TÜRK ANAYASA HUKUKU SİTESİ [www.anayasa.gen.tr]

ANAYASA HUKUKUNUN METODOLOJİSİ - Kemal Gözler

Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Metodolojisi, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, İkinci Baskı, 1999, XVI+320 s. (www.anayasa.gen.tr/metodoloji.htm; 1.5.2004)

ISBN: 975-7338-39-7

 

Yayınevi: Ekin Kitabevi

Burç Pasajı no: 27

Altıparmak - BURSA

Tel: (0224) 220 16 72

  Fax: (0224) 223 04 37    

 

Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Metodolojisi, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, İkinci Baskı, 1999, s.69-114'ten alınmadır.

(bu kitabın 6'ncı bölümüdür)

PDF Version

Ön Kapak ve İçindekiler (Sayfa I-XVI)

Bölüm 1-6 (Sayfa 1-116)

Bölüm 7-13 (Sayfa 117-196)

Bölüm 14-Dizin (Sayfa 197-320)

Bölüm 6
Okuma

 

 

I. Okuma Tekniği.................................................................................................................. 69

A. Anayasa Metinleri Nasıl Okunmalı?...................................................................... 69

B. Anayasa Mahkemesi Kararları Nasıl  Okunmalı?.................................................. 74

C. Bilimsel Eserler Nasıl Okunmalı?............................................................................. 78

II. Okumada Mantık Bakımından Dikkat Edilecek Hususlar.......................................... 81

A. Dilde Çok-Görevliliğe Karşı Dikkatli Olunmalı...................................................... 82

1. Anayasa Metinlerinin Okunmasında Dikkat Edilecek Hususlar.................... 86

2. Anayasa Mahkemesi Kararlarının Okunmasında Dikkat Edilecek Hususlar 89

3. Bilimsel Eserlerin Okunmasında.......................................................................... 96

B. Kelimelerin Duygusal Etkisine Karşı Dikkatli Olunmalı....................................... 97

Anayasa Hukuku Kavramlarının Duygusal Etkisi............................................... 98

Sosyal Adalet....................................................................................................... 98

İnsan Hakları........................................................................................................ 99

Hukuk Devleti.................................................................................................... 100

Yargı Bağımsızlığı.............................................................................................. 100

Anayasa Yargısı................................................................................................ 101

Dilin Etkileme Amacıyla Kullanılması................................................................... 102

Kesinlik Bildiren Deyimlere Karşı Dikkatle Olunmalı......................................... 106

Dört Soru.................................................................................................................. 110

Kelimeler Duygusal Yüklerinden Arındırılmalı.............................................. 110

Yazarın Asıl Maksadı Saptanmalı.................................................................... 110

“Pazarcı Taktiği”ne Karşı Dikkat Edilmeli...................................................... 113

Yazarın Ana İddiası Tespit Edilmeli................................................................ 114

 

 

Yukarıda dördüncü bölümde anayasa hukukunun bilgi kaynaklarının neler olduğunu, beşinci bölümde ise çalışılan konuda kaynak taramasının nasıl yapıldığı ve tarama sonucunda tespit edilen kaynakların bilfiil nasıl temin edildiğini gördük. Kaynakları bu şekilde elde eden araştırmacının, anayasa hukukunun bilgisine ulaşabilmesi için, haliyle bu kaynakları okuması gerekir. İşte bu bölümde, anayasa hukukunun bilgi kaynaklarının nasıl okunması gerektiğini göreceğiz.

Burada ilk önce okuma tekniği, sonra da okurken mantık kuralları bakımından dikkat edilmesi gereken hususlar açıklanmaya çalışılacaktır.

I. Okuma Tekniği

Her şeyden önce belirtelim ki her metin için geçerli değişmez standart bir okuma tekniği yoktur. Nasıl, bir roman başka türlü, bir şiir başka türlü okunuyorsa, bir anayasa metni başka türlü, bir Anayasa Mahkemesi kararı başka türlü, bir bilimsel eser de başka türlü okunur.

Biz “nasıl okumalı” sorusunu, anayasa hukukunun bilgi kaynakları şemasına paralel bir ayrım yaparak cevaplamaya çalışacağız. O halde bu başlık altında üç adet soru soracağız:

1. Anayasa metinleri nasıl okunmalı?

2. Anayasa Mahkemesi kararları nasıl okunmalı?

3. Bilimsel eserler nasıl okunmalı?

Şimdi bu üç soruyu sırasıyla cevaplandırmaya çalışalım.

a. Anayasa Metinleri Nasıl Okunmalı ?

Öncelikle okunan anayasa maddesinin hangi anayasaya ait olduğu bilinmelidir. Anayasaların da diğer kanunlar gibi bir kabul tarihi ve sayısı vardır. Ancak falan tarih ve filan sayılı anayasa denmeden, genellikle anayasa kabul edildiği yıl ile anılır: 1961 Anayasası, 1982 Anayasası gibi.

Anayasalar ve kanun metinleri genellikle bir roman okunur gibi baştan sona okunmaz. Ancak, daha önce anayasanın bütününü okumamış bir öğrencinin, anayasayı baştan sona okumasında yarar vardır. Anayasayı baştan sona okuduktan sonra, bir daha, ihtiyaç duyuldukça anayasanın ilgili maddesine bakılır.

Diğer kanunlar da olduğu gibi anayasaların da temel birimi “madde”dir. Ancak anayasa tek tek madde olarak okunsa da, bu maddeler birbirinden kopuk değildir. Her madde zincirin bir halkası gibidir. Maddeler bir sistem içinde bulunur. Çoğunlukla bir maddenin anlamı, bulunduğu sistemdeki yerine bağlıdır. Bu nedenle, maddeler tek tek okunsa da, maddenin yer aldığı sistemi bilmek için, maddenin kenar başlığına, maddenin içinde yer aldığı bölüm başlığına, kısım başlığına bakılmalıdır. Uzman hukukçular bunlara çoğunlukla bakmaz; ancak onlar birçok maddenin anayasanın sistemi içindeki yerini zaten ezbere bilirler. Öğrencilerin muhakkak kenar başlıklarına, bölüm başlıklarına, kısım başlıklarına bakmaları gerekir.

Örnek olarak 1982 Anayasasının sistemini kısaca görelim: 1982 Anayasası ilk önce kısımlara, kısımlar bölümlere ayrılmıştır. Bölümlerin içinde maddeler bulunur. Maddeler üzerindeki başlıklara hukuk dilinde “kenar başlığı” denir. Kenar başlıkları  arasında düzey farklılıkları vardır. 1982 Anayasasında, kısım, bölüm ve büyükten küçüğe kenar başlığı sıralaması şöyledir.

-Kısım Başlıkları (Birinci Kısım, İkinci Kısım, Üçüncü Kısım gibi)

    -Bölüm Başlıkları (Birinci Bölüm, İkinci Bölüm, Üçüncü Bölüm gibi)

- Roma Rakamlı Kenar Başlıkları (I., II., III., gibi)

       - Büyük Harfle Sıralandırılmış Kenar Başlıkları (A., B., C., gibi)

           - Arap Rakamlı Kenar Başlıkları (1., 2., 3., gibi)

 

Örnek: 1982 Anayasasının 146’ncı maddesini Anayasanın sistemi içindeki yerini şu şekilde saptayabiliriz:

ÜÇÜNCÜ KISIM: CUMHURİYETİN TEMEL ORGANLARI

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: YARGI

I. YÜKSEK MAHKEMELER

       A. Anayasa Mahkemesi

          1. Kuruluşu

           Madde 146.- Anayasa Mahkemesi onbir asıl ve dört yedek üyeden...

Anayasaların madde leri de kendi içinde kısımlara ayrılır. Bir madde birden fazla paragraftan oluşuyorsa, bunlardan her birine fıkra denir. Fıkralar ise cümlelerden oluşur. Fıkralar ve cümleler madde metninde numaralandırılmaz. Bunları okuyucu kendisi sayarak numaralandırır. Maddelerde bazen belirli bir hukukî durumun şartları, unsurları sayılarak tespit edilir. Şartlar, unsurlar için maddenin içinde, 1., 2., 3., ... veya a), b), c), ... gibi sıralamalar vardır. Böyle sıralamalardan her birine bent denir.

Bir bilimsel eserde, bazen gereksiz cümlelere rastlanabilir. Ancak bir anayasa metninde (anayasa koyucunun makul ve dikkatli olması şartıyla) gereksiz maddeler, gereksiz fıkralar, gereksiz cümleler, gereksiz bentler yoktur. O nedenle, bir anayasa maddesinin metni tüm ayrıntılarına kadar özenle okunmalıdır. Keza bir madde, kelimelerine, noktalama işaretlerine göre özenle incelenmelidir. Bir virgülün yeri cümlenin tüm anlamını değiştirebilir. Maddenin anlamı noktalama işaretlerine göre değişiyorsa ve noktalama işaretlerinde tereddüt hasıl olursa, anayasa derlemeleriyle yetinmemeli, anayasanın otantik metninin bulunduğu Resmî Gazeteye veya Düstura bakılmalıdır.

Bir anayasa maddesinin metni okunduğunda anlamında tereddüt edilirse, maddenin travaux préparatoires’ına bakılmalıdır. Yani başta maddenin gerekçesine, sonra anayasayı hazırlayan organda yapılan görüşmelere ve tartışmalara bakmak gerekir.

Bir maddeyi okurken, maddenin metninde ifade edilen kuralın unsurlarını, şartlarını sırayla numaralandırmak gerekir. Bunun için söz konusu unsurların veya şartların dile getirildiği cümlelerin yahut yarım cümlelerin altlarını değişik renkli kalemlerle çizmek uygun olur. Her şartı yahut unsuru ifade eden kelime veya kelime gruplarının başına yuvarlak içinde rakamlar konulmalıdır. Bunlar sayesinde, o anayasa maddesinin unsurları, şartları zaten öğrenilmiş olacaktır. Bu yöntem, aşağıda 1982 Anayasasının 13’üncü maddesi üzerinde örnekle gösterilmeye çalışılmıştır. Ancak bu sadece bir örnektir. Herkes kendine has stiller geliştirebilir.

 

 

 

ÖRNEK:

MADDE 13.- Temel hak ve hürriyetler, (3a) Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğinin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca (3b) Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, (2) Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak (1) kanunla sınırlanabilir.

Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar (4) demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.

Bu maddede yer alan genel sınırlama sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir.

(5) Ölçülülük ilkesi (15’inci maddeden evleviyet yoluyla).

Yukarıda görüldüğü gibi, madde metninden “temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasının sınırı” olarak öngörülen dört şart elde edilebilir:

1.        Sınırlama kanunla olmalıdır.

2.        Sınırlama Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmalıdır.

3.        Sınırlama (a) “genel sınırlama sebeplerine” veya (b) “anayasanın ilgili maddesinde öngörülen özel sebeplere” dayanmalıdır.

4.        Sınırlama “demokratik toplum düzeninin gerekleri”ne aykırı olmamalıdır.

5.        Maddenin altına bir de “beşinci şart” olarak “ölçülülük İlkesi” ilâve edilmelidir. Bu ilke 13’üncü maddenin metninde yoktur. Ancak daha ağır durumlarda özgürlüklerin sınırlandırılması sistemini düzenleyen 15'inci madde de öngörülen “ölçülülük ilkesi”nin daha hafif durum olan 13’üncü maddede öngörülen olağan dönemlerde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması için evleviyetle aranacağı sonucuna varılabilir.

Bu beş şart, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırlarını oluşturmaktadır. Anayasa hukuku ders kitaplarında da zaten bu konuda bu şartlar incelenmektedir. Örneğin Türk anayasa hukuku alanında standart bir ders kitabı olan Ergun Özbudun’un Türk Anayasa Hukuku (Ankara, Yetkin Yayınları, 1998, s.80-82) kitabında işlenilen konu temelinde yukarıdaki beş şart üzerine kuruludur.

Bazı anayasa maddelerinin anlamı Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda değişebilmektedir. Eğer böyle Anayasa Mahkemesi yorumuyla anlamı değişmiş maddeler varsa, o maddelerin okunmasında ilgili Anayasa Mahkemesi kararı göz önünde bulundurulmalıdır. Zira Anayasa Mahkemesi yorumu okuyucuya göre yanlış da olsa otantiktir, hukuken geçerlidir. Bu nedenle, böyle bir durumda ilgili Anayasa Mahkemesi kararının tarih ve sayısını maddenin altına not etmek ve hatta kararın özetini veya sonuç kısmını maddenin altına işlemek gerekir.

Örneğin Türk Anayasa Mahkemesi, 1 Şubat 1990 tarih ve E.1988/64, K.1990/2 sayılı kararı (AMKD, Sayı 22, s.63-64) ile, kanun hükmünde kararname çıkarma şartlarına 91’inci maddede öngörülmeyen “önemlilik”, “zorunluluk”, “ivedilik” ve “kısa sürelilik” şartlarını eklemiştir. Keza Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 148 ve 153’üncü maddeleri kendisine “yürütmeyi durdurma yetkisi” vermemesine rağmen, bu yetkiye sahip olduğuna karar vermiştir (21 Ekim 1993 tarih ve E.1993/33, K.1993/40-42 sayılı Karar, AMKD, Sayı 29, s.573-581). Bu kararların ilgili maddelerin altına not edilmesi ve o maddelerin bu kararlar ile birlikte okunması uygun olur.

Diğer yandan, 1982 Anayasasının çok tartışılan bazı maddeleriyle ilgili önceki anayasalarımızdaki düzenlemeleri söz konusu maddenin altına not etmekte büyük yarar vardır. Bu usûl, karşılaştırmaya imkân verir. Keza bazı tartışmalı maddelerin altına, diğer ülkelerin anayasalarındaki hükümleri not etmek faydalıdır. Örneğin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun düzenlendiği 1982 Anayasasının 159’uncu maddesinin altına, başka ülkelerde benzer kurulların oluşum tarzı hakkında kısa bilgiler not edilebilir.

İyi bir anayasa metni okuyucusu olmak için her şeyden önce, metni güvenilir, sayfa düzeni güzel, taşınması kolay, bir anayasa derlemesine sahip olmak gerekir. Özellikle öğrenciler, anayasa metinlerini ellerinden düşürmemeli; derslere anayasa metniyle girmelidir.

Bir anayasa metni ancak elden bırakılmayarak, kenarlarına notlar düşülerek, satırlarının altı çizilerek, renkten renge büründürülerek sindirilebilir. Bu şekilde özümsenen derlemeden artık vazgeçmemek gerekir. Eskise de o elden atılmamalıdır. Derlemeyi güzelce kaplamak yahut cilt yaptırmak uygun olur. Anayasada yeni değişiklikler olursa, yeni anayasa metni alınmamalıdır. Resmî Gazeteden ilgili değişikliğin fotokopisini çekip, değiştirilen maddelerin bulunduğu sayfalara yapıştırmak uygun olur.

İşte ancak böyle kendisine alışılan, tabiri caizse “evcilleştirilen” bir anayasa metni okuyucuya yardımcı olabilir. Artık onun her yeri bilinir. Çok tartışılan maddelerin numaraları hatırlanır; bir madde arandığında kolayca bulunabilir. Bu demektir ki öğrenci artık “anayasayla çalışma tekniğine” sahiptir.

b. Anayasa Mahkemesi Kararları Nasıl
Okunmalı
?

1. Davanın Konusu.- Her şeyden önce dava konusu olan kanun bilinmelidir. Hangi kanunun hangi maddelerinin iptali istenmektedir? Kararı okumadan önce iptali istenen kanun maddelerinin okunması gerekir. Keza, dava itiraz yolu (somut norm denetimi) ile açılmışsa davaya vücut veren olayın neden ibaret olduğu bilinmelidir. Dava konusu olayın bilinmesi, kararın anlaşılmasına yardım edecektir.

2. Davanın Sonucu.- Keza daha ileri bir okuma safhasına geçmeden, hemen kararın sonuç kısmının okunmasında, davanın red mi edildiği, yoksa kanunun iptal mi edildiğinin bilinmesinde yarar vardır.

3. Dava Konusu Kanunun Kabul Ediliş Ortamı.- Diğer yandan iptali istenen kanunun hangi koşullarda kabul edildiğini, bu kanunun kabul edilmesini sağlayan parlâmento çoğunluğunun hangi partiden olduğu, bu kanuna karşı muhalefet partilerinin tavrının ne olduğu bilinmelidir. Keza iptal davası açan milletvekillerinin bu kanunu kabulü sırasında Mecliste yaptıkları eleştirilerin neler olduğunun bilinmesinde de yarar vardır. Diğer yandan iptal davası açan milletvekillerinin ileri sürdükleri iddialar ve gerekçeler okunmalıdır. Başvuru yapanların iddiaları Anayasa Mahkemesi kararında kısaca özetlenir. Eğer dava itiraz yoluyla açılmışsa, başvuruda bulunan mahkemenin gerekçeleri bilinmelidir. Bunlardan sonra, Anayasa Mahkemesinin kararı okunmaya başlanmalıdır.

4. Ratio Decidendi  - Obiter Dictum Ayrımı.- Anayasa Mahkemesinin bir kanunu iptal ederken aynı kararda değişik gerekçeler kullandığı olur. Böyle bir durum söz konusu ise, bu gerekçelerden biri “asıl gerekçe”, diğerleri “tali gerekçeler”dir. Bu durumda okuyucunun “asıl gerekçe” ile “tali gerekçeler”i birbirinden ayırması gerekir. Anayasa Mahkemesinin “asıl gerekçesi” bağlayıcıdır. “Tali gerekçeler” ise, bu kararı desteklemek için verilmiştir. Tali gerekçeler bağlayıcı değildir, içtihat oluşturmaz.

“Asıl gerekçe”ye ratio decidendi, “tali gerekçe”ye obiter dictum da denebilir. Ratio decidendi, “kararın özünü, hukukî temelini oluşturan” gerekçedir[1]. Obiter dictum ise, “talep, olay ve sonuç ile doğrudan ilgili olmayan, yeri geldiği, faydalı görüldüğü için kararda bulunan ve bu halde kararda bulunması zarurî olmayan açıklamalar”dır[2]. Kararın ratio decidendi’si bağlayıcıdır. Kararda geçen obiter dictum niteliğindeki gerekçeler bağlayıcı değil, yol gösterici, destekleyicidir. Bu tür gerekçelere common law sisteminde persuasive precedent denir.

Bir Anayasa Mahkemesi kararı okunurken, kararın ratio decidendi’si ile obiter dictum’u arasında ayrım yapılmalıdır. Karar okunurken kararın ratio decidendi’si üzerinde özenle durulmalı; ama obiter dictum’u ile zaman kaybedilmemelidir.

Türk anayasa hukuku literatüründe Anayasa Mahkemesi kararlarının ratio decidendi’si ile obiter dictum’ları arasında bir ayrım yapma geleneği yoktur. Bu nedenle bunlara Türkçe bir isim de bulunamamıştır. Zaten, benim görebildiğim kadarıyla bu tabirleri kullanmış bir Türk anayasa hukukçusu da yoktur. Biz bu tabirlerin Latince olduğu gibi kullanılmasını öneriyoruz. Bu tabirleri bu şekliyle kullanmak istemeyenlerin ise “asıl gerekçe”, “tali gerekçe ” terimlerini kullanmaları gerektiğini düşünüyoruz.

5. Ölçü Normlar Tespit Edilmeli.- Diğer yandan Anayasa Mahkemesinin kanunun anayasanın aykırılığını araştırırken hangi anayasa maddelerini zikrettiğini tek tek belirlemek gerekir. Anayasa Mahkemesi kanunu Anayasanın hangi maddesine aykırı görerek iptal etmiştir? Anayasa Mahkemesinin kanunu denetlerken dayandığı Anayasa maddelerine “ölçü norm” veya “referans norm” denir. Anayasa Mahkemesi kararında birden fazla Anayasa maddesi zikrediliyor ve hatta anayasa dışında başka birtakım ilke ve kurallardan bahsediliyor olabilir.

Türk doktrininde gittikçe artan oranda Anayasa Mahkemesi kullandığı ölçü normlar arasında “bağımsız ölçü normlar-destek ölçü normlar” ayrımı yapılmaktadır. Tespit edebildiğimiz kadarıyla, ilk defa Erdoğan Teziç, 1985’te Anayasa Yargısı sempozyumunda, Anayasa Mahkemesinin uluslararası hukuk kurallarından, “başlı başına referans norm olarak değil, destekleyici, teyid edici olarak” yararlandığını belirtmiştir[3]. Necmi Yüzbaşıoğlu’na göre de, Anayasa Mahkemesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini bağımsız ölçü norm olarak değil, destek ölçü norm olarak kullanmıştır[4]. Yine Yüzbaşıoğlu’na göre, Anayasa Mahkemesi hukukun genel ilkelerini bağımsız ölçü norm olarak değil, destek ölçü norm olarak kullanmaktadır[5]. Keza, İbrahim Ö. Kaboğlu da, Anayasa Mahkemesinin “uluslararası hukuk kurallarını bağımsız ölçü norm olarak değil, ancak ‘destek ölçü norm’ olarak kullanmakta” olduğunu gözlemlemektedir[6]. Aynı gözlemi, Yılmaz Aliefendioğlu da yapmaktadır[7].

Kanaatimizce, “destek ölçü norm” kavramı, uluslararası hukuk normlarını ve hukukun genel ilkelerini anayasallık bloğuna dolaylı bir şekilde de olsa katmayı arzulayan doktrin tarafından uydurulmuş bir kavramdır. Zira, uluslararası hukuk normlarının ve hukukun genel ilkelerinin anayasallık bloğuna dahil olduğunu kanıtlamak için Anayasa Mahkemesinin bir kanunu, bu normlar ve ilkelere dayanarak iptal ettiğini göstermek gerekecektir. Bunu gösteremeyen doktrin, Anayasa Mahkemesi kararlarının obiter dictum’larını bize “destek ölçü norm” olarak “yutturmaya” çalışmaktadır.

Kanımızca, “bağımsız ölçü norm - destek ölçü norm” ayrımı isabetsizdir. Hukuk mantığı biçimseldir. Önermeler mantığında olduğu gibi, hukuk mantığında da bir şey ya doğrudur, ya da yanlıştır. Doğru ile yanlış arasında orta bir yol yoktur. Keza hukuk düzeninde bir norm ya vardır, ya yoktur. “Var” ile “yok” arasında gri bir bölge mevcut değildir. Tüm bilim “doğru” ile “yanlış”; “var” ile “yok” şıkları üzerine kurulmuştur. Anayasa hukuku bilimi için de bu böyledir. Anayasa Mahkemesi bir kanunu iptal ederken, belirli bir norma ya dayanır, ya dayanmaz; dayanıyorsa o norm ölçü normdur; dayanmıyorsa, o norm ölçü norm değildir. Bunların arasında üçüncü bir ihtimal yoktur. Anayasa Mahkemesinin bir kanunu iptal ederken dayandığı norm, “bağımsız-destek” ayrımı olmaksızın düpedüz ölçü normdur. Anayasa Mahkemesinin bir kanunu iptal ederken dayanmadığı norm ise, “destek” olarak nitelense bile “ölçü norm” olamaz. Kısacası bir ölçü norm varsa, zaten bu ölçü norm “bağımsız” ölçü normdur. Ama eğer böyle bir ölçü norm yoksa, böyle bir norm, bir şeye “destek” bile olamaz. Yok olan bir şeye “destek ölçü norm” da denemez. O halde, Anayasa Mahkemesinin bir kanunu iptal ederken dayandığı anayasa normlarından her biri, “bağımsız-destek” ayrımı olmaksızın tout court ölçü normdur. Eğer Anayasa Mahkemesi bir kanunun iptal ederken o norma dayanmamışsa, o norm, “destek” sıfatıyla “desteklense” bile hiçbir şekilde ölçü norm değildir. Dolayısıyla anayasallık bloğuna dahil değildir.

Bu vesileyle, burada şunu da belirtelim: Ölçü normlar Anayasa Mahkemesi kararlarının ratio decidendi’lerinde bulunur. Anayasa Mahkemesi kararında geçen obiter dictum’lar ölçü norm olmaz. Eğer Türk anayasa hukuku doktrini “destek ölçü norm” tabiri ile Anayasa Mahkemesi kararlarında kullanılan kararın dayanağını teşkil etmeyen argümanları kastediyorsa, buna “destek ölçü norm” ismini vermekten vazgeçmeli, bunun hukuk biliminde bilinen ismi olan obiter dictum tabirini kullanmalıdır. Obiter dictum tabirinin kullanılması karışıklığa da meydan vermez. Zira, mahiyeti gereği, obiter dictum’ların ölçü norm olduğunu, anayasallık bloğuna dahil olduğunu kimse iddia edemeyecektir.

6. Özet.- Karar okunduktan sonra karar bir cümleyle özetlenebilmelidir: “Anayasa Mahkemesi, dava konusu maddeyi, Anayasanın filan maddesinde güvence altına alınan falan hakkı ihlâl ettiği gerekçesiyle iptal etmiştir”; “Anayasa Mahkemesi, dava konusu maddeyi, Anayasanın filan maddesinde yer olan falan ilkeye aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmiştir” gibi. Eğer iptali istenen birden fazla hüküm varsa haliyle özet yapan cümle sayısı hüküm sayısı kadar olabilir.

7. Karşı Oy Yazıları .- Bu arada şunu da belirtelim ki, bir Anayasa Mahkemesi kararında karşı oy (muhalefet şerhi, dissenting opinion, opinion dissidente) yazısı varsa mutlaka onlar da okunmalıdır. Genellikle, karşı oy yazıları çoğunluğun kararının bir eleştirisi niteliğindedir. Üstelik bu eleştiriyi, kararın tartışmalarına katılan bir üye yapmaktadır. Çoğunluğun görüşünü çok yakından bilmektedir. Birçok karşı oy yazısında çoğunluk görüşünün mükemmel bir özeti ve eleştirisi vardır. Kararın anlaşılmasında karşı oy yazıları büyük yarar sağlar.

Eleştiri.- Bu arada şunu belirtmek gerekir ki, Türk Anayasa Mahkemesi kararlarını okumak oldukça güçtür. Anayasa Mahkemesi gereksiz yere kararlarını uzatmaktadır. Fransız Anayasa Konseyi kararları genelde birkaç sayfadan ibarettir. Türk Anayasa Mahkemesinin ortalama bir kararı 20-30 sayfa civarındadır. Anayasa Mahkemesinin 100 sayfa civarında birçok kararı vardır. Anayasa Mahkemesi gereksiz konuları kararlarında tartışmaktadır. Keza obiter dictum niteliğindeki argümanlara da uzun uzun yer vermektedir. Mahkemenin kararına asıl teşkil etmeyen argümanları kararında zikretmemesi ve doğrudan ratio decidendi’yi vermesi uygun olur.

C. Bilimsel Eserler Nasıl Okunmalı ?

Bilimsel eserler yukarıda görüldüğü gibi, sistematik eserler, monografiler ve makaleler olmak üzere üç temel gruba ayrılmaktadır. Şimdi bunların nasıl okunması gerektiğini görelim.

Anayasalar kurucu iktidarın, Anayasa Mahkemesi kararları Anayasa Mahkemesinin, bilimsel eserler ise bilim adamlarının ürünüdür. Dolayısıyla bilimsel eserlerin okunmasının başka bir usûlünün olması doğaldır.

1. Genel Esaslar - Türk Anayasa Hukuku.- Her şeyden önce, okunacak anayasa hukuku eserinin bir anayasa hukukunun genel esasları çalışması mı, yoksa bir Türk anayasa hukuku çalışması mı olduğu bilinmelidir.

2. Yaklaşım Biçiminin Tespiti.- Eserde hangi yaklaşım biçimi kullanılmıştır? Aşağıda onbirinci bölümde görüleceği gibi, anayasa hukuku alanında tarihî, felsefî, sosyolojik ve hukukî yaklaşımların kullanılmakta veya bunların bir karmasının yapılmaktadır. Metnin anlaşılması için her şeyden önce metindeki yaklaşım açısının bilinmesinde yarar vardır. Aynı konuya tarihî açıdan yaklaşılırsa başka sonuç, felsefî açıdan yaklaşılırsa bir başka sonuç, sosyolojik açıdan yaklaşılırsa bir başka sonuç ve keza hukukî açıdan yaklaşılırsa bir başka sonuç elde edilir.

3. Genel Teori - Dogmatik.- Yazar hukukî yaklaşım içindeyse, genel teori mi yoksa, dogmatik yaklaşım biçimini mi benimsemiştir? Zira hukukî yaklaşımın bu iki açısı birbirinden oldukça farklıdır. Bu değişik açılardan yapılan çalışmalarda değişik sonuçlara ulaşılır.

4. Tabiî Hukuk - Hukukî Pozitivizm.- Konusuna hukukî açıdan yaklaşan yazarın bir tabiî hukukçu mu, yoksa pozitivist mi olduğunun bilinmesinde yarar vardır. Zira tabiî hukuk anlayışıyla yaklaşılmış bir çalışmayla, pozitivizm açısından yapılmış bir çalışma birbirinden çok farklı sonuçlara ulaşacaktır.

5. Konu: Kitabın Başlığı.- Okumaya başlamadan önce, okunacak kitabın konusunun ne olduğu bilinmelidir. Bunun en basit yolu, kitabın ismine bakmaktır. Ancak isme bakmak bazen yeterli olmaz, bazen de yanıltıcı olur. Zira bazı kitapların isimleri tam anlamıyla konularını yansıtmaz. Örneğin Mustafa Erdoğan’ın kitabının ismi Anayasal Demokrasi[8]dir. Oysa kitabın içeriği anayasa hukukunun genel esasları niteliğindedir. Keza İlhan Akın’ın Kamu Hukuku[9] kitabı bir kamu hukuku kitabı değil; bir siyasal düşünceler tarihi, devlet doktrinleri tarihi kitabıdır. Kitabın doğru başlığı “umumî amme hukuku” veya “genel kamu hukuku” olmalıydı. Kamu hukukunun bütünü (anayasa hukuku, idare hukuku, ceza hukuku, malî hukuk) hakkında bilgi edinmek isteyen bir okuyucu, eğer kitabın isminin doğru olup olmadığını araştırmadan İlhan Akın’ın kitabını okursa, bu kitabı boşu boşuna okumuş olacaktır.

Sistematik eserlerde, yanıltıcı başlıklara daha az rastlanır. Zira bunlar neticede, “anayasa hukuku”, “anayasa hukukunun genel esasları”, “Türk anayasa hukuku” gibi isimler taşır. Monografilerde yanıltıcı başlıklara daha sıklıkla rastlanabilir. Makalelerde ise yanıltıcı başlıklara rastlama ihtimali daha da yüksektir.

6. İçindekiler.- O halde kitabın başlığından sonra, metnin okunmasına geçmeden önce, kitabın içindekiler kısmına bir göz atmalı, hiç olmazsa, bölüm başlıkları okunmalıdır. Makalelerde ise, sayfalar çevrilerek metin içindeki başlıklara göz atılmalıdır.

7. Kuş Bakışı.- Keza bir kitap, baştan sona okunmadan değişik bölümlerinden birkaç sayfaya şöyle bir bakılması, şuradan buradan, birkaç paragrafın, birkaç satırın okunmasında yarar vardır.

8. Hangi Bölüm?- Metin okunurken, hangi bölümün içinde olunduğu unutulmamalıdır. Zira o bölümün konusu akılda tutulursa, o bölümde yazılanlar daha kolayca anlaşılabilir. Bir kitapta bölümler arasında bir ilişki vardır. Bölümler birbirinden kopuk değildir. Bir bölüm, bütünün bir parçasıdır. Her bölümün anlamı bütün içindeki yerine göre belli olur. Her bölüm kitabın sistemi içinde belirli bir görev ifa eder.

9. Zincir.- Başarılı bir yazarın kullandığı argümanlar arasında bir teselsül vardır. Kitaptaki muhakeme zinciri, akıl yürütme çizgisi izlenirse kitap derinlemesine anlaşılmış olur. Okuyucu, yazarın akıl yürütme zincirini ve bu zinciri oluşturan halkaları tespit etmeye çalışmalıdır.

10. Altını Çizme, Not Alma, Şemalaştırma, vs.- Kitap okunurken, metinde önemli görülen kelimelerin, ifadelerin altı çizilmeli, önemli görülen noktalar işaretlenmelidir. Ancak burada şunu da belirtelim: Okurken, kitabın her satırının altının çizilmesinin bir yararı yoktur. Her satırın altı çizilirse, her satır diğeri kadar önem kazanmış olur. Bu ise, kitabın satırlarının altı çizilmemiş şekline eşittir. Okuduktan sonra önemli yerleri bulmak için kitaba bakıldığında, her satır çizilmiş olduğundan, önemli yerler bulunamayacaktır.

Diğer yandan kitabı okurken, kenar boşluklarına notlar (glossa, haşiye) düşülmelidir. Keza bu sayfa kenarlarına alınan notlar ile yetinmemeli, ayrı kağıtlara, yahut bir deftere metnin özeti çıkarılmalıdır. Okuyucu metinde anlatılan şeyleri, metinde kullanılan cümleler ile değil, kendi kuracağı cümleler ile özetlemelidir. Okunan parça, düz bir metin olarak özetlenmektense, parçada geçen unsurlar, şartlar numaralandırılmalı veya şemalaştırılmalıdır.

Örneğin ilerideki sayfalarda şu şekilde bir anayasa hukuku tanımı yapılacaktır:

Anayasa hukuku, yasama, yürütme ve yargı gibi devletin temel organlarının kuruluşunu, işleyişini ve bu organlar arasındaki karşılıklı ilişkileri ve devlet karşısında vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini düzenleyen hukuk kurallarını inceleyen bir bilimdalıdır.

Bu tanımı öğrenmek için bu tanımda geçen unsurlar aşağıdaki gibi şemalaştırılabilir:

                                                      Anayasa Hukuku

 

    Devletin Temel Organları                                      Temel Hak ve Özgürlükler

 

Yasama          Yürütme         Yargı

     1. Kuruluş

     2. İşleyiş

     3. Karşılıklı İlişkiler

11. Endeksleme.- Okunulan bir kitaba daha sonra başvurulduğunda, kitapta olduğu hatırlanan konu, kavram, kurum, ilke, fikir, kişi kolayca bulunabilmelidir. Bunu sağlamak için okurken kitaba uygun işaretler konulmalıdır. Aslında bunun bir yolu, eğer kitapta varsa endekse (dizin, fihrist) bakmaktır. Ancak daha kitabı okurken, okunulan kısımda geçen, kavram, ilke, kurum ve kişi adlarının kitabın -varsa- endeksinden işaretlenmesi ve eğer endekste yoksa indekse ilâve edilmesi veya kitapta hiç endeks yoksa, kitabın sonunda yer alan boş sayfalardan birine (veya kitabın arka kapağının iç yüzüne) yeni bir endeks oluşturulması gerekir. Akıllı yayıncıların bu hususu önceden düşünüp kitapların sonuna birkaç boş sayfa koymalarında yarar vardır.

ıı. Okumada mantık Bakımından dikkat edilecek hususlar [10]

Bir yazıyı okurken mantık kuralları bakımından dikkat edeceğimiz bazı hususlar vardır. Bu hususları iki grupta toplayabiliriz.

