-u Esasîsinin ilk şeklindeki Padişahın görev ve yetkileri, 1909 değişikliğinde de esas itibarıyla korunmuştur (m.7). Ancak aşağıda açıklanacağı gibi kurulan bu sistemin parlâmenter niteliği gereği, Padişah artık bu yetkilerini ancak sadrazam ve ilgili vekilin imzası ile kullanabilir[120]. Padişahın 113’üncü maddede öngörülen “sürgüne gönderme” yetkisi kaldırılmış, 35’inci maddede öngörülen “fesih hakkı” da kullanılamaz hale getirilmiştir. Diğer yandan Padişahın milletlerarası andlaşma “akdetme” yetkisi Meclis-i Umumînin tasdiki şartına bağlanmıştır (m.7).

b) Heyet-i Vükelâ.- Kuruluşu: Heyet-i Vükelânın kuruluş tarzı tamamen değiştirilmiştir. 1909 değişikliğine göre, sadrazam (başbakan) Padişah tarafından atanacak, diğer vekiller (bakanlar) ise sadrazam tarafından seçilecektir (m.29). Padişahın sadrazam atama yetkisi çok önemli bir yetki değildir, çünkü aşağıda görüleceği gibi Heyet-i Vükelâ Meclis-i Mebusan karşısında sorumlu olduğu için, Padişah ancak Meclis-i Mebusandan güven oyu alabilecek birini Sadrazam atayabilir. O halde Hükûmetin kuruluş şemasının parlâmenter sisteme tam anlamıyla uygun olduğunu söyleyebiliriz.

Heyet-i Vükelânın Siyasal Sorumluluğu: 1909 değişiklikleri ile Heyet-i Vükelânın (Bakanlar Kurulunun) Padişaha karşı değil, Meclis-i Mebusana karşı sorumlu olduğu esası kabul edilmiştir (m.30). 30’uncu maddenin yeni şekline göre, vekiller (bakanlar) “Hükûmetin siyaset-i umumîyesinden müştereken ve daire-i nezaretlerine ait muamelattan dolayı münferiden Meclis-i Mebusana karşı mesuldürler”. Yani 1909 değişikliği bakanların kolektif ve bireysel sorumluluklarını açıkça kabul etmektedir. Hükûmetin genel politikasından “kolektif olarak (müştereken)”, kendi bakanlıklarındaki işlerden ise “bireysel olarak (münferiden)” sorumludurlar. Bakanların siyasal sorumluluğu da tamamıyla parlâmenter sisteme uygundur.

Yukarıda 1876 Kanun-u Esasîsinin ilk şeklinde yürütme organının aslî unsurunun Padişah olduğunu görmüştük. 1909 değişikliğinden sonra ise yukarıda gördüğümüz gibi yürütme organının aslî unsuru artık “Heyet-i Vükelâ (Bakanlar Kurulu)”dır. Yürütme yetkisinin Padişahtan Heyet-i Vükelâya doğru kaydığını söyleyebiliriz.

3. Yargı

1876 Kanun-u Esasînin ilk şeklinin de yargıya ilişkin hükümlerinin döneminin koşullarında mükemmel olduğunu söylemiştik. Her halde bu nedenle olsa gerek, 1909 değişikliklerinde yargıya ilişkin bir değişiklik yapılması ihtiyacı hissedilmemiştir.

D. 1909 Değişikliklerinin Değerlendirilmesi

1909 değişikleri ile artık Osmanlı rejimi meşrutî (anayasal) parlâmenter bir monarşi haline gelmiştir. Böyle bir sistem esas itibarıyla demokratiktir. Böyle bir sistemde yasama yetkisi esas itibarıyla halkın temsilcilerinden oluşan yasama organı tarafından kullanılır. Yürütme yetkisi ise esas itibarıyla yasamanın güvenine dayanan Hükûmet tarafından kullanılır. Padişahın gerek yasama ve gerek yürütme alanındaki yetkileri semboliktir. 1909 değişiklikleriyle Osmanlı İmparatorluğunun mutlak monarşiden kesin olarak çıktığını ve sınırlı monarşi dönemine girdiğini söyleyebiliriz.

Ancak bilindiği gibi rejim, kısa bir süre sonra İttihat ve Terakki diktatörlüğüne dönüşmüştür. Bu dönemdeki uygulamaları demokratik olarak nitelendirebilmek oldukça güçtür. En azından yapılan seçimlerin serbestliği pek şüphelidir. Seçimlerde İttihat ve Terakkinin baskıları sözkonusudur. Osmanlı İmparatorluğu 1909 değişikliklerini izleyen dönemde oldukça güç yıllar geçirmiştir: Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı. Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğunun ülkesinin önemli bir kısmı (başkent dahil) işgal altına girdi.

- 1876 Kanun-u Esasîsinde Yapılan Değişiklikler

7 Zilhicce 1293 (23 Aralık 1876) tarihli Kanun-u Esasî (Düstur, Birinci Tertip, Cilt 4, s.1-40) yedi değişikliğe uğramıştır:

1.        7 Zilhicce 1293 Tarihli Kanun-u Esasînin Bazı Mevaddı Muaddelesine Dair Kanun, Kabul Tarihi: 5 Şaban 1327 - 8 Ağustos 1325 (1909), Düstur, İkinci Tertip, Cilt 1, s.638-644.

2.        Kanun-u Esasînin 5 Şaban 1327 Tarihli 7, 35 ve 43'üncü Mevaddı Muaddelesini Muaddil Kanun, Kabul Tarihi: 2 Recep 1332 - 15 Mayıs 1330 (1914), Düstur, İkinci Tertip, Cilt 6, s.749-750.

3.        7 Zilhicce 1293 Tarihli Kanun-u Esasînin 102'nci Maddesi ile 2 Recep 1332 Tarihli 7'inci ve 43'üncü Mevaddı Muaddelesini Muaddil Kanun, Kabul Tarihi: 26 Rebiyülevvel 1333 - 29 Kanunusani 1330 (1914), Düstur, İkinci Tertip, Cilt 7, S.224-225.

4.        Kanun-u Esasînin 5 Şaban 1327 Tarihli 76'ncı Madde-i Muaddelesini Muaddil Kanun, Kabul Tarihi: 4 Cemaziyüevvel 1334 - 25 Şubat 1331 (1916), Düstur, İkinci Tertip, Cilt 8, s.483.

5.        Kanun-u Esasînin 26 Rebiülevvel 1333 Tarihli 7'nci Maddei Muaddelesinin Tadili İle 2 Recep 1332 Tarihli 35'inci Maddei Muaddelesinin Tayyı Hakkında Kanun, Kabul Tarihi: 4 Cemaziyülevvel 1334 - 25 Şubat 1331 (1916), Düstur, İkinci Tertip, Cilt 8, S.484.

6.        7 Zilhicce 1293 Tarihli Kanun-u Esasînin 72'nci Maddesinin Muaddil Kanun, Kabul Tarihi: 15 Cemaziyülevvel 1334 - 7 Mart 1332 (1916), Düstur, İkinci Tertip, Cilt 8, s.754.

7.        Kanun Esasînin 69'uncu Maddesini Muaddil Kanun, Kabul Tarihi: 8 Cemaziyülahir 1336 - 21 Mart 1334 (1918), Düstur, İkinci Tertip, Cilt 10, s.176.

 - Osmanlı Anayasal Gelişmeleri Hakkında Bir Genel Değerlendirme

Genelde ülkemizde anayasacılık hareketlerinin geç başladığı, demokrasi deneyimimizin az olduğu, Batıda demokrasi uğrunda yüzyıllarca savaş verildiği, ülkemizde ise bu işe yeni başlandığı gibi fikirler hakimdir. Hemen belirtelim ki, bu yöndeki genel kanılar yanlıştır ve maalesef bu yanlışlığı görmemiz için bir Alman hukukçudan, Cristian Rumpf’tan şu satırları okumayı bekledik:

“Anayasa tarihinin ayrıntılı olarak incelenmesi, Osmanlı İmparatorluğundaki makropolitik demokrasi kurumlarının, ‘Avrupa’da ortaya çıkan benzerlerini sadece birkaç yıl gecikmeyle izlediğini gösterir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin Almanya’dan daha fazla demokrasi deneyimi vardır”[121].