1. Dilde Çok-Görevliliğe Karşı Dikkatli Olunmalı

2. Kelimelerin Duygusal Etkisine Karşı Dikkatli Olunmalı

A. Dilde Çok-Görevliliğe Karşı Dikkatli Olunmalı

Yukarıda “mantık” başlıklı ikinci bölümde dilin belli başlı üç görevinin olduğunu ve buna bağlı olarak üç değişik dil bulunduğunu görmüştük:

1.       Dilin Bildirme Görevi:  Bilim Dili.

2.       Dilin Belirtme Görevi:  Sanat Dili.

3.       Dilin Yaptırma Görevi:  Normatif Dil.

Bildirme görevinde dil, “inanç, tahmin veya bilgilerimizi iletmek”[11]; belirtme görevinde, “herhangi bir duygusal tepki veya tavrımızı dışa-vurmak”[12]; yaptırma görevinde ise, “insanların davranışlarını etkilemek”[13] amacıyla kullanılır.

Hüseyin Batuhan ve Teo Grünberg’in gösterdikleri gibi, dilde kullanılan kelimeler değişik anlamlara gelebilir. Keza aynı deyim, içinde bulunduğu bağlama göre, bildirme (bilim dili), belirtme (sanat dili) ve yaptırma (normatif dil) görevleri alabilir. Bir deyimi doğru anlamak için, o deyimin dilbilgisi bakımından kipine, biçimine bakmak yetmez. O deyimin hangi bağlamda kullanıldığının ve kullanıcının gerçek maksadının ne olduğunun araştırılması gerekir[14].

Bazı yazarların asıl amacı, okuyucusuna bilgi vermek değil, onların duygularını ve davranışlarını etkilemektir. Normalde, duyguları etkilemek için belirtmeli önermeler, yani sanat dili; davranışları etkilemek için ise yaptırmalı önermeler, yani normatif dil kullanılır. Ancak belirtmeli ve yaptırmalı önermelerin kullanılması, bildirmeli önermelerin (bilim dili) kullanılması kadar etkileyici ve okuyucuyu ikna edici değildir. Bu nedenle, bazı yazarlar, okuyucuların belli şekilde davranmalarını isteseler de, bunu açıkça söylemez. Zira bildiri kipi, emir kipinden her zaman daha ikna edicidir. Diğer bir ifadeyle, okuyucuya “şunu yap”, “bunu yap” demek okuyucu üzerinde arzu edilen etkiyi doğurmaz. Onun yerine yazarlar, “şu şöyledir”, “bu böyledir” derler; yani yaptırmalı önermeleri bildirmeli önermelere dönüştürürler[15].

Bu durumu Hüseyin Batuhan ve Teo Grünberg’ten alınmış birkaç örnekle açıklayalım:

Bir Örnek.- Reklam yazarı “X deterjanını alın” (emir kipi) diye yazmaz. Onun yerine “X deterjanı daha beyaz yıkar” (bildiri kipi) diye yazar. Şüphesiz burada reklam yazarının amacı, X deterjanı hakkında bilgi vermek değil, alıcıların davranışlarını X deterjanının alınması doğrultusunda etkilemektir[16].

Aynı şekilde Atatürk, gençliğe hitabesinde, “muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” demektedir. Bu sözlerle Atatürk, belli bir durum hakkında gençliğe bilgi vermek amacını değil, doğrudan doğruya gençliğin kendisine olan güvenini artırmak, onu yüreklendirmek istemektedir[17]. Bunun yerine “Türk gençleri, şu şu işleri yapın” demiş olsaydı aynı etkiyi uyandıramazdı.

Diğer Bir Örnek.- Bir kremi satmak için reklam metni yazarı, “X kremi çirkinliğinizi çok iyi gizler” önermesini kullanmaz, onun yerine “X kremi sizin tabiî güzelliğinizi ortaya çıkarır” önermesini kullanır. Oysa bu iki bildirmeli önermeden doğru olanı birincisi; ama müşterileri ikna etmek için gerekli olan ise ikincisidir. Zira, “çirkinliklerin gizlenmesi” ifadesi doğruyu yansıtsa da, hangi kadın gizli kalmış “tabiî güzelliği”nin ortaya çıkmasını istemez[18]?

Dikkat edilirse, bu formüldeki ifadelerin bildiri kipinde olmasına dikkat edilmiş, böylece reklam metnini okuyacak olanlarda, belli bir kremin sahip olduğu bazı objektif niteliklerin tasvir edilmekte olduğu izlenimi yaratılmak istenmiştir[19]. Buradaki çok-görevliliğin farkında olmayan saf kimselerin böyle bir kanıya kapılması mümkündür. Böylece reklam yapan, bir bilgi iletiyor gibi görünerek malını satabilmektedir[20]. Görüldüğü gibi, bu çok görevliliğin, başarılı olabilmesi için kendisini gizleyebilmesi gerekir. Dolayısıyla okuyucu aldatılmamak için son derece uyanık ve dikkatli olmak zorundadır[21].

Reklamlarda böyle dil oyunlarına başvurulduğunu bildiğimiz için bu konuda uyanığızdır. Ancak bir anayasa hukuku yazısının her zaman reklam veya propaganda amacıyla yazılıp yazılmadığını bilemeyiz.

Anayasa hukuku yazıları da aslında reklam ve propaganda amacına yönelik olabilmekte veya en azından belirli bir siyasî teorinin benimsetilmesi amacını güdebilmektedir. Bunun için ise, anayasa hukuku yazarları, “benim teorimi kabul edin” demezler. Dilek veya emir kipi yerine bildiri kipini kullanırlar. Bu nedenle, onların gerçekte “olan”dan mı, yoksa “olması gereken”den mi bahsettiğini anlamak güçtür[22].

Jefferson ’un kaleminden çıktığı söylenen 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirisi şöyle başlar:

“Şunların apaçık birer doğruluk olduğuna inanıyoruz: Bütün insanlar eşit olarak yaratılmışlardır; Tanrı onları bazı devredilmez haklarla donatmıştır; yaşama, özgür ve mutlu olmayı isteme bu haklardandır; insanlar arasında hükümetler bu hakların elde edilmesi amacıyla kurulmuştur”.

Burada her cümlenin belli bir durumu, yani “olanı” tasvir ettiği kanısına kapılmak mümkündür. Bildiride “bütün insanlar eşit yaratılmıştır” deniyor. Burada kasten bildiri kipindeki cümle, bir bildirmeli önerme, yani bilim dili kullanılmıştır. Oysa, yazarın buradaki asıl amacı, bir şeyi tasvir etmek değil, bunun böyle olması gerektiğini ileri sürmektir. Jefferson’un gerçekte demek istediği şey şudur:

“Bütün insanlar eşit olmalıdır. Herkes yaşama, özgür ve mutlu olma hakkına sahip olmalıdır. Hükümetlerin görevi bu hakların elde edilmesini sağlamak olmalıdır”.

Neden yazar, bu amacını doğrudan, dilek veya emir kipinde, yani yaptırmalı önermelerle (normatif dille) dile getirmiyor? Cevap gayet basit: “İnsanlara eşit haklar tanınmalıdır” dendiğinde, objektif bir doğruluk değil, bunu diyen kişiye göre doğru olan bir istek dile getirilir[23]. Bu istek benim işime gelmiyorsa, onu yerine getirmem. Oysa aynı şey, bildiri kipinde “bütün insanlar eşit yaratılmışlardır” şeklinde dile getirilirse, artık bir kişisel istek değil, “apaçık bir doğruluk” söz konusu olduğu izlenimi kolayca yaratılabilir[24].

Hüseyin Batuhan  ve Teo Grünberg’in isabetle gösterdikleri gibi, herhangi bir siyasal ideali veya ideolojiyi benimsetmenin en etkili yolu, insanlara “şöyle bir siyasal düzen kurun” şeklinde emir vermek değil; onun yerine, söz konusu düzenin, ya eski şanlı devirlerde yaşanmış ve sonradan yitirilmiş ya da yakın bir gelecekte gerçekleşmesi kaçınılmaz bir düzen olduğunu kanıtlamaya çalışmaktır[25].

Ülkemizde dinci veya milliyetçi ideolojilerini benimsetmek isteyen sağ kesim yazarlar, bu düzenin eski devirlerde, Osmanlı döneminde veya İslâmın ilk dönemlerinde uygulanmış olan düzen olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Böylece, büyük İslâm hükümdarlıklarının ve Osmanlı İmparatorluğunun başarısını kendi fikirlerini kabul ettirmenin bir aracı olarak kullanmaktadırlar.

Yakın bir zamana kadar ülkemizdeki solcu yazarlar ise, Marksizmin öngörülerinin doğru olduğunu, kaçınılmaz olarak, kapitalist düzenin yıkılacağını, yerine sosyalist düzenin ve onun yerine de komünist düzenin geleceğini savunmakta idiler -bir kısmı hâlâ savunuyor-. Bu yazarlara göre, sosyalizme geçiş tarihsel determinizmin bir sonucu idi. Sosyalizmi insanlar değil, âdeta tarih istiyordu!

Örneğin Server Tanilli , Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş isimli kitabında şöyle yazıyordu:

“Tarihin bize öğrettiği şudur[26]: Toplumlar ‘sınıflar’a bölünmüştür ve sınıflar arasındaki mücadele toplumların gelişiminin motorüdür.

Toplumun böyle sınıflara ayrılması ‘üretim tekniğindeki değişikliklere’ bağlıdır. Üretim tekniği insanları daima birbirine zıt iki gruba bölmüştür. İnsanlık tarihinin çok eski zamanlardan beri, hep üretim araçlarını elinde tutan bir sınıfla, bu üretim araçlarını o sınıfın yararına kullanmağa mahkum bir başka sınıf olmuştur... Daima bir egemen sınıfla sömürülen sınıf bulunagelmiştir...

Kapitalizmin gelişmesi içinde, Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan burjuvazi - işçi sınıfı çatışması, insanlık tarihinde son sınıf çatışmasıdır. Ve işçi sınıfının burjuvaziyi devirip toplumu ‘sınıfsız’ hale getirmesiyle, yalnız burjuvazi - işçi sınıfı çatışması değil, bütün insanlık tarihini kaplamış olan sınıf çatışmaları dönemi de sona erecektir. Kapitalizmin yıkılması ‘kaçınılmazdır’. İşçi sınıfı, iktidarı, bir ‘devrim’le burjuvazinin elinden aldıktan sonra, yeni bir toplumun yapımına girişecek ve -son bir aşamada- ‘komünist toplum’a ulaşacaktır”[27].

Yukarıda alıntılanan parçada, kapitalizmin yıkılmasının kaçınılmaz olduğu, komünist topluma ulaşılacağı bilimsel bir şekilde ispatlanıyormuş havası yaratılarak okuyucuya Marksist ideoloji aşılanmak istenmektedir. Dahası yazar, kendi kişisel iddialarını bize “tarihin öğrettiği şeyler” olarak sunmaktadır.

Yazarların dilin çok görevliliğinden yararlanmak istemeleri son derece doğaldır. Ancak yazarların kendi faydaları için başvurdukları bu çare, okuyucuların zararına olabilir. O nedenle, okuyucuların, okudukları yazı da kullanılan dilbilgisi kiplerine, biçimlerine aldanmaksızın, yazının bildirme amacıyla mı, yoksa yaptırma amacıyla mı yazıldığını titizlikle araştırmaları gerekir[28].

Aslında okuyucuya dikkatli olmak görevi düştüğü gibi, yazarlara da bazı görevler düşmektedir. Şüphesiz, politikacıların yazılarında dilin çok görevliliğinden yararlanmaları mazur görülebilir. Ancak anayasa hukukçularının dilin çok görevliliğini kötüye kullanmalarını mazur gösterecek bir neden yoktur.

* * *

Şimdi Türk anayasa hukukunun bilgi kaynaklarını okurken, bu çok görevliliğin kötüye kullanılıp kullanılmadığına nasıl dikkat edileceğini örnekleriyle görelim.

1. Anayasa Metinlerinin Okunmasında  Dikkat Edilecek Hususlar

Anayasa metinleri normatif metinlerdir. Bunlarda bir “olması gereken” dile getirilir. Bunun için normalde kullanılması gereken önermeler, yaptırmalı önermelerdir. Ancak anayasa koyucuları da bazen, özellikle anayasaların “başlangıç” (préambule, dibace) kısımlarında yaptırmalı önermeler yerine bildirmeli önermeler kullanarak dilin çok görevliliğinden faydalanırlar.

Örneğin, 1982 Anayasasının “başlangıç” kısmının  ilk şeklinde,

“ebedî Türk vatan ve milletinin bütünlüğüne ve kutsal Türk Devletinin varlığına karşı, Cumhuriyet devrinde benzeri görülmemiş bölücü ve yıkıcı kanlı bir iç savaşın gerçekleşme noktasına yaklaştığı sırada;

Türk Milletinin ayrılmaz parçası olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin; milletin çağrısıyla gerçekleştirdiği 12 Eylül 1980 harekatı sonucunda, Türk Milletinin meşru temsilcileri olan Danışma Meclisince hazırlanıp, Millî Güvenlik Konseyince son şekli verilerek Türk Milleti tarafından kabul ve tasvip ve doğrudan doğruya O'nun eliyle vazolunan bu ANAYASA”

denmekte idi. Başlangıcın bu ilk iki paragrafı Türk anayasa hukuku doktrininde kıyasıya eleştirilmiştir. Özellikle devletin “kutsal” sıfatıyla nitelendirilmesine şiddetle saldırılmıştır[29]. Neticede “başlangıç” kısmının bu ilk iki paragrafı 23 Temmuz 1995 tarih ve 4121 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu ile kaldırılmıştır.

Şüphesiz yukarıda bildirme kipindeki bu cümlelerin amacı, Türk devletinin objektif nitelikleri konusunda bilgi vermek, 12 Eylül 1980 harekâtının hangi tarihî şartlar altında gerçekleştirildiğini tasvir etmek, bu harekâtının milletin çağrısıyla gerçekleştirildiğini göstermek, Türk Silahlı Kuvvetlerinin milletin ayrılmaz bir parçası olduğunu bildirmek ve keza Millî Güvenlik Konseyinin Türk milletinin meşru temsilcisi olduğu hakkında bilgi vermek değildir. Zaten bu bildirmeli önermelerin ispatı da mümkün değildir. Burada aslında, anayasa koyucu bildiri kipinde cümleler kullansa da, asıl amacı Türk milletinin davranış ve tutumlarını etkilemektir. Jefferson’un 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirisinde yaptığı şey ile 1982 Anayasa koyucusunun yaptığı şey aynıdır.

Keza 1961 Anayasasının “başlangıç” kısmında da aynı şey yapılmaktadır:

“Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan;

Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti;...”

Burada da Türk milletinin tarihi boyunca hak ve hürriyetleri için savaşmış “olduğu” iddia edilmektedir. Şüphesiz bu iddianın objektif olarak kanıtlanması mümkün değildir. Hatta, bu iddianın tersinin doğru olması da muhtemeldir. Yukarıdaki cümleyle dile getirilmek istenen şey aslında, “Türk milletinin hak ve hürriyetleri için savaşması gerektiği” yolundaki dilektir.

1982 Anayasasının başlangıcının ilk şekli mantık açısından ne derece eleştirilebilirse, 1961 Anayasasının başlangıcı da o derece eleştirilebilir. Ancak, Türk doktrininde her nedense, 1982 Anayasası başlangıcı eleştirilmiş, 1961 Anayasası başlangıcı ise görmezden gelinmiştir.

Kanımızca, anayasa metinlerinde baştan sona yaptırmalı önermeler, yani normatif dil kullanılmalıdır. Ancak, anayasaların bazı kısımlarında, özellikle başlangıç kısımlarında etkileme amacıyla bildirmeli önermeler kullanılıyorsa, bu önermelerden yola çıkarak, Türk doktrininde olduğu gibi tuhaf yorumlar yapılmamalı, bunların aslında insanları etkileme amacıyla yazıldığı ve anlamlarının normatif olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Örneğin 1982 Anayasasının başlangıcında, “Türk vatandaşlarının millî sevinç ve kederde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu” yazılmıştır. Bildiri kipinde bir cümle de olsa, bu cümleyle “olan” bir şey değil, tersine “olması gereken” bir şey ifade edilmektedir. Aslında burada anayasa koyucu, “Türk vatandaşları sevinç ve kederde, nimet ve külfette ortak olmalıdır” demek istemektedir. Anayasa Mahkemesi, deprem, sel gibi millî felaketlerde zararın nasıl giderileceği, külfetinin nasıl paylaştırılacağı konusunda çıkan bir kanunu, Anayasanın “başlangıç” kısmının bu cümlelerine dayanarak denetleyebilir.

Hukukçuların görevi, kurucu iktidara veya kanun koyucuya akıl vermek değil, onların kullandığı önermelerin tasvirini yapmaktan ibarettir.

2. Anayasa Mahkemesi Kararlarının Okunmasında Dikkat Edilecek Hususlar

Anayasa Mahkemesi kararlarında da normalde normatif dil kullanılır. Ancak Anayasa Mahkemesi kararlarını inceleyen okuyucu bu kararların diline karşı dikkatli olmak durumundadır. Mahkemenin sadece bir Anayasa maddesine dayanarak bir kanunu iptal etme yetkisi vardır. Mahkeme üyeleri anayasadan sonuç çıkaracak yerde, kendi kişisel arzularını birer gerçeklikmiş gibi, bildirme kipinde dile getirip bunlardan sonuç çıkarmaya teşebbüs edebilirler. Okuyucu her kararda dilin çok görevliliğinin kötüye kullanıp kullanılmadığını denetlemelidir.

Maalesef Türk Anayasa Mahkemesinin dilin çok görevliliğini kötüye kullanma gibi köklü bir geleneği vardır. Mahkeme kuruluşundan bu yana karar gerekçelerinden anayasanın belirli maddesinden sonuç çıkarmak yerine, bir takım bildirmeli önermeler ile dile getirdiği sözde gerçekliklerden sonuç çıkarmaya teşebbüs etmektedir.

Örnek 1.- Anayasa Mahkemesi, 13 Nisan 1971 tarihli Cumhuriyet Senatosunun Seçimlerinin Ertelenmesi kararında,

“anayasalar bir devletin dayandığı hukukî yapının belkemiği niteliğindedir. Devletin temel kuruluşlarının düzeni ile o kuruluşlara düşen görevler ve kişilerin hak ve ödevleri bu hukukî yapının bütününü oluştururlar. Ancak Anayasa düzeninin öyle temel kuruluşları, hak ve ödev kuralları vardır ki, bunların çağdaş uygarlığın gerekleri ne[30] aykırı hükümlere bağlanması düzenin bütününü sarsabilir”[31]

demektedir. Anayasa Mahkemesi yine aynı şeyi bir başka kararında da iddia etmektedir:

“Anayasa düzeni diye adlandırabileceğimiz bu yapının öyle kuruluşları, hak ve ödev kuralları vardır ki, bunların hukukun üstün kurallarına ve çağdaş uygarlığın oluşum ve gelişim süreci gereklerine[32] aykırı düşen kimi hükümlere bağlanması, sözü geçen düzenin bütünlüğünü bozabilir”[33].

Kararlarda dikkat edilirse bildirmeli önermeler, yani bilim dili kullanılmaktadır. Oysa kararda denilmek istenen şey, denetim konusu olan kanunun hükümlerinin çağdaş uygarlığın gereklerine aykırı olmaması gerekliliğidir. Anayasa Mahkemesi normatif dil kullanmakla yetinmemekte, sadece Anayasanın bir maddesinden sonuç çıkararak ne olması gerektiğini söylememekte, bize aynı zamanda vardığı sonucun çağdaş uygarlığın gereği olduğunu söylemektedir. Anayasa Mahkemesinin görevi, bize “çağdaş uygarlığın oluşum ve gelişim süreci” konusunda bilgi vermek değil; anayasanın falanca maddesinde ifade edilen norm ile denetim konusu olan normun uyum içinde olup olmadığını söylemekten ibarettir.

Örnek 2.- Anayasa Mahkemesi TEK’in özelleştirilmesi  konusunda verdiği bir kararda şöyle demektedir:

“Kalkınmayı hızlandırmak için dış borçlanma, yabancı sermaye, yabancı ortaklıklardan yararlanmak gerekebilir. Ancak, özelleştirme yoluyla giderek yabancıların nüfuzuna yol açılması, ülke bağımsızlığı yönünden kabul edilemez. Bu gerçek, özelleştirme politikası uygulayan gelişmiş kimi ülkeleri bile önlem alma zorunda bırakmıştır. Örneğin, yabancılara satılabilecek pay oranı Fransa’da %20, Belçika’da % 20-25, İngiltere’de %10 ile sınırlandırılmıştır. Türk Ulusu’nun çıkarlarının, ülke bağımsızlığının ve güvenliğinin gözetilmesi özelleştirmenin yabancılaştırmaya dönüşmemesi yönünden getirilecek kuralların önemi büyüktür.

Elektrik üretimi, iletimi ve dağıtımı gibi stratejik önemi olan alanlara yabancıların girmesinin ötesinde, egemen olması, güvenlik, bağımsızlık ve ekonomik yönlerden çok sakıncalı olabilir. Bu tür kamu hizmetleri ülke güvenliği ile yakından ilgilidir. Çünkü, TEK başta savunma sanayii olmak üzere tüm sanayi kollarına hizmet vermektedir”[34].

Yukarıda ikinci bölümde, bilimsel eserlerde bilim dilinin, mahkeme kararlarında normatif dilin kullanıldığını görmüştük. Oysa yukarıda alıntılanan Anayasa Mahkemesi kararında dikkat edilirse kullanılan dil, normatif dil değil, bilim dilidir. Yüksek mahkemenin kullandığı önermeler bildirmeli önermelerdir. Dahası Anayasa Mahkemesi kullandığı önermelerin doğruluğunu ampirik olarak da ispatlamaya girişmiştir. Anayasa Mahkemesinin kendi görüşünü kanıtlar doğrultuda, Fransa, Belçika ve İngiltere’den örnek vermesi bunu göstermektedir. Anayasa Mahkemesi bir bilim adamı gibi davranmaktadır. Bildirmeli önermeler ile birtakım iddialar dile getirmekte, bu iddiaları da ampirik olarak kanıtlamaya çalışmaktadır.

İkinci bölümde gösterdiğimiz gibi, Anayasa Mahkemesi kararlarının geçerliliği için onların bilimsel bakımdan doğru olmaları şart değildir, zaten mümkün de değildir. Anayasa Mahkemesi kendi görüşlerinin doğruluğunu ampirik olarak ispatlamak gibi bir zorunluluğu yoktur. Anayasa Mahkemesi kararlarını bilime değil, anayasaya dayandırmakla yükümlüdür. Eğer Anayasa Mahkemesi kararlarını anayasaya değil de, bilime dayandırmaya çalışıyorsa her şeyden önce, o bilimsel alanın, örneğin ekonomi biliminin uzmanı olmalıdır. Oysa anayasa mahkemeleri, birer bilimsel kuruluş değildir. Anayasa Mahkemesi üyeleri bilim adamı değildir. Üyeler belirli bir yasal tedbirin ekonomik, malî, siyasî, askerî sonuçlarını doğru olarak takdir edecek bilimsel donanıma sahip değildir; sahip olmaları da beklenemez; dahası bu alanların öyle herkesçe kabul edilen, tartışma götürmez doğruları da yoktur.

Örneğin “kalkınma” sorunu ekonomi biliminde de tartışmalı bir sorundur. Buna rağmen, Anayasa Mahkemesi “kalkınmayı hızlandırma”nın yolunun ne olduğunu keşfetmiş görünmektedir. Mahkemeye göre, elektrik üretimi, iletimi ve dağıtımı gibi stratejik önemi olan alanlara yabancıların girmesi, ülke güvenliğine ve ulusal bağımsızlığa zarar verecektir. Oysa bunu söyleyebilmek için, bu konuda askerî, stratejik, ekonomik ve teknolojik bilgilere sahip olmak gerekir. Bu alanların uzmanları bile bu konuda böylesine iddialarda bulunmaktan çekinirken, bu konularda lisans eğitimi bile görmemiş Anayasa Mahkemesi üyelerinin bu kadar iddialı olmaları hayret vericidir!

Kararda değinilen konular fevkalâde tartışmalıdır. Bu alanlarda çalışan bilim adamları bile Anayasa Mahkemesi kadar bu alandaki gerçekleri keşfetmiş değildir! Örneğin bir ekonomi profesörü olan Vural Fuat Savaş , bu konuda Anayasa Mahkemesinin tam tersi kanaattedir:

“Bütün bunlardan daha önemlisi yaşadığımız çağın son çeyreğinde ‘ulusal ekonomik bağımsızlık’ ilkesinin yerini ‘uluslararası ekonomik bağımlılık’ ilkesinin almış olmasıdır. Sermayenin ulusal sınırları elektronik işlem hızıyla aştığı, teknolojinin bütün ülkelerin hem ‘üretim’ ve hem de ‘tüketim’ biçimlerini belirlediği, çok uluslu şirketlerin bir birileriyle birleşerek ‘ulusüstü’ (transnational) işletmeler haline geldiği bir üründe çeşitli ülkelerin katkısının bulunduğu bir ekonomik dünya ortamında ‘ulusal ekonomik bağımsızlığın’ korunması, bazı mal ve hizmet üretiminin devlet tarafından yapılması ile sağlanamaz. Aksine böyle bir yöntem, çağımızın gerçekleriyle bağdaşmadığı gibi, ulusal ekonomik gücü zayıflatıcı ve dünya ekonomisi ile bütünleşmesini, modern teknolojiyi aktarmasını engelleyecek, en azından geciktirecektir”[35].

Örnek 3.- Anayasa Mahkemesi, 24 Aralık 1996 tarihinde Maden Kanunu hakkında verdiği bir kararında, “esasın incelenmesi”ne geçmeden önce, bir “genel açıklama” yapmıştır. Genel açıklama da şöyle başlıyor:

“İptal isteminin Anayasa’nın sözü ve ruhu yönünden incelenmesine geçmeden önce “Maden” ve “Madencilik Sektörün”nün temel özelliklerini... ve sektörün Türkiye Ekonomisi içindeki yeri(ni)... gözden geçirmekte zaruret vardır”[36].

Anayasa Mahkemesi görevi bir kanunun Anayasa uygunluğunu araştırmaktan ibarettir. Mahkemenin “maden” ve “madencilik sektörü”nün temel özelliklerini ve bu sektörün Türkiye ekonomisi içindeki yerini değerlendirmek istemesini anlamak mümkün değildir. Bu Anayasa Mahkemesinin görevi dışında kaldığı gibi, uzmanlığı dışında da kalır.

Mahkeme bu değerlendirmede şunları söylüyor:

“Ulusal ekonomiyi oluşturan sektörlerin biri de “Madencilik Sektörü”dür. Madencilik sektörü, bir taraftan başta sanayi olmak üzere, ekonominin diğer sektörlerinin ihtiyaç duyduğu temel girdileri sağlarken diğer taraftan, özellikle kırsal bölgelerde, yeni istihdam imkanları yaratır. Bu bölgelerde başta ulaşım olmak üzere, önemli alt yapı yatırımlarının gerçekleşmesini sağlar. Çağdaş teknoloji, pazarlama ve finansman yöntemleri, madencilik sektörünün gelişmesine paralel olarak ülkenin kırsal bölgelerinde benimsenip yaygınlaşır. Bir başka yönden, madencilik ürünleri ihracatı ülkeye döviz kazandıran önemli bir kaynaktır”[37].

Bu paragrafta Anayasa Mahkemesi, “madencilik sektörü” konusunda bir kompozisyon yazan vasat bir lise öğrencisi gibi davranmaktadır. Madencilik konusunda “ulusal ekonomiyi oluşturan sektörlerin biri de ‘Madencilik Sektörü’dür” gibi birtakım yuvarlak laflar etmektedir. Zaten Anayasa Mahkemesi üyeleri iktisatçı veya maden mühendisi olmadığına göre, bundan daha ileri bir değerlendirmeyi Mahkemeden beklemek de mümkün değildir. Asıl sorun Mahkemenin iddialarının doğru ya da yanlış olması değil, Mahkemenin normatif dil kullanmayıp, bilim dili kullanıyor olmasıdır.

Mahkemenin, hukukla ilgili olmayan genel değerlendirmesi tam 6 sayfa sürmektedir[38]. Mahkeme bu altı sayfa içinde, tabiî monopoller”den[39], “madencilik sektörünün kapital yoğun bir teknoloji kullanması”ndan[40], “kullanılan tekniklerin hızla demode olması”ndan[41], “yurdumuzda çok çeşitli maden rezervleri olduğu”ndan[42], “madencilik sektörünün millî gelirimizdeki payı”ndan[43], “madencilik sektörü(nün) ülke kalkınmasına yapabileceği büyük ve önemli katkıyı gereği gibi yapa”madığından[44], “madenciliğimizin istenen ölçüde gelişmemiş olmasının... çok çeşitli sebepleri”nden[45], “Opec krizinden”[46], “enflasyon”dan[47], “ödemeler dengesi açığı”ndan[48], “işsizlik”ten[49] bahsetmektedir.

Bu iktisadî ve mühendislik değerlendirmelerden sonra, Anayasa Mahkemesi tarihî değerlendirmelere de girişmiştir:

“Cumhuriyet hükûmetleri, özellikle ‘Kurtuluş Dönemi’ diye adlandırılan 1923-1938 döneminde, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın sömürgeci ülkelere karşı kazanılan bir savaş olduğunun bilinci içinde, hızla kalkınan ve kendine yeterli hale gelen bir ‘ulusal ekonomi’ kurmayı temel amaç saymışlardır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kapitülasyonlar nedeniyle çeşitli alanlarda yabancılara verilen imtiyazlar geri alınmış, doğal kaynakların, ulusal refahı artırmak için işletilmesi gerektiği ilkesi benimsenmiştir. Toplumun fakir, ülkenin harap bir halde bulunması bu faaliyetlerin ferdî güç ve çabalarla başarılmasını imkânsız kılmaktaydı. Diğer alanlarda olduğu gibi, madencilik alanında da gerekli atılımları yapacak ve ferdî girişimlere yol gösterip öncülük edecek ulusal kamu kuruluşlarının oluşturulmasına özel bir önem verilmiştir... Bu dönemde, ekonominin diğer kesimlerine egemen olan ‘Devletçilik politikası’ madencilik sektörü için de gerekli olmuştur. Ancak izlenen bu politika ideolojik bir tercihten değil, o dönemde ferdî sermaye birikiminin yok denecek kadar az olmasından ve eğitim düzeyininin yetersizliğinden kaynaklanmıştır.

Çok partili demokratik sisteme geçilen 1950’lerde ise toplum, siyasî yönden gerçekleşen liberalleşme hareketinin ekonomik yaşama da yansıtılması istek ve heyecanı içine sürüklenmiştir...

1970’li yıllarda ise, yukarıda değinilen nedenlerle, madencilik sektöründe ferdi girişimin sınırlanması yolunda bir eğilim belirmiştir... Bu dönemdeki yasal düzenlemelerin karakteristiği, maden hakkını büyük ölçüde devlet tekelinde tutmak, özel girişimi sınırlamaktır.

1980’li yıllarda toplumun yeniden liberalleşmeye yöneldiği bir dönemdir.... Maden işletmeciliğinde Devlet ve özel sektör eşit duruma getirilmiştir.

  Kısaca incelenen bu tarihî gelişimi, Türkiye’de madencilik sektörünün hukukî yönden ‘Devlet hakimiyeti rejimi’ne bağlı tutulduğunu, ancak günün koşullarına göre bazen Devletçiliğe bazen de ferdiyetçiliğe nisbi bir ağırlık verildiğini göstermektedir”[50].

Kararda görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesi, sanki bir iktisat tarihçisiymiş gibi, Cumhuriyetin ilanından 1986 yılına kadar, Hükûmetlerin uyguladıkları iktisat politikalarının bir değerlendirmesini yapmaktadır. Dahası Anayasa Mahkemesi bu tarihî değerlendirmeden, “Türkiye’de madencilik sektörünün hukukî yönden devlet hakimiyeti rejimine bağlı tutulduğu, ancak günün koşullarına göre bazen Devletçiliğe, bazen de ferdiyetçiliğe nisbi bir ağırlık verildiği” sonucunu çıkarmıştır. Anayasa Mahkemesi üyeleri tarihçi, Anayasa Mahkemesi de Türk Tarih Kurumu değildir. Anayasa Mahkemesinin yaptığı tarihî değerlendirmenin doğruluğunun kuşkulu olması bir yana, bir Anayasa Mahkemesinin Anayasa metninden sonuç çıkarmak yerine, birtakım “tarihî gözlemler”den sonuç çıkarmasını anlamak mümkün değildir. Bu husus, Anayasa Mahkemesinin kararlarında hangi dili (bilim dilini mi, normatif dili mi) kullanacağı konusunda en ufak bir fikrinin olmadığını göstermektedir. Yukarıda ikinci bölümde gösterildiği gibi, Anayasa Mahkemesi kararlarında bilim dili değil, normatif dil kullanılır. Anayasa Mahkemesi Anayasanın bir maddesinden hareketle bir sonuca ulaşır; iktisat biliminin, tarih biliminin verilerinden hareketle değil. Anayasa Mahkemesi kararlarının değerlendirme kriteri, onların iktisat bilimine, tarih bilimine uygunlukları değil, ama Anayasaya uygunluklarıdır.

Örnek 4.- Anayasa Mahkemesinin emekli başkanı Yekta Güngör Özden’in karşı oy yazılarında, genelde normatif dil değil, bilim dili kullanılır. Özden, kendi görüşlerini bildirmeli önermelerle, sanki bilimin gereğiymiş gibi sunar. Bir örnek:

“Karmaşa yaratacak yapay bunalımlar rejimi kemirir. Amaç her yönde, her alanda aydınlıktır, bunun aracı da hukuktur”[51].

Aşağıdaki örnek ise oldukça tipiktir. Özden, sadece “yürürlükteki Anayasa kurallarına” dayanmamakta, aynı zamanda “bilim”e de dayanmaktadır.

“Bilime ve yürürlükteki Anayasa kurallarına aykırı haksız ve gereksiz eleştirilere amaçlı sataşmalara bakmadan yargı denetimini, bağımsızlığına uygun biçimde sürdürmek gerekir”[52].

3. Bilimsel Eserlerin Okunmasında Dikkat Edilecek Hususlar

Bilimsel eserlerde, normalde bildirmeli önermeler, yani bilim dili kullanılır. Bilimin görevi belli bir konuda bize bilgi vermekten, konusunu tasvir etmekten ibarettir. Ancak bu konuda da dikkatli olmak gerekir. Bazı yazarlar, bizi bilgilendirmeyi değil, bize kendi görüşlerini benimsetmeyi, bizim davranışlarımızı değiştirmeyi amaçlamaktadır.

Aşağıya Server Tanilli ’nin Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş isimli eserinden “Batı Demokrasisi Nedir?” başlıklı bölümden bir parça alınmıştır:

“Batı demokrasisi, burjuvazinin feodaliteye karşı kazandığı zaferden sonra kurduğu bir rejimdir. Bu yanıyla bir aşamadır aslında, hem de büyük bir aşama. Çünkü, nasıl kapitalist üretim biçimi feodal üretim biçimine oranla daha ileri bir aşamayı temsil ediyorsa, Batı demokrasisi de monarşiye oranla daha ileri ve üstün bir nitelik taşıyor.

Ancak işçi sınıfının doğması ile ortaya çıkan yeni sınıf çatışması tablosu içinde, yani burjuvazi - işçi sınıfı çatışması içinde, Batı demokrasisinin anlamı ve görevi başkadır. Bu yeni aşamada, batı demokrasisi, gerek özgürlük, gerekse siyasal iktidarı örgütlendirme teknikleriyle, aslında burjuvazinin çıkarlarını savunma amacını taşır. Tek amaç budur onun için. Böylece Batı demokrasisinde gerçek özgürlük yoktur. Çeşitli hak bildirileri, -sınıfsal gerçeğin arkasına gizlendiği için- bir perdeden başka bir şey değildir.