Gerçekten de Dünyada ilk Anayasa, 1787 tarihli Amerikan Anayasasıdır. İkinci Anayasa ise 1791 tarihli Fransız Anayasasıdır. Diğer anayasalar tarih olarak şöyle sıralanabilir: 1812 İspanyol, 1814 Norveç, 1831 Belçika, 1848 İtalya (Statut Albertin), 1848 İsviçre, 1887 Hollanda, 1889 Japonya[122]. Görüldüğü gibi ilk Osmanlı Anayasasının tarihi olan 1876 Dünya anayasacılık tarihinde oldukça erken bir tarihtir. Hele 1808 Sened-i İttifakı, 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanının içerikleri bakımından anayasal nitelikte olan belgeler olduğu hatırlanırsa, Osmanlı İmparatorluğunun bu alanda Batılı örneklerinden pek de geri kalmadığı, hatta birçok ülkeden önde bile olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Yukarıda da gördüğümüz gibi ülkemizde devlet iktidarının sınırlandırılması ve temel hak ve özgürlüklerin tanınması ve korunması fikri 1808’den bu yana vardır. 1808 tarihli Sened-i İttifakta birçok temel hak ve özgürlük tanınmıştır. Yine bu Belgede Hükümdarın yetkilerinin sınırlandırılması ilkesi benimsenmiştir. 1839 Tanzimat Fermanında ise temel hak ve özgürlükler konusunda oldukça ileri bir liste vardır. 1856 Islahat Fermanında bu liste geliştirilmiş; özellikle din ve mezhep bakımından eşitlik ilkesi tanınmıştır. 1876 Kanun-u Esasîsi biçimsel anlamda anayasa özelliklerini yerine getiren, yani kanunlardan üstün ve katı bir anayasadır. Temel hak ve özgürlükleri eksiksiz tanımıştır. Devletin temel kuruluşunu bu Anayasa düzenlemiştir. Yargı yetkisi bağımsız mahkemelere verilmiş ve zamanı için mükemmel sayılacak güvencelere bağlanmıştır. Yargı yetkisinin sahibi ülkemizde 1876’dan sonra kesin bir şekilde artık Padişah değildir. 1876 Kanun-u Esasîsinin ilk şeklinde yasama ve yürütme yetkilerinin hâlâ büyük ölçüde Padişaha bağımlı olduğunu yukarıda gördük. Bu nedenle tam bir meşrutî monarşinin kurulamamış olduğuna işaret ettik. Ancak 1909 anayasa değişiklikleri ile ülkemizde bu anayasal monarşinin kurulabildiğini söyledik. 1909’dan sonra, artık, sadece yargı değil, yasama ve yürütme de Padişahın elinde değildir. Yasama yetkisi Meclise, yürütme yetkisi de yasamanın güvenine dayanan Heyet-i Vükelâya aittir. Ülkemizde daha 1909 yılında, demokrasinin tüm anayasal kurumları hukukî planda kurulmuştur. Şüphesiz bu, ülkenin bu dönemde fiilen de demokratik bir şekilde yönetildiğini anlamına gelmez. Ancak demokrasinin hukukî kurumları konusunda Türkiye’nin çok eskiye dayanan önemli deneyimi vardır.


 

[1].   Örneğin Bülent Nuri Esen, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Ayyıldız Matbaası, 1971, s.11-54; Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilat Hukuku: Türkiye Siyasî Rejimi ve Anayasa Prensipleri (Cilt I, Fasikül I), İstanbul, Baha Matbaası, 1960, s.65-106 (İslâm ve Osmanlı dönemi); Özkan Tikveş, Teorik ve Pratik Anayasa Hukuku, İzmir, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, 1982, s.133-143; Fevzi Demir, Anayasa Hukukuna Giriş, İzmir, Barış Yayınları - Fakülteler Kitabevi, Beşinci Baskı, 1998, s.196-210; Selçuk Özçelik, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, İkinci Cilt: Türkiye’nin Siyasî Rejimi ve Müesseseleri, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1976, s.2-99; Orhan Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1982, s.7-76; Cem Eroğul, Anatüzeye Giriş (“Anayasa Hukukuna Giriş”), Ankara, İmaj Yayıncılık, Altıncı Baskı, 2000, s.169-199.