Özgürlük yalnız burjuva sınıfından olanlar için vardır aslında.

Sonuç olarak, Batı demokrasisi, bir ‘gerçek demokrasi’ değil, ‘biçimsel’ bir demokrasidir marksizme göre.

Kim kuracaktır gerçek demokrasiyi?

İşçi sınıfı.

Sosyalizmi kurarak yapacaktır bunu”[53].

Yukarıdaki parça, bir anayasa hukuku kitabından alınmıştır. Kullandığı bildirmeli önermelere, yani bilim diline bakılırsa, yazarının bize belli bir konuda bilgi vermek istediği izlenimine kapılabiliriz. Oysa, metin dikkatlice okunursa, yazarın hiç de bizi bilgilendirmek gibi bir amacının olmadığı, tersine kendisinin sahip olduğu Marxist ideolojiyi bize benimsetmeyi amaçladığı ortaya çıkar. Eğer yazarın ideolojisini benimsersek, batı demokrasisinin “biçimsel” demokrasi olduğunu ve “gerçek” demokrasinin ise sadece sosyalizmde olabileceğine inanacağız ve bu durumda da sosyalist rejimi kurmak için çalışacağız. Sosyalizmi kurmanın yolu da yazara göre, bir “devrim” ile iktidarın burjuvazinin elinden zorla alınmasıdır[54]. Yazarın fikirleri fevkalâde tehlikelidir. Eğer okuyucu ikna olursa, sosyalizmi kurmak için iktidarı devrim yaparak burjuvazinin elinden zorla almaya kalkacaktır. Dolayısıyla Tanilli, bilimsel bir eser görüntüsü altında, bir anayasa hukuku kitabında, okuyucuya belli bir konuda (batı demokrasisi) bilgi vermek yerine, belirli bir ideolojiyi aşılamaya ve okuyucuyu bu ideoloji doğrultusunda harekete geçirmeye çalışmaktadır.

Okuyucunun özellikle, deneyimsiz öğrencilerin bu tür anayasa hukukçularına karşı çok dikkatli olmaları gerekmektedir.

B. Kelimelerin Duygusal Etkisine karşı Dikkatli Olunmalı

Okuyucuların ikinci olarak kelimelerin duygusal etkisine karşı dikkatli olmaları gerekir.

Hüseyin Batuhan ve Teo Grünberg’in başarıyla gösterdikleri gibi, bildirmeli önermelerde kullanılan kelimelerin “bilgisel anlamı” olduğu gibi, bir de “duygusal yükü (emotive charge, emotive meaning, emotive impact)” vardır[55]. Örneğin “sonbaharda birçok ağaç yapraklarını döker” cümlesi esas itibarıyla bir bildirmeli önermedir; bize belirli bir durum hakkında bilgi vermektedir. Ancak, bu önermede geçen “sonbahar” ve “yaprak” benzeri kelimelerin bir bilgisel anlamı olduğu gibi, duygusal yükleri de vardır; zira bu kelimeler bizde birtakım duygular uyandırmaktadırlar. “Sonbahar” kelimesi, sadece bir mevsimi hatırlatmaz, o mevsimle ilgili birçok duygusal çağrışımlar da uyandırır. Bir bakıma “sonbahar” kelimesinde hüzün havası eser. Aynı şekilde, “kış”ın insanı üşüten, “yaz”ın ısıtan, “ilkbahar”ın ise insanı neşelendiren bir etkisi vardır[56].

Anayasa Hukuku Kavramlarının Duygusal Etkisi

Anayasa hukukunda geçen birçok kavramının da olumlu ya da olumsuz duygusal yükü vardır. Demokrasi, temel hak ve özgürlükler, insan onuru, sosyal adalet, sosyal devlet, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı gibi kelimelerin olumlu; hükûmet darbesi, faşizm, diktatörlük gibi kelimelerin de olumsuz duygusal etkileri vardır.

Örneğin Türk anayasa hukukçularının arasında objektif bir yazar olarak gördüğümüz Ergun Özbudun’un dilinde dahi duygusal yükü ağır basan kelimeler vardır. Yazar sosyal devleti, kısaca,

“sosyal adalet ve sosyal güvenliği sağlamak ve herkes için insan haysiyetine yaraşır asgarî bir hayat düzeyini gerçekleştirmekle yükümlü devlet olarak”[57]

tanımlamaktadır. Artık hangi hukukçu, “herkes için insan haysiyetine yaraşır asgarî bir hayat düzeyini gerçekleştirmekle yükümlü” olan sosyal devlete karşı çıkmaya cesaret edebilir? Artık hangi okuyucunun aklına sosyal devlet anlayışının zararlı yanlarının olabileceği düşüncesi gelir?

Sosyal Adalet.- “Sosyal adalet” kavramı üzerine Mustafa Erdoğan’ın şu gözlemleri bu açıdan zikredilmeye değerdir:

“Günümüzde ‘sosyal adalet’ kavramının bizatihi adaletten de fazla çekiciliği bulunmaktadır. Bunun nedenlerinden biri, onun ‘sosyal’ olarak nitelenmiş olmasıdır. Çünkü, yaklaşık yüz yıldır ‘sosyal’ sıfatı genel olarak insanlar tarafından her türlü iyiliğin kaynağı olarak algılanmaktadır. Bu nedenle, çağımızda, ‘sosyal’ sıfatı artık olgusal bir gerçekliğin adı olmaktan çıkmış, kendi başına bir ‘iyi’yi temsil eden bir değer yargısı haline gelmiştir. Hatta o kadar ki, en bencil ve hoyrat talepler bile, bu adla takdim edildiklerinde eleştiriden masun kalmaktadırlar. Kişi veya grupların normal olarak kendi çıkarlarını artırmak üzere ileri sürmeleri halinde yadırganacak olan talep ve iddialar bir kere ‘toplumsal’ diye nitelenince normal olarak onlara karşı çıkması beklenenler nazarında bile birdenbire meşruluk kazanmaktadırlar. Hayek’in ifadesiyle, ‘eğer belirli bir tedbirin ‘sosyal adalet’in gereği olduğu ortaya konabilirse ona olan muhalefet hızla zayıflayacaktır. Başka bir ifadeyle, ‘sosyal’ (veya ‘toplumsal’) sıfatı ‘bencillik’ ve ‘bizcilik’i birden bire ‘diğergamlık’ ve ‘hayırhahlık’a dönüştürüvermektedir”[58].

Aslında Mustafa Erdoğan’ın “sosyal adalet” kavramı için gözlemledikleri anayasa hukukunun “insan hakları”, “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü”, “yargı bağımsızlığı”, “anayasa yargısı” gibi daha birçok kavramı için de gözlemlenebilir. Bugün bu kavramlar konusunda eleştirilerde bulunmak cesaret işidir. Bunlar bir nevi dinî nitelikte kavramlar, üzerinde tartışma yapmanın a priori yasak olduğu kavramlardır.

İnsan Hakları.- İnsan hakları kavramı, kendiliğinden iyi, hatta kutsal bir kavram olarak görülmektedir. En olmadık iddialar, insan hakları adına dile getirildiğinde eleştiriden kurtulabilmektedir. Belirli bir kanunun insan hakları adına çıkarıldığı söylendiğinde ona karşı olan muhalefet zayıflamaktadır. Örneğin idam cezasını kaldıracak bir kanun insan hakları adına savunulacaktır. İnsan haklarına açıktan cephe almaya cesaret edemeyen, ama aslında idam cezasına taraftar olan hukukçular da bu kanuna karşı çıkmaktan çekineceklerdir. Bu örnekte de görüldüğü gibi, insan haklarının kutsallığı bizatihi insan haklarının kendisine değil, bir başka amaca hizmet etmektedir.

İnsan haklarının kendisinin kutsal ve dokunulmaz oldukları kuşkuludur. Zira bunlar her yerde ihlâl edilmektedir. Ancak insan hakları üzerinde yapılan söylemin kutsal ve dokunulmaz olduğuna şüphe yoktur. Çünkü bu söyleme kimse karşı çıkmaya cesaret edememektedir.

Sadece insanın fizikî ve manevî varlığıyla ilgili değil, toplum, siyaset, ekonomi ile ilgili her konu insan haklarıyla ilişkilendirilebilir. Akla gelebilecek her şeyin bir insan hakkı olduğu söylenebilir ve söylenmektedir de. Eğer söylenen şeyin bir insan hakkı olduğu gösterilirse, bu söylenen şey ve bunu söyleyen kişi bütün eleştiriden masun hale gelmektedir. İnsan hakkı yaratmada o kadar ileri gidilmiştir ki, totolojik, kendi kendine atıfta bulunan (auto-référentiel) insan hakları da yaratılmıştır. Örneğin “insan hakları eğitimi görme hakkı” da bir “insan hakkı”dır[59]!

Hukuk Devleti.- “Hukuk devleti” kavramı hakkında da aynı şeyler gözlemlenebilir. Bu kavram tartışılması mümkün olmayan bir “yüksek iyilik” konumundadır.

Yargı Bağımsızlığı.- “Yargı bağımsızlığı” kavramı da aksi düşünülmesi lanetlenmiş bu “yüksek iyilikler” grubuna katılmıştır. En olmadık istekler yargı bağımsızlığı adına dile getirilmektedir. Örneğin yargı bağımsızlığı adına Anayasa Mahkemesine üye olarak sadece ve sadece hakimlerin seçilmesi istenmektedir. Hatta, Anayasa Mahkemesine üye seçilmesinde mevcut olan Cumhurbaşkanının üç adaydan birini seçme yetkisi yine yargı bağımsızlığı adına eleştirilmektedir[60]. Oysa, Avrupa anayasa mahkemelerine üye seçiminde devamlı olarak, Cumhurbaşkanları, yasama meclisleri, hatta siyasal partiler söz sahibidir.

Keza Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu nun kuruluş tarzı yine “yargı bağımsızlığı” adına tenkit edilmektedir. Beş hakim üyenin yanında bu Kurulda Adalet Bakanının ve Adalet Bakanlığı Müsteşarının bulunması yine yargı bağımsızlığı adına eleştirilmektedir. Ve bu eleştirilere maalesef kimse karşı çıkmaya cesaret edememektedir. Oysa, birçok batı demokrasisinde benzer kurullarda adalet bakanı bulunduğu gibi hâkim olmayan kişiler de bu kurullarda yer almaktadır. Örneğin Fransa’da, Adalet Bakanı bu kurulun üyesi olduğu gibi, bu kurula yargı mensubu olmayan kişiler arasından bir kişi Cumhurbaşkanı, bir kişi Meclis Başkanı, bir kişi de Senato Başkanı tarafından serbestçe atanır[61]. Keza İtalya’da Hâkimler Yüksek Kurulunun üyelerinin üçte biri Parlamento tarafından hâkim olmayanlar arasından seçilmektedir (1947 tarihli İtalyan Anayasası, m.104). İspanya’da ise benzer kurulun Kral tarafından atanan yirmi üyesinin on ikisi hâkimler arasından, dördü Meclisin, dördü ise Senatonun önerisi üzerine avukatlar ve diğer hukukçular arasından seçilmektedir (29 Aralık 1978 tarihli İspanyol Anayasası, m.122/3). 23 Mayıs 1949 tarihli Alman Anayasasının 98’inci maddesi ise Eyalet (Lander) yargıçlarının atanmasının eyalet adalet bakanıyla birlikte görev yapan bir komisyona ait olduğunu belirtmektedir. Amerika Birleşik Devletlerinde ise federal yargıçlar Federal Başkan tarafından atanmaktadır. Federe yargıçların atanma usûlü ise eyaletten eyalete değişmektedir. Yargıçlar kimi eyaletlerde vali, kimisinde ise halk tarafından seçilmektedir.

Karşılaştırmalı hukuk hemen göstermektedir ki, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun değişik şekillerde oluşturulması mümkündür. Demek ki, bu ülkelerde, bu kurulların bazı üyelerinin yasama, yürütme tarafından atanması yargı bağımsızlığına aykırı olarak görülmemektedir. O halde, yargı bağımsızlığı hakimlerin hakimler tarafından atanmasını (kooptasyon) gerektiren mutlak bir ilke değildir. Bu böyle olmasına rağmen, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşum tarzına karşı Türkiye’de yöneltilen yargı bağımsızlığı adına eleştirilere açıkça karşı çıkmaya benim bildiğim kadarıyla bir anayasa hukukçusu cesaret edememiştir. Herhalde bu, “yargı bağımsızlığı” kavramının ülkemizde bizatihi yüksek bir iyilik, bir dogma haline geldiğinin bir göstergesidir.

Anayasa Yargısı.- Dogmalaşan diğer bir anayasa hukuku kurumu da, yakın bir geçmişe kadar oldukça tartışmalı olan “anayasa yargısı”dır. Artık anayasa yargısının gerekliliğine kimse karşı çıkamamaktadır. Anayasa yargısının meşruluğu sorunu ders kitaplarından silinmiştir. Bu kavram da anayasa hukukunun kendisine karşı çıkılamayacak bizatihi olumlu kavramları arasına girmiştir.

* * *

Örnek olarak verdiğim kavramlar aslında bir bilim dalının inceleme konusunu oluşturan kavramlardır. Eğer bunlar gerçekten bilimin konusu ise, bu kavramlar konusunda lehte ya da aleyhte görüşler ileri sürülebilir ve doğrulukları tartışılabilir. Oysa bu konularda bir tartışma yapma imkânı yoktur. Bu kavramlar her eleştiriden masun kavramlar haline getirilmiştir. Böylece bunlar, bir nevi dinî kural, bir nevi dogma durumuna yükseltilmişlerdir. Hatta tuhaf bir şekilde, bu kavramlar bilimin konusu olmaktan çıkarılmış, bilimin ölçütü durumuna yükseltilmiştir. Bir doçentlik eser incelemesinde, ünlü bir anayasa hukukçumuz olan jüri üyesi, “adayın çalışmalarının hukuk devletine ve anayasa yargısına aykırı olduğu”nu raporunda açıkça yazarak olumsuz oy kullanabilmiştir. Tekrarlayalım: “İnsan hakları”, “hukuk devleti”, “yargı bağımsızlığı”, “anayasa yargısı” gibi kavramlar anayasa hukuku biliminin inceleme konusudur, ölçüsü değil!

Dilin Etkileme Amacıyla Kullanılması

Hüseyin Batuhan ve Teo Grünberg’in açıkladıkları gibi dille etkilemenin başlıca üç amacı vardır: Duyguları etkileme, düşünceleri etkileme ve davranışları etkileme[62]. Dikkat edilirse bu ayrım dilin belirtme, bildirme ve yaptırma görevlerine tekabül etmektedir[63]. Sanat dili insanların duygularını, bilim dili düşüncelerini, normatif dil ise davranışlarını etkilemeye yöneliktir[64].

Ancak insanların davranışlarını etkilemenin tek yolu normatif dilin, yani yaptırmalı önermelerin, açıkçası dilek ve emirlerin kullanılması değildir. Bildirmeli dille de insanların davranışları etkilenebilir. Bildirmeli önermelerden bazıları bilgi vermek insanların düşüncelerini etkilemek amacıyla değil, onların davranışlarını etkilemek amacıyla kullanılması pek muhtemeldir [65].

İnsan davranışları normalde, “emir verme”, “rica etme”, “dilekte bulunma”, “yalvarma” “tehdit etme” gibi doğrudan doğruya etkilenebilir. Ancak, davranışların dolaylı etkilenmesi de mümkündür. Daha uyanık insanlar, doğrudan doğruya davranışları etkilemek yerine insanların düşüncelerini etkileyerek davranışlarını etkilemeye çalışırlar. Hatta düşünceleri etkilemenin en etkili yolu da onları olduğu gibi, tasvirî bir şekilde söylemek değildir. Benimsetmek istenilen düşünceler, duygusal bakımdan en etkileyici sözlerle dile getirilir. Bazı yazarlar, duyguları etkileyerek inançları etkilemeye çalışır[66]. Buna “retorik” denir[67].

Hüseyin Batuhan ve Teo Grünberg’in belirttikleri gibi, insanların düşüncelerini, duygularını değiştirmenin en akıllıca yolu, etkileyici bir dil kullanarak, aşılanmak istenen düşüncelerin onlara duygularını okşayan bir dille sunabilmektir. Zira sözün söyleyişindeki güzellik, sözün içerik bakımdan yanlışlığını gizleyebilmektedir. İnsanlar duygularını okşayan inanç ve görüşlerin doğru, üzerlerinde olumsuz bir etki yapan görüşlerin ise yanlış olduğu kanısına kapılırlar. Oysa doğruluk ve yanlışlığın bizim duygularımızla bir ilişkisi yoktur. Bir düşünce bizim işimize gelmediği halde doğru, bizim gururumuzu okşadığı halde yanlış olabilir[68].

Belirli bir ideolojiyi savunan bazı anayasa hukukçuları, kendi görüşlerini öğrencilerine, okuyucularına benimsetmek için onları duygusal bakımından en hoşa giden sözcüklerle dile getirmeye çalışırlar. Buna karşılık eleştiri ve saldırılarında ise en kötüleyici sözcükleri seçerler. Çünkü bu tür anayasa hukukçularının gerçek amaçları öğrencilerin ve okuyucuların davranış ve tutumlarını etkileyip onları belli bir davaya kazandırmaktır.

Örnek olarak yukarıda Server Tanilli’den alıntıladığımız parçalara bakılabilir. Hatırlanacağı üzere, yukarıda alıntılanan bir parçada, Tanilli iddiasına “tarihin bize öğrettiği şudur”[69] diyerek başlıyordu. Yazar kendi iddialarını tarihin bize öğrettiği şeyler olarak sunuyor. Dikkatli olmayan bir okuyucu pekâlâ bu güzel ifadeye kanabilir.

Yazarın kullandığı, egemen sınıf, sömürülen sınıf, insanlık tarihi, burjuvazi, işçi sınıfı, kapitalizm, devrim, komünist toplum, zafer, gerçek özgürlük, gerçek demokrasi, biçimsel demokrasi gibi kelimeler hep duygusal yükü ağır basan kelimelerdir. Kim istemez sömüren sınıfa karşı işçi sınıfını savunmayı? Kim istemez “biçimsel” demokrasiye karşı “gerçek” demokraside yaşamayı? Kim istemez “biçimsel” özgürlüğe karşı “gerçek” özgürlüğü?

Burada yazarın sıkça kullandığı “gerçek” sözcüğünün altı özellikle çizilmelidir. Bu “gerçek” sözcüğünün retorik etkisi pek büyüktür. Ancak buradaki “gerçek” nitelendirmesi objektif bir nitelik değildir. “Gerçek” özgürlük, yazarın “hoşuna giden” özgürlük, “gerçek” demokrasi, yazarın “arzuladığı” demokrasiden başka bir şey değildir.

Diğer bir örnek: Prof.Dr. Zafer Üskül, Türkiye’nin Anayasa Sorunu başlıklı çalışmasında 1982 Anayasasından bahsederken “generallerin yaptığı Anayasa”[70], kendi önerdiği anayasadan bahsederken ise “halkın anayasası”[71] ifadelerini kullanmaktadır. Kim istemez, “generallerin yaptığı anayasa” yerine “halkın anayasası”na sahip olmayı?

Zafer Üskül’den bir diğer örnek:

“Devlet, 1982 Anayasası’nın Başlangıç bölümünde “kutsal Türk Devleti” olarak niteleniyor. Devlet kutsal bir varlık sayılınca, bu kutsal varlığa kurban vermek gerekir. 1982 Anayasası’nın devlete kurban olarak sunduğu şey insan haklarıdır”[72].

Paragraf retorik bakımdan oldukça güçlüdür. Yazar duyguları etkileyerek düşünceleri etkileme sanatını başarıyla kullanmaktadır. Burada yazarın “kutsal” ve “kurban” kelimelerinin altını çizmesi bunu bilinçli olarak yaptığını göstermektedir. Okuyucu “kutsal varlık” ve “kurban” kelimelerinin duygusal etkisine kapılmazsa, yazarın iddiası tamamıyla havada kalır: 1982 Anayasası devlete kurban sunmakta mıdır? Ve sunduğu kurban insan hakları mıdır? Yazar bu iddiaların ispatına çalışmaz bile. Zira, bu iddiadan önce öylesine bir duygusal etki yaratmıştır ki, dikkatli olmayan okuyucu zaten iddiaları peşinen kabul etmiştir.

Diğer yandan, bazen yazarlar kendi iddialarını güçlendirmek, okuyucun ilgisini çekmek için bazı kelime oyunları da yaparlar: Bu konuda en tipik örnek birçok yazar tarafından 1982 Anayasasının bir “Amayasa” olarak nitelendirilmesidir. Yazarlar, bu “Amayasa” ibaresini, Anayasanın maddelerinde çok geçen “ama” kelimesiyle alay etmek için kullanmaktadırlar. Okuyucu kelime oyunlarına karşı dikkatli olmalıdır. Kelime oyunları, belki okuyucu tebessüm ettirilebilir, ama bilimsel olarak bir şey kanıtlamaz.

Diğer bir örnek Bahri Savcı’dan alınmıştır. Profesör Savcı 1982 Anayasası için şunları yazıyor:

“82, temelde bir ‘anti-gelişim devinimi’dir. O soyut bir ‘Devlet Kavramı’ uğruna, eşitlik-özgürlük-güvence-sosyal statü kavramlarının ‘özlerini’ oymuştur; ‘boyut ve içeriklerini’ budamıştır; modern parlamentarizmimizin yapısını bozmuştur. ‘Birey’i, kendisinin sosyal katmanı ile birlikte, ‘depolitize’ etmiştir. Bireyin ve toplumun, laik ve bilimsel bir kültüre yabancılaşma yollarını, alabildiğine genişletmiştir. Hukuk devleti yapısını inmeli (mefluç) kılmıştır”[73].

Yazarın özellikle duygusal yükü ağır basan kelimeler kullandığına dikkat edilmelidir: Anti-gelişim devinimi, eşitlik, özgürlük, güvence, sosyal katmanı depolitize etmek, laik ve bilimsel bir kültür, yabancılaşma, hukuk devleti, inme (mefluç).

Dilin etkileme gücünün Anayasa Mahkemesi kararlarında da kötüye kullanıldığı olur. Anayasa Mahkemesi eski başkanı Yekta Güngör Özden’in yazdığı karşı oy yazıları dilin etkileme gücünün nasıl kötüye kullanılabileceğine mükemmel örnekler içerir. Biz Yekta Güngör Özden’in yazdığı karşı oy yazılarından birkaç örneği aşağıya alıyoruz:

“Ulusal birliğin dayanağı, demokrasinin kaynağı, başta din ve vicdan özgürlüğü olmak üzere tüm hak ve özgürlüklerin güvencesi niteliğiyle uygar yaşamda özgün bir yeri bulunan laiklik ilkesinin sağladığı aydınlık, bireylerin inanç ve düşün gücünü oluşturmaktadır. Türkiye’de yanlış anlaşılmış, ya da yeterince anlaşılmamış olan bu ilkenin inanç sömürüsünü önleyerek dinsel olguların aydınlığını koruduğu ve inanç gereklerinin hiçbir çekinme ve duraksama olmadan yaşanmasına olanak verdiği hukuksal kanıtlarla doğrulanmış, yadsınmaz bir gerçekliktir”[74].

Yekta Güngör Özden bir başka karşı oy yazısında şöyle demektedir:

“Aykırılıkları saptayıp önlenmesi, uygunluğun gerçekleşmesi içindir. Boşlukları doldurmak, hukukun evrensel kurallarına, özellikle insan hak ve özgürlüklerine uygun yasal düzenlemelere önem vermek, hukukun üstünlüğü ilkesiyle özetlenen hukuk devletinin, çağdaş demokrasinin gerçekleşmesine yöneliktir. Bu ideali yüce tutacak duyarlılık ve özen, sorumluluğu onurlandıran, soylu bir çabadır. Özlenen, devlet organları arasında yararlı işbölümü ve işbirliği yoluyla uyumlu çalışmayı kurmaktır”[75].

* * *

Yukarıda örneklerini gördüğümüz gibi, bazı kelimelerin duygusal yükü, o kelimenin bilgisel anlamını o derece geri plana itmektedir ki, bu kelimeler ile serinkanlı düşünme, dolayısıyla akıllı uslu tartışma, neredeyse imkânsız hale gelmektedir. Rasyonel düşünüşün en büyük düşmanı duygularımız olduğu için, bu türlü düşünüşe engel olan patlayıcı sözcükler kullanmaktan olabildiği ölçüde kaçınmaya çalışmalıyız. Bunun için de yapılacak şey, duygusal yükü ağır basan sözcükler yerine, bilgisel anlamı aynı olup duygusal yükü daha hafif olan kelimeleri kullanmaktır[76].

Kesinlik Bildiren Deyimlere Karşı Dikkatli Olunmalı

Yazarların kendi düşüncelerini kabul ettirmek için kullandıkları diğer bir yöntem de, kendi kişisel kanılarını birer apaçık gerçeklikmiş gibi sunmalarıdır. Tamamen tartışmaya açık görüşlerini, “Şu bir gerçektir ki...”, “Şurası apaçıktır ki...” “Hiç kuşkusuz ki...”, “Besbelli ki...” “Bilindiği gibi...” “Şu tartışmasız bir doğrudur ki...”. “Kesinlikle denebilir ki...”, “Hiç tereddüt yok ki...” gibi kesinlik bildiren ifadelerle sunarlar[77].

Böyle ifadeler bilimsel eserlerde sıkça bulunur. Bu ifadelerin kullanılması da normaldir. Zaten apaçık bir doğruluk dile getirilirken bu gibi ifadelere üslûp açısından ihtiyaç da vardır. Dikkatli olunması gereken şey, bu gibi ifadelerden sonra, apaçık bir doğruluğun değil, tartışmalı bir iddianın verilip verilmediğidir. Böyle bir durumda bu kesinlik ifadeleri kullanılmışsa kötüye kullanma hali vardır. Biz bu kötüye kullanmayı aşağıda Anayasa Mahkemesi kararından alınan bir paragraf ile örneklendirmeye çalışacağız:

Örnek: Bir Anayasa Mahkemesi Kararı.- Anayasa Mahkemesi 16 Haziran 1970 tarihli bir kararında şöyle demektedir:

“Buradaki değişmezlik ilkesinin sadece ‘cumhuriyet’ sözcüğünü hedef almadığını söylemek bile fazladır. Yani Anayasa’da sadece ‘cumhuriyet’ sözcüğünün değişmezliğini kabul ederek onun dışındaki bütün ilke ve kuralların değişebileceğini düşünmenin Anayasa’nın bu ilkesi ile bağdaştırılması mümkün değildir. Zira, 9. maddedeki değişmezlik ilkesinin amacının, Anayasa’nın 1., 2. maddelerinde ve bu maddenin gönderme yaptığı başlangıç bölümünde yer alan temel ilkelerle niteliği belirtilmiş ‘Cumhuriyet’ sözcüğü ile ifade edilen Devlet sistemidir. Bir başka deyimle, 9. madde ile değişmezlik ilkesine bağlanan, ‘Cumhuriyet’ sözcüğü değil, yukarıda gösterilen Anayasa maddelerinde nitelikleri belirtilmiş olan Cumhuriyet rejimidir. Şu halde sadece ‘Cumhuriyet’ sözcüğünü saklı tutup, bütün bu nitelikleri, hangi istikamette olursa olsun, tamamen veya kısmen değiştirme veya kaldırmak suretiyle, 1961 Anayasasının ilkeleriyle bağdaşması mümkün olmayan bir başka rejimi meydana getirecek bir Anayasa değişikliğinin teklif ve kabul edilmesinin, Anayasa’ya aykırı düşeceğinin tartışmayı gerektirmeyecek derecede açık olduğu ortadadır”[78].

Anayasa Mahkemesinin alıntılanan paragrafın hemen başında kullandığı ifade ilginçtir. Anayasa Mahkemesi, benimsediği görüşün doğruluğunun söylenmesinin bile fazla olduğunu belirtmektedir. Oysa Cumhuriyetin değişmezliği ilkesinin kapsamının neden ibaret bulunduğu sorunu oldukça tartışmalı bir sorundur. Bu konuda Anayasa Mahkemesi birçok görüşü tartışabilirdi. Anayasa Mahkemesi bunu yapmıyor, benimsediği görüşün apaçık bir doğruluk olduğu izlenimini yaratmak için, bunun söylenmesinin bile fazla olduğunu belirtiyor.

Diğer yandan paragrafın sonunda, Anayasa Mahkemesi kendi görüşünün doğruluğunun “tartışmayı gerektirmeyecek derecede açık olduğunu” belirtmiştir. Ancak ne ilâhî hikmetse, tartışmayı gerektirmeyecek derecede açık olan bu görüşe Anayasa Mahkemesinin dört üyesi katılmamıştır[79]. Anayasa Mahkemesinin bu dört sayın üyesinin “tartışmayı gerektirmeyecek derecede açık olan” bir gerçekliği anlayamamak gibi bir zeka özürleri olmadığına göre, çoğunluğun görüşünün doğruluğu pek de kesin değildir. Buna rağmen Mahkemenin çoğunluk üyeleri, burada tartışmalı bir konu olmadığını, kesin bir doğru olduğu izlenimini yaratmak için kendi görüşlerini “tartışmayı gerektirmeyecek derecede açık” olarak nitelendirmektedirler. Okuyucu bu ifadeye karşı dikkatli olmalı, bu ifadenin tam tersine tartışmalı bir hususu perdelemek için kasten kullanıldığını bilmelidir.

Bu arada şunu da belirtelim ki, aynı kesin ifadeler içeren gerekçeleri kullanarak, Anayasa Mahkemesi belirli bir tarihte denetlediği kanunun anayasa uygun olduğuna, birkaç ay sonra ise aynı kanunun anayasa aykırı olduğuna karar verebilmiştir. Anayasa Mahkemesi, 20 Eylül 1971 tarih ve 1488 sayılı kanunla değiştirilen 1961 Anayasasının 38’inci maddesini 2 ve 3’üncü fıkralarının Anayasa uygunluğu konusunda yedi ay arayla iki ayrı karar vermiştir. 23 Mart 1976 tarihinde verdiği birinci kararında (Kamulaştırma Bedeli I), yediye karşı sekiz oy çoğunluğuyla Kanunun Anayasaya uygun olduğuna[80], 12 Ekim 1976 tarihinde verdiği ikinci kararında (Kamulaştırma Bedeli II), yediye karşı sekiz oy çoğunluğuyla aynı Kanunun Anayasaya aykırı olduğuna karar vermiştir[81].

Her iki kararın gerekçelerinde aynı ifadeler kullanılmış olmasına rağmen, ikinci kararda birinci kararda varılan sonucun tam tersi bir sonuca varılmıştır. Yedi ay içinde Anayasa Mahkemesi içtihadındaki bu değişiklik, tartışmayı gerektirmeyecek derecede açık olan gerçekliğin değişmesinden değil; ilk karara katılan bir üyenin değişmesinden kaynaklanmıştır.

İlk karar, Kani Vrana, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Abdullah Üner, Lütfi Ömerbaş, Hasan Gürsel, Ahmet Salih Çebi, Nihat Akçayakalıoğlu’nun oyları ve Şevket Müftigil, İhsan Ecemiş, Ziya Önel, Ahmet Koçak, Şekip Çopuroğlu, Muhittin Gürün ve Ahmet Boyacıoğlu’nun karşı oyları ile verilmiştir[82].

İkinci karar ise, Şevket Müftigil, Ziya Önel, Ahmet Koçak, Şekip Çopuroğlu, Fahrettin Uluç, Muhittin Gürün, Adil Esmer, Ahmet Boyacıoğlu’nun oylarıyla ve Kani Vrana, Halit Zarbun, Abdullah Üner, Lütfi Ömerbaş, Hasan Gürsel, Ahmet Salih Çebi, Nihat Akçayakalıoğlu’nun karşıoyları ile verilmiştir[83].

Görüldüğü gibi ilk karara katılan ve Kanunun Anayasaya uygun olduğu yönünde oy kullanan Ahmet Akar ikinci karara katılmamıştır. İkinci karara onun yerine Fahrettin Uluç katılmış ve kanunun Anayasaya aykırı olduğu yolunda oy kullanmıştır. Görüldüğü gibi sadece tek bir üyenin değişmesi Anayasa Mahkemesinin bize tartışmayı gerektirmeyecek derecede açık olduğunu söylediği “doğru”nun değişmesine yetmiştir. Demek ki, Anayasa Mahkemesi kararlarında doğru olduğu iddia edilen görüşler, aslında üyelerin kişisel görüşleridir. Çoğunluğu sağlayan görüşler, Mahkemenin bağlayıcı kararı olarak hukuk sistemimizde geçerlilik kazanmaktadır. Ancak bunların bilimsel olarak doğru olduğunu kimse iddia edemez. Kaldı ki yukarıda ikinci bölümde de açıklandığı gibi, bir mahkeme kararında kullanılan dil normatif dildir, bu dilin doğruluğu veya yanlışlığı değil; geçerliliği veya geçersizliği söz konusu olabilir. Buna rağmen, Anayasa Mahkemesi zaten hukuk sistemi içinde geçerli olan görüşlerini aynı zamanda bilimsel doğrular olarak takdim etmek yoluna gitmektedir. Anayasa Mahkemesinin buna ihtiyacı yoktur. Ancak, Anayasa Mahkemesi, ihtiyacı olmamasına rağmen, dilin etkileme gücünü ve dilin çok görevliliğini kötüye kullanmaktan kendisini alamamaktadır.

Retorik Etki.- Şüphesiz günlük hayatta dilin retorik etkisinden, yani insanların duygularını etkileyerek, düşüncelerini etkileme sanatından yararlanılabilir. Ancak anayasa hukukçuları dilin retorik etkisinden yararlanmamalıdırlar. Görüşlerini ampirik veya rasyonel olarak ispatlamaya çalışmalıdırlar. Aynı şekilde okuyucular ve özellikle deneyimsiz öğrenciler okudukları kitaplardaki cümlelerin retorik etkisine kapılıp, yazarın önermelerinin doğru olduğunu sanmamalıdırlar. Yazarın retorik etkiyi kötüye kullanabileceği konusunda uyanık olunmalıdır[84]. Okuyucu rasyonel davranmalı, retorik etkiye kapılmadan yazarın önermelerini tek tek tespit edip onların doğruluğunu yanlışlığını araştırmalıdır[85]. Anayasa hukuku alanında ün yapmış yazarların birçoğu, aslında konularının en yetkili kişileri değildir, tersine kendi iddia ve görüşlerini en etkileyici dille ortaya koyanlardır.

Dört Soru

Bir anayasa hukuku doktrini yazısını okurken genellikle şu dört soruyu sormakta yarar vardır[86]:

1.       Bu yazıyı daha nötr, yani duygusal etkiden arınmış bir dile nasıl çevirebilirim?

2.       Yazar bu yazıyı ne maksatla yazmıştır?

3.       Öne sürdüğü iddialar nelerdir? Bunlar ispatlanmış mı?

4.       Yazarın ana iddiası ispatlanmış mı?

Bu dört soruya göre, aşağıdaki okuma ilkeleri ortaya çıkarılabilir:

1. Kelimeler Duygusal Yüklerinden Arındırılmalı.- Bilimsel olduğu iddia edilen bir yazıda duygusal yükü yüksek olan sözcükler kullanılmamalıdır. Eğer böyle sözcükler varsa okuyucu bu sözcükleri daha nötr sözcükler ile değiştirmelidir.