[2].   Bu arada belirtelim ki, Ahmet Akgündüz, 622 yılında Hz. Muhammed’in Medine’ye göç eder etmez, “kitap” veya “sahife” ismiyle yazılı bir anayasa hazırlattığını ve “Medine Site Devleti Anayasası” ismini verdiği bu “vesika”nın, “sadece ilk İslâm Anayasası olmakla kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada ilk yazılı anayasa örneği özelliğini taşıdığını” iddia etmektedir (Ahmet Akgündüz, Eski Anayasa Hukukumuz ve İslam Anayasası, İstanbul, Timaş Yayınları, 1995, s.37). Kanımızca, anayasacılık hareketlerinin anlamı bakımından bu iddia anokroniktir.

[3].   Örneğin bkz. İlhan Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, Ankara, Mars Matbaası, 1965, s.5-8; A. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku, Ankara, Turhan Kitabevi, Altıncı Baskı, 1998, s.100-102; Eroğul, Anatüzeye Giriş, op. cit., s.201. Mustafa Erdoğan ise Osmanlı İmparatorluğunun teokratik nitelikte olduğunu kabul etmemektedir (Mustafa Erdoğan, Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset, Ankara, Liberte Yayınları, İkinci Baskı, 1999, s.3-7).

[4].   Örneğin Yusuf Halacoğlu, XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1995, s.7-128.

[5].   Olayların tarihsel gelişimi için bkz. Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, İstanbul, Üçdal Neşriyat, 1994, Cilt 4, s.2180-2200; İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihî Kronolojisi, İstanbul, Türkiye Yayınevi, 1972, Cilt IV, 93-97; Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1994, Cilt 5, s.81-95.

[6].   “Âyanlar” kelimesi aslında dilbilgisi bakımından yanlıştır. Zira “âyan” kelimesinin kendisi çoğuldur (ayn [göz]’nın çoğulu) ve “bir memleketin ileri gelenleri” anlamına gelmektedir (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Ankara, Aydın Kitabevi, 1984, âyan maddesi, s.68). Ancak “âyanlar” kelimesi hatalı olmasına rağmen dilimize bu şekliyle yerleşmiş olduğu biz de bunu kullanıyoruz.

[7].   Cevdet Paşa, op. cit., c.5, s.2239; Karal, op. cit., c.5, s.90.

[8].   Cevdet Paşa, op. cit., c.5, s.2240-2241.

[9].   Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri: 1789-1980, İstanbul, Der Yayınları, İkinci Baskı, 1995, s.35.

[10]. Cevdet Paşa, op. cit., c.5, s.2239.

[11]. İmzalayanların listesi Cevdet Paşa, op. cit., c.5, s.2243’ten alınmıştır.

[12]. Tarih için bkz. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.16.

[13]. Cevdet Paşa, op. cit., c.5, s.2243.

[14]. Ibid.

[15]. Tanör, “âyan ağzından çıkmışcasına” diyorsa da, toplantıya katılan ve senedin altında imzası bulunanların ağzından çıkmışcasına kaleme alındığını söylemek daha doğrudur. Senedin atında imzası bulunanlardan sadece dördü âyandır. Çoğunluğu merkezî Hükûmetin ileri gelenleridir. Senedin içeriği de bunu doğrular. Taahhütler sadece âyanlar tarafından yapılmış değildir; karşılıklıdır.

[16]. Senedin latin harflerine çevrilmiş metni şu derlemelerde bulunmaktadır: Suna Kili ve A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, Ankara, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1985, s.3-7; Server Tanilli, Anayasalar ve Siyasal Belgeler, İstanbul, Cem Yayınevi, 1976, s.3-8. Özçelik, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, op. cit., c.II, s.48-52’de de metnin orijinal metnine büyük ölçüde sadık kalarak yapılmış bir özet vardır. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.36-37’de ise metnin tamamıyla günümüz Türkçesiyle yapılmış bir özeti vardır. Biz gerek orijinal metinden, gerek Özçelik’in ve gerekse Tanör’ün özetinden büyük ölçüde yararlandık. Aşağıda yaptığımız özette esasen günümüz Türkçesini kullandık. Ama yer yer senedin orijinal metninden kelimeler, ifadeler, bazen cümleler aldık. Ancak bu şekilde o zamanın Türkçesine aşina olabiliriz. Hem de bu bir bakıma gereklidir; çünkü, Senedin merkezî Hükûmetin temsilcileri için kullandığı “vükelâ”, âyanlar için kullandığı “taşra memalik hanedanları” terimlerini bugünkü dile nasıl çevirebiliriz?