2. Yazarın Asıl Maksadı Saptanmalı.- Her yazarın bir yazıyı yazmakta belirli bir maksadı vardır. Bu maksat normalde saf bilimsel maksattır. Ancak bazı yazarların maksadı maalesef ideolojiktir. Bu nedenle, her şeyden önce yazarın maksadı araştırılmalıdır.

Siyasal Eğilim.- Yazarın maksadını anlamanın en kestirme yolu, onun belirgin bir siyasal eğiliminin olup olmadığını araştırmak ve eğer böyle bir eğilimi varsa, bu eğilimini yazılarına yansıtıp yansıtmadığını bilmektir.

Bir bilimsel eser ile o eserin sahibinin siyasal görüşleri arasında bağlantı olup olmadığını araştırmak normal bir davranış biçimi değildir. Zira, bir bilimsel metnin geçerlilik kriteri ampirik tutarlılık ya da iç mantıkî tutarlılıktır. Bir bilimsel eserin geçerliliği onun bir siyasal ideolojiyle uyum içinde olmasına bağlı değildir. Ancak, üzülerek söylemek gerekir ki, Türk anayasa hukukçularından bazılarının yazıları ile bunların siyasal eğilimleri arasında bir ilişki olduğu gözlemlenmektedir. O nedenle, bir anayasa hukuku yazısını okumadan önce yazarın belirgin bir siyasal eğiliminin olup olmadığını bilmekte yarar vardır.

İleride ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi, Türk anayasa hukuku doktrininde, başlangıcından bu güne, yazarların çoğunluğu siyasetle içli-dışlı olmuşlardır. Ali Fuat Başgil ve Hüseyin Nail Kubalı’nın siyasal eğilimleri bilinirse, bunların kitapları daha doğru bir şekilde anlaşılır. Keza, Server Tanilli de, Kemal Dal da bir anayasa hukuku kitabı yazmışlardır. Kitaplarında benzer konular da bulunmaktadır. Ancak bunların siyasal eğilimleri bilinmeden kitaplarının doğru bir şekilde anlaşılamayacağı söylenebilir.

Ancak tekrar belirtelim ki, bu husus belirgin siyasal eğilimi olan yazarlar için ileri sürülmektedir. Birçok anayasa hukukçusunun belirgin bir siyasal eğilimi yoktur veya birçok anayasa hukukçusu da var olan siyasal eğilimini yazılarına yansıtmaktan özenle kaçınır.

Dinî Eğilim.- Diğer yandan yazarların asıl amaçlarının araştırılmasında, onların siyasal eğilimlerinin bilinmesi yanında, dinî eğilimlerinin bilinmesinde de yarar vardır. Bazı yazarlar aslında belirgin bir dinî ideolojiye sahiptir. Bunlar belirli anayasal meselenin konusunu oluşturan kanun veya karara dinî nedenlerle karşı olabilmektedirler. Örneğin yazar X, İslam dininin kadınlara başörtüsü takmasını emrettiğine inanmaktadır. Başörtüsünü kamu kurumlarında veya üniversitelerde yasaklayan bir kanuna veya düzenleyici idarî işleme karşı bu yazar bir makale yayınlar: Makalesinde “başörtüsü takılmasını İslâm dini emretmektedir; söz konusu kanun veya idarî işlem İslâm dinine aykırıdır” diye doğrudan yazmaz. Onun yerine bu gerçek düşüncesini saklayarak, söz konusu tedbir, giyinme özgürlüğüne, insan haklarına, hatta demokrasiye aykırıdır gibi görüşler ileri sürer. Başörtüsünü yasaklayan kanun veya idarî işlem giyinme özgürlüğüne, insan haklarına ve hatta bazı demokratik ilkelere de aykırı olabilir. Ancak yazar, bu ilkeleri onlara gerçekten değer verdiğinden değil, onları kullanmak için, onlardan istifade etmek için zikretmektedir. Burada yazarın asıl amacı, giyinme özgürlüğünü değil, başörtüsünü savunmaktır. Hatta pek muhtemelen yazar, giyinme özgürlüğünden, örneğin kadınların mini etek giymesinden veya plajlarda üstsüz dolaşmalarından rahatsız olmaktadır. Ancak başörtüsünü savunmak için, onları da savunuyormuş gibi görünür.

Son yıllarda türban yasağı, temel eğitimin sekiz yıla çıkarılması, Refah Partisinin kapatılması gibi konular vesilesiyle, bazı yazarların dinî eğilimleri ile yazıları arasında nasıl yakın bir ilgi olduğu bol bol örneklendirildi.

Mezhep .- Ayrıca, bazı yazıların doğru değerlendirilmesinde, yazarların mezheplerinin de göz önünde bulundurulmasında yarar vardır. Ülkemizde azınlık durumunda olan belirli bir mezhebin mensubu olan yazarların bir kısmının asıl maksatları kendi mezheplerini himaye etmektir. Ancak bu yazarlar, bu asıl maksatlarını açıkça yazmazlar; onun yerine, Anayasamızda yer alan laiklik ilkesini savunurlar. Anayasal bir kuruluş (AY, m.136) olan Diyanet İşleri Başkanlığının mevcut örgütleniş şeklini eleştirirler. Eleştirilerinde kullandıkları temel argüman, laiklik ilkesi çevresinde döner. Oysa, söz konusu yazarların birçoğunun laiklikle pek ilgisi yoktur. Kendi mezheplerinin gereklerini yerine getiren dindar kişilerdir. Kaldı ki, kendi mezheplerinin iç organizasyonu da laik görünümde değildir. Hatta bu mezhebe mensup komşu bir ülkede laik değil, teokratik bir devlet kurulmuştur. Bu tür yazarlarda, laiklik ilkesi asıl maksat için sömürülen bir araç konumundadır. Gerçekten laikliğe duyarlı olan ve bu mezhebe mensup olmayan okuyucular da bu şekilde kandırılabilirler. Bu mezhebe mensup olmayan bir okuyucu, böyle bir yazıda çok dikkatli olmalıdır. Zira bu okuyucu için laiklik bir araç değil, amaç konumundadır. Okuyucu kendi değer verdiği ilkeleri savunan her yazara kanmamalıdır. Bu yazarlardan bazıları o ilkeyi sömürmek amacıyla savunuyor olabilir.

Etnik Grup.- Nihayet, anayasa hukuku alanında yazı yazan kişilerin gerçek maksadını bilmek için bunların ait oldukları etnik grubun da bilinmesinde fayda vardır. Her nedense, anayasa hukukunun insan hakları gibi bazı kritik alanlarında çalışan hukukçuların önemli bir kısmı, azınlık durumunda olan etnik gruplara mensupturlar. Türkiye’de bu böyle olduğu gibi, birçok yabancı ülkede de, örneğin Fransa’da da böyledir. Fransa’da insan hakları alanında çalışan hukukçuların önemli bir kısmı Fransız kökenli değildir. İnsan hakları derneklerinde görev alan hukukçuların etnik kökenleri araştırılırsa bu kolayca görülür. Keza insan hakları alanında yayınlanan makalelerin yazarlarına bakılırsa bu husus yine gözlemlenebilir.

Belli bir etnik azınlığa mensup anayasa hukukçuları, insan hakları, kültürel haklar, kültürel kimlik hakları, insan haklarının uluslararası korunması gibi konulara büyük önem vermektedirler. Bu yazarların bu konulara önem vermesi, bizatihi bu haklara önem vermelerinden değil, mensubu oldukları etnik gruba hizmet etmek istemelerinden kaynaklanmaktadır. Bu etnik gruba mensup olmayan, gerçekten insan haklarına değer veren, birçok iyi niyetli okuyucunun bu yazarlar tarafından kandırılma riski çok yüksektir. O nedenle okuyucular, yazarın gerçek maksadının ne olduğu konusunda dikkatli davranmalıdır.

Yukarıda örnekleri verilen art niyetli yazarlar asıl maksatlarını genelde gizlerler. Tam tersine saf, bilimsel, yüce bir amaç için yazdıkları izlenimini uyandırmaya çalışırlar. Oysa bu görünürdeki “bilimsel” amaçlar, kendi asıl maksatlarının sadece bir aracı konumundadır.

Şüphesiz, gerek ülkemizde, gerek yabancı ülkelerde, siyasî veya dinî bir ideolojiye sahip veyahut azınlıktaki bir etnik gruba mensup olduğu halde, anayasa hukuku alanında çalışan ve art niyeti olmayan, dinî, siyasî ve etnik eğilimlerini yazılarına yansıtmayan birçok yazarın da bulunduğunu belirtmek gerekir.

3. “Pazarcı Taktiği”ne Karşı Dikkat Edilmeli.- Pazardan domates alırken pazarcı, müşteriye ilk önce güzel domatesleri verir; müşteri pazarcının güzel domatesleri verdiği izlenimine kapıldığı an, pazarcı çürük domatesleri torbaya doldurur. Bazı anayasa hukukçuları da bu “pazarcı taktiği”nden istifade etmektedir. Uyanık yazarlar, ispatlanması güç olan iddialarını açıklamadan önce, buna zemin hazırlamak için, okuyucunun da kolayca kabul edeceği ve genellikle doğru olduğu hemen anlaşılan birkaç iddiada bulunurlar. Okuyucu baştan böyle birkaç iddiayı okuyup bunların doğru olduğu kanısına vardığı an, yazar ispatlanması imkânsız olan iddiasını da ileri sürüverir. O an dikkatsiz olan okuyucu kolayca aldanabilir.

Bu nedenle okuyucular “pazarcı taktiği”ne karşı dikkatli olmalı, yazarın bütün iddialarını, bıkıp usanmadan, alta alta, bir, iki, üç..., diye sıralamalıdır. Bu iddialar önerme şeklinde olacaktır. Bir önerme de ya doğru, ya da yanlıştır. Bunların tek tek doğruluğunu ve yanlışlığını araştırmak gerekir. İlk sırada yer alan birkaç iddianın doğru olduğunu görüp, doğruluk araştırması yarı yolda bırakılmamalıdır. Art niyetli yazarlar zaten o anı beklemektedir.

4. Yazarın Ana İddiası Tespit Edilmeli.- Dördüncü olarak yazarın ana iddiası tespit edilmelidir. Yazarlar sadece ana iddialarını vermezler. Bu iddiayı hazırlamak veya gizlemek için başka iddialarda da bulunurlar. Okuyucu ileri sürülen iddialar arasında hangi iddianın “asıl”, hangilerinin yardımcı iddia, tabiri caizse, “sudan” iddialar olduğunu tespit etmelidir. Yazarlar bazen kasten, ispatlanması güç iddialarını vermeden önce, ortalığı bulandırmak için “sudan doğruluklar” denilebilecek iddialar ortaya atarlar.

Bazen de yazarlar asıl iddialarını açıkça yazmazlar. Onu okuyucunun keşfetmesini isterler. Eğer okuyucu bu iddiayı keşfederse, genellikle bunu benimser ve kendi iddiası gibi kabul eder, yazarın görüşlerini kendisine mal eder. O nedenle ana iddiaya karşı dikkatli olunmalıdır. Ana iddia özenle tespit edilmeli, bu iddianın ispat edilip edilmediği özenle araştırılmalıdır.

Bu kurallara bilimsel eserleri okurken özellikle dikkat edilmelidir. Keza aynı kurallara Anayasa Mahkemesi kararlarını okurken de dikkat etmek gerekir. Hatta, anayasa hukuku uygulamasında da bu kurallara dikkat edilmelidir. Örneğin Anayasa Mahkemesi üyeleri, iptal davası dilekçesinde ileri sürülen iddiaları yukarıda belirtilen şekilde incelemelidir.

Örnek.- Yukarıdaki hususları örnek bir metne uygulamak için aşağıya Server Tanilli’den bir parça alınmıştır. Bu parça yukarıdaki hususlar dikkate alınarak okunmalı, yukarıda belirtilen dört soru sırasıyla sorulup cevapları araştırılmalıdır.

“Gerçekten Batı demokrasisi, burjuva devrimleri gerçekleştiğinde, ‘burjuvazi için’ bir demokrasi idi. Ama yalnız onun için. Örneğin, İngilizlerin -o çok öğündükleri- 1215 tarihli ‘Magna Carta’, aslında kralla baronların karşılıklı haklarını düzenliyordu; parlâmento mücadelesi ise, burjuvazinin haklarını güvenceye kavuşturmuştur.

Ancak, 19. yüzyılda, Sanayi Devriminin ortaya çıkardığı işçi sınıfı, emekçi halkla beraber özgürlüklerini kullanmak istediğinde, çevresinin yığınla engelle donatıldığını gördü. Burjuva devrimleri, gerçi tüm insanlık adına yapılmıştı ama, emekçiler yararlanamıyordu nedense...

Batı Avrupa’nın 19. yüzyıl süresince demokratikleşme tarihine bakıldığında, bunun ne denli çapraşık, bunalımlı ve mücadeleli bir süreç olduğu çok iyi görülür. Sık sık geri dönüşlerle karşılaşıyoruz. Oy hakkı yalnız erkeklere veriliyor; bir kaç yıl sonra geri alınıyor. Krallıklar ya da diktatörlükler oya dayalı cumhuriyetler birbirini izliyor. Ama bütün bunlar, sessiz sedasız ve kansız olmuyor elbette. Ve dökülen kan da hemen her zaman da emekçi halkın kanı. Ne var ki o adsız ölülerin amaçları eninde sonunda gerçekleşmiş; büyük mücadeleler sonunda birçok Batı toplumunda kitleler, geri alınamaz haklar elde etmişlerdir”[87].

İlk önce metinden duygusal yükü ağır basan kelimeler çıkarılmalı veya yerlerine daha nötr kelimeler kullanılmalıdır. Yazarın kullandığı kelimelerin ve ifadelerin neredeyse tamamının duygusal yükü vardır. Okuyucu metinde bunların altını çizebilir. Biz duygusal yükü en ağır olanlarını aşağıda veriyoruz:

Burjuva devrimleri, ‘burjuvazi için’ demokrasi, işçi sınıfı, emekçi halk, insanlık, emekçiler, demokratikleşme tarihi, bunalımlı ve mücadeleli bir süreç, geri dönüşler, krallıklar, diktatörlükler, kan, dökülen kan, emekçi halkın kanı, adsız ölüler, geri alınamaz haklar...

Tanilli’nin kafasında “kan ” ve “ölüler” saplantısı vardır. Bir paragrafta üç ayrı yerde “kan” kelimesi geçmektedir. Yazara göre, demokratikleşme “kansız” olmuyor “ve dökülen ‘kan’ da hemen her zaman emekçi halkın ‘kanı’” oluyor. Doğal olarak yazar, kanı dökülenleri de yüceltmektedir; zira, yazara göre, “o adsız ölülerin amaçları eninde sonunda gerçekleşmiş”tir[88].

Yazar bu cümlelerle bir şey ispatlamaya çalışmıyor. Bu kelimelerin duygusal yükü sayesinde okuyucuların duygularını harekete geçirmeye çalışıyor. Unutulmamalı ki, duygular ön plana çıktığında akıl durur. Anayasa hukukunda bizim duyguya değil, akla ihtiyacımız var. Yukarıdaki duygu yüklü kelimeler çıkarılırsa zaten metin tüm etkileyiciliğini yitirecektir. Yazarın iddiası, batı demokrasisinin burjuvazi için bir demokrasi olduğu, emekçi halkın mücadelesiyle geliştirildiğidir. Duygu yüklü kelimeler bir yana bırakılırsa, yazarın bu iddialarını ispat için en ufak delil gösterme kaygısı yoktur.


 

[1].      Karayalçın, op. cit., s.119.

[2].      Ibid.

[3].      Erdoğan Teziç, “Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Esas Açısından Denetimi,” Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1986, Sayı 2, s.29.

[4].      Necmi Yüzbaşıoğlu, Türk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1993, s.61, 63.

[5].      Ibid., s.21-22.

[6].      İbrahim Ö. Kaboğlu, Anayasa Yargısı, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1994, s.79.

[7].      Yılmaz Aliefendioğlu, Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Ankara, Yetkin Yayınları, 1996, s.102.

[8].      Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Ankara, Siyasal Kitabevi, 1996.

[9].      İlhan Akın, Kamu Hukuku, İstanbul, Beta Yayınları, Beşinci Bası, 1987.

[10].    Bu başlık tamamıyla Hüseyin Batuhan ve Teo Grünberg’in Modern Mantık, (Ankara, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Üçüncü Baskı, 1984) isimli kitabının “Semiotik ve Dil” başlıklı birinci bölümünden (s.9-47) yararlanılarak hazırlanmıştır. Bu bölümdeki görüşlerimiz, Batuhan ve Grünberg’in teorisinin anayasa hukuku alanına uygulanması niteliğindedir. Türkçede Batuhan ve Grünberg’in bu eseri gibi mükemmel bir eserin bulunması Türk okuyucusu için büyük bir şanstır. Bu kitap sadece mantıkçılara, matematikçilere, fen bilimcilere değil, aynı zamanda sosyal bilimcilere de çok yararlı olabilecek niteliktedir. Böylesine değerli bir yapıtın Türkiye’de görmezden gelinmesi, bu yapıttan bu kadar az faydalanılması, bu yapıtın bu kadar az atıf alması hayret vericidir.

[11].    Batuhan ve Grünberg, op. cit., s.10.

[12].    Ibid., s.11.

[13].    Ibid.

[14].    Ibid., s.14.

[15].    Ibid., s.16.

[16].    Ibid.

[17].    Ibid.

[18].    Ibid., s.17.

[19].    Ibid

[20].    Ibid.

[21].    Ibid.

[22].    Batuhan ve Grünberg’in (Ibid., s.17) yazdıklarını konumuza uyarlıyoruz.

[23].    Ibid., s.18.

[24].    Ibid.

[25].    Ibid.

[26].    İtalikler bana ait.

[27].    Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş, İstanbul, Say Kitap Pazarlama, 1982, s.41-42.

[28].    Batuhan ve Grünberg, op. cit., s.19.

[29].    Örneğin Bülent Tanör, İki-Anayasa: 1961-1982, İstanbul, Beta Yayınları, Üçücncü Baskı, 1994, s.170; Zafer Üskül, Türkiye’nin Anayasa Sorunu, İstanbul, Afa Yayınları, 1991, s.34.

[30].    İtalikler bize ait.

[31].    Anayasa Mahkemesi, 13 Nisan 1971 tarih ve E.1970/41, K.1971/37 sayılı Karar, (Cumhuriyet Senatosunun Seçimlerinin Ertelenmesi), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 9, s.428.

[32].    İtalikler bana ait.

[33].    Anayasa Mahkemesi, 15 Nisan 1975 tarih ve E.1973/19, K.1975/87 sayılı Karar, “Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Askeri Mahkemeler”, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 13, s.428.

[34].    Anayasa Mahkemesi, 9 Aralık 1994 tarih ve E.1994/43, K.1994/42-2 sayılı Karar, (TEK’in Özelleştirilmesi), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 31, Cilt 1, s.293.

[35].    Vural Fuat Savaş, “Anayasa Mahkemesi ve Özelleştirme: İktisadî Yaklaşım”, Anayasa Yargısı: Anayasa Mahkemesinin 36’ncı Kuruluşu yıldönümü Nedeniyle Düzünlenen Sempozyumda Sunulan Bildiriler, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1998, No 15, s.85-86.

[36].    Anayasa Mahkemesinin 24 Aralık 1986 tarih ve E.1985/20, K.1986/30 sayılı Kararı (Maden Kanunu), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 22, s.519.

[37].    Ibid.

[38].    Ibid., s519-525.

[39].    Ibid., s.520

[40].    Ibid.

[41].    Ibid.

[42].    Ibid., s.521.

[43].    Ibid., s.522.

[44].    Ibid.

[45].    Ibid.

[46].    Ibid.

[47].    Ibid.

[48].    Ibid.

[49].    Ibid.

[50].    Ibid., s.523-524.

[51].    Yekta Güngör Özden’in Karşı Oy Yazısı, in Anayasa Mahkemesinin 18 Haziran 1987 tarih ve E.1987/9, K.1987/15 sayılı Kararı, (Geçici 4’üncü Madde), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 23, s.289.

[52].    Yekta Güngör Özden’in Karşı Oy Yazısı, in Anayasa Mahkemesinin 18 Eylül 1990 tarih ve E.1990/31, K.1990/24 sayılı Kararı, (Körfez Krizi Sebebiyle TSK’nın Yabancı Ülkelere Gönderilmesine Dair Hükümete İzin Verilmesine Dair TBMM Kararı), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 26, s.418.

[53].    Tanilli, op. cit., s.43.

[54].    Ibid., s.42.

[55].    Batuhan ve Grünberg, op. cit., s.20.

[56].    Ibid

[57].    Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.102.

[58].    Mustafa Erdoğan, Liberal Toplum, Liberal Siyaset, Ankara, Siyasal Kitabevi, 1998, s.156.

[59].    Mesut Gülmez’in bu konuda bir de kitabı vardır: İnsan Hakları Eğitimi Hakkı, Ankara, TODAİE İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi Yayını, 1996.

[60].    Örneğin Anayasa Mahkemesinin sayın başkanı Ahmet Necdet Sezer, Anayasa Mahkemesinin 36’ncı kuruluş yıldönümü münasebetiyle düzenelenen törende, Cumhurbaşkanının huzurunda, şu eleştiriyi dile getirmekten çekinmemiştir: “Görevi ile ilgili suç işlediğinde kendisini “YÜCE DİVAN” sıfatı ile yargılayacak ya da açabileceği bir iptal davasına bakacak olan Anayasa Mahkemesi’nin üyelerini devletin ve bu bağlamda yürütme organının da başı olan, Cumhurbaşkanı’nın seçmesi yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü ile bağdaşmamaktadır” (Ahmet Necdet Sezer, “Açış Konuşması”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1998, Sayı 15, s.3). 

[61].    Fransız 1958 Anayasası, m.65, 27 Temmuz 1993 tarih ve 93-952 sayılı Anayasal Kanun ile değişik şekli, Journal officiel, 28 Temmuz 1993.

[62].    Batuhan ve Grünberg, op. cit., s.24.

[63].    Ibid.

[64].    Ibid.

[65].    Ibid., s.25.

[66].    Ibid., s.26.

[67].    Ibid.

[68].    Ibid.

[69].    Tanilli, op. cit., s.41.

[70].    Üskül, op. cit., s.66.

[71].    Ibid., s.73.

[72].    Üskül, op. cit., s.34. İtalikler yazarın kendisine ait.

[73].    Bahri Savcı, Cumhuriyet, 4 Şubat 1990’den nakleden Üskül, op. cit., s.74-75.

[74].    Yekta Güngör Özden’in Karşı Oy Yazısı, in Anayasa Mahkemesinin 21 Haziran 1995 tarih ve E.1995/17, K.1995/16 sayılı Kararı, (Nüfus Cüzdanlarındaki Din Hanesi), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 31, Cilt 2, s.550.

[75].    Yekta Güngör Özden’in Karşı Oy Yazısı, in Anayasa Mahkemesinin 17 Temmuz 1990 tarih ve E.1990/1, K.1995/21 sayılı Kararı, (GAP İdaresi), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 26, s.335.

[76].    Batuhan ve Grünberg, op. cit., s.23.

[77].    Ibid., s.27-28.

[78].    Anayasa Mahkemesi, 16 Haziran 1970 tarih ve E.1970/1 ve K.1970/31 sayılı Karar (Celal Bayar ve Arkadaşlarına Siyasal Hakların İadesi), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı, 1971, s.323. İtalikler bize ait.

[79].    Anayasa Mahkemesinin 16.6.1970 tarih ve E.1970/1 ve K.1970/31 sayılı Kararına Ekli Fazıl Uluocak, Salim Başol, Celalettin Kuralmen, Halit Zarbun’un Karşı Oy Yazıları, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 8, s.333-338.

[80].    Anayasa Mahkemesi, 23 Mart 1976 tarih ve E.1975/167, K.1976/19 sayılı Karar (Kamulaştırma Bedeli I), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 14, s.119-161.

[81].    Anayasa Mahkemesi, 12 Ekim 1976 tarih ve E.19760/38, K.1976/46 sayılı Karar (Kamulaştırma Bedeli II), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 14, s.252-285.

[82].    Anayasa Mahkemesi, 23 Mart 1976 tarih ve E.1975/167, K.1976/19 sayılı Karar (Kamulaştırma Bedeli I), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 14, s.141.

[83].    Anayasa Mahkemesi, 12 Ekim 1976 tarih ve E.19760/38, K.1976/46 sayılı Karar (Kamulaştırma Bedeli II), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 14, s.278.

[84].    Batuhan ve Grünberg, op. cit., s.29.

[85].    Ibid.

[86].    Bu dört soru Batuhan ve Grünberg’ten uyarlanmıştır (op. cit., s.31-32).

[87].    Tanilli, op. cit., s.29-30.

[88].    Server Tanilli’deki “kan” ve “adsız ölüler” saplantısına benzer bir saplantı, ünlü bir Fransız sağcı düşünürde, Maurice Barrès’de, aynen vardır. Barrès’e göre, “toprak” ve “ölüler”de bireyin yaşamına yön veren gizemli güçler vardır. Barrès’te garip bir biçimde ölümün, şehitliğin ve mezarlıkların büyük bir yer tuttuğu görülür. Barrès’e göre ülkeleri adına ölen insanlar, bundan “büyük bir haz” duymaktadır. Barrès kafasını garip bir biçimde mezarlıklara takmıştır. Yazar “millet” kavramını şöyle tanımlamıştı: “Bir millet eski bir mezarlığa birlikte sahip olmaktır (La nation est la possession commune d’une cimetière antique)” (Edward McNall Burns, Çağdaş Siyasal Düşünceler: 1850-1950, (Çev. Alaeddin Şenel), Ankara, Birey ve Toplum Yayınları, 1984, s.456).

 

Bölüm 7
 yazma

 

 

 

Yukarıda anayasa hukukunun bilgi kaynaklarının neler olduğunu, bunlara nasıl ulaşılabileceğini ve bunların nasıl okunması gerektiğini gördük. Bilgi kaynaklarını okuyup bilgiye ulaşarak ilk hedefini gerçekleştiren araştırmacının ikinci hedefi, ulaştığı bu bilgileri başkalarına aktarmaktır. Bilgileri başkalarına aktarmanın en bilinen yolu ise yazmadır. Ulaştığı bilgileri başkalarına doğru bir şekilde aktarmayı hedefleyen araştırmacının yazarken izleyeceği birtakım kurallar vardır. İşte çalışmamızın bu bölümünde anayasa hukuku alanında bir ödevin, bir makalenin bir tezin veya bir kitabın yazılmasında uyulması gereken kurallar açıklanmaya çalışılacaktır.

Anayasa hukuku alanında hazırlanacak yazılarda da uyulacak kurallar, genelde “bilimsel yazma kuralları” denen kurallardır. Bu kurallar konusunda yazılmış birçok “bilimsel araştırma ve yazma el kitabı” vardır[1]. Bu eserlerin hemen hemen hepsi genel olarak sosyal bilimlerde araştırma ve yazma üzerinedir. Hukuk alanında bilimsel araştırma ve yazma üzerine Türkçede, bildiğimiz kadarıyla, iki eser vardır[2]. Ancak bunlar esasen özel hukuk alanına ilişkindir. Bu nedenle biz, burada anayasa hukuku alanında hazırlanan bir yazıda uyulması gereken kurallara değinmek istiyoruz.

Bilimsel araştırma ve yazma kitaplarında birtakım not alma, fiş çıkarma, geçici plân yapma gibi yöntemler önerilir. Şüphesiz bu yöntemlerin büyük yararı vardır. Ancak biz şahsen bu alanda bir yöntem önerilemeyeceğini, herkesin kendi yöntemini zamanla geliştirdiğini düşünüyoruz. Kanımızca, bilimsel araştırma kitaplarında açıklanan fiş çıkarma gibi usûller zaman kaybından başka bir işe yaramamaktadır. Keza, yazma da nihayet bir yetenek işidir. Zeki yazarların bir geçici plâna da ihtiyaçları yoktur. Zaten, zeki bir yazar bir konuda yazmayı düşündüğü an dahi, kafasında bir plân kendiliğinden oluşur. Bu konularda yöntemler önermenin pek yararı yoktur. Yapılması gereken, yazan kişinin, nasıl araştırma yapıyorsa yapsın, nasıl çalışıyorsa çalışsın, nasıl yazıyorsa yazsın, neticede birtakım kurallara uymasıdır. Biz bunlara “bilimsel yazma kuralları” diyoruz. Bu kurallara uymak şartıyla isteyen istediği şekilde yazabilir. Biz bu kuralları vermeye ve kişisel tercihimiz olan stilleri belirtmeye çalışacağız. Hepsi bu kadar.

Kısaltmalar[3].- Anayasa hukukunda bilinen bazı kısaltmalar vardır. Bunlardan bir kaçı şunlardır:

AİHS: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

AMKD: Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi

Any.: Anayasa

AY: Anayasa

AYM: Anayasa Mahkemesi

E.: Esas (Sayısı)

HSYK: Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu

İHAS : İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi

K.: Karar (Sayısı)

KHK: Kanun hükmünde kararname

RG: Resmî Gazete

TBMM: Türkiye Büyük Millet Meclisi

Kısaltmaların yararı zamandan, emekten ve yerden tasarruf sağlanmasındadır. Bununla birlikte kısaltmaların pek çok sakıncası da vardır. Bir kere metnin okunmasını zorlaştırmaktadır. Diğer yandan, kısaltmalar yüzünden özellikle dipnotları adeta bulmacaya dönmektedir. Çok bilinen kısaltmalar dışında kısaltma yapmamak gerekir. Yazısını bilgisayarla kendisi yazan yazarlar için kısaltma yapmamanın zaman ve emek bakımından bir zararı da yoktur. Zira Word programında “araçlar/otomatik düzelt” menüsüne bir kez girilip, kısaltma ve kısaltmanın uzun hali yazılırsa, yapılan her kısaltmayı bilgisayar otomatik olarak uzun hale dönüştürmektedir. Örneğin bu usûlle gerekli kayıtlar yapıldıktan sonra “AMKD” yazınca bilgisayar Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, “TBMM” yazınca “Türkiye Büyük Millet Meclisi” yazmaktadır. Bu arada metni bilgisayar ile kendisi yazan yazarın sıkça kullandığı her kelime için, Word programında “araçlar/otomatik düzelt” menüsü yardımıyla bir kısaltma yapıp (örneğin ilk harfini veya ilk iki harfini) onu kullanmasında önemli zaman tasarrufu olmaktadır. Keza aynı kolaylık, makro kaydederek de mümkündür. Bu daha da pratiktir. Örneğin ctrl tuşu+tek tuşla daha önce girdiğiniz kelimeleri hatta paragrafı otomatik olarak yazdırtabilirsiniz. Ancak, bilmeyenlerin makro kaydetmesi zordur. Keza klavyedeki tuşların normal makrolarını da değiştirme tehlikesi vardır.

Atıf Usûlleri

1. Anayasa Maddelerine Atıf 

Kanunlar şöyle zikredilir: Kabul tarihi, sayısı, ismi (... tarih ve ... sayılı .... Kanunu). Örnek: 6 Kasım 1982 tarih ve 2575 sayılı Danıştay Kanunu. Biçimsel olarak anayasalar da bir kanundur. Anayasalar da kanunlar gibi numara almakta, kanunlar gibi yayımlanmaktadır. Bu nedenle anayasaları da kanunlar gibi zikretmek[4] gerekir: “7 Kasım 1982 tarih ve 2109 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” gibi. Ancak birkaç anayasa olduğundan bunların uzun uzun tarih ve sayısıyla zikredilmesine gerek yoktur. O nedenle anayasa kısaca kabul edildiği yıl ile zikredilebilir: 1982 Anayasası, 1961 Anayasası gibi.

Anayasalar birbirini izleyen “maddeler”den oluşmuştur. Bir maddenin birden fazla paragrafı varsa, bunlardan her birine “fıkra” denir. Fıkralar ise, “cümle”lerden oluşmuştur. Maddenin içinde 1, 2, 3,... veya a, b, c, ... gibi sıralama varsa bunlardan her birine “bent” denir. Anayasa madde ve fıkra olarak şöyle zikredilir:

Anayasanın 91’inci maddesinin 2’nci fıkrası...

Madde ve fıkra numarasından sonra bazı yazarlar nokta koymaktadırlar. “Anayasanın 91. maddesinin 2. fıkrası” gibi. Kanımca madde ve fıkra numarasından sonra ’nci, ’ıncı, ’inci, ’uncu, ’üncü gibi eklerin kesme işaretiyle birlikte verilmesi daha güzel olmaktadır.

Atıfta kısaltma kullanılacaksa, madde “m.”, fıkra “f.”, bent ise “b.” ile kısaltılır. Çoğunlukla fıkra numarası, madde numarasından sonra “/” işareti konularak gösterilir. Örneğin “AY, m.91/2”, Anayasanın 91’inci maddesinin 2’nci fıkrası demektir. Maddenin son fıkrasına atıf yapılırken şu usûller de kullanılabilir: AY, m.91/son veya AY, m.91 in fine.

2. Anayasa Mahkemesi Kararlarına Atıf Usûlü

Anayasa Mahkemesi kararlarına standart bir atıf usûlü henüz oluşamamıştır. Anayasa Mahkemesi kararlarını, kimi yazarlar sadece karar tarihiyle, kimileri tarih ve karar sayısıyla zikretmektedirler. Bizce bunlar yetersizdir. Kararın tüm referanslarını saymak gerekir. Metin içinde bir karardan bahsedilirken, “...Anayasa Mahkemesinin 16 Haziran 1970 tarih ve E.1970/1, K.1970/31 sayılı Kararı (AMKD, Sayı 8, s.313-340)...” şeklinde belirtilmelidir. “E.” esas, “K.” karar numarası için kullanılan kısaltmalardır. AMKD ise Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi’nin kısaltmasıdır. Dipnotta ise biz şu şekilde atıf yapılmasını tercih ediyoruz:

Anayasa Mahkemesi, ... tarih ve E. ..., K. ... sayılı Karar (Karara Önerilen İsim), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı, sayfa numarası.

Anayasa Mahkemesi, 12 Ekim 1976 tarih ve E.1970/1, K.1970/31 sayılı Karar (Kamulaştırma Bedeli), Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 14, s.252-285.

Tarihin ay kısmı rakam olarak kısaltılmamalı, ayın ismi yazılmalıdır. Bu şekilde tarih daha akılda kalıcı olmaktadır. Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisini AMKD  olarak kısaltmak adetse de, biz bunu dipnotta uzun uzun yazmanın uygun olduğunu düşünüyoruz. Yukarıda da açıkladığımız gibi, kısaltmalar konusunda, kendi metnini bilgisayarla yazan yazarların zamandan ve emekten tasarruf argümanına itibar etmemeleri gerekir.

Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi nin sadece sayısı belirtilmeli, yayın yılı belirtilmemelidir. Zira derginin üzerinde yazılı yıl kararların verildiği yıl değil, derginin basıldığı yıldır. O nedenle yayın yılının belirtilmesi yanıltıcı olmaktadır.

Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi verilen kararları bir iki yıl gecikmeli izler. O nedenle yeni kararlara atıfta kaynak olarak Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi değil, Resmî Gazete gösterilir. Resmî Gazete uygulamada RG  harfleriyle kısaltılır. Resmî Gazeteye atıf şöyle yapılır: RG, Tarih-Sayı, s. Örnek:

Anayasa Mahkemesi, 16 Ocak 1998 tarih ve E.1997/2, K.1998/1 sayılı Karar (Refah Partisinin Kapatılması), RG, 22 Şubat 1998, Sayı 23266.