[17]. Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.37.

[18]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.37-38.

[19]. Ibid., s.37.

[20]. Ibid., s.38.

[21]. Ibid.

[22]. Danişmend, op. cit., c.IV, s.95-97.

[23]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.40.

[24]. Ibid., s.40-51.

[25]. Ibid., s.40-42.

[26]. Halil İnalcık, “Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümayunu”, Belleten, Cilt XXXVIII, 1962, Sayı 112, s.603; Karal, op. cit.,c.V, s.93; Recai Galip Okandan, Amme Hukukumuzun Anahatları, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1968, s.57; Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, İstanbul, Gerçek Yayınevi, Onbirinci Baskı, 1997, s.19; Eroğul, Anatüzeye Giriş, op. cit., s.201; Coşkun Üçok ve Ahmet Mumcu, Türk Hukuk Tarihi, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Üçüncü Baskı, 1982, s.307.

[27]. Mümtaz Soysal bu konuda şöyle yazıyor: “Silahlı adamlarıyla birlikte İstanbul yakınında çadır kuran âyan ve beyler, daha önce hazırlayıp ‘ittifakname’ adını verdikleri bir metni Padişah II. Mahmut’un görevlilerine Kağıthane’de Çağlayan Köşkü’nde kabul ettirmişlerdir” (100 Soruda Anayasanın Anlamı, op. cit., s.19). Bülent Tanör’ün isabetle gözlemlediği gibi, “İttifakname metnini daha önce âyanlar tarafından hazırlandığını gösterecek hiçbir bilgi yoktur (Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.43). Senedin “önceden hazırlanması” Mümtaz Soysal’ın bir “buluşu”dur.

[28]. Hüseyin Nail Kubalı, Türk Esas Teşkilât Hukuku, İstanbul, Tan Matbaası, 1960, s.49.

[29]. Selçuk Özçelik, “Sened-i İttifak”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt, XXIV, 1958, No 1-4, s.1 s.11.

[30]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.42.

[31]. İmzalayanların isimleri için bkz. Cevdet Paşa, op. cit., c.5, s.2243.

[32]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.423.

[33]. Ibid.

[34]. Sıddık Sami Onar, İdare Hukukunun Umumî Esasları, İstanbul, Hak Kitabevi, 1966, c.I, s.46.

[35]. Kubalı, Türk Esas Teşkilât Hukuku, op. cit., s.50.

[36]. Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.36-39.

[37]. Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, İstanbul, Tekin Yayınevi, 1990, Birinci Kitap, s.72.

[38]. Ibid.

[39]. Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş, İstanbul, Say Kitap Pazarlama, 1982, s.80.

[40]. Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.19.

[41]. Eroğul, Anatüzeye Giriş, op. cit., s.201 (İtalikler bize ait).

[42]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.51.

[43]. Ibid.

[44]. Geçerlilik ve etkililik kavramları için bkz. Kemal Gözler, Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 1999, s.63-100.

[45]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.44.

[46]. Özçelik, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, op. cit., c.II., c.I, s.203; Onar, op. cit., c.I, s.147; Okandan, op. cit., s.57; Kubalı, Türk Esas Teşkilât Hukuku, op. cit., s.50; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.39; Tanör birtakım çekincelerle de olsa Sened-i İttifakın “sözleşme” özelliğinde olduğunu kabul etmektedir (Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.45).

[47]. Kemal Gözler, Kurucu İktidar,  Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 1998, s.79.

[48]. Özçelik, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, op. cit., c.II, s.49; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.38.

[49]. Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.39.

[50].           Ibid., s.57.

[51].           Ibid.

[52]. Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.38; Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.17.

[53]. Eroğul, Anatüzeye Giriş, op. cit., s.174.

[54]. Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.42; Üçok ve Mumcu, op. cit., s.309;

[55]. Vatanın korunması için asker vermenin halkın görevi olduğu.

[56]. Üçok ve Mumcu, op. cit., s.313.