Eğer Resmî Gazete aynı gün ikinci defa olarak çıkmışsa, sayı numarasının yanına parantez içinde (Mükerrer) yazılır.

Metinde Anayasa Mahkemesi kararından bahsedildiği çok açıksa, referansın başına Anayasa Mahkemesi ibaresinin eklenmesine gerek olmayabilir.

Kararların İsimlendirilmesi Sorunu.- Genelde Türk hukuk literatüründe, özelde de Türk anayasa hukuku literatüründe mahkeme kararlarına isim verme geleneği oluşmamıştır. Bu nedenle, kararların hatırda tutulması, birisi bir karardan bahsettiğinde onun hangi karardan bahsettiğinin kolayca anlaşılması mümkün olamamaktadır.

Oysa Fransa’da gerek Conseil d’Etat (Devlet Şurası, Danıştay), gerek Conseil constitutionnel (Anayasa Konseyi) kararlarına isim verilmesi ve herkesin o kararı o isimle zikretmesi âdettir. Conseil d’Etat kararları genellikle davacının adı ile anılır. Örneğin her Fransız hukuk öğrencisi şu ünlü kararları az çok bilir: Blanco, Pelletier, Terrier, Compagnie générale d’éclarage de Bordeaux, Commune Montségur, Dehaene, Rubin de Servens et autres, Canal, Robin et Gadot, Nicolo, vb.

Conseil constitutionnel kararları ise genellikle dava konusu olayın, temel hak ve özgürlüğün, kurumun veya dava konusu olan kanunun ismi ile zikredilmektedir. Loi référendaire, liberté d’association, interruption volontaire de grossesse, fouille des véhicules, liberté d’ensegnement et de conscience, droit de grève à la radio et à la télévision, nationalisations, décentralisations, Maastricht I, Maastricht II, Maastricht III, Loi Falloux, gibi.

Bu şekilde bir karardan bahsedildiğinde herkes hangi karardan bahsedildiğini kolayca anlamaktadır. Oysa, isim yerine falan tarihli, filan sayılı karar dendiğinde bu kararın hatırda kalması mümkün olmamaktadır. Ülkemizde anayasa hukukuna otuz yılını vermiş seçkin hukukçuların dahi, doğru tarih ve sayıyla ezbere zikredebileceği karar sayısı dördü beşi geçmez. Bu herhalde kişilerin kusurundan değil; akılda kalıcı pratik bir usûlün yerleşmemiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Onun için bir an önce, kararlara isim verilmeli, bu kararların bu isimlerle anılması gelenek haline getirilmelidir. Anayasa yargısında davacının ismiyle kararı isimlendirmek pek anlamlı değildir. O nedenle başka bir usûl aranmalıdır. Dava konusu kanunun ismiyle isimlendirmeye gidilebilir. Ancak bazı kanunların isimleri çok uzundur. Bazı kanunların ise orijinal bir ismi yoktur. “Falan tarih filan sayılı kanunun filanca maddesinin değiştirilmesi hakkında kanun” gibi. Böyle isimli bir kanun hakkında Anayasa Mahkemesi kararının kanunun ismine göre isimlendirilmesi mümkün değildir. Bazen kanunun düzenlediği konudan hareket edilerek isim konabilir.

Aslında isimlendirme meselesi resmen halledilebilecek bir mesele değildir. Bu konuda önceden kesin kurallar koymak mümkün değildir. Zamanla doktrinin, o kararı zikrederken kullanacağı isimlerle bu sorun kendiliğinden hallolacaktır. Bazı isimler tutacak, bazıları tutmayacaktır. Ancak, yazarlar bu kararları zikrederken tarih ve sayı numarası ile yetinmeyip birer isim önermeye çalışmalıdırlar. Aslında ülkemizde de Anayasa Mahkemesinin bazı önemli kararlarının bir ismi vardır: Türban kararı, Refah Partisinin kapatılması kararı gibi. Ancak bu kararlara bu isimleri anayasa hukuku doktrini değil, basın-yayın organları takmıştır.

3. Bilimsel Eserlere Atıf Usûlleri

Alıntılar.- Bilimsel eserler bir roman değildir. Her yazar kaçınılmaz olarak kendisinden önce yazılanlardan yararlanacak, onlardan alıntılar yapacaktır. Alıntılar doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki çeşittir.

Doğrudan alıntılar bir başka yazarın cümleleri hiçbir değişiklik yapılmadan olduğu gibi alınır[5]. Üç satırı geçmeyen alıntılar tırnak (guillemet) işareti (“ ”) içinde verilmelidir[6]. Üç satırı geçen doğrudan alıntılar ise, alıntı olduklarının daha ilk bakışta anlaşılması için girintili paragraf olarak ve daha küçük puntolarla verilmelidir[7].

Dolaylı alıntılarda ise yazar bir başka yazarın düşüncesini kendi üslûp ve cümleleri ile ifade eder. Burada alıntılanan düşünce tırnak içinde yazılmaz[8].

Doğrudan alıntıyı sırf dolaylı alıntı haline dönüştürmek için alıntılanan cümlelerin bir iki kelimesini değiştirmek dürüstlükle bağdaşmaz. Bu yönteme maalesef Türk doktrininde çok başvurulur.

İster doğrudan olsun, ister dolaylı olsun, her alıntının kaynağını göstermek gerekir. Bir başka yazardan yararlanıldığı, esinlenildiği ölçüde o yazara atıf yapmak gerekir. Aksi taktirde fikir hırsızlığı (intihal, plagiat) yapılmış olur.

Türk anayasa hukuku literatüründe bilimsel eserlere (kitaplara ve makalelere) atıf konusunda standart usûller henüz tam anlamıyla oluşmamıştır. Kimi yazarlar dipnotta, kimi yazarlar sonnotta, kimi yazarlar ise metin içinde parantez arasında (bağlaç yöntemi) kaynak göstermektedirler. Atıf yapılan kaynağın künye bilgilerinin verilmesinde izlenen sıra ve stil genelde yazarın örnek aldığı yabancı literatürün usûlleridir. Amerikan literatürünü izleyenler, Amerikan usûlünü, Fransız literatürünü izleyenler Fransız usûlünü, Alman literatürünü izleyenler Alman usûlünü kullanmaktadır.

Künye bilgilerinin sırası ve stili konusunda karmaşıklık o kadar fazladır ki, aynı usûlü izleyen iki yazara rastlanmamaktadır. Kimi yazarlar, dipnot atıflarında, yazarın soy ismini büyük harfle, kimileri küçük harfle yazmakta, kimileri önce yazarın soyadını, kimileri ise ön adını yazmaktadır. Kimi yazarlar, kitabın ismini siyah veya italik, kimi yazarlar ise normal harfler ile yazmaktadır. Kimi yazarlar makale isimlerini tırnak içine almakta, kimileri ise almamaktadır. Kimi yazarlar dergi isimlerini siyah veya italik, kimi yazarlar ise normal yazmaktadır. Kimi yazarlar dergi ismine değil, makale ismine vurgu yapmaktadır. Dahası kimi yazarlar kitapların yayınevlerini belirtmekte, kimileri ise belirtmemektedir. Yine kimi yazarlarda yayınevleri şehirden önce, kimi yazarlarda şehirden sonra gelmektedir. Keza, kullanılan kısaltmalarda da bir birlik yoktur.

Bağlaç yöntemi[9] (metin içinde parantez arasında, yazarın soyadı, yayın yılı, sayfa numarasının verilmesi ve bibliyografyada tüm kaynakların soyadı sırasında göre gösterilmesi, “Chicago Manuel of Style”) Türkiye’de siyasal bilimciler ve iktisatçılar tarafından gittikçe yaygın olarak kullanılmaktadır. Türk hukuk literatüründe genel kabul görmüş bir usûl değildir[10]. Bu usûlün daha az yer kaplaması ve daha pratik olması gibi avantajları vardır. Ancak, bu usûlün kullanıldığı referanslarda yazarların ismi akılda kalmakta, kitapların ismi ise hafızaya yerleşememektedir. Diğer yandan, bu usûl özellikle Anayasa Mahkemesi kararlarına atıf yapmak bakımından elverişsizdir. Zaten bu usûl Amerika’da esasen hukukçular tarafından kullanılmamaktadır. Bununla birlikte bu usûlün gittikçe yaygınlaştığını gözlemlemek gerekir. Örneğin 1999 yılından itibaren hakemli bir dergi statüsüne geçen Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi atıf usûlü olarak, kendisine gönderilen makalelerin bu usûlle yazılmış olmasını şart koşmaktadır.

Sonnot usûlü okuyucu için kullanışlı bir usûl değildir. Bu usûlde okuyucu ya kaynakları izlememekte, ya da sol elini okuduğu sayfada, sağ elini de bölümün sonunda bulunan sonnotlar sayfasına koyarak bir o sayfaya, bir bu sayfaya bakmak zorunda kalmaktadır. Sonnot usûlü okuyucu için zahmetlidir.

Kanımca anayasa hukuku alanında sayfanın altında gösterilen dipnot usûlü muhafaza edilmeli, bu dipnotlarda kitabın künye bilgilerinin veriliş sırası ve stilinde standartlaşmaya gidilmelidir. Benim dipnot atıfları için önerilerim şunlardır:

Kitaplara Atıf Usûlü:

Yazarın Adı Soyadı, Kitabın Başlığı, Şehir, Yayınevi, Baskı Sayısı, Yıl, sayfa numarası.

Örnek:

Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Yetkin Yayınları, Beşinci Baskı, 1998, s.25.

Makalelere Atıf Usûlü:

Yazarın Adı Soyadı, “Makalenin Başlığı”, Derginin Adı, Cilt, Yıl, Sayı, sayfa numarası.

Örnek:

Mehmet Turhan, “Anayasaya Aykırı Anayasa Değişiklikleri”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt XXXIII, 1976, Sayı 1‑4, s.63-104.

Kitap veya makalenin yazarları üçten fazla ise ilkinin ismi yazıldıktan sonra “ve diğerleri” anlamına gelen “et al.” kısaltması kullanılır. Yazarların akademik unvanları yazılmamalıdır.

Kitap veya makale çeviri ise, kitap veya makale isminden sonra çevirenin ismi yazılmalıdır. Çeviren, “çev.” olarak kısaltılır.

Derlemedeki Bir Çalışmaya Atıf:

Yazarın Adı Soyadı, “Çalışmanın Başlığı”, in Derleyenin Adı Soyadı (der.), Derlemenin Başlığı, Şehir, Yayınevi, Yayın Yılı, Sayfa Numarası.

Örnek:

Nükhet Turgut, “Türkiye’de Siyasal Muhalefet Olgusu ve Anlayışı”, in Ersin Kalaycıoğlu ve Ali Yaşar Sarıbay (der.), Türk Siyasal Hayatının Gelişimi, İstanbul, Beta, 1986, s.413-480.

Yayınlanmış Tebliğe Atıf:  

Yazarın Adı Soyadı, “Tebliğin Başlığı”, in Sempozyum Kitabının Adı, Şehir, Yayınevi, Yıl, Sayfa Numarası.

Anayasa hukuku alanında en önemli sempozyum Anayasa Mahkemesi kuruluş yıldönümü münasebetiyle her yıl Ankara’da Anayasa Mahkemesi tarafından Nisan ayının son haftasında düzenlenen Anayasa Yargısı sempozyumudur. Bu sempozyumda sunulan bildiri metinleri, Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasa Yargısı başlığı altında her yıl düzenli olarak yayınlanmaktadır. Bu sempozyum kitapları, Türk anayasa hukuku doktrininde çok önemli bir kaynak oluşturmaktadır. Halen 15’inci sayısı çıkmış, 16’ncı sayısı baskı aşamasındadır. Ancak bu esere nasıl atıf yapılacağı tereddütlüdür. İkinci sayısından itibaren, sempozyum kitapların sırtına (ön kapağına değil) numara konmaya başlanmıştır. Yazarlar da bu eserdeki tebliğlere atıf yaparken, bu numarayı sanki bir sayı numarası veya cilt numarasıymış gibi kullanmaktadır. Örnek:

Erdal Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, Anayasa Yargısı, Sayı 14, s.382-465.

Böylece bu sempozyum kitapları sanki bir süreli yayınmış gibi bir havaya bürünmektedir. Bunlar bir dergi değil, sempozyum kitabıdır. Bu nedenle yukarıda örnekte belirtilen usûl aslında hatalıdır. Ancak bu usûl kanımca genel kabul görmüştür. Sürdürülmesi uygun olur. Şu usûlün kullanılmasının daha yerinde olacağını düşünülebilir. Ancak bu atıf usûlü de gereğinden fazla uzundur:

Yazarın Adı Soyadı, “Tebliğin Başlığı”, Anayasa Yargısı: Anayasa Mahkemesinin ...’ncı Kuruluş Yıldönümü Nedeniyle Düzenlenen Sempozyumda Sunulan Bildiriler, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayını, Yıl, Sayı, s.

Örnek:

Erdal Onar, “1982 Anayasasında Milletvekilliğinin Düşmesi”, Anayasa Yargısı: Anayasa Mahkemesinin 35’nci Kuruluş Yıldönümü Nedeniyle Düzenlenen Sempozyumda Sunulan Bildiriler, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayını, 1997, Sayı 14, s.382-465.

Yayınlanmamış Yüksek Lisans ve Doktora Tezlerine Atıf Usûlü :

Yazarın Adı Soyadı, Tezin Adı, (Danışman: Adı Soyadı), Üniversitenin, Fakültenin veya Enstitünün Adı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans/Doktora Tezi, Kabul Yılı, (Tezin Bulunduğu Kütüphane ve Tezin Numarası).

Örnek:

Merih Öden, Türk Anayasa Hukukunda Eşitlik İlkesi, (Danışman: Prof.Dr.Ergun Özbudun), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 1989 (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesi, T-0128).

Yayınlanmamış tezlerde danışmanın adının da belirtilmesi uygun olur. Zira yığınla tez vardır ve bunların birçoğunun da düzeyi oldukça düşüktür. Tez sahipleri tanınmamış kişiler olduğundan yazarına bakarak onların değeri anlaşılamaz. O nedenle tezin değeri hakkında danışmanın ismi bir fikir verebilir. Ciddi bir bilim adamının yönetiminde hazırlanan bir tezin de ciddî olacağı varsayılabilir.

Bu bilgiler yeterli olmakla birlikte tezin basılmamış metninin hangi kütüphanelerde bulunduğunun ve kayıt numarasının belirtilmesi uygun olacaktır. Mikrofiş haline getirilmiş yabancı tezlerde mikrofiş haline getiren kurumu (örneğin Fransa’da ANRT) ve onun verdiği mikrofiş numarasını belirtmek de uygun olur.

İnternet Kaynaklarına Atıf Usûlü:  

Yazarın Adı ve Soyadı, “Yazının Başlığı”, Http Adresi, Erişim Tarihi, s.

Örnek:

Nick Szabo, “Commentaires on Hermeunetics”, http.//www.best.com/ ~szabo/hermeneutics.html, 10 Mayıs 1998, s.3.

İnternet kaynaklarına atıf yapılırken http adresi genelde, italik olarak değil, düz olarak yazılmaktadır. Ancak, kanımca bir dergi de yayınlanan makaleye atıf usûlü internet için de örnek alınabilir. Nasıl derginin adı italikle yazılıyorsa http adresinin de italikle yazılması uygun olur.

Bazen internetteki makale kağıt üzerinde çıkan normal bir dergide ilk önce yayınlanmıştır. Bu makale internete daha sonra konmuştur. Araştırmacı makalenin metnine, kağıt üzerinde yayın yapan dergiden değil de, internetten ulaşmışsa, makaleye normal bir dergi gibi atıf yapmalı, sonra parantez içinde http adresini ve erişim tarihini yazmalıdır. Örnek:

Ergun Özbudun “Seçim Sistemleri ve Türkiye”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 44, 1995, Sayı 1-4 (http://www.ankara.edu.tr/ law/dergi/10ergun.html, 12 Mart 1999).

Http adresinden sonra erişim tarihinin yazılması unutulmamalıdır. Zira internetteki belgeler sabit değildir. Sayfanın koyucusu tarafından değiştirilebilmektedirler. O nedenle o belgeye ulaşılan tarihin not edilmesi ihmal edilmemelidir.

Eğer internette bulunan sayfanın doğrudan yazıcıdan çıktısı alınıyorsa, Netscape programında çıktı kağıdın sol üst köşesinde web sayfasının adı, sağ üst köşesinde http adresi ve sol alt köşede sayfa numarası ve sağ alt köşede tarih ve saat otomatik olarak yazılmaktadır. Bu en sağlam yoldur. Ama pratik değildir. İnternetten ilgili sayfalar kopyalanıyorsa, sadece metin kopyalanır; http adresi ve tarih kopya edilmez. Daha sonra kaynağa atıf halinde http adresi ve tarih bulunamaz. Bu nedenle, kopya edilirken http adresleri ve tarihler ayrıca bir deftere not edilmeli veya kopya edilen metne girip en üste http adresi ve tarih ayrıca yazılmalıdır.

Aynı Kaynağa Tekrar Atıf :

Biz tekrar atıfta, yazarın soy isminden sonra op. cit., s. kısaltmasının kullanılmasını öneriyoruz. Örnek:

Özbudun, op. cit., s.34.

Araya başka atıf girmeden ikinci atıfta ise Ibid., s. kısaltmasını kullanıyoruz. Eğer yine üst nottaki sayfaya atıf yapılıyorsa sadece Ibid. kısaltmasının kullanılmasını öneriyoruz. Örnek:

1. Özbudun, op. cit., s.34.

2. Ibid., s.38.

3. Ibid.

Eğer çalışmada, bir yazarın birden fazla kitabı veya makalesi kullanılıyorsa, yazarın soyadından sonra, bunların başlığını sonraki atıflarda da tekrarlıyor, op. cit., s. kısaltmasını ondan sonra kullanıyoruz.

Örnek:

Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.45.

Yayınlanmamış Çalışmalara Atıf Yapılmaz.- Atıf konusunda yayınlanmamış çalışmalara atıf yapılamayacağını özenle belirtmek isteriz. Zira yayınlanmamış çalışmalara ulaşma imkanı yoktur. Yayınlanmamış çalışmalara atıf yapılamayacağı ilkesinin tek istisnası, yüksek lisans ve doktora tezleridir. Bunlara atıf yapılabilir. Zira bunların en az bir kopyası otantiktir. Resmen belirli bir kuruma déposé edilmiştir. Bunlara kabul edildikleri enstitüden ve ilgili üniversitenin veya fakültenin kütüphanesinden ulaşılabilir. Bunların dışında yayınlanmamış, kamu için gizli kalan bir çalışmaya atıf yapılması mümkün değildir. Kimi yazarlar, “yayınlanmamış makalelere” atıf yapmaktadır. Örneğin Necmi Yüzbaşıoğlu’nun Türk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku isimli kitabının çeşitli yerlerinde aynen şöyle bir atıf vardır[11]:

Zafer Üskül, “Türkiye’de Olağanüstü Halin Hukuki Çerevesi”, Yayınlanmamış makale.

Aynı “yayınlanmamış makale” bu kitabın bibliyografyasına da konulmuştur[12]. Necmi Yüzbaşıoğlu, Türkiye’de Kanun Hükmünde Kararnameler Rejimi isimli çalışmasında da Zafer Üskül’ün bu “yayınlanmamış makalesi”ne yine atıf yapmıştır[13]. Yayınlanmamış bu makaleyi -yayınlanmamış bir şeye “makale” denebilirse- okuyucu nereden bulabilir? Makaleden yapılan alıntıların otantik olduğunu nereden sınayabilir?

Keza, Türkiye’de birçok yazarın, hatta en ciddilerinin, “Yayınlanmamış Doçentlik Tezi” ibaresiyle birtakım hayalî çalışmalara atıf yaptığını görmekteyiz. Bilindiği gibi YÖK öncesi yıllarda “doçentlik tezi” diye bir tez çeşidi vardı. Ancak bu tezler yürürlükten kalkalı yıllar olmaktadır. Yürürlükteki hukuk düzenimize göre “doçentlik tezi” diye bir şey yoktur. Bu “doçentlik tezleri” hayalîdir. Doktora tezlerine atıf yapılabilmektedir, çünkü bunların en az bir örneği otantiktir, resmen ilgili bir kuruma déposé edilmiştir. Doktora tezi ilgili üniversite kütüphanesinde okuyucuların incelemesine açıktır. Hukuken mevcut olmayan “doçentlik tezleri”nin ise otantik nüshasını bulmak mümkün değildir. Çünkü böyle bir şey hukuken mevcut değildir. Bu çalışmaların bir kütüphaneye bırakılması zorunlu değildir; kaldı ki yazarı bırakmak istese de söz konusu çalışmayı, kütüphane görevlilerinin, kendi yönetmelikleri gereği, kabul edip kataloglarına işlemeleri mümkün değildir; çünkü kütüphanelerde kullanılan eser tasniflerinde “doçentlik tezi” diye eser kategorisi yoktur.

Bibliyografya.- Atıf usûllerine ilişkin son olarak şunu belirtelim: Haliyle, dipnotlarda geçen bütün kaynakları kitabın sonunda bir de yazarların soyadına göre alfabetik olarak sıralamak gerekir. Bu sıralama bibliyografyayı oluşturur.

Bibliyografyada yazarların soyadları, ön adlarından önce gelir ve virgülle ayrılır. Örnek:

Özbudun, Ergun. Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Yetkin Yayınları, Beşinci Baskı, 1998.

Biz, görünüş açısından bibliyografyada yazarın soyadının büyük harfle yazılmasını ve önadının da parantez içine alınmasının daha uygun olduğunu düşünüyoruz: Örnek:

ÖZBUDUN (Ergun), Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Yetkin Yayınları, Beşinci Baskı, 1998.

Bazı yazarlar, bibliyografyalarında kaynaklarını türlere göre veya konulara göre sınıflandırmaktadır: Kitaplar-makaleler; genel eserler-monografiler; Türkçe eserler-yabancı eserler; 1982 Anayasasına ilişkin olanlar-1961 Anayasasına ilişkin olanlar gibi. Kanımızca, bir bibliyografyada sınıflandırma yapılmamalıdır. Zira bibliyografyanın temel işlevi kitabın dipnotunda geçen ve ilki dışında sadece yazarlarının soyadı ve birtakım kısaltmalarla verilmiş eserlere kolayca ulaşmaktır. Bibliyografyada yapılacak her bölümleme bu amacın gerçekleşmesine engel olacaktır.

Yazılan kitabın bir de dizinin (fihrist, index) oluşturulmasında sayısız fayda vardır.

Dil.- Yazma başlıklı bu bölümde son olarak dil konusunda düşüncelerimizi de belirtmek isteriz.

Dil, bilimin aracıdır. Bilim adamı dili kendisinin dışında oluşmuş halde bulur. Güzel ya da çirkin, döneminin dilini kullanır. Kendi dışında gelişen bir şeye bilim adamının müdahalesi söz konusu olamaz. Bilim adamları dille uğraşacaklarına kendi konularıyla uğraşmalıdırlar. Bu vesileyle şunu da belirtmek isteriz ki, Türkiye’de dil konusuna fazla önem verilmekte, bilim adamlarının dilde mükemmel olması gereksiz yere istenmektedir. Bilim, dilin doğru bir teşkilidir. Ancak buradaki doğruluk, dilbilgisel doğruluk, edebiyat bakımından doğruluk değil, anlam bakımından doğruluk, mantık bakımdan doğruluktur. Anlamı doğru oldukça bilim adamlarının dil hatalarıyla, üslûbuyla fazla uğraşılmamalıdır. Aslında ülkemizdeki dil konusundaki bu aşırı özen, bilim adamlarının kendi konularıyla uğraşmamalarından kaynaklanmaktadır. Bazı bilim adamları kendi konularıyla uğraşmak yerine dille uğraşmaktadırlar.

Bilimsel metinler bizatihi birer metin olarak bir değere sahip değildirler. Bir bilimsel eserde dil, anlatılmak istenen şeyin sadece bir aracıdır. Anayasa hukukunda da bu böyledir. Bu nedenle metin süslenmemeli, anlatılmak istenen şey açıkça söylenmelidir. Bir yemek tarifi kitabında mühim olan şey, kitabın metninde kullanılan dilin güzel olması değil, o kitaba bakılarak güzel bir yemeğin pişirilebilmesidir. Aynı şey anayasa hukuku için de geçerlidir.

İmlâ Kılavuzu.- Yazarken Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu[14] esas alınmalıdır. Başka kişi ve kurumların hazırladıkları imlâ (yazım) kılavuzlarına itibar edilmemelidir. Bir ülkedeki imlâ düzeni mahiyeti gereği tek olmalıdır. Önerileri daha mantıklı bile görünse, bir ülkede ikinci bir imlâ kılavuzunun olması imlâ düzenini yıkar. O halde birden fazla imlâ kılavuzunun olduğu Türkiye gibi bir ülkede yapılması gereken şey, bu imlâ kılavuzlarından birinin seçilmesi, diğerlerinin unutulmasıdır. Kanımızca, imlâ konusunda, Anayasamızın dil konusunda görevlendirdiği Türk Dil Kurumunun kılavuzunu esas almak ve diğerlerini görmezden gelmek en doğalıdır.

* * *

Okuma bölümünde yazarların dilin çok görevliliğini ve retorik etkisini kötüye kullanmaması gerektiğini açıklamıştık. Bir okuyucu olarak kandırılmamak isteyen kişi, yazmaya başladığında, bilgi vermek, tasvir etmek amacını gütmeli, dilin çok görevliliğini veya etkileme gücünü kötüye kullanarak okuyucuların duygularını ve davranışlarını etkilemeye çalışmamalıdır.


 

[1].      Bu kitaplardan bir kaçı şunlardır: Türkkaya Ataöv, Bilimsel Araştırma El Kitabı, Ankara, Savaş Yayınları, 1989; Halil Seyidoğlu, Bilimsel Araştırma ve Yazma El Kitabı, İstanbul, Güzem Yayınları, Yedinci Baskı, 1997; Zeynel Dinler, Bilimsel Araştırma ve İnternet’e Bağlı Bilgi Merkezleri El Kitabı, Bursa, Ekin Kitabevi, 1998; Robert A. Day, Bilimsel Bir Makale Nasıl Yazılır ve Yayınlanır, Ankara, Tübitak Yayınları, Dördüncü Baskı, 1988; Burhan Baloğlu, Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemi, İstanbul, Der Yayınları, 1997; Orhan Tütengil, Sosyal Bilimlerde Araştırma ve Metod, İstanbul, Ankara, Ayko Yayınları, 1981; Ruşen Keleş, Toplum Bilimlerde Araştırma ve Yöntem, Ankara, TODAİE Yayınları, 1976; Birsen Gökçe, Toplumsal Bilimlerde Araştırma, Ankara, Savaş Yayınları, 1988; Niyasi Karasar, Araştırmalarda Rapor Hazırlama, Ankara, 1994. Bu Türkçe kaynaklar genelde sosyal bilimler, özellikle iktisadî bilimler için hazırlanmıştır.

[2].      Turgut Kalpsüz, Turgut Akıntürk, Erden Kuntalp, Türk Hususi Hukukunda Atıf Usûlleri ve Kısaltmalar, Ankara, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1964; Karayalçın, op. cit. Bu eserler özel hukukçular için hazırlanmıştır. Ve standart bir bilimsel araştırma ve yazma el kitabı görünümünde değillerdir. Fransızca’da ise şu iki eseri zikrekmek gerekir: Henri Capitant, La thèse de doctorat en droit, Paris, 1951; Simone Dreyfus, La thèse et le mémoire de doctorat, Paris, Editions Cujas, İkinci Baskı, 1983.

[3].      Genel olarak kısaltmalar için bkz. Türk Dil Kurumu, İmlâ Kılavuzu, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1996, s.72-85.

[4].      Burada “zikretmek”, kelimesini Fransızca citer karşılığında kullanıyoruz. Zikretmek yerine “site etmek” te denilebilir. Yukarıdaki kullanımda da görüldüğü gibi, “atıf yapmak”, “gönderme yapmak”, “iktibas etmek”, “alıntı yapmak” kelimeleri bu “cité” etmeyi her zaman karşılayamamaktadır. Bir kanundan alıntı yapılmayıp, sadece onun adından bahsedilebilir. Keza illa bir yazardan alıntı yapılmaz; sadece onun adı “zikredilir”. “Site etmek” kelimesinin dilimize sokulması istenmiyorsa, “zikretmek” kelimesi yaygın halde kullanılmalıdır.

[5].      Dinler, op. cit., s.82; Seyidoğlu, op. cit., s.178.

[6].      Dinler, op. cit., s.83; Seyidoğlu, op. cit., s.179.

[7].      Dinler, op. cit., s.84; Seyidoğlu, op. cit., s.180.

[8].      Dinler, op. cit., s.88; Seyidoğlu, op. cit., s.178.

[9].      Dinler, op. cit., s.130-133; Seyidoğlu, op. cit., s.139-141.

[10].    Yavuz Sabuncu (op. cit.) ve Mustafa Erdoğan (op. cit.,) bu usûlü kullanmaktadır.

[11].    Bkz. Necmi Yüzbaşıoğlu, Türk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku, İstanbul, İ.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, 1993, s.322, 323, 324, 325, 326, 329.

[12].    Ibid., s.348.

[13].    Bkz. Necmi Yüzbaşıoğlu, Türkiye’de Kanun Hükmünde Kararname Rejimi, İstanbul, Beta, 1996, s.169, 191, 193.

[14].    Türk Dil Kurumu, İmlâ Kılavuzu, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları, Yenilenmiş ve Gözden Geçirilmiş Yeni Baskı, 1996.

 

Bölüm 8
Terminoloji
[1]

 

 

 

 

Bir bilimdalı her şeyden önce kendisine ve inceleme konusuna doğru bir isim vermelidir. Bu bölümde, Fransızca droit constitutionnel  ismi verilen bilimdalı ve Fransızca constitution ismi verilen bu bilimdalının konusu için Türkçede kullanılan terimler incelenecektir. Açıkçası bu bölümde “anayasa” ve “anayasa hukuku” terimlerini inceleyeceğiz. Bunu yaparken de bu terimleri hukukî-teknik anlamda tanımlamayacağız. Burada sadece dilsel olarak bu terimlerin anlamını araştırıp, bu bilimdalının kendisini ve konusunu ifade etmek için uygun terimler olup olmadığını tartışacağız.

A. “Anayasa” Terimi

“Constitutio”.- Latincede bir constitutio kelimesi vardır. Ancak bu kelime, devletin temel kuruluşunu değil, imparatorun özel bir işlemini, emirnamelerini ifade eder[2].

“Consti­tu­tion”[3].- Fransızcada “anayasa” kelimesinin karşılığı olarak consti­tu­tion kelimesi kullanılıyor[4]. Bu kelime constituer fiilinden türemiş bir isimdir. Constituer fiili ise “oluşturmak, teşkil etmek, meydana getirmek, kurmak, tesis etmek” anlamlarına gelmektedir[5]. O halde constitution’u “oluşum”, “kuruluş” olarak Türkçeye çevirebiliriz. Petit Robert de constitution için (genel anlamda) şu üç açıklamayı yapmaktadır: (1) Kurma eylemi (action d’établir); (2) Bir şeyin oluşum tarzı (manière dont une chose est composée); (3) Bir bütünü oluşturma eylemi (action de constituer un ensemble)[6].

“Kanun-ı Esâsî”[7].- Ülkemizde 1876 tarihli ilk Anayasa, “Kanun-ı Esâsî” ismini taşımaktadır. Tarık Zafer Tunaya’nın not ettiğine göre, Fransızca constitution karşılığı “kanun-ı esasî” kelimesinin kullanılmasını ilk defa Sadrıazam Mehmet Sait Paşa önermiştir[8]. “Esâsî”, “asıl ve temele mensup, esasla ilgili” demektir[9]. O halde “kanun-ı esâsî”, “asıl kanun”, “temel kanun” demektir.

“Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu” [10].- 1921 Anayasasına “Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu”[11] ismi verilmiştir. 1921 Anayasasına “Kanun-ı Esasî” değil de, “Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu” ismi verilmesinin nedeni her halde, herhalde 1876 Kanun-ı Esasîsinin yürürlükten kaldırılmamış olmasıdır. Tunaya’ya göre, “TBMM'nin ilk dönemi, 1921 Kanunua tek anayasa gözüyle bakmadığı için, ona organik bir iisim bulmuştu”[12]. 1876 Kanun-ı Esasîsini ilga eden 1924 Anayasası da her nedenese “Kanun-ı Esasî” ismini değil “Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu” ismini aldı.

“Anayasa”.- 1924 tarihli “Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu” 1945 yılında “mana ve kavramda bir değişiklik yapılmaksızın Türkçeleştirilmiş” ve yerine 10 Ocak 1945 tarih ve 4695 sayılı “Anayasa” kabul edilmiştir. Bu Anayasa, 1952 yılında kaldırılarak, 1924 tarihli “Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu” tekrar yürürlüğe konulmuştur. 1961 ve 1982 Anayasalarımızın başlığı “Anayasa”dır.

Değerlendirme.- “Teşkilât-ı esâsiyye kanunu” terimi “kanun-ı esâsî” terimine nazaran Fransızca constitution kelimesine daha uygundur. Yukarıda constitution’un “oluşum, kuruluş” anlamına geldiğini belirtmiştik. O halde, 1920’lerin Türkçesiyle “teşkilât”, constitution kelimesi için yerinde bir çeviridir. Herhalde bu “teşkilât”a, onu özel teşkilâtlardan ayırmak amacıyla ve 1876’nın mirasıyla bir de “esâsiyye” sıfatı eklendi. Böylece “teşkilât-ı esâsiyye” veya “esas teşkilât”, Fransızca constitution kelimesinin doğru bir karşılığı olarak dilimize yerleşti. Bugünkü Türkçeyle “esas teşkilât”, “temel kuruluş”, “ana kuruluş” demektir.

1920’lerde “Teşkilât-ı esâsiyye” veya “esas teşkilât” kelimelerine bir de kanun kelimesini eklemekte bir sakınca görülmemişti. Böylece esas teşkilatı düzenleyen kanuna da “teşkilât-ı esâsiyye kanunu” veya “esas teşkilât kanunu” denmişti. Keza, Fransızcada da constitution kelimesi ile kanun anlamına gelen loi kelimesinin birlikte, sıfat tamlaması şeklinde kullanıldığı da olur. Loi cons­titutionnelle, anayasal kanun demektir. Bu aslında “esas teşkilât kanunu”ndan başka bir şey değildir.

“Anayasa” tabiri ise yukarıda belirttiğimiz gibi, 1924 Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu için 1945-1952 yılları arasında ve 1961 ve 1982 Anayasalarımız için kullanılmıştır. Bülent Nuri Esen’in belirttiğine göre, “anayasa” terimini ülkemizde ilk kullanan, 1930’lu yıllarda Jandarma Subay Okulunda esas teşkilât hukuku dersi okutan Osman Nuri Uman’dır [13].

“Anayasa” terimi “ana” ve “yasa” kelimelerinden oluşmuş bileşik bir kelimedir. “Yasa” kanun demektir. “Ana” ise bilindiği gibi yavruyu doğuran dişidir. Bu anlamda “anayasa” “yasaların anası”, yani “yasaların kendisinden doğduğu yasa” anlamına gelmektedir.

B. “Anayasa Hukuku” Terimi

Fransızcada “anayasa hukuku” karşılığında droit cons­titutionnel terimi kullanılmaktadır. Bu terim sıfat tamlaması şeklindedir. Droit “hukuk” demektir. Constitutionnel ise yukarıda anlamını açıkladığımız constitution isminin sıfat halidir.

1. “Hukuk-ı Esâsiyye”

Ülkemizde droit constitutionnel yerine ilk önceleri “hukuk-ı esâsiyye” tabiri kullanıldı. Bu tabir başlangıcından 1930’lu yılların sonuna kadar istikrarlı bir şekilde kullanılmıştır. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde yazılmış anayasa hukuku kitapları bu başlığı taşımaktadır[14]. Baştan bu terim tamlama şeklinde “hukuk-ı esâsiyye” olarak kullanılırken sonraları, tamlama şekli kaldırılarak “esasiye hukuku”, “esasî hukuk”, “esas hukuk” şeklinde kullanılır oldu[15]. Bu terimleri kullanan yazarlar arasında Osmanlı dönemi için, Babanzade İsmail Hakkı, Celalettin Arif, Osman Sermet, Veli, Cumhuriyet dönemi için ise Ahmet Mithat, Ahmet Ağaoğlu, Haşim Refet Hakarar, Yusuf Ziya Özer ve kitabının ilk baskısı için Ali Fuat Başgil’i sayabiliriz. Bunların eserlerini ileride kısaca göreceğiz.

Eleştiri.- Osmanlı dönemindeki Anayasa, “Kanun-ı Esâsî” ismini taşıdığına göre, bu hukuk dalı için de “hukuk-ı esâsiyye”, “esasiye hukuku” veya “esasî hukuk” isimlerinin kullanılması yerindedir. Ancak bu terimler droit constitutionnel anlamını tam olarak vermekten uzaktır.

2. “Esas Teşkilât Hukuku”

1930’lu yılların sonlarından itibaren ise “hukuk-ı esâsiyye” ve “esasiye hukuku” tabirleri terkedilerek “esas teşkilât hukuku” tabiri kullanılmaya başlanmıştır. Burada dönemin Anayasasının ismine (Esas Teşkilât Kanunu) uyum sağlama düşüncesinin rol oynadığı gözlemlenebilir[16].

“Esas teşkilât hukuku” tabirini kitap başlığı olarak ilk kullanan yazar, tespit edebildiğimiz kadarıyla Ali Fuat Başgil’dir. Yazarın 1934 yılında yayınlanan kitabı Esasiye Hukuku Dersleri (İstanbul, 1934) başlığını taşımasına rağmen, 1939 yılında yayınlanan kitabı Türkiye Esas Teşkilatı ve Siyasî Rejimi (İstanbul, 1939) başlığını taşımaktaydı. Keza yazarın sonraki yıllarda yayınlanan kitapları da Esas Teşkilât Hukuku başlığını taşımıştır[17]. Hüseyin Nail Kubalı’nın 1943’te yayınlanan eseri de Esas Teşkilat Hukuku Dersleri (İstanbul, 1943) başlığını taşıyordu.

“Esas teşkilât hukuku” terimi günümüzde artık terkedilmiş gibi görünüyorsa da yakın zamana kadar kullanılmıştır. Orhan Melih Kürkçüer[18], Selçuk Özçelik[19] ve Kemal Dal[20]’ın eserleri bu başlığı taşımaktadır.

Eleştiri.- Yukarıda “teşkilât-ı esâsiyye” veya “esas teşkilât” tabirinin Fransızca constitution’un en doğru olarak Türkçeye aktarılması olduğunu belirtmiştik. Yukarıda constitution’un “oluşum, kuruluş” anlamına geldiğini açıklamıştık. O halde, 1920’lerin Türkçesiyle “teşkilât”, constitution kelimesi için yerinde bir çeviridir. Herhalde bu “teşkilât”a, onu özel teşkilâtlardan ayırmak amacıyla ve 1876’nın mirasıyla bir de “esâsiyye” sıfatı eklendi. Böylece “teşkilât-ı esâsiyye” veya “esas teşkilât”, Fransızca constitution kelimesinin doğru bir karşılığı olarak dilimize yerleşti. Bugünkü Türkçeyle “esas teşkilât”, “temel kuruluş”, “ana kuruluş” demektir. Esas teşkilât hukuku da devletin esas kuruluşunun, temel kuruluşunun hukukudur. Bu nedenle “esas teşkilât hukuku” tabirinin Fransızca droit constitutionnel teriminin en doğru ve yerinde bir çevirisi olduğunu düşünüyoruz. Kanımızca bu hukuk dalının inceleme konusunu da en doğru bir şekilde “esas teşkilât hukuku” ifadesi dile getirmektedir; ancak, “esas teşkilât hukuku” terimi günümüzde artık terkedilmiştir. Bu nedenle biz de bu terim yerine birçok bakımdan eleştirilebilecek olan; ama yerleşmiş bir terim olan anayasa hukuku terimini tercih ediyoruz. Zira, eskilerin dediği gibi, “galat-ı meşhur fasih-i mehcurdan evlâdır”[21] ve Latinlerin dediği gibi error communis facit ius[22].

3. “Ana Hukuk”, “Devlet Ana Hukuku”

Hüseyin Nail Kubalı 1946 yılında yayınladığı eserine Devlet Ana Hukuku Dersleri (İstanbul, 1946) ismini vermiştir. Ali Fuat Başgil’de 1948’de yayınladığı eserine Ana Hukuk Dersleri (İstanbul, 1948) ismini vermiştir.

Eleştiri.- Eğer bu hukuk dalının temel kanunun ismi “Anayasa” ise bu hukuk dalının da “ana hukuk” olarak isimlendirilmesi tamamıyla yerindedir. “Medenî kanun” ile “medenî hukuk”; “ceza kanunu” ile “ceza hukuku”; “ticaret kanunu” ile “ticaret hukuku” kavramları arasında geçerli olan mantık ne ise, “anayasa” ile “ana hukuk” terimleri arasında geçerli olan mantık da odur. Bu nedenle, hukukun dallarının medenî hukuk, ceza hukuku, ticaret hukuku diye isimlendirildiği bir yerde anayasanın incelendiği hukuk dalının da “ana hukuk” olarak isimlendirilmesi fevkalâde mantıklı görünmektedir. Ancak ne var ki, bu tabir tutmamıştır. Bu da dilde mantığın her zaman işlemediğinin güzel bir göstergesidir.

4. “Anayasa Hukuku”

1945’te, 1924 Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu “Anayasa” olarak Türkçeleştirildikten sonra, “anayasa hukuku”terimi de adım adım kullanılmaya ve yerleşmeye başladı. Yukarıda “anayasa” terimini ilk kez 1930’lu yıllarda Jandarma Subay Okulunda esas teşkilât hukuku dersi okutan Osman Nuri Uman’ın kullandığını belirtmiştik. Uman’ın Esasiye Hukuku (Ankara, 1939) isimli bir kitabı vardır. Bu kitap alt başlık alarak “Ana Yasa Hukuku” başlığını taşımaktadır[23]. Uman’dan sonra, kitabına Anayasa Hukuku başlığını veren ikinci yazar, Bülent Nuri Esen’dir. Yazar 1945 yılında yayınlanan kitabına Anayasa Hukuku ismini vermiştir. Esen’den sonra bu terimi, kitabına isim olarak kullanan yazar Sadık Tüzel olmuştur. Sadık Tüzel’in Anayasa Hukuku isimli kitabı 1950, 1960 ve 1969’da olmak üzere toplam üç baskı yapmıştır[24].

1960’lardan itibaren, yukarıda belirttiğimiz Orhan Melih Kürkçüer, Selçuk Özçelik ve Kemal Dal dışında, bütün yazarlar anayasa hukuku terimini kullanmışlardır ve kullanmaktadırlar. Anayasa hukuku teriminin günümüzde büyük ölçüde yerleştiğini ve genel kabul gördüğünü söyleyebiliriz.

Eleştiri.- Ali Fuat Başgil “anayasa hukuku” tabirini eleştiriyor. Ona göre, yasa kanun demek olduğuna göre, anayasa hukuku “ana kanun hukuku” demek olur. “Bu ise hukukun sırf kanundan ibaret olduğu fikrini verir. Halbuki, her koluyla Hukukun kanun üstü, kanun koyucuların havsalasını aşan bir değeri vardır”[25].

Buna karşılık, Bülent Nuri Esen ve İlhan Arsel’e göre “anayasa hukuku” tabirini kullanmakta isabet vardır. Bu tabir dile kolay ve maksadı anlatmaya elverişlidir[26]. Profesör Arsel’e göre, “anayasa” tabirini Ali Fuat Başgil’in yaptığı gibi “ana” ve “yasa” şeklinde iki ayrı kelimeden oluşmuş bir terkib olarak değil de, her iki kelimenin meydana getirdiği, bir tek terkib şeklinde, yani “esas teşkilât” manasına gelecek olan “anayasa” şeklinde kabul etmek gerekir. Böyle olunca, “anayasa hukuku” dendiğinde bundan “ana kanun hukuku” değil “esas teşkilât hukuku” anlaşılmalıdır[27].

5. “Anayasa Bilimi”

Anayasa hukuku yerine İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Bakır Çağlar, “anayasa bilimi” terimini kullanmaktadır. Yazarın bu isimli 1989’da yayınlanmış bir de kitabı vardır[28].

Eleştiri.- Bakır Çağlar kitabına “anayasa hukuku” değil, “anayasa bilimi” ismini vermiştir. Ancak “anayasa bilimi”nin ne olduğunu ve niçin “anayasa hukuku”na tercih edilmesi gerektiğini pek açıklamamaktadır. Kitabın ilk sekiz sayfalık “Anayasanın Cismanileşmesi: Anayasa Hukukundan Anayasa Bilimine” başlıklı “Başlarken” bölümünde bunun açıklanması beklenmektedir; ama bu bölümden pek de bir şey anlaşılamamaktadır. Yazar, bu bölümde “anayasaların cismanileşmesi”nden, anayasa hukukunda “teolojik” dönemin sona ermesinden, Joseph-Barthélemy’nin anayasa hukukunu “pozitif bir bilim, kurumların pratik işleyişini, anatomi, fizyoloji ve patolojisini bilimsel araştırma konusu” yapmayı amaçladığından bahsetmektedir[29]. Çağlar’a göre, anayasa hukuku artık “teolojik dönemin kalıntılarından arınmakta” ve “değer yargıları yerine bilimsel gerçeklere yönelmekte”, “olması gereken yerine olanı araştırırken bilimselleşmektedir”[30]. Keza yazara göre, anayasalar, “Politiği Hukuka dönüştürme, önce siyasî sistemi sonra da sosyal sistemi kurumsallaştırma işlemleridir”[31]. İşte yazara göre, anayasa biliminin konusu bu “kurumsallaşan siyasî-sosyal sistem ya da ‘anayasal sistem’dir”[32]. Bakır Çağlar, kurulmakta olan anayasa biliminin “klasik teorinin bölmelere ayırdığı siyasî-sosyal sistemin kurumsallaşmış bütününün, kısaca anayasal sistemin bilimi” olduğunu söylemektedir[33]. Yukarıdaki alıntılar dışında bu “anayasa bilimi” kavramı hakkında bir açıklama yoktur. Normal olarak, yazarın kitabına başlık olarak seçtiği bir kavramı daha ayrıntılı olarak açıklaması beklenirdi.

Kanımızca, “anayasa bilimi” terimi isabetsizdir. İllâ başlıkta bir “bilim” kelimesi kullanılacak idiyse, “anayasa hukuku bilimi” denmesi gerekirdi. Zira, “hukuk” kelimesi hem bağlayıcı normlar sistemi anlamında, hem de bu kuralları inceleyen bilim anlamında kullanılmaktadır. Örneğin “Türk hukuku”, “Alman hukuku” ifadelerinde “hukuk” kelimesi birinci anlamda, “hukuk fakültesi” ifadesinde ise ikinci anlamda kullanılmaktadır[34]. Hukuk kurallarından ayrı bir “hukuk bilimi” de vardır. Bu ifade yaygın olarak da kullanılmaktadır[35]. Ancak bu ifadeyi kullananlar, “hukuk” ile “hukuk bilimi”ni birbirinden ayırmaktadır. Bunlardan birincisi ikincinin inceleme konusunu oluşturur[36]. Dolayısıyla arzu ediliyorsa “anayasa hukuku” ile “anayasa hukuku bilimi” arasında bir ayrım yapılabilir. Bunlardan birincisi ikincinin inceleme konusudur.

Ancak “anayasa bilimi” terimi “anayasa hukuku bilimi” teriminden farklıdır. “Anayasa bilimi” terimi klasik “anayasa hukuku” teriminin alternatifi olarak önerilmektedir. Oysa “anayasa hukuku bilimi” terimi ile klasik “anayasa hukuku” arasında bir karşıtlık yoktur. Sadece bir isimlendirme farkı vardır. “Anayasa bilimi” ifadesiyle yeni bir “bilim” kurulduğu izlenimi uyandırılmaktadır. Oysa “anayasa hukuku bilimi” ifadesiyle, mevcut olan bir bilim dalına daha doğru görülen bir isim verilmek istenmektedir.

“Anayasa bilimi” ifadesi başka açılardan da yanlıştır. Örneğin bir “ceza hukuku” vardır, bir de aynı alanda fen bilimlerinin yöntemlerini kullanarak faaliyet gösteren “kriminoloji” vardır. Bunlar birbirinden tamamen farklıdır. Kriminoloji ceza hukukuna alternatif bir bilim değildir. Bir “ceza hukuku bilimi”nden bahsedilecekse, bu bir “kriminoloji” anlamında “ceza bilimi” veya “suç bilimi” değil, klasik ceza hukuku anlamında bir bilimdir. Nasıl ceza hukukuna “ceza bilimi”, “suç bilimi” ismi verilemezse, anayasa hukukuna da “anayasa bilimi” ismi verilemez. Tekrarlayalım: İllâ bir bilimden bahsedilecekse, “ceza hukuku bilimi”nden, “anayasa hukuku bilimi”nden bahsedilmelidir.

Bakır Çağlar’ın kullandığı bu “anayasa bilimi” kavramını Mustafa Erdoğan da eleştirmektedir. Erdoğan “anayasa bilimi” terimini “oldukça iddialı” bulmaktadır[37]. Erdoğan’a göre “bu iddialı tutumu açıklama sadedinde dile getirilen noktalar, iddianın büyüklüğü karşısında oldukça zayıf kalmaktadır”[38]. Diğer yandan, Mustafa Erdoğan, Bakır Çağlar ’ın anayasa biliminin konusu olarak takdim ettiği “anayasal sistem”in “tüm toplumsal alanı kaplayacak şekilde kavramlaştırılmasını” da pek doğru görmüyor[39]. Çünkü,

“anayasaların eksenini sivil toplum-devlet ilişkisinin oluşturduğu doğrudur, ama bu ilişkinin ‘sosyal sistemi’ kurumsallaştırma boyutuna taşınması bu esprinin tamamen dışında kalır. Gerçi, bir anayasal sistem sosyal sistem ile ilişkilidir, ama bu ilişki birinin diğerini kapsaması ve/veya belirlemesi anlamında değildir. Esasen, böyle bir normlar sistemi, anayasadan çok, kapsayıcı bir sosyal ahlak koduna benzemektedir”[40].

6. “Anatüze ”

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cem Eroğul, “anayasa hukuku” terimi yerine “anatüze” teriminin kullanılmasını öneriyor. Yazarın bu başlıklı bir de kitabı vardır[41].

Eleştiri.- Tüzenin hukuk olduğu biliniyor. O halde “anatüze”, “ana hukuk” demektir. Bu terim yukarıda görüldüğü gibi yeni bir terim değil, Hüseyin Nail Kubalı tarafından 1946’da ve Ali Fuat Başgil tarafından 1948’de kullanılmış bir terimdir[42]. Ancak bu terim tutmamıştır. Diğer yandan, Türkçede hukuk kelimesinin yerine “tüze” kelimesi uzun zamandır önerilmiş, ancak benimsenmemiştir. Bu nedenle, bir yandan “ana hukuk” tabirinin, diğer yandan “tüze” kelimesinin tutmadığına bakılarak, “anatüze” teriminin de evleviyetle tutmayacağı tahmin edilebilir.

 


 

[1].      Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilat Hukuku, İstanbul, Baha Matbaası, 1960, s.3-4; Hüseyin Nail Kubalı, Anayasa Hukuku Dersleri, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1971, s.1-2; Bülent Nuri Esen, Anayasa Hukuku, Ankara, Ayyıldız Matbaası, 1970, s.12-13; İlhan Arsel, Anayasa Hukuku (Demokrasi), Ankara, Doğuş Matbaacılık, 1964, s.4-6; Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku, İstanbul, Beta, Beşinci Bası, 1998, s.1-2; Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Ankara, Siyasal Kitabevi, 1996, s.11-12.

[2].      Paul Bastid, L’idée de constitution, Paris, Economica, Coll. “Classique”, 1985, s.12.

[3].      İngilizce constitution, İtalyanca constituzione, İspanyolca constitucion, Almanca Verfassung.

[4].      Bastid, op. cit., s.9-17.

[5].      Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük, İstanbul, Adam Yayınları, 1990, constituer maddesi.

[6].      Paul Robert, Dictionnaire de la langue française, (Rédaction dirigée par A. Rey et J.Rey-Debove), Paris, Le Robert, 1991, constitution maddesi.

[7].      İlk Anayasamızın adı doğru olarak “Kanun-ı Esâsî” şeklinde yazılmalıdır. “Kanun-u Esasî”, “Kanunu Esasî” terimleri yanlıştır. Ferit Devellioğlu’nun açıkladığı gibi, sıfat tamlamalarındaki -i ve -ı, Türkçenin ses uyumu kurallarına göre, -u veya -ü şeklinde söylense de bu sesler, imlâ olarak -ı ve -i harfleriyle gösterilmelidir. Buna göre, ilk Anayasamız, “Kanun-ı Esâsî” şeklinde yazılır ve “Kanunu Esâsî” şeklinde söylenir. Ancak tamlamanın ilk kelimesinin sonu bir a ve u ile biterse tamlama arasındaki -i harfi yerine -yi harfleri kullanılır, “Şûrâ-yi Devlet” gibi (Bu konuda bkz. Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat, Ankara, Aydın Kitabevi, 1984, s.IV).

[8].      Tunaya, op. cit., 1969, s.115. Kubalı, Sait Paşa’nın Fransızca constitution kelimesi için Osmanlı yazısıyla “konstitüsyon” kelimesini de kullandığına işaret etmektedir (Ibid.). Bu tabir tutsaydı bugün anayasaya “konstitüsyon”, anayasa hukukuna da “konstitüsyon hukuku” diyor olabilecektik. Bu tabir de garip bir yan yoktur. Slavlar Fransızca constitution kelimesini kendi dillerine “konstitutsiya” şeklinde uyarlamışlardır. Türkî Cumhuriyetler de “anayasa” için bu tabiri kullanmaktadır.

[9].      Devellioğlu, op. cit., “esâsî” maddesi.

[10].    Bu Kanunun doğru yazılışı böyledir. Bu konuda Devellioğlu’nu izliyoruz. Bkz. supra, dipnot 7.

[11].    Bu Kanunun doğru yazılışı böyledir. Bu konuda Devellioğlu’nu izliyoruz. Bkz. supra, dipnot 7.

[12].    Tunaya, op. cit., 1969, s.116.

[13].    Esen, Anayasa Hukuku, op. cit., s.34.

[14].    Bu kitapların listesini ileride “Türk Anayasa Hukuku Doktrininin Gelişimi” başlıklı ön dördüncü bölümde göreceğiz.

[15].    Başgil, Esas Teşkilat Hukuku, op. cit., s.3.

[16].    Ibid., s.2.

[17].    İleride on dördüncü bölümde, Ali Fuat Başgil eserlerinin incelendiği yere bakınız.

[18].    Orhan Melih Kürkçüer, Esas Teşkilât Hukuku, Ankara, Ankara İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi Yayınları, Üçüncü Baskı, 1966.

[19].    A. Selçuk Özçelik, Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1982.

[20].    Kemal Dal, Türk Esas Teşkilât Hukuku, Ankara, Bilim Yayınları, İkinci Baskı, 1986.

[21].    Yaygın hata terkedilmiş doğrudan yeğdir (Başgil, op. cit., s.3; Teziç, op. cit., s.1).

[22].    Ortak hata hukuk yaratır (Türk Hukuk Kurumu, Türk Hukuk Lügatı, Ankara, Türk Hukuk Kurumu Yayınları, 1944, s.560).

[23].    Tunaya, op. cit., s.116 ve 203’te belirtiliyor. Uman, “anayasa”yı “ana yasa” şeklinde ayrı yazmaktadır.

[24].    Sadık Tüzel, Anayasa Hukuku, İzmir, Ege Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi Yayınları, Üçüncü Baskı, 1969.

[25].    Başgil, Esas Teşkilat Hukuku, op. cit., s.3.

[26].    Arsel, Anayasa Hukuku, op. cit., s.5.

[27].    Ibid.

[28].    Bakır Çağlar, Anayasa Bilimi: Bir Çalışma Taslağı, İstanbul, BFS Yayınları, 1989.

[29].    Ibid., s.2.

[30].    Ibid., s.3.

[31].    Ibid., s.6.

[32].    Ibid.

[33].    Ibid., s.7.

[34].    Bu konuda bkz. Kemal Gözler, Hukuka Giriş, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 1998, s.67.

[35].    Vittoria Villa, La science du droit, Trad. par Odile et Patrick Nerhot, Bruxelles, Paris, Story-Scientia, L.G.D.J., 1991.

[36].    Bu konuda bkz. Gözler, Hukukun Genel Teorisine Giriş, op. cit., s.20-23.

[37].    Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Ankara, Siyasal Kitabevi, 1996, s.14.

[38].    Ibid.

[39].    Ibid.

[40].    Ibid.

[41].    Cem Eroğul, Anatüzeye Giriş, Ankara, İmaj Yayıncılık, 1997.

[42].    Hüseyin Nail Kubalı, Devlet Ana Hukuku, İstanbul, 1946; Ali Fuat Başgil, Ana Hukuk Dersleri, İstanbul, 1948.

 

Bölüm 9
A
nayasa hukukunun tanımı

 

 

 

 

Bu bölümde anayasa hukukunun tanımı sorununu göreceğiz. Bunu yaparken ilk önce Fransız anayasa hukuku doktrininde verilmiş tanımları, sonra Türk anayasa hukuku doktrininde yapılmış anayasa hukuku tanımlarını inceleyeceğiz.

1. Fransız Doktrininde Anayasa Hukukunun Tanımı

Fransız anayasa hukuku doktrininde değişik anayasa hukuku tanımları yapılmış, anayasa hukuku konusu olarak değişik konular önerilmiştir. Şüphesiz bu tanımlar ve konular birbirine büyük ölçüde benzemektedir. Ancak standart bir tanımın yapıldığı, anayasa hukuku standart konularının tespit edildiğini söylemek oldukça güçtür. Biz burada yapılan tanımlardan, önerilen konulardan bazılarını göreceğiz.

Adhémar Esmein ’e göre, anayasa hukukunun üçlü bir konusu vardır: (1) Devletin şekli; (2) hükûmet organlarının şekli; (3) devletin haklarının sınırları[1]. O halde Esmein’in anayasa hukukunu, devletin ve hükûmet organlarının şekli ile devletin haklarını inceleyen bir hukuk dalı olarak tanımladığını söyleyebiliriz.

Léon Duguit ’ye göre ise, anayasa hukuku devletin sahip olduğu iktidarları ile yükümlülükleri ve devletin iç teşkilatını düzenleyen hukuk kurallarından oluşan bir hukuktur[2].

Julien Laferrière ’e göre ise, anayasa hukuku, “devletin yüksek organlarını (organes supérieurs de l’Etat)” inceleyen bir hukuk dalıdır[3]. Yazara göre, anayasa hukuku, devletin yapısı ve biçimi, devletin yüksek organlarının (parlâmento ve yürütme) organizasyonu, işleyişi ve yetkileri ve nihayet vatandaşların yönetime katılması gibi konuları incelemektedir[4].

Georges Vedel  de anayasa hukukunu Laferrière’e benzer şekilde tanımlıyor. Yazara göre, anayasa hukukunun konusunu “devletin yüksek organizasyonu  (organisation supérieur de l’Etat)” oluşturur. Anayasa hukuku, devletin yüksek organlarının (organes supérieurs de l’Etat) statüsünü belirleyen hukuktur[5].

Fransız doktrinine bakıldığında, anayasa hukukunun genel olarak yasama ve yürütme gibi devletin yüksek organlarının kuruluşunu ve işleyişini inceleyen bir hukuk dalı olarak tanımlandığı görülmektedir.

Fransız anayasa hukuku doktrininden örnek niteliğinde anayasa hukuku tanımları verdikten sonra şimdi, Türk anayasa hukukundan değişik anayasa hukuku tanımları verelim.

2. Türk Doktrininde Anayasa Hukukunun Tanımı

İlk önce şunu gözlemleyebiliriz ki, Türk doktrinindeki eski yazarlar, anayasa hukukunun tanımı ve konusu sorununa yeterince ilgi göstermişlerdir. Başgil, Kubalı, Esen, Arsel, Tüzel ve Kürkçüer’in kitaplarında anayasa hukuku tanımı ve konusu problemine adanmış başlıklar vardır. Buna karşılık, modern doktrinde, Ankaralı yazarlarda (Özbudun, Soysal, Dal, Eroğul, Sabuncu, Erdoğan) anayasa hukukunun tanımı veya konusuna adanmış başlıklar yoktur.

Biz bir anayasa hukuku tanımı yapmış yazarlardan hareketle örnek anayasa hukuku tanımları vereceğiz.

Ali Fuat Başgil ’den başlayalım. Yazara göre, anayasa hukuku, “bir devletin siyasî rejimini, yani merkezi organ ve müesseseleriyle bunlardan her birinin teşekkülünü, işlemesini, vazife ve selahiyet­lerini ve vatandaşlarla münasebet tarzlarını gösteren ve vatandaşla­rın ana hak ve hürriyetlerini tayin eden kaide ve prensiplerin mec­mu­u­dur”[6].

Hüseyin Nail Kubalı ise anayasa hukukunu “devletin anayapısı ve bu yapının muhtelif parçaları arasındaki münasebetleri ve bütünün fonksiyonlarını ve Devlet karşısında fertlerin ana hak ve hürriyetlerini tayin ve tanzim eden kaide ve müesseselere bunları tetkik ve izah eden hukuk ilmidir”[7].

Bülent Nuri Esen ’de çok belirgin bir anayasa hukuku tanımı olmamasına rağmen tanım yerine geçecek şu ifadelere rastlanmaktadır: “Anayasa hukuku devleti özünde, yapısında ve varlığında ele alır. Devlet yönetimi mekanizmasını, hükûmeti bunun için gerekli olan siyasî otoriteyi kurallara bağlar”[8]. “Anayasa hukuku her şeyden önce üstün buyruğun meydana gelmesi koşullarını, yapısını, ilişkilerini ve üstün buyurma yetkisinin kendilerine verildiği organların işleyişini ele alır”[9].

İlhan Arsel’e göre ise “anayasa hukuku hükûmetin yapısını, vazifelerini ve fertlerle münasebetlerini tetkik eden hukuk koludur”[10]. İlhan Arsel’de değişik ifadelerle yapılmış benzer bir anayasa hukuku tanımına daha rastlanmaktadır: “Anayasa hukuku millî hayatı tanzim eden, millî hayata istikamet veren ve idare mekanizmasına muharrik kuvvet vazifesini gören Devletin en yüksek organlarını, bu organların teşekkül tarzlarını, birbirleriyle olan münasebetlerini, ferdin bu organlarla olan münasebetlerini tetkik eden bir hukuk koludur”[11].

Sadık Tüzel’e göre ise, anayasa hukuku, “devletin siyasî teşkilâtını amme kuvvetleri arasındaki farkı, hükûmetin esasını ve cevherini teşkil eden kanun yapmak ve kanun tatbikini temin etmekten ibaret olan iki fonksiyonunu ifa etmek vazifesini üzerine alan şahsiyetlerin tayin ve seçimi kurallarını bildirir”[12].

Orhan Melih Kükçüer  ise anayasa hukuku konusunda şu tanımı veriyor: “Esas Teşkilât Hukuku, bir devletin siyasî müesseselerinin, teşkilât ve faaliyetlerini düzenleyen âmme hukukuna dahil bir hukuk dalıdır”[13].

A. Selçuk Özçelik ’e göre ise, anayasa hukuku, “Devletin siyasî bünyesini, çalışmasını, fonksiyonlarını, hükûmet usûl ve teşkilâtını kuran Devlet otoritesi, iktidarı karşısında vatandaşların (fertlerin) temel hak ve hürriyetlerini gösteren ilim dalıdır”[14].

Tarık Zafer Tunaya ’ya göre ise, “anayasa hukuku, siyasal hayatın gerçeklerini hukukî olarak çerçeveleyen ve bunları düzenlemekle görevli hukuk koludur”[15].

Özkan Tikveş ’e göre ise, anayasa hukuku, “Devlet’in biçimini saptar, ana kuruluşu ile siyasal rejimini, yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkileri inceler; ayrıca bireylerin siyasal iktidar karşısındaki haklarını gösterir”[16].

Günümüz yazarlarının anayasa hukukunun tanımı ve konusu sorunu karşısında oldukça ilgisiz davrandıklarını yukarıda belirtmiştik. Bununla birlikte, Gözübüyük ve Teziç’te birer anayasa hukuku tanımına rastlanabilir.

A. Şeref Gözübüyük ’e göre, anayasa hukuku, “devletin biçimini, ana kuruluşlarını, yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kullanan organlarının yapısını ve işleyişini, bireylere sağlanan temel hak ve özgürlükleri inceler”[17].

Erdoğan Teziç’e göre ise “anayasa hukuku, bir iç kamu hukuku olarak, devletin temel kuruluşunu, işleyişini, iktidarın el değiştirmesini ve iktidar karşısında bireylerin özgürlüklerini inceleyen bir disiplindir”[18].

* * *

Bizim burada kendimize özgü bir anayasa hukuku tanımı yapma gibi bir çabamız yoktur. Burada sadece doktrindeki mevcut durumu saptamaya ve bunu yansıtmaya çalışıyoruz.

Yukarıdaki tanımların hepsini içeren genel bir tanım yapmak imkânsız değilse de, oldukça zordur. Biz yine de yukarıdaki tanımlarda dile getirilen unsur ve özellikleri az çok içeren kapsayıcı bir anayasa hukuku tanımı yapmaya teşebbüs ettik:

Anayasa hukuku, yasama, yürütme ve yargı gibi devletin temel organlarının kuruluşunu, işleyişini ve bu organlar arasındaki karşılıklı ilişkileri ve devlet karşısında vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini düzenleyen hukuk kurallarını inceleyen bir hukuk bilimi dalıdır.


 

[1].      Adhémar Esmein, Eléments de droit constitutionnel, Paris, Librairie de la Société du recueil des lois et des arrêts, 1896, s.1.

[2].      Léon Duguit, Manuel de droit constitutionnel, Paris, Anciennes maisons Thorin et Fontemoing, 1923, s.38.

[3].      Julien Laferrière, Manuel de droit constitutionnel, Paris, Editions Domat-Montchrestien, 2e édition, 1947, s.1.

[4].      Ibid., s.2.

[5].      Georges Vedel, Droit constitutionnel, Paris, Sirey, 1949, (réimpression, 1989), s.4-5.

[6].      Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, op. cit., s.50.

[7].      Hüseyin Nail Kubalı, Esas Teşkilât Hukuku, İstanbul, 1955, s.24.

[8].      Esen, Anayasa Hukuku, op. cit., s.13.

[9].      Ibid., s.14.

[10].    Arsel, Anayasa Hukuku, op. cit., s.8.

[11].    Ibid.

[12].    Tüzel, op. cit., s.24.

[13].    Kürkçüer, op. cit., s.17.

[14].    Özçelik, Esas Teşkilât Hukuku, op. cit., s.1.

[15].    Tarık Zafer Tunaya, Siyasal Kurumlar Ve Anayasa Hukuku, İstanbul, Araştırma, Eğitim, Ekin Yayınları, 5. Bası, 1982, s.34.

[16].    Özkan Tikveş, Teorik ve Pratik Anayasa Hukuku, İzmir, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, 1982, s.19.

[17].    A. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku, Ankara, Turhan Kitabevi, Yedinci Baskı, 1998, s.4.

[18].    Teziç, op. cit., s.4.

 

Bölüm 10
A
nayasa hukukunun konusu

 

 

 

 

Bu bölümde anayasa hukukunun konusunu saptamaya çalışacağız.

Yukarıda anayasa hukukunun değişik tanımlarını gördük. Keza önceki bölümün sonunda biz de genel bir anayasa hukuku tanımı yaptık. Gerek bizim yaptığımız tanım, gerek diğer örnek tanımlar incelenirse, bu tanımların anayasa hukukunu, incelediği konulara göre tanımladıkları gözlemlenebilir. Genellikle, “anayasa hukuku, şu şu konuları inceleyen hukuk dalıdır” gibi tanımlar yapılmaktadır. O nedenle, aslında anayasa hukukunun “tanımı” ile “konusu” arasında bir bağlantı vardır. Dolayısıyla, anayasa hukukunun konularını, anayasa hukuku tanımından hareketle çıkarabiliriz.

Yukarıda yaptığımız anayasa hukuku tanımını tekrarlayalım:

Anayasa hukuku, yasama, yürütme ve yargı gibi devletin temel organlarının kuruluşunu, işleyişini ve bu organlar arasındaki karşılıklı ilişkileri ve devlet karşısında vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini düzenleyen hukuk kurallarını inceleyen bir hukuk bilimini dalıdır.

Bu tanıma göre anayasa hukukunun belli başlı iki veçhesi vardır: Bunlardan birincisi devletin temel organlarıyla, ikincisi ise vatandaşların temel hak ve özgürlükleriyle ilgilidir.

Birinci veçhesinde anayasa hukuku, yasama, yürütme ve yargıdan oluşan devletin temel organlarının, bir yandan kuruluşunu, diğer yandan onların işleyişini incelemektedir. “Kuruluş” ile kastedilen şey, yasama, yürütme ve yargının organik açıdan incelenmesidir. “İşleyiş” ile kastedilen şey ise, bu organların fonksiyonel açıdan incelenmesidir. Keza birinci veçhede anayasa hukuku, bu temel organların karşılıklı ilişkilerini de incelemektedir.

İkinci veçhesinde ise, anayasa hukuku vatandaşların devlet karşındaki temel hak ve özgürlüklerini incelemektedir. Bu temel hak ve özgürlükler, aynı zamanda devletin temel organlarının yetkilerinin sınırını da oluşturmaktadır.

Böylece anayasa hukukunun konusu ortaya çıkmaktadır. Görüldüğü gibi anayasa hukukunun konusunun kısaca devlet olduğunu söyleyebiliriz.

* * *

Anayasa hukuku konusunu tespit için değişik yöntemlerden hareket edilebilir. Yukarıda yapıldığı gibi belirli bir tanımdan mantıkî çıkarımlar yapılarak konu saptanabilir. Aslında nihaî tahlilde her bilim dalının konusunu, o dalda çalışan kişiler saptamaktadır. Anayasa hukukunun konusunu da anayasa hukukçuları belirlemektedir. O halde anayasa hukukunun konusunun anayasa hukukçularının inceledikleri şeylerden oluştuğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Eğer bu böyleyse, anayasa hukukçularının kitaplarındaki bölüm başlıklarından hareket etmek gerekir. Eğer biz anayasa hukukçularının kitaplarındaki bölüm başlıklarının bir dökümünü yaparsak, anayasa hukukunun konusunu da sağlıklı bir biçimde saptamış oluruz.