[57]. Kapani, Kamu Hürriyetleri, op. cit., s.95; Yavuz Abadan, “Tanzimat Fermanının Tahlili”, Tanzimat (Yüzüncü Yıldönümü Münasebetiyle), İstanbul, 1940, s.53.

[58]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.72.

[59]. Ibid.

[60]. Ibid.

[61]. Ibid.

[62]. Ibid., s.73. Tanzimat Fermanında sayılmayan özgürlükler olarak düşünce, basın, dernek, toplanma, çalışma, sözleşme, ticaret ve sanayi özgürlükleri anılabilir (Ibid., s.73). Ancak bu özgürlüklerden bazılarının zaten o zamanda batı ülkelerinde bile söz konusu olmadığına işaret etmek gerekir.

[63]. Üçok ve Mumcu, op. cit., s.313. Karşı görüş için bkz.: Kapani, Kamu Hürriyetleri, op. cit., s.96.

[64]. Kapani, Kamu Hürriyetleri, op. cit., s.96.

[65]. Eroğul, Anatüzeye Giriş, op. cit., s.210.

[66]. Özçelik, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, op. cit., c.II., s.55.

[67]. Üçok ve Mumcu, op. cit., s.313.

[68]. Ibid., s.311.

[69]. Ibid., s.313.

[70]. Ibid.

[71]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.69; Christian Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, Ankara, 1995, s.9.

[72]. Gözler, Kurucu İktidar, op. cit., s.75.

[73]. Enver Ziya Karal, “Gülhane Hatt-ı Hümayununda Batının Etkisi”, Belleten, Cilt 26, Sayı 112, Ekim 1964, s.599-600.

[74]. Kapani, Kamu Hürriyetleri, op. cit., s.97.

[75]. Ibid.

[76].           Gözler, Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, op. cit., s.57.

[77].           Ibid.

[78]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.74.

[79]. Karal, Osmanlı Tarihi, c.V, s.248.

[80]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.78.

[81]. Ibid.

[82]. Karal, Osmanlı Tarihi, op. cit., s.252.

[83]. “Kanun-u Esasî”nin doğru yazılışı aslında “Kanun-ı Esasî”dir. Farsça sıfat tamlamalarındaki iki kelimenin arasına giren işaret Türkçe’ye -i veya -ı harfleriyle aktarılabilir. Ancak ses uyumuna göre u veya ü şeklinde de söylenebilir. Buna göre “Kanun-ı Esasî” şeklinde yazıp “Kanunu Esasî” şeklinde okumak gerekir (Devellioğlu, op. cit., s.IV). Kanımızca, “Kanun-u Esasî” şeklinde yazım yerleşmiştir. Buna dokunmamak uygun olur.

[84]. Olaylar için bkz. Karal, Osmanlı Tarihi, op. cit., c.VII, s.101-112, 352-367.

[85]. Ibid., s.362.

[86]. Ibid., s.366.

[87]. Ibid., s.366.

[88]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.111. Kanun-u Esasînin hazırlanmasındaki olaylar için bkz. Karal, Osmanlı Tarihi, op. cit., c.VIII, s.222.

[89]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.111.

[90]. Ibid.

[91]. Ibid.

[92]. Okandan, Amme Hukukumuzun Anahatları, op. cit., s.146.

[93]. Ibid., s.147.

[94].           Gözler, Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, op. cit., s.57.

[95].           Ibid.

[96]. Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.57; Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.113.

[97]. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.122.

[98]. Heyet-i Âyan hakkında bkz. Ahmet Yeşil, “Osmanlı’da Siyasî Temsil ve Alan Meclisi”,  Türkiye Günlüğü, Mart-Nisan 2000, Sayı 60, s.23-42.

[99]. Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.61.

[100].  İstanbul ve çevresinde birinci seçmen olabilmek için “emlake mutasarrıf olmak” şartı getirilmişti. Yani genel oy ilkesi değil, sınırlı oy ilkesi benimsenmişti (Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.128).

[101].  Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.61-62; Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.127-129.

[102].  Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.62.

[103]Ibid.