Biz aşağıda onüç ve ondördüncü bölümlerde Fransız ve Türk anayasa hukuku doktrinlerinin gelişimini inceleyeceğiz. Bu kısımda belli başlı yazarların kitaplarını gözden geçirip bunların inceledikleri konuları ve konularına yaklaşım yöntemlerini ortaya koymaya çalışacağız. Orada bu konu dökümü ayrıntılı bir şekilde her yazar için zaten yapılmıştır. O nedenle burada bu konu dökümünü her yazar için tekrarlamayacağız.

Sadece orada yapılan dökümlerden hareketle olabildiğince her konuyu kapsayan bir liste yapmaya çalışacağız. Burada çıkaracağımız konular, değişik yazarların incelediği her konuyu aşağı yukarı içerecektir.

1. Fransız Anayasa Hukuku Doktrininin Konuları

Önce Fransız anayasa hukuku doktrini konularını görelim. Aşağıda onüçüncü bölümde görüleceği üzere Fransız anayasa hukuku doktrini üç ayrı döneme ayrılmaktadır.

a) Birinci Dönemin Konuları.- Burada da ilk önce Fransız anayasa hukuku doktrininin birinci döneminden, yani klasik dönemden başlayalım. Klasik doktrinin en ünlü temsilcileri olarak Esmein, Carré de Malberg, Duguit, Hauriou, Barthélemy-Duez, Laferrière ve son temsilcisi olarak Vedel[1] sayılabilir.

Fransız anayasa hukuku klasik doktrininin konuları  incelendiğinde grosso modo ikili bir ayrım gözlemlenebilir. Klasik yazarlar, eserlerinin genellikle “anayasa hukukunun genel teorisi” gibi isimler taşıyan birinci kısımlarında, devlet, devlet şekilleri (üniter devlet-federal devlet), millî egemenlik ilkesi, egemenliğin kullanımına göre hükûmet şekilleri (doğrudan, yarı-doğrudan ve temsilî hükû­met), kuvvetler ayrılığı ilkesi, kuvvetler ayrılığına göre hü­kû­met sistemleri (meclis hükûmeti, parlâmenter hükûmet sistemi, başkan­lık sistemi), anayasa çeşitleri, anayasanın üstünlüğü, kanunların anayasa uygunluk denetimi gibi konular işlemektedir. Keza genel teori kısmında, “siyasî rejimler” başlığı altında değişik ülkelerin anayasal düzenlerinin incelenmesine de rastlanmaktadır. Klasik anayasa hukuku kitaplarının ikinci kısmında ise, 1875 Anayasasına göre anayasal sistem incelenmektedir. Burada ilk önce kısaca anayasal gelişmeler görülmekte, sonra yürürlükteki Anayasanın kurduğu yasama, yürütme ve yargı organlarının örgütlenmesi ve işleyişi incelenmektedir[2].

Fransa’nın güncel siyasal kurumlarının incelenmesi için her şeyden önce, Laferrière’in belirttiği gibi[3], bu kurumların içinde bulunduğu sistemi, bu kurumların temel ilkelerini ve teorilerini görmek gerekir. İşte klasik anayasa hukuku kitaplarının birinci kısmında bulunan “anayasa hukukunun genel teorisi” buna hizmet eder. Keza yürürlükteki anayasa kurumlarını anlayabilmek için o kurumların o aşamaya nasıl geldiğini, yani tarihsel gelişimini bilmek gerekir. Siyasal kurumların incelendiği bölümde bir de Fransız anayasa tarihinin gelişmelerinin verilmesinin nedeni budur.

Yukarıda görüldüğü gibi, klasik teorinin inceleme konularının hemen hepsi devlet eksenlidir. Devletin kendisi, organları, bu organların kuruluşları ve fonksiyonları incelenmektedir.

Klasik teorinin inceleme konularının hepsi anayasa metinlerinde düzenlenmiş olan konulardır. Klasik teoride, anayasa tarafından kurulan devletin temel organlarının örgütlenmesi ve işleyişi, birbirleriyle olan ilişkileri incelenmektedir.

b) İkinci Dönemin Konuları.- Aşağıda onüçüncü bölümde görüleceği gibi, Fransa’da 1950’lerden itibaren başlayan ikinci dönemde , anayasa hukuku doktrinine siyasal bilim yaklaşımı hâkim olmuştur. Bu dönemde sadece klasik teorinin konularına yaklaşım tarzı değişmemiş, aynı zamanda bizatihi konuları da değişmiştir.

Örneğin 1960’lı, 1970’li yıllarda yazılmış Droit constitutionnel et institutions politiques isimli manuel’lerde incelenen konular arasında siyasal iktidar, propaganda, siyasal inanışlar, meşruluk tipleri, ideolojiler, seçim, seçim sistemleri, baskı grupları, siyasal partiler, parti sistemleri, kamuoyu, demokratik ve otoriter rejimler gibi saf siyasal bilim konuları görülebilir. Bu konuların yanında artık devlet ve devlet çeşitleri, anayasa çeşitleri, anayasanın üstünlüğü, anayasa yargısı, kurucu iktidar, millî egemenlik ilkesi ve bu ilkeye göre demokrasi tipleri (doğrudan demokrasi, temsilî demokrasi), kuvvetler ayrılığı ilkesi ve buna göre hükûmet sistemleri (meclis hükümeti, parlâmenter sistem, başkanlık sistemi) ya yer almıyordu ya da bu konulara şöyle bir değiniliyordu.

c) Üçüncü Dönemin Konuları.- 1980’lerden itibaren Fransız anayasa hukuku doktrinde yeni bir anlayış ortaya çıktı. Aşağıda onüçüncü bölümde ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi, buna “yeni anayasa hukuku dönemi” denmektedir. Bu dönemde, anayasa hukukunun konuları tekrar değişti. Yeni anayasa hukuku, incelediği konular itibarıyla, siyasal bilim yaklaşımından ziyade klasik anayasa hukukuna daha yakındır. Devletin temel organlarının kuruluşu ve işleyişi gibi klasik anayasa hukuku konularının yanında, yeni anayasa hukuku, anayasa hukukunun kaynakları, ulusal ve uluslararası hukuk arasındaki ilişkileri ve temel hak ve özgürlükleri incelemektedir. Diğer bir ifadeyle, yeni anayasa hukukunun üç ayrı konusu vardır: Kurumlar, normlar ve özgürlükler. Bu ayrımdan yola çıkarak, Louis Favoreu, yeni anayasa hukukunu üçe ayırmaktadır: Kurumsal anayasa hukuku, normatif anayasa hukuku ve maddî anayasa hukuku. Aşağıda onüçüncü bölümde göreceğimiz için bunlara burada daha fazla değinmiyoruz.

2. Türk Anayasa Hukuku Doktrininin Konuları

Aşağıda “Türk anayasa hukuku doktrininin gelişimi” başlıklı ondördüncü bölümde, her yazarın izlediği plânı, işlediği konuları tek tek göreceğiz. Onun için şimdi yazacaklarımızın kaynağı olarak ondördüncü bölüme bakılmalıdır.

Tarık Zafer Tunaya bir yana bırakılırsa, Türk anayasa hukuku doktrininin bir kere Fransız anayasa hukuku doktrininde görülen siyasal bilim yaklaşımından pek etkilenmediği, konularının büyük ölçüde klasik anayasa hukuku konularına daha yakın olduğu gözlemlenebilir. Bu nedenle, Türk doktrininin konuları itibarıyla dönemlere ayırmanın pek anlamlı olmadığını düşünüyoruz. Birçok yazarın kitaplarının bölüm başlıklarını tarayarak aşağıdaki listeyi oluşturduk. Listenin olabildiğince kapsayıcı olmasına çalışılmıştır.

İlk olarak Türk anayasa hukuku doktrininde incelenen konular bakımından “anayasa hukukunun genel esasları” ile “Türk anayasa hukuku” şeklinde bir ayrım yapıldığını gözlemleyebiliriz.

“Anayasa Hukukunun Genel Esasları”  Konuları.- Anayasa hukukunun genel esasları  kısmında işlenen konular arasında şunlar sayılabilir: Pozitif bilimler-normatif bilimler tasnifi ve bu tasnif içinde anayasa hukukunun yeri, hukuk kavramı, kamu hukuku-özel hukuk ayrımı, bu ayrım içinde anayasa hukukunun yeri, anayasa hukuku tanımı ve konusu, anayasa hukukunun kaynakları, anayasacılık hareketleri, kurucu iktidar, kuvvetler ayrılığı, kuvvetler ayrılığına göre hükûmet şekilleri (meclis hükümeti, başkanlık rejimi, parlâmenter rejim), anayasa çeşitleri, anayasaların değiştirilmesi, kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi, egemenlik kavramı, egemenliğin yapısına göre devlet çeşitleri (tek devlet, federal devlet), egemenliğin kaynağına göre devlet şekilleri (cumhuriyet - monarşi), kamu hakları, normatif ve ampirik demokrasi teorisi, çoğunlukçu ve çoğulcu demokrasi anlayışları, devlet iktidarının kullanılması bakımından demokrasi tipleri (doğrudan demokrasi, yarı-doğrudan demokrasi, temsilî demokrasi), demokratik teori, seçim sistemleri, seçim ilkeleri, vb. Bu klasik teori konularına birkaç siyasal bilim konusunu da eklemek gerekir: Siyasal iktidar, meşruluk tipleri, ideolojiler, baskı grupları, siyasal partiler, parti sistemleri, kamu oyu, demokratik ve otoriter rejimler vb. Değişik ülkelerin anayasal düzenlerinin kısacada olsa incelenmesine yine Türk anayasa hukuku doktrini “genel esaslar” kısmında “siyasî rejimler” başlığı altında rastlanabilir.

“Türk Anayasa Hukuku”  Konuları.- Türk anayasa hukuku kısmında ise genellikle, ilk başta Türkiye’de anayasacılık hareketlerinin tarihsel gelişimini tanıtmak üzere, kısaca, Osmanlı devlet düzeni, 1808 Sened-i İttifak, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Kanun-ı Esasisi, 1908 Kanun-ı Esasi değişiklikleri, 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, 1961 Anayasası üzerinde durulur. Daha sonra 1982 Anayasasının kurduğu anayasal düzenin incelenmesine geçilir. Burada ilkönce, Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkeleri olarak, cumhuriyetçilik, Atatürk milliyetçiliği, lâiklik, demokratik devlet, insan haklarına saygılı devlet, hukuk devleti, sosyal devlet ilkeleri incelenir. İlkelerden sonra anayasanın kurduğu temel hak ve özgürlükler düzeni incelenir. Burada anayasanın tanıdığı özgürlükler verilir. Özellikle bu özgürlüklerin normal ve olağanüstü dönemlerde sınırlandırılması sistemi açıklanır. Daha sonra devletin temel kuruluşunun incelenmesine geçilir. Burada yasama, yürütme ve yargı organlarının kuruluşları ve fonksiyonları ve bunların birbirleriyle olan ilişkileri açıklanır. Türk anayasa hukuku kitapları genellikle, devletin temel organlarından yargının içinde bulunan Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ve işleyişinin ağırlıkla incelendiği bir bölüm ile sona erer[4].

Karşılaştırma.- Fransız siyasal bilim yaklaşımı konuları bir yana bırakılırsa, Fransız anayasa hukuku doktrini konuları ile Türk anayasa hukuku doktrini konuları karşılaştırıldığında büyük benzerlikler görülmektedir. Önce bir “genel teori” veya “genel esaslar” kısmında, devlet kavramı, unsurları, çeşitleri, hükûmet sistemleri, demokrasi gibi temel kavramlar, kurumlar ve ilkeler görülmekte, sonra da ülkenin pozitif anayasal düzeni incelenmektedir. Bu kısımda Fransız ve Türk doktrinleri arasında bir fark gözlemlenebilir. Fransız doktrini 1980’li yıllara kadar, devletin temel organları olarak esas itibarıyla yasama ve yürütme organlarını incelemiş, yargı organına karşı tamamen ilgisiz kalmış, yargı organını kendi inceleme konusu olarak pek görmemiştir. Ancak, 1980’lerde yeni anayasa hukukunun doğumu ile bu eksiklik giderilmiştir. Buna karşılık, Türk anayasa hukuku doktrininde her zaman devletin temel organları arasında yargı da işlenmiştir. Bu üç organ birbirine eşit görülmüştür. Hatta, 1961 Anayasası döneminde yürütme diğer iki organ karşısında daha az saygın kalmıştır. Özetle, Fransız anayasa hukuku doktrininde 1980’lere kadar yargı organı bir anayasa hukuku konusu olarak kabul edilmezken (ki hâlâ birçok Fransız anayasa hukuku kitabında yargı işlenmemektedir), Türk anayasa hukuku doktrininde her zaman yargı devletin temel bir organı olarak kabul edilmiş ve anayasa hukuku kitaplarında incelenmiştir.

Değerlendirme.- Kanımca, “anayasa hukukunun konusu” hakkında kesin kurallar konulması mümkün değildir. Her yazar en nihayet kendi konusunu kendi belirlemektedir. Yazarların çoğunluğunun ortak olarak işledikleri konular da anayasa hukuku bilimin konusunu oluşturmaktadır. Yukarıda tasvirî bir şekilde doktrinin incelediği konuların bir listesi yapılmaya çalışılmıştır.

Pozitivist Teori Açısından Anayasa Hukukunun Konusu.- Hukukî pozitivizm açısından bakarsak anayasa hukukunun konusu hakkında şunları söyleyebiliriz.

Anayasa hukuku, bir hukuk dalı olduğuna göre kendi alanındaki pozitif hukuk kurallarını inceler. Diğer bir ifadeyle, anayasa hukukunun konusunu pozitif hukuk kuralları oluşturur. Anayasa hukuku alanında bu pozitif hukuk kuralları anayasalar da belirtilir. O halde anayasa hukukunun konusunu, anayasada bulunan kuralların oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Buna göre Türk anayasa hukukunun konusu, Türk Anayasasında bulunan kuralların incelenmesidir. Anayasada bulunmamakla birlikte kanunlarda bulunan; ama yine de devletin temel kuruluşu ile ilgili olan konular da, örneğin seçim sistemleri de anayasa hukukunun inceleme konusuna girer. Ancak, kaynağını anayasadan ve kanunlardan almayan konular anayasa hukukunun inceleme konusuna giremez. Bu nedenle anayasa hukuku doktrininde yer yer görülen seçim sistemleri ile parti sistemleri arasındaki ilişkiler, kamuoyu, baskı grupları, ideolojiler gibi siyasal bilim konuları ve devletin kökeni hakkındaki doktrinler gibi siyasal felsefe konuları anayasa hukuku inceleme alanına dahil değildir.

Şüphesiz anayasa hukukunun genel teorisinin inceleme konularını falan ülkenin filan tarihli anayasasına göre tespit edemeyiz. Ancak yine de anayasa hukukunun genel teorisinin inceleme konusu da anayasa kurallarından hareketle belirlenmelidir. Diğer bir ifadeyle anayasa hukukunun genel teorisi, kaynağını pozitif anayasalarda bulmayan kavram, kurum ve ilkeler ile uğraşmaz. Ancak genel teorinin incelediği kavram, kurum ve ilkeler, sadece belirli bir ülkenin belirli bir tarihte yürürlükte olan anayasası için değil, birçok ülkenin anayasaları için geçerlidir. Belirli bir anayasal kurum hakkında, değişik ülkelerin anayasal düzenlemeleri incelenir; o kurumun değişik ülkelerde görülen ortak özellikleri tespit edilir; bunlar sistemleştirilirse, o kurum hakkında anayasa hukukunun genel teorisi çalışması yapılmış olur. Örneğin, yasama ile yürütme arasındaki ilişkileri düzenleyen değişik ülkelerin anayasalarının kuralları incelenir, bunların genel esasları ortaya konulur, bunlar arasında bir sistemleştirme yapılırsa, “hükûmet sistemleri” konusunda bir “anayasa hukukunun genel teorisi çalışması” yapılmış olur.

* * *

Bununla birlikte belirtelim ki, anayasada yer alan her konu anayasa hukukunun inceleme konusuna girmez. Anayasalarda devletin temel kuruluşuna ilişkin olmayan hükümler de vardır. Örneğin 1982 Türk Anayasasında (m.62) yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarıyla ilgili hüküm vardır. Keza yine aynı Anayasa (m.169-170) ormanlarla ilgili uzun düzenlemeler içermektedir. Böyle tuhaf hükümlerin anayasada yer alması istisnai değildir. Bu konuda pek çok örnek vardır. Örneğin Fransa’da 1926 yılında yapılan bir anayasa değişikliği ile Millî Savunma Bonolarının İşletilmesi ve Kamu Borcunun Ödenmesi Sandığına (Caisse de gestion des bons de la Défense national et d’amortissement de la dette publique) ilişkin hükümler 1875 Anayasasına dahil edilmiştir[5]. Keza İsviçre Federal Anayasasının 25bis maddesi kasaplık hayvanların kesim usulüne ilişkin hükümler içermektedir[6]. Bu hükümler her ne kadar biçimsel olarak anayasa hükmü olsalar da anayasa hukukunun konusuna girmezler; zira, bunlar devletin temel kuruluşuyla alâkasızdırlar.

Keza böylesine istisnaî olmamakla birlikte, anayasalarda idarî, malî, cezaî, medenî, iktisadî nitelikte hükümler vardır. Bu hükümlerin incelenmesi, haliyle anayasa hukukunun değil, idare hukukunun, malî hukukun, ceza hukukunun, ve hatta özel hukukun alanına girer[7]. Zira bunlar devletin temel kuruluşuyla ilgili değildir.

Diğer yandan, anayasa hukukunun konusu, anayasanın çerçevesini aşar. Devletin temel kuruluşuyla ilgili herhangi bir konu, Anayasa ile düzenlenebilecek yerde, bir kanunla veya kararname ile veya hatta tüzükle düzenlenmiş olabilir[8]. Bu konular da devletin temel kuruluşunu ilgilendirdiği ölçüde anayasa hukukunun inceleme sahasına girer. Örneğin ülkemizde, seçim sistemi anayasa ile değil, kanun ile düzenlenmiştir. Ancak, şüphe yok ki, seçim sistemleri anayasa hukukunun en temel konularından biridir. Keza parlâmentoların çalışması da genelde kendilerinin yaptığı içtüzük ile düzenlenir. Yasama organının işleyişi düzenlendiğinden içtüzük hükümlerinin incelenmesi de anayasa hukukunun inceleme konusuna girer.

Bazı yazarlar, siyasî konuların anayasa ile, hatta hukuk kurallarıyla düzenlenmemiş olsa bile, siyasî mahiyetleri sebebi ile anayasa hukukunun inceleme konusuna girmesi gerektiğini düşünmektedirler[9]. Kanımızca bu düşünce yanlıştır. Gerçekten de, yukarıda belirtildiği gibi, bir konunun anayasa hukukunun inceleme sahasına girmesi için anayasa ile düzenlenmiş olması şart değildir; kanunla, tüzükle de düzenlenmiş olabilir. Ancak hukuk kurallarıyla hiçbir şekilde düzenlenmemiş bir konunun anayasa hukukunun inceleme sahasına girdiğini söylemek mümkün değildir. Zira, böyle bir şey esasen tabiî hukuk varsayımını gerektirir. Kanımızca, kaynağını pozitif hukuk metinlerinde bulmayan bir konu, hukukun da, anayasa hukukunun da inceleme sahasına girmez.


 

[1].      Bu yazarların eserleri ve kendileri hakkında aşağıda onüçüncü bölüme bakılabilir.

[2].      Aşağıda “Fransız Anayasa Hukuku Doktrininin Gelişimi” başlıklı onüçüncü bölümdeki Başlık I altında incelenen Esmein, Carré de Malberg, Duguit, Hauriou, Barthélemy-Duez, Laferrière ve Vedel’in eserlerinden yola çıkarak bu liste derlenmiştir.

[3].      Julien Laferrière, Manuel de droit constitutionnel, Paris, Editions Domat-Montchrestien, 2e édition, 1947, s.3.

[4].      Temelde Ergun Özbudun ve Mümtaz Soysal’ın kitaplarının şeması izlenmiştir: Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Yetkin Yayınları, Beşinci Baskı, 1998; Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, İstanbul, Gerçek Yayınevi, Onbirinci Baskı, 1997.

[5].      Adhémar Esmein, Eléments de droit constitutionnel français et comparé, 8e édition revue par Henry Nézard, Paris, Sirey, tome I, 1927, tome II, 1928, s.555.

[6].      Marcel Bridel ve Pierre Moore, “Observations sur la hiérarchie des règles constitutionnelles”, Revue du droit suisse (= Zeitschrift für Schweizerisches Recht), Vol. 87, 1968, I, s.411.

[7].      Georges Vedel, Droit constitutionnel, Paris, Sirey, 1949, s.5; Kubalı, Anayasa Hukuku, op. cit., s.4.

[8].      Kubalı, Anayasa Hukuku, op. cit., s.5.

[9].      Kubalı böyle düşünüyor (Ibid., s.5).

 

Bölüm 11
A
nayasa hukukunda yaklaşım biçimleri

 

 

 

 

Anayasa hukukunun incelediği konuların neler olduğunu önceki bölümde gördük. Anayasa hukukunun konularına değişik açılardan yaklaşılabilir. Bu açılardan başlıcaları, tarihî, felsefî, sosyolojik ve hukukî yaklaşım açılarıdır.

1. Tarihî Yaklaşım 

Anayasa hukukunun konularına öncelikle tarihî açıdan yaklaşılabilir. Zira, başta anayasa olmak üzere, anayasa hukukunun bütün konuları belirli tarihsel koşulların ürünüdür. Anayasa hukukunun incelediği kurumların ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı tarih biliminin yöntemleriyle araştırılıp, bunların neden ibaret olduğu ortaya konabilir. Özellikle anayasaların yapılma koşulları konusunda böyle tarih çalışmaları yapılmaktadır. Bir anayasanın hangi tarihi koşullar içinde yapıldığının araştırılması siyasal tarih çalışmasına vücut verir. Örneğin, 1876 Kanun-ı Esasînin hazırlanmasında etken olan tarihsel koşulların ve kişilerin incelenmesi durumunda bir siyasal tarih çalışması yapılmış olur. Keza, 1961 Anayasasının veya 1982 Anayasasının hazırlandığı ortamın incelenmesi de bir tarih çalışmasına vücut verir[1]. Böyle çalışmalar o anayasanın kurduğu anayasal düzenin daha iyi anlaşılması için gerekli ve yararlıdır.

Ancak unutulmamalıdır ki bu tür çalışmalar bir anayasa hukuku çalışması değil, bir tarih çalışmasıdır. Böyle çalışmaları yapmak esas itibarıyla tarihçilerin uzmanlık alanına girer. Bunun teorik sebepleri olduğu gibi, pratik sebepleri de vardır. Tarih formasyonundan mahrum olan anayasa hukukçularının tarih alanında ciddî ürünler vereceğini beklemek abartılı olacaktır. Örneğin eski yazıyı bilmeyen, eski dile hâkim olmayan bir anayasa hukukçusunun 1876 Kanun-ı Esasîsinin nazırlanış koşulları üzerine bir tarih çalışması yapması zaten beklenemez. Bu nedenle anayasa hukukçuları tarihî yaklaşım tarzından kanımızca olabildiğince uzak durmalıdırlar. Şüphesiz anayasa hukukçuları içinden birinin veya birkaçının özel ilgisi ve yeteneği sayesinde iyi bir tarihçi olması ihtimali de vardır. Örneğin Tarık Zafer Tunaya, anayasa hukukçuluğunun yanında birinci sınıf bir tarihçidir. İncelediği konuları birinci elden kaynaklara dayanarak inceler. Ancak bu kuraldan ziyade istisnadır. Bu takdirde de, anayasa hukukçusunu, o çalışmaları itibarıyla, bir

2. Felsefî Yaklaşım

İkinci olarak, anayasa hukuku konularına felsefî açıdan da yaklaşılabilir. Zira bir anayasal düzen, sadece tarihî veya hukukî bir vakıa değil, aynı zamanda bir değerler ve inançlar sisteminin somutlaşması, harekete geçirilmesidir[2]. Diğer yandan, anayasa hukuku konularının özünü anlamak, gerçek niteliğini ortaya koyabilmek ve ayrıntılarda kaybolmamak için, spekülatif düşünce ile insan düşüncesinin uçsuz bucaksız derinliklerine cesaretle inmek gerekir[3]. Nihayet, anayasalar “daha iyi” bir düzen yaratmak amacıyla yapılır. Bir anayasa ile hedeflenen bu “daha iyi”nin ortaya konulması ve ideal bir temel kuruluşun yüksek ilkelerin saptanması gerekir. Tüm bunlar ise spekülatif düşünceyi ön plânda tutarak felsefî bir yaklaşımla yapılabilir. Böyle bir siyasal felsefe çalışmasında örneğin “devletin temel kuruluşunun özü nedir”, “devletin temel kuruluşunun ideal ilkeleri nelerdir” veya “daha iyi bir temel kuruluş nedir” gibi sorulara yanıt aranabilir.

Şüphesiz spekülatif düşünceyi ön plânda tutarak anayasa hukuku konularının derinliklerine inilmesinde büyük yarar vardır. Ancak böyle bir yöntem, kanımızca anayasa hukukçularının uzmanlık alanının dışında kalır. Zira bu tür bir yaklaşım, hukuk kültürü yanında derin bir felsefe kültürünü de gerektirmektedir. Bu vesileyle belirtelim ki, böylesine bir felsefe kültürüne sahip olmayan bir hukukçunun, bu alanda kötü bir felsefeci olmaktan öteye gitmesi hayli zordur.

3. Sosyolojik Yaklaşım

Nihayet, anayasa hukuku konularına sosyolojik açıdan da yaklaşılabilir. Bu takdirde bu konular ampirik açıdan incelenir; gözlem yoluyla elde edilen veriler sistemleştirilir, genellemelere varılır, örüntüler saptanır; neticede bu konuların “kanun”larına ulaşılmaya çalışılır. Örneğin yarı-doğrudan demokrasinin bir aracı olan referandum kurumu konusunda böyle bir “saha çalışması” yapılabilir. Önce referandum kurumunun uygulandığı belirli bir ülkede, referanduma hangi durumlarda ve hangi koşullarda gidildiği saptanır; sonra elde edilen veriler sistemleştirilebilir. Böylece referanduma başvurulma halleri bulunabilir. Buradan tüme varım yoluyla genellemeler yapılabilir ve keza, referandumlar sonuçları açısından da ampirik olarak incelenebilir. Çeşitli değişkenler ele alınarak, bunlarla referandumun sonuçları arasında bir bağıntı olup olmadığı araştırılabilir. Keza çeşitli sosyal olgu ve kurumlar karşısında referandum kurumunun durumu da incelenebilir.

Şüphesiz anayasa hukuku konularına sosyolojik açıdan da yaklaşılmalıdır. Bu konularda bir ampirik çalışma, bir siyasal sosyoloji çalışması, bir siyasal bilim çalışması fevkalâde gereklidir. Ancak kanımızca böyle bir çalışmayı yapmak anayasa hukukunun dışında kalır. Böyle bir çalışma, anayasa hukukçularının değil, siyasal bilimcilerin görevine girer. Kaldı ki anayasa hukukçuları, siyasal bilim formasyonuna sahip değildir. Örneğin istatistikten bihaber olan bir anayasa hukukçusunun konusuna siyasal bilim açısından da yaklaşmaya kalkması, onu kötü bir siyasal bilimci yapmaktan öteye götürmez.

4. Hukukî Yaklaşım

Nihayet anayasa hukuku konularına hukukî açıdan da yaklaşılabilir. Zira anayasa hukukunun inceleme konusu kavram, kurum ve ilkeler kaynaklarını pozitif hukukî metinlerde bulmaktadır. O halde anayasa hukuku konularına hukukî açıdan da yaklaşılabilir.

Bir konuya hukukî açıdan da iki değişik şekilde yaklaşılabilir:

Bir kere, incelenmesi istenilen konu, pozitif hukuk kuralları çerçevesinde ele alınabilir. Bu konuyu düzenleyen hukuk kurallarının anlam ve içeriği ile ilgili sistematik açıklamalar getirilebilir. İkinci olarak, aynı konu pozitif hukuk kurallarından ve bunların uygulanmasına ilişkin sorunlardan bağımsız olarak, genel bir düzeyde ele alınabilir.

Bu yaklaşım olanaklarından birincisi, idare hukuku, ceza hukuku, medeni hukuk, ticaret hukuku gibi hukukun özel disiplinlerini, daha teknik bir terimle hukuk dogmatiğini; ikincisi ise, hukuk genel teorisi ni oluşturur. Hukukun genel teorisi, hukukun içeriğini değil, hukukun normatif yapısını, formel yapısını inceler. Hukuk dogmatiği belirli bir hukuk düzenini incelerken, hukukun genel teorisi, bütün hukuk düzenleri için geçerli, genel, soyut ve evrensel düzeyde açıklamalarda bulunur[4].

Anayasa hukuku konularına da hem dogmatik, hem de genel teori açısından yaklaşılabilir. Bir kere, belirli bir konu, belirli bir ülkede belirli bir tarihte yürürlükte olan anayasanın hükümleri çerçevesinde ele alınabilir. Bu takdirde anayasa hukuku dogmatiği  çalışması yapılmış olur. İkinci olarak, aynı konu, belirli bir anayasanın kurallarından bağımsız olarak, genel ve soyut düzeyde ele alınabilir. Bu durumda anayasa hukukunun genel teorisi çalışması yapılmış olur. Anayasa hukuku dogmatiği, belirli bir anayasa düzenini incelerken, anayasa hukukunun genel teorisi, bütün anayasa düzenleri için geçerli, genel, soyut ve evrensel düzeyde açıklamalarda bulunur.

Örneğin parlâmenter sistem, 1982 Türk Anayasasının hükümlerine göre incelenirse bir anayasa hukuku dogmatiği çalışması yapılmış olur. Bu çalışma sadece Türkiye için geçerli olur. Ancak parlâmenter sistem konusuna, genel, soyut düzeyde yaklaşılır, bu sistemin uygulandığı diğer ülkeler de göz önüne alınarak hepsi için geçerli olan ortak özellikler saptanabilir. Bu şekilde parlâmentarizmin temel ilkelerine ulaşılmaya çalışılır. Böyle bir çalışma, anayasa hukukunun genel teorisi çalışmasıdır. Bu çalışmada varılan sonuçların Türkiye için olduğu kadar, Almanya, İtalya gibi parlâmenter sistemi uygulayan diğer ülkeler için de geçerli olması beklenir.

Anayasa hukuku dogmatiği ve anayasa hukukunun genel teorisi tabirleri Türk anayasa hukuku doktrininde genel kabul görmüş tabirler değildir. Türk anayasa hukuku doktrininde, bu tabirlerden birincisi yerine Türk anayasa hukuku, ikincisi yerine ise anayasa hukukunun genel esasları ifadesi kullanılmaktadır. İfadeler farklı da olsa, “anayasa hukuku dogmatiği-anayasa hukukunun genel teorisi” ayrımı ile “Türk anayasa hukuku-anayasa hukukunun genel esasları” ayrımı çakışmaktadır. Diğer bir ifadeyle, anayasa hukukunun genel esaslarının konularına yaklaşım biçimi “genel teori”, Türk anayasa hukukunun yaklaşım biçimi ise “dogmatik” yaklaşımdır.

Yaklaşımların Eşit Değeri

Kanımızca, yukarıda sayılan tarihî, felsefî, sosyolojik ve hukukî yaklaşım biçimlerinin eşit teorik değeri vardır. Bir çalışmada bu yaklaşımlardan birisinin seçilmesi, diğer yaklaşım biçimlerinin öneminin ve gerekliliğinin inkâr edildiği anlamına gelmez. Zira bir çalışmada kullanılan yaklaşım biçimleri ile kullanılmayan yaklaşım biçimleri, birer yaklaşım tarzı olmaları itibarıyla aynı değere sahiptirler; ve bunların arasında bir çatışma değil, birbirlerini tamamlama ilişkisi söz konusudur.

Nihayet belirtelim ki, aynı değere sahip bu yaklaşım biçimlerinin geçerlilik kriterleri farklıdır. Örneğin sosyolojik yaklaşımın geçerlilik kriteri, gerçeklikle uyuşum, yani ampirik tutarlılık  iken, hukukî yaklaşımınki iç mantıkî tutarlılık tır. Ayrıca bu yaklaşımların hepsini bilimsel saymak gerekir. Zira artık bilim, sadece gözlem ve deney ile tanımlanamaz. Günümüzde bilimden, iç mantıki tutarlılığa sahip önermeler sistemini; açıkçası, dilin doğru bir teşkilini anlamak gerekir[5]. Bu anlamda, devletin temel kuruluşuna, sosyolojik açıdan yaklaşılması ile hukukî açıdan yaklaşılması arasında bilimsellik bakımından bir fark yoktur.

Sonuç: Münhasıran Hukukî Yaklaşım  yahut Anayasa Hukukunun “Saf” Teorisi

Kanımızca, anayasal konulara şüphesiz tarih, siyasal bilim, siyasal felsefe açılarından da yaklaşılabilir ve yaklaşılmalıdır da. Ancak bu değişik yaklaşımlar, anayasa hukuku adı altında yapılmamalıdır. Her bilim dalının kendine has bir yöntemi vardır. Kanımızca, bir bilimdalında, bu yöntemlerin bir karmasının yapılmasının bir yararı yoktur; dahası metodolojik bakımdan fevkalâde sakıncalıdır da. Kaldı ki, tarih, siyasal bilim ve felsefe formasyonundan mahrum olan bir hukukçunun anayasa hukukunda yöntem bağdaştırmacılığına gitmesi, onu kötü bir tarihçi, kötü bir siyasal bilimci, kötü bir felsefeci yapmaktan öteye götürmez. Anayasa hukukçularının görevi, amatör tarihçiler, ikinci sınıf siyasal bilimciler, vasat felsefeciler olmak değil, birinci sınıf anayasa hukukçusu olmaktır. Bunun için de kendi içlerine kapanmalı, kendi uzmanlık alanlarıyla yetinmelidirler.

O halde anayasa hukuku doktrini, kendisine yabancı olan unsurlardan arındırmalıdır. Buna hukukun genel teorisinde “saflık (pureté[6] denmektedir. Anayasa hukuku kendisine yabancı tüm unsurlardan kurtulmalı, “saf (pure)” olmalıdır. Tekrar edelim: Anayasa hukukunun saf teorisi, anayasal konuların siyasal bilim ile, tarih ile, felsefe ile ilgisini inkâr etmez; ama kendi özünü belirsizleştiren bu metot bağdaştırmacılığına (syncrétisme) karşıdır[7].

Anayasa hukukunun saf teorisi, ne anayasa koyucunun amaçlarından, ne de toplumsal grupların çıkarlarından etkilenmelidir. Özetle, anayasa hukukunun saf teorisi, pozitif anayasa hukukunun yapısını tahlil etmeli; ama bu hukukun oluşumunda rol oynayan toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulları dikkate almamalıdır[8].


 

[1].      Ülkemizde bu anlamda anayasal tarih çalışmaları yapılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Recai Galip Okandan, Amme Hukukumuzun Ana Hatları, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1971; Orhan Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1982; Bülent Tanör, İki Anayasa: 1961-1982, İstanbul, Beta, Üçüncü Baskı, 1994; Bülent Tönör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, İstanbul, Afa Yayınları, Üçüncü Baskı, 1996.

[2].      Yahya Kazım Zabunoğlu, Kamu Hukukuna Giriş, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1973, s.25-26.

[3].      Yavuz Abadan, “Siyasette Nazariye ve Tatbikat Münasebeti ve Türk Anayasa Sistemi”, İncelemeler, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1960, s.95; Yavuz Abadan, “Amme Hukukunun Konusu ve Öğretim Metodu”, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt XX, 1965, Sayı 3-4, s.407.

[4].      Hukukun genel teorisi hakkında bkz. Gözler, Hukukun Genel Teorisine Giriş, op. cit., s.1-23.

[5].      Zeki Hafızoğulları, “Hukuk ve Ceza Hukuku Biliminin Konusu ve Sınırları Sorunu”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt XXXV, 1978, sayı 1-4, s.274-279.

[6].      Troper’in işaret ettiği gibi Kelsen bu kavramı Max Weber’den ödünç almıştır (Troper, “Un système pur du droit”, op. cit., s.123; Troper, Pour une théorie juridique de l'Etat, op. cit., s.35).

[7].      Kelsen, Théorie pure du droit, op. cit., s.1-2.

[8].      Kelsen, General Theory of Law and State, op. cit.,preface, s.xiii. Bu konuda bkz. Troper, “Un système pur du droit”, op. cit., s.123; Troper, Pour une théorie juridique de l'Etat, op. cit., s.35.

 
Bölüm 12
A
nayasa hukuku ile diğer hukuk
dalları arasındaki ayrım

 

 

 

 

 

 

Anayasa hukuku adı üstünde bir hukuk dalıdır. Hukuk ise kamu hukuku ve özel hukuk olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bu ayrımın kriterleri konusunda tam bir görüş birliği yoktur. Bu ayrım konusunda değişik teoriler vardır. Keza bu ayrımı eleştiren ve hatta tümden reddeden yazarlar da vardır. Bazı anayasa hukuku kitaplarında[1] kamu hukuku-özel hukuk ayrımı konusuna giriliyorsa da kanımızca bu konu anayasa hukukunun dışında kalır ve daha ziyade hukuka giriş derslerinin konusuna girer. O halde bu konuda hukuka giriş kitaplarına bakılmalıdır[2].

Anayasa hukuku kamu hukukunun bir dalıdır. Kamu hukukunun diğer kolları ise genel kamu hukuku, uluslararası hukuk, idare hukuku, malî hukuk ve ceza hukukudur. Kamu hukukunun bütün dalları konu itibarıyla devlet ile ilgilidir. O nedenle anayasa hukukunun bu hukuk dalları ile çok yakın ilişki içinde olması doğaldır. Hatta anayasa hukuku ile bu kamu hukukunun diğer dalları arasında zaman zaman konu tedahüllerinin de olması kaçınılmazdır. Ancak her şeye rağmen, anayasa hukukunun komşuları ile sınırlarının çizilmesinde, anayasa hukukunun bu hukuk dallarına benzerliklerinin ve farklılıklarının tespitinde metodolojik bakımdan büyük yarar vardır. İşte biz burada bunu yapacağız.

1. Anayasa Hukuku - Genel Kamu Hukuku  Ayrımı[3]

Hukuk fakülteleri ders programlarında eski ismi ile umumî amme hukuku , yeni ismiyle genel kamu hukuku  diye bir ders vardır. Keza bu fakültelerin akademik organizasyonlarında kamu hukuku bölümlerinin altında bu ismi taşıyan bir de anabilimdalı vardır.

Muvaffak Akbay ’a göre, genel kamu hukuku,

“Devlet müessesesini içtimaî, hukukî ve siyasî bir hadise olması bakımından tetkik eden, devletin menşeini, tarihteki gelişimini, unsurlarını, devletin üstün kudreti ile bir taraftan fertlerin hürriyetlerinin ve diğer taraftan Devletlerarası nizamın nasıl telif edilebileceğini araştıran, Devletin organlarının tarif ve fonksiyonlarını tespite çalışan tamamen nazari bir ilim branşı”dır[4].

Recai Galip Okandan ’a göre ise,

“Umumî Âmme Hukukunun inceleme alanına, Devletin kuruluşuna, pozitif ve teorik yönlerden gelişmesine, unsurlarına, şekillerine, organlarına, fonksiyonlarına, fertlerle olan münasebetlerine değinen problemlerin, her hangi belirli bir devlete inhisar ettirilmeyerek, şümullü, genel ve sentetik olarak açıklanması gibi hususlar sokulmaktadır”[5].

Yazarlar, bu şekilde tanımladıkları ve alanını tespit ettikleri genel kamu hukuku ile anayasa hukuku arasında kendilerine göre şöyle bir ayrım yapmaktadır:

Genel kamu hukuku da anayasa hukuku gibi devletin kuruluşunu, unsurlarını, şekillerini, organlarını, fonksiyonlarını, fertlerle olan münasebetlerini incelemektedir. Ancak anayasa hukuku bunu belirli bir devlet açısından yapar. Oysa genel kamu hukuku, aynı şeyi belirli bir devlete inhisar ettirmeyerek, daha kapsamlı, genel ve sentetik bir şekilde yapar[6]. Diğer bir ifadeyle, genel kamu hukukunun amacı, “pozitif hukukla bağlanmayarak, ondan uzak kalarak, Devletin neden ibaret bulunduğunu belirtmeye çalışmak, devletle ilgili genel prensipleri açıklamak, Devletlerin hepsine hakim olan prensipleri meydana çıkarmaktır”[7].

Anayasa hukuku ise belirli bir devletin “ana teşkilâtı ile ilgili prensip ve müesseseleri gösterir. Belirli bir Devletin sosyal ve siyasî ana teşkilâtını düzenleyen kuralları, onun ana düzeni ile ilgili prensipleri inceler”[8].

Aslında bu ayrım, eğer “anayasa hukukunun genel esasları” kısmı olmasaydı, anayasa hukuku sadece belirli bir ülkenin pozitif anayasal düzeninin incelenmesi ile sınırlı olsaydı doğru olabilirdi. Oysa yukarıda gördüğümüz gibi anayasa hukukunun “Türk anayasa hukuku” ve “anayasa hukukunun genel esasları” şeklinde ikili bir ayrım yapılarak incelenmesi adet olmuştur. Anayasa hukukunun genel esasları kısmında işlenen konular ise, belirli bir devlete inhisar eden konular değildir. O halde genel kamu hukuku ile anayasa hukukunun genel esasları arasında yukarıda açıklandığı şekilde bir ayrım ihdas etmek mümkün değildir.

Aslında genel kamu hukuku kitapları ile anayasa hukukunun genel esasları kitapları karşılaştırıldığında, bunların arasında konu tedahüllerinin olduğu görülmektedir. Örneğin anayasa hukukunun genel esasları kitaplarında da, bir genel kamu hukuku kitabında olduğu gibi, devletin unsurları, devletin kökeni hakkında görüşler incelenmektedir[9].

Genel kamu hukukçularına göre, anayasa hukukçuları genel kamu hukukunun alanına tecavüz etmekte; anayasa hukukçularına göre ise, genel kamu hukukçuları anayasa hukukunun alanına el atmaktadır. Örneğin Ali Fuat Başgil, “kapı bir komşumuz olan İdare Hukuku ve Umumî Amme Hukuku ile aramızda ötedenberi bir hudut ihtilâfı, mevzu ve mesele tedahülleri vardır”[10] dedikten sonra şunları yazmaktadır:

“Bu komşularımız nedense kendi mevzularile yetinmeyerek bizim sahamıza da el atmak istemektedirler. Bizce ihtilâfa mahal yoktur; çünkü hududumuz bellidir: Anayasa ve ona bağlı kanun ve nizamnamelerde yer alan her mevzu ve mesele Esas Teşkilât Hukukunun malıdır”[11].

Başgil’e göre sınır açıktır. Anayasa ve ilgili kanun ve tüzüklerde yer alan her konu anayasa hukukunun malıdır. Ancak biz yukarıda onuncu bölümde açıkladığımız gibi, anayasada yer alan her konu anayasa hukukunun inceleme sahasına girmediğini düşünüyoruz. Zira anayasalarda devletin temel kuruluşuyla ilgili olmayan hükümler de vardır. Anayasalarda yer alan idarî, malî, cezaî, ve medenî nitelikteki hükümlerin incelenmesi, anayasa hukukunun değil, başka hukuk dallarının inceleme konusuna girer. Hatta anayasalarda yer alabilen refah, servet, sevinç, keder, spor, eğitim, öğretim gibi birtakım kavramlar hukukun değil ekonomi, siyasal bilim ve hatta psikoloji gibi diğer bilim dallarının konusuna girer. Bir kavram veya kurumun anayasanın metninde “yer alması” onu anayasa hukukunun konusu haline getirmez. Dahası, anayasada yer alan ve normal olarak anayasa hukukunun konusuna giren bir kurumun dahi, bu anayasa hukukunun konusuna girmeyen yönleri olabilir. Örneğin “devlet”in bazı yönleri (devletin şekli, bütünlüğü, resmî dili, başkenti, kuruluşu, organları vs.) 1982 Türk Anayasasında düzenlenmiştir. Ancak sırf bu nedenle, devletin her yönüyle anayasa hukukunun konusuna girdiğini söylemek mümkün değildir. Bazı anayasa hukuku kitaplarında[12] incelendiği şekliyle devletin unsurları, devletin kökeni sorunu Anayasada düzenlenmemiştir. Sırf devlet kurumu anayasa tarafından düzenleniyor diye, devletin kökenine ilişkin spekülasyonların da anayasa hukukunun sahasına girdiğini söylemek herhalde gerçekçi olmayacaktır.

Değerlendirme.- Bize öyle geliyor ki, doktrinin mevcut haliyle, anayasa hukukunun genel esasları ile genel kamu hukuku arasında kesin bir sınır çizmek mümkün değildir. Bunların arasında konu tedahülleri vardır. Gözlemlenebilecek tek fark, anayasa hukukunun genel esasları devletin unsurlarına ve kökeni sorununa ayrılan sayfa adedinin genel kamu hukuku kitaplarında aynı konuya ayrılan sayfa adedinden daha az olduğudur. Bu ise niceliksel bir farktır.

Kanımızca genel kamu hukuku ile anayasa hukuku arasındaki ayrım sorunu sahte bir sorundur. Zira, “genel kamu hukuku” diye sunulan ders ve “anabilimdalı”, bir “hukuk” dalı olarak bağımsız bir varlığa sahip değildir.

Her ne kadar bu dersin ve anabilimdalının adında bir “hukuk” geçiyorsa da bu disiplini bir “hukuk” olarak kabul etmek oldukça güçtür. Yavuz Abadan[13], Muvaffak Akbay[14], Recai Galip Okandan[15], Ayferi Göze[16], İlhan Akın[17], Yahya K. Zabunoğlu[18], Mehmed Akad[19] gibi öğretim üyelerinin yazdığı genel kamu hukuku ders kitapları incelendiğinde, bu kitapların, devletin unsurlarının incelendiği kısımlar dışında, bir nevi “devlet doktrinleri” yahut düpedüz birer “siyasal düşünceler tarihi” kitabı niteliğinde olduğu görülmektedir. Genel kamu hukukunun konularına yaklaşım tarzı felsefîdir. Genel kamu hukuku kitapları siyasî ve ahlakî değerlendirmeler ile doludur. Devlet felsefesinin yapıldığı bir disipline niçin “hukuk” ismi verilmektedir? Bunun anlaşılması mümkün değildir.

Diğer yandan bizatihi genel kamu hukukçularının genel kamu hukuku tanımları dahi çelişkilidir. Bunlar genel kamu hukukunu, anayasa hukuku, idare hukuku gibi belirli bir devleti inceleyen münferid kamu hukuku dalları dışında, incelemelerini belirli bir devlete inhisar ettirmeyerek, geniş bir kadro içinde, devlet müessesesini, sosyolojik, politik, hukukî bir olgu olması açısından inceleyen, devletin kaynağını, egemenliğinin esaslarını, tarihsel gelişimini, devlete karşı bireylerin özgürlüklerini araştıran tamamen teorik bir bilim dalı olarak tanımlamaktadır[20].

Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, devlet sadece hukukî değil, aynı zamanda, tarihî, felsefî, etik, sosyolojik, politik bir olgu olarak ele alınmakta ve bu dal tamamen teorik bir bilim dalı olarak tanımlanmaktadır. Peki ama böylesine, felsefî, sosyolojik, politik olguları inceleyen, tamamıyla teorik bir bilim dalına neden “hukuk” deniyor? Diğer bir ifadeyle, bu bilim dalının isminde neden “hukuk” kelimesi kullanılıyor?

Nihayet, Recai Galip Okandan, genel kamu hukukunun “hukuk” ile “siyaset bilimi”nin bir sentezi olduğunu ileri sürmüştür[21]. Yazara göre, devlet üzerinde bir yandan hukuk, diğer yandan da siyaset bilimi araştırma yapmaktadır. İşte genel kamu hukuku görevi bu iki ayrı bilim dalının vardığı sonuçların sentezini yapmaktır[22].

Recai Galip Okandan’ın açıklaması da bize pek inandırıcı gelmiyor. Bağımsız varlıklarından kuşku duyulmayan bir “hukuk” ve bir de “siyaset bilimi” varken, neden bunların arasında bir senteze ihtiyaç olsun? Neden bu iki bilim dalı arasında bir melez bilim dalı ihdas edilsin? Ve üstelik, neden bu melez dala, “siyaset bilimi” ismi değil de, “hukuk” ismi verilerek bir hukuk dalıymış gibi bir izlenim yaratılsın?

Kanımızca genel kamu hukuku gibi melez bir bilim dalının olması imkânsızdır. Her bilim dalı varlığını ve bağımsızlığını ya kendine has bir konusunun ya da kendine has bir metodunun olması ile sağlar. Genel kamu hukukunun uğraştığı bir konu (devlet) varsa da bu konu ona has değildir. Aynı zamanda hukukun ve siyasal bilimin de konusudur. Bu ortak konuya, hukuk kendi metoduyla, siyasal bilim de kendi metoduyla yaklaşır. Peki, genel kamu hukuku bunların dışında devlet konusuna hangi metotla yaklaşacaktır? Bu soruya tutarlı bir cevap verilemez.

Tüm bunlar göstermektedir ki, genel kamu hukukunun bağımsız bir varlığı yoktur. Bu disiplin, böyle bir bilim dalı olduğu için değil, sırf hukuk fakülteleri ders programlarında böyle bir ders bulunduğu ve hukuk fakültelerinin akademik organizasyonlarında böyle bir anabilimdalı bulunduğu için varlığını sürdürmektedir. Ders programlarında, böyle bir dersin bulunmasının nedeni ise, herhalde hukuk öğrencilerine hukuk dogmatiğinin kalıpları dışında, spekülatif düşünceyle, inceleme konularının derinliklerine inmeleri gibi bir istekten kaynaklanmış olabilir. Şüphesiz bu istekte yarar olabilir. Ancak bu takdirde, öğrencilere doğrudan siyasal düşünceler tarihî dersinin okutulmasında daha büyük bir yarar vardır. Ortaya konu kargaşası da çıkmaz. Zaten yukarıda da gözlemlendiği gibi, “genel kamu hukuku (umumî amme hukuku)” başlıklı ders kitaplarında, grosso modo siyasal düşünceler tarihi konuları işlenmiştir. O halde dürüst davranıp ders programlarından başka yerde bulunmayan “genel kamu hukuku”nu kaldırıp yerine “siyasal düşünceler tarihi” dersini koymak gerekir[23].

Zaten bir “hukuk” dalı olarak mevcut olmayan bir disiplinin “anayasa hukuku” ile sınırı sorununu tartışmanın gereği yoktur. Bu sorun, konu sınırı değil, yöntem farklılığı sorunudur. Biz bunu bir önceki bölümde inceledik. Genel kamu hukuku dersinin klasik anlamda metodu hukukî değil, felsefîdir. Yukarıda onbirinci bölümde felsefî yaklaşımın anayasa hukukunun dışında kaldığını, hukukî yaklaşım ile felsefî yaklaşımın karıştırılmaması gerektiğini göstermiştik. O nedenle bu konuya tekrar girmiyoruz.

2. Anayasa Hukuku - İdare Hukuku Ayrımı

İdare hukuku devletin idare teşkilâtını ve bu teşkilâtın faaliyetlerini ve bu faaliyetlerden dolayı idare ile bireyler arasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların nasıl çözümleneceğini inceleyen bir kamu hukuku dalıdır.

İdare hukuku nun konusu olan idare aslında devletin üç temel organından biri olan yürütmenin içinde yer almaktadır. Yürütme ise devletin bir temel organı olarak anayasa hukukunun inceleme konularından biridir. O halde, idare hukukunun konusunun aynı zamanda anayasa hukukunun alanına genel olarak girdiğinden şüphe yoktur. Keza anayasa hukukunun inceleme konularından bir kısmının (yürütme) da idare hukuku alanına girdiği söylenebilir. Adeta yürütmeyle ilgili bir konu anayasa hukukunda başlamakta ve idare hukukunda bitmektedir. Yürütmeyle ilgili bir konunun genel esasları incelendiğinde anayasa hukukunda bulunulmakta, o konunun daha ayrıntılarına inildiğinde ise idare hukukuna geçilmektedir. Tabiri caizse yürütmeyle ilgili konuların başı anayasa hukukunda, sonu ise idare hukukunda bulunmaktadır.

Örneğin Türkiye’de yürütme organı Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu (Başbakan+Bakanlar), bakan, vali, kaymakam, muhtar, belediyeler gibi değişik kişi, kurum, kuruluş ve makamlardan oluşmaktadır. Herhangi bir Türk anayasa hukuku kitabı açılırsa yürütme organı başlığı altında Cumhurbaşkanının seçimi, görev ve sorumlulukları gibi konuların işlendiği görülecektir. Keza aynı kitapta, Başbakanın atanması, bakanlar kurulunun kurulması, Bakanlar kurulunun yetki ve sorumlulukları, keza bakanların sorumluluklarına ilişkin başlıklar bulunacaktır. Ancak genellikle, anayasa hukuku kitaplarında yürütme organının daha aşağılarında yer alan kişi, makam, kurum ve kuruluşlar (örneğin, vali, kaymakam, muhtar, belediye başkanı vs.) işlenmez veya çok nadiren onlara değinilir. Demek ki devletin yürütme organının üst seviyeleri anayasa hukukunun, alt seviyeleri ise idare hukukunun alanına girer. Ancak bu üst seviye ile alt seviye arasında kesin bir çizgi çizmek de mümkün değildir.

Yukarıdaki husus anayasa hukuku kitapları açısından doğrudur. Ancak idare hukuku bakımından aynı şeyi söylemek mümkün değildir. İdare hukuku kitaplarına bakıldığında böyle bir alt-üst ayrımı yapılmaksızın devletin yürütme organının bütün olarak incelendiği gözlemlenebilir. İdare hukuku kitapları il idaresini, ilçe idaresini, köy idaresini inceledikleri gibi, aynı şekilde Cumhurbaşkanlığını da, Bakanlar Kurulunu da, Başbakanlığı da, bakanlıkları da incelemektedir.

Her şeye rağmen anayasa hukuku doktrini anayasa hukuku ile idare hukuku arasında bir ayrım yapmış, bu iki hukuk dalı arasındaki farkları ortaya koymaya çalışmıştır[24].

Julien Laferrière , anayasa hukuku ile idare hukuku arasındaki ayrımı, “hükûmet (gouvernement)” ile “idare (administration)” arasındaki fark ile açıklamaya çalışmıştır. Bunlardan birincisi anayasa hukukunun konusunu, ikincisi ise idare hukukunun konusunu oluşturur[25]. Ancak bu durumda da “hükûmet” ve “idare”nin özenle tanımlanması gerekmektedir. Laferrière’e göre idare, özel teşebbüsün tatmin edemeyeceği kolektif ihtiyaçların giderilmesi amacıyla bir ülkede teşkil edilen kamu hizmetlerinin bütünüdür[26]. Ancak bu idarî teşkilât dahi, hangi hizmetlerin yaratılacağına, hangi anlayışla çalışacaklarına karar verecek bir “yüksek teşkilât (organisation supérieure)”ı gerektirir. Bu yüksek teşkilât, ulusal yaşamın içerdiği büyük iç veya dış meseleler karşısında devletin tutumunu belirleyecektir[27]. İşte Laferrière’e göre devletin bu yüksek teşkilâtına “hükûmet” denir ve bu yüksek teşkilâtın yapısının, fonksiyonlarının, eylem araçlarının, bireylerle ilişkilerinin incelenmesi anayasa hukukunun konusunu oluşturur[28]. O halde, anayasa hukuku, “devletin yüksek organları (organes supérieure de l’Etat)” ile ilgilenir. Laferrière’e göre günlük Fransızca’da yapılan Grands pouvoirs publics (büyük kamu iktidarları) ile simples autorités administratives (basit idarî makamlar) ayrımı bu bakımdan çok anlamlıdır. Bunlardan birinciler, devlet hayatında, üstün bir yer işgal eder; ulusun yaşamına yön verirler. Örneğin (1946 Fransız Anayasası ortamında) Millet Meclisi, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu büyük kamu iktidarlarıdır. Buna karşılık, valiler, belediye başkanları, belediye meclisleri “basit idarî makamlar”dır. Anayasa hukuku konusu esasen büyük kamu iktidarlarına ilişkin kuralların incelenmesidir[29].

Georges Vedel  de, anayasa hukuku ile idare hukukunu benzer şekilde ayırmaktadır. Yazara göre “hükûmet etmek (gouverner )”, genel yönleri tespit etmek, büyük tercihlerde bulunmak demektir. “İdare etmek (administrer)” ise devletin yüklendiği bazı kolektif ihtiyaçları günlük olarak tatmin etmek demektir[30]. Ancak açıktır ki idare, görevini hükûmetin direktifleriyle çizilen çerçevede yerine getirir. Diğer bir ifadeyle idare, hiyerarşik bakımından hükûmetin altında bulunur. Vedel’e göre, eğer hükûmet eden (gouvernant) ile memur arasındaki ayrım kabul edilirse, anayasa hukukunun, hükûmet edenlerin (gouvernants) hukukî statülerini belirleyen kuralların bütününden oluşmuş bir hukuk dalı olduğu söylenebilir[31]. Diğer bir ifadeyle, Vedel, anayasa hukukunu “devletin yüksek organları (organes supérieurs de l’Etat)”nın statüsünü belirleyen hukuk olarak tanımlamaktadır[32]. Yine Georges Vedel’e göre, idare hukuku ise devletin faaliyetini ve teşkilatını genel yararın tatmini ve kamu hizmetlerinin işletilmesi açısından inceler[33].

Ali Fuat Başgil , idare hukuku ile anayasa hukuku arasındaki ayrımı “idarî işler” ile “siyasî işler” arasındaki ayrım ile açıklamaya çalışmaktadır.

“İdarî işler, Devlet faaliyetlerinin önceden düşünülüp tespit edilmiş umumî ve objektif bir plan ve prensip dairesinde yürütülmesine ait tatbiki ve teknik işlerdir. Bu işlerin cereyan ettiği saha idareyi ve tâbi olduğu usûl ve kaidelerin heyeti umumîyesi de idare hukukunu teşkil eder”[34].

Başgil’e göre siyasî işler ise,

“devlet faaliyetlerinin umumî plan ve prensiplerini tayin etme ve bunlara istikamet çizme ve direktif verme muhtelif salahiyet bölgeleri arasında iş ahengi ve gaye birliği temin etme gibi önceden tesbiti lazım gelen işlerdir. Bu işlerin cereyan ettiği saha da Hükûmeti ve tâbi olduğu usûl ve kaidelerin heyeti umumîyesi Esas Teşkilât Hukukunu, yahut daha kısa bir tabirle Siyasî Hukuku teşkil eder”[35].

Hüseyin Nail Kubalı  da, anayasa hukuku ile kamu hukukunun diğer dalları arasında benzer bir farklılık görmektedir. Anayasa hukuku devleti siyasî açıdan inceler[36].

İlhan Arsel de anayasa hukuku ile idare hukuku arasındaki farkı “hükûmet etmek” ile “idare” arasındaki fark temelinde açıklamaktadır. Yazara göre, anayasa hukuku, “hükûmet icra edecek organların kuruluş, vazife ve faaliyetlerine müteallik kaideleri ihtiva” eder[37].

“Hükûmet eden organlar Devletin iç ve dış siyasetini tayin ve tespite medar olan faaliyetlerde bulunurlar. Devletin iç ve dış siyasetinin tayin ve tanzimi demek, bu sahalardaki amme hizmetlerinin görülmesi demektir. İşte, hükûmet etmek demek, Devletin bu iç ve dış siyasetinin umumî hatlarını, umumî istikametlerini tespit etmek demektir; bu umumî hatları, bu umumî istikameti tayin ve tespit edecek olan organların kuruluş ve faaliyetlerine taalluk eden kaideler Anayasa hukukuna dahildir”[38].

Buna karşılık, idare etmek demek, “çizilen bu umumî hatlar, ve tesbit edilen bu umumî istikametler dairesinde yapılması tahakkuk eden işleri görmek demektir; ki bu işler idare hukukunun konusunu teşkil eder”[39].

Yukarıda anayasa hukuku ile idare hukuku arasındaki ayrım sorunu hakkında anayasa hukukçularının görüşleri verilmiştir. Bu ayrım konusunda bir idare hukukçusunun görüşünü de verelim. Sıddık Sami Onar’a göre, anayasa hukuku ile idare hukuku şu esas dahilinde birbirinden ayrılabilir:

“Anayasa hukuku bize Devletin siyasî teşkilâtını, Devlet kuvvetlerinin veya vazifelerinin ayrılığını, kanunları yapan uzuvların kuruluş ve işleyiş tarzlarını gösterir. İdare hukuku ise, hükûmet makinesini tahlil eder; yani anayasa hukuku hükûmet makinasının nasıl kurulmuş olduğunu bir kül halinde gösterdiği halde idare hukuku bu makinanın her parçasının tahlilini yapar ve nasıl işlediğini gösterir. Anayasa hukuku Devlet karşısında ferdin hürriyetlerini ve esas haklarını tayin etmesine mukabil idare hukuku bu hürriyet ve hakların istimalinin nasıl tanzim edildiğini ve ne şartlar dahilinde kullanıldığını, başkalarının hak ve hürriyeti karşısında bunların hudutlarını gösterir”[40].

Eleştiri.- Yukarıda anayasa hukuku ile idare hukuku ayrımı konusunda ileri sürülen görüşler, bu iki hukuk dalının farkları konusunda şüphesiz bir fikir vermektedir. Ancak bu ayrım sorununu kesin bir şekilde çözdüklerini söylemek mümkün değildir.

Zira bir kere, devletin yüksek organları ile alt organları arasında kesin bir çizgi yoktur. Yüksek organlardan alt organlara hangi noktadan itibaren geçildiğini kimse söyleyemez. O nedenle devletin yüksek organları ile alt organları ayrımı ile temellendirilen anayasa hukuku - idare hukuku ayrımı eleştiriye açıktır.

Diğer yandan, “siyasî işler - idarî işler”, “siyasî makamlar - idarî makamlar” şeklinde yapılan ayrımlar da eleştiriye açıktır. Örneğin bakanlar bir temel kamu hizmetini yürüten organın başı olarak, hem anayasa hukukunun, hem de idare hukukunun konusuna girerler. Dolayısıyla, Georges Vedel’in haklı olarak belirttiği gibi, bir bakanın anayasal statüsü ile idarî statüsü arasındaki sınır oldukça belirsizdir[41].

Sonuç olarak, anayasa hukuku ile idare hukuku arasında mantıki bir ayrım ihdas etmek mümkün değildir. Ancak yine de, anayasa hukuku ile idare hukuku arasında bir ayrım vardır. Bu ayrım, pedagojik bir ayrımdır. Üniversite ders programlarından, hukuk fakültelerinin akademik organizasyonundan kaynaklanan bir ayrımdır. Özetle, anayasa hukuku ile idare hukuku arasında bir fark vardır; zira, üniversitelerde birbirinden ayrı bir anayasa hukuku dersi ve bir idare hukuku dersi okutulmaktadır. Keza hukuk fakültelerinde bir anayasa hukuku anabilimdalı, bir de idare hukuku anabilimdalı vardır. Bu farklı dersler ve farklı kürsüler oldukça anayasa hukuku ile idare hukuku arasında da fark devam edecektir.

Böyle bir farkın olmasında da pedagojik açıdan yarar vardır. Keza aynı yarar iş bölümü ve uzmanlık bakımından da söz konusudur.

Tüm bunlardan çıkan sonuç şudur ki, hangi konunun anayasa hukukuna, hangi konunun idare hukukuna girdiği konusunda objektif ve bilimsel bir ölçü ileri sürülemez. Bu konuda izlenmesi gereken en iyi yöntem, bir yandan anayasa hukuku, diğer yandan da idare hukuku kitaplarının içindekiler kısımlarına bakıp konu başlıklarını çıkarmak ve bunları listelemek ve bunların bir karşılaştırmasını yapmaktır. Zaten her öğrenci zamanla, göre göre, hangi konunun anayasa hukukuna, hangi konunun idare hukukuna girdiğini öğrenir. Daha önce görmediği bir konuyla karşılaştığında ise o konunun anayasa hukukuna mı, yoksa idare hukukuna mı girdiğini “hisseder”.

O halde anayasa hukukunun ve idare hukukunun konularının ve keza bu iki disiplin arasındaki ayrımın anayasa hukukçuları ve idare hukukçuları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz.

3. Anayasa Hukuku - Malî Hukuk  

Anayasa hukuku ile malî hukuk arasındaki ilişki, anayasa hukuku ile idare hukuku arasındaki ilişkiye benzemektedir. Kamu gelirleri ve giderleri konusunda temel ilkeler anayasalarda saptanmaktadır. Anayasa hukuku eserlerinde devletin ekonomik ve malî düzeni, bütçe, vergilendirme ilkeleri, sosyal devlet ilkesi az ya da çok incelenmektedir. Bu konuların hangi düzeyde anayasa hukukunun alanına, hangi düzeyde malî hukukun alanına girdiği konusunda önceden tespit edilmiş objektif bir ölçü yoktur. Bu sınır da, idare hukukunda olduğu gibi, tamamıyla anayasa hukukçuları ve malî hukukçular tarafından zamanla karşılıklı olarak çizilmektedir.

4. Anayasa Hukuku - Ceza Hukuku

Genelde ceza hukukunun temel ilkeleri anayasalar tarafından da belirlenmektedir. Suç ve cezaların kanunîliği ilkesi, masumluk ilkesi, cezaların şahsîliği ilkesi, kanunî hâkim güvencesi gibi. Şüphesiz bu ilkelerin incelenmesi esasen ceza hukukunun konusuna girer. Ancak, anayasa hukuku kitaplarında da az çok bu temel ilkelere değinilmektedir. Anayasa hukuku ile ceza hukuku arasında ayrım konusunda objektif bir ölçüt bulmak zordur. İdare hukuku ve malî hukuk ile anayasa hukuku arasında ayrım konusunda yukarıda söylediklerimiz burada da tekrarlanabilir.

5. Anayasa Hukuku - Muhakeme Hukukları

Gittikçe artan oranda yargı örgütünün temel ilkeleri, hatta yüksek mahkemelerin kuruluşları ve yetkileri anayasalarda belirlenmektedir. Mahkemelerin bağımsızlığı, kanunî hâkim güvencesi, hâkimlik teminatı, hak arama özgürlüğü, hâkimlerin atanması, gibi konular anayasa hukuku kitaplarının değişmez konularıdır. Aynı konular muhakeme hukuku kitaplarının da değişmez konuları arasında yer almaktadır. Anayasa hukukunun nerede bittiği, muhakeme hukukunun nerede başladığını peşin olarak söylemek mümkün değildir. Bu iki disiplin arasındaki sınır da zamanla anayasa hukukçuları ve muhakeme hukukçularının çalışmaları ile belirlenmektedir.

6. Anayasa Hukuku - Özel Hukuk Dalları  

Şüphesiz ki anayasa hukukuna en uzak hukuk dalları özel hukuk dallarıdır. Her şeyden önce özel hukuk, anayasa hukukundan eskidir. Özel hukukun temel kavram, kurum ve ilkeleri anayasacılık hareketlerinden çok önce ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Anayasacılık hareketleri XVIII’inci yüzyılın sonlarında ortaya çıkarken, özel hukukun birçok kavram, kurum ve ilkesi daha Roma döneminde ortaya çıkmıştır.

Özel hukukun kavramları, kurumları ve kuralları anayasadan kaynaklanmaz. Ancak, mevcut bir özel hukuk kuralının anayasaya uygun olma zorunluluğu vardır. Özel hukuk alanındaki temel kanunlardaki (medenî, borçlar, ticaret kanunları) kurallar da anayasa yargısının denetimine tâbidir. Anayasa yargısı organlarının medenî kanunların, borçlar kanunlarının, ticaret kanunlarının yüzyıllık hükümlerini de iptal ettikleri görülmektedir[42]. Böyle bir ortamda, özel hukukçuların anayasa hukukuna ilgisiz kalmaları beklenemez. Zira, anayasa yargısı organlarının kararları, özel hukuk yüksek mahkemelerini de bağlamaktadır. Örneğin Türkiye’de Anayasa Mahkemesinin kararları ile Yargıtay kararları arasında uyuşmazlık olursa Anayasa Mahkemesi kararı esas alınır (82 AY, m.158/3). Dolayısıyla özel hukukçular, anayasa yargısı organlarının içtihatlarını da izlemek zorunda kalmaktadırlar. Neticede, özel hukukun gittikçe artan bir oranda anayasallaştığından söz edilmektedir. Diğer yandan unutulmamalıdır ki, özel hukukun temelinde bulunan mülkiyet hakkı, özel teşebbüs hürriyeti gibi temel hak ve özgürlükler, hep anayasal temel hak ve hürriyetler konumundadır.


 

[1].      Örneğin Başgil, Esas teşkilât hukuku, op. cit., s.45-48; Tüzel, op. cit., s.22-24; Kürkçüer, op. cit., s.13-15; Tikveş, op. cit., s.15-35.

[2].      Örneğin Gözler, Hukuka Giriş, op. cit., s.73-105.

[3].      Muvaffak Akbay, Umumî Amme Hukuku, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1961, s.1-2; Recai Galip Okandan, Umumî Amme Hukuku, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1968, s.6-8; Başgil, op. cit., s.2; Yavuz Abadan, “Amme Hukukunun Konusu ve Öğretim Metodu”, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt XX, 1965, Sayı 3-4, s.399-417; Mehmed Akad, “Genel Kamu Hukukunun Alanı ve Metodu Üzerine Bir Araştırma”, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Onuncu Yıl Armağanı, İstanbul, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1993, s.63 vd; Mehmed Akad, Genel Kamu Hukuku, İstanbul, Filiz Kitabevi, 1997, s.1-11.

[4].      Akbay, op. cit., s.1.

[5].      Okandan, Umumî Amme Hukuku, op. cit., s.7.

[6].      Ibid.

[7].      Ibid.

[8].      Ibid.

[9].      Anayasa hukukunun genel esasları kitabı olup devletin unsurlarını veya devletin kökenini inceleyen kitaplara örnek: Başgil; op. cit., s.123-181; Kubalı, op. cit., s.26-47; Arsel, op. cit., s.10-30; Kürkçüer, op. cit., s.56-164; Teziç, op. cit., s.109-121. Tikveş, op. cit., s.260-316.

[10].    Başgil, Esas teşkilât hukuku, op. cit., s.2.

[11].    Ibid.

[12].    Örneğin Başgil, Esas teşkilât hukuku, op. cit., s.123-181; Kubalı, op. cit., s.26-47; Arsel, Anayasa Hukuku, op. cit., s.10-30; Kürkçüer, op. cit., s