[104].  Osmanlı İmparatorluğunda XVII’nci yüzyılın başlarına kadar saltanatın intikali konusunda belirli bir kural oluşamamıştır (Üçok ve Mumcu, op. cit., s.210). İlk zamanlarda ölen Padişah yerine, Padişahın oğullarından, büyük olandan ziyade en güçlüsü gelmiştir. Saltanat konusunda bir kanunname çıkaran Fatih Sultan Mehmed dahi saltanatın intikali konusunda bir kural koyamamıştır. “Her kimseye evladımdan saltanat müyesser ola, kardeşlerini nizamı âlem için katletmek münasiptir. Ekser ulema dahi tecviz etmiştir. Onunla amil olalar” şeklinde koyduğu kuralda saltanatın kendi evladından birine ait olacağı belirtilmektedir. Ancak kendi evladından gelen kimin saltanata çıkacağı konusunda bir kural yoktur. Fatih de eski Türk anlayışından sıyrılamıyor, kendi evlatları arasından “tahta çıkmak kime nasip olursa” onun Padişah olacağını kabul ediyordu. Padişahlardan bazıları kardeşlerini yenerek saltanatı elde etmiştir. Hatta bazıları (Yavuz Sultan Selim) babasını tahtan indirerek hükümdar olmuştur (Üçok ve Mumcu, op. cit., s.211).

Osmanlı İmparatorluğunda şehzadeler valilikle görevlendirilirdi. Babası ölünce en çabuk bir şekilde İstanbul’a gelip kapıkullarını elde eden şehzade hükümdar olurdu. Bu nedenle İstanbul’a en yakın yerde vali olmak bir ayrıcalıktı. İkinci Selim’den (1566) itibaren yalnız büyük şehzadenin vali olarak ataması yapıldı. Yani artık sadece büyük oğlun egemenlik hakkı tanındı. Böylece primogenitur sistemi yerleşmiş oldu. Ancak bu sistem de 1603 yılına kadar uygulanabilmiştir. Birinci Ahmet’in ölümünden sonra, çocukları çok küçük olduğundan onun yerine büyük oğlu değil, kardeşi Mustafa tahta çıkarıldı. Böylece artık Padişahlar, ailenin en yaşlı erkek üyesinden seçilmeye başladı. Bu şekilde de “seniorat (ekber evlad)” sistemi yerleşti (Üçok ve Mumcu, op. cit., s.211-212).

[105].  Bundan yadırganacak bir şey yoktur. Tüm monarşilerde hükümdarların mutlak sorumsuzluğu ilkesi kabul edilmiştir. Örneğin İngiltere’de bu konuda “The King can do no wrong” kuralı geçerlidir (S. A. De Smith ve Rodney Brazier, Constitutional and Administrative Law, London, Penguin Books, 6th Edition, 1989, s.133). Hatta, İngiltere’de latife yollu, “Kral bir bakanı öldürse bundan Başbakan sorumlu olur; Kral Başbakanı öldürürse bundan kimse sorumlu olmaz” denmektedir.

[106].  Bu yanlış kanıyı Başgil, Arsel gibi anayasa hukukçuları yaymıştır. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.31: “Abdülhamit II, 13 Şubat 1878 tarihinde Meclis-i Umumîyi gayri muayyen bir müddet feshetmiş...”. Başgil, Esas Teşkilât Hukuku: Cilt I: Türkiye’nin Siyasî Rejimi ve Anayasa Prensipleri, op. cit., s.98: “İkinci içtima senesinde de 1877 Aralık ayı içinde başlanmış ve otuz kadar oturumdan sonra Meclis Padişah tarafından feshedilmiştir”. Keza, Özçelik, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, op. cit., c.II., s.86: “Neticede Abdülhamit Meb’usan Meclisinin feshine karar vererek bu kararını 14 Şubat 1878 tarihli toplantısında okuttu”.

[107].  Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.62.

[108]Ibid.

[109].  Konu hakkında bir değerlendirme için bkz. Tunçer Karamustafaoğlu, Yasama Meclislerini Fesih Hakkı, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1982, s.186-188.

[110].  Aynı yönde bkz.: Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.120; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.64; Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Yetkin Yayınları, Beşinci Baskı, 1998, s.4.

[111].  Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.146-147; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.68-69.

[112].  Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.148-149.

[113].  Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.69.

[114].  Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.152.

[115]Ibid., s.156.

[116]Ibid., s.158.

[117]Ibid., s.159.

[118].  Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., op. cit., s.70.

[119]Ibid.

[120].  Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, op. cit., s.161.

[121].  Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.5.

[122].  Değişik ülkelerdeki anayasacılık hareketleri konusunda bkz. Paola Biscaretti di Ruffia ve Stefan Rozmaryn, La Constitution comme loi fondamentale dans les Etats de l’Europe occidentale, Paris, LGDJ, 1966, s.9-22.

 

 


Copyright

(c) Kemal Gözler. 2001-2004. Bu sayfaya izin almadan link verilebilir. Ancak, bu web sayfası, önceden izin almaksızın ne suretle olursa olsun, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, tekrar yayınlanamaz, dağıtılamaz, başka internet sitelerine metin olarak konulamaz. İzin için kgozler@hotmail.com  adresine başvurunuz. 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 3.3.2004 tarih ve 5101sayılı kanunla değişik 71 ve 72’nci maddeleri, bir kitabı herhangi bir yöntemle (fotokopi dahil) çoğaltanları, dağıtanları, satanları, elinde bulunduranları, paraya çevrilmeksizin, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis cezası veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya zararın ağırlığı dikkate alınırık bunların her ikisiyle birden cezalandırmaktadır.

Alıntılar (İktibas) Konusunda Açıklamalar

Bu çalışmadan yapılacak alıntılarda (iktibaslarda) 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 35’inci maddesinde öngörülen şu şartlara uyulmalıdır: (1) İktibas, bir eserin “bazı cümle ve fıkralarının” bir başka esere alınmasıyla sınırlı olmalıdır (m.35/1). (2) İktibas, maksadın haklı göstereceği bir nispet dahilinde ve münderecatını aydınlatmak maksadıyla yapılmalıdır (m.35/3). (3) İktibas, belli olacak şekilde yapılmalıdır (m.35/5) [Bilimsel yazma kurallarına göre, aynen iktibasların tırnak içinde verilmesi ve iktibasın üç satırdan uzun olması durumunda iktibas edilen satırların girintili paragraf olarak dizilmesi gerekmektedir]. (4) İktibas ister aynen, ister mealen olsun, eserin ve eser sahibinin adı belirtilerek iktibasın kaynağı gösterilmelidir (m.35/5). (5) İktibas edilen kısmın alındığı yer belirtilmelidir (m.35/5).

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı kanunla değişik 71’inci maddesinin 4’üncü fıkrası, 35’inci maddeye aykırı olarak “kaynak göstermeyen veya yanlış yahut kifayetsiz veya aldatıcı kaynak” göstererek iktibas yapan kişileri, 4 (dört) yıldan 6 (altı) yıla kadar hapis ve 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırmaktadır.

Ayrıca Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 18 Şubat 1981 tarih ve E.1980/1, K.1981/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre kararına göre, “iktibas hususunda kullanılan eser sahibinin ve eserinin adı belirtilse bile eser sahibi, haksız rekabet hükümlerine dayanarak Borçlar Kanununun 49. maddesindeki koşulların gerçekleşmesi halinde manevi tazminat isteyebilir”.

Yukarıdaki şartlara uygun olarak alıntı yapılırken bu çalışmaya şu şekilde atıf yapılması önerilir:

Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2000,  (www.anayasa.gen.tr/osmanli.htm; erişim tarihi)

 

 


Editör: Kemal Gözler

E-Mail: kgozler@hotmail.com

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr

 

(c) Kemal Gözler. 2001-2004. Bu sayfaya izin almadan link verilebilir. Ancak, bu web sayfası, önceden izin almaksızın ne suretle olursa olsun, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, tekrar yayınlanamaz, dağıtılamaz, başka internet sitelerine metin olarak konulamaz. İzin için kgozler@hotmail.com  adresine başvurunuz. 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 3.3.2004 tarih ve 5101sayılı kanunla değişik 71 ve 72’nci maddeleri, bir kitabı herhangi bir yöntemle (fotokopi dahil) çoğaltanları, dağıtanları, satanları, elinde bulunduranları, paraya çevrilmeksizin, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis cezası veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya zararın ağırlığı dikkate alınırık bunların her ikisiyle birden cezalandırmaktadır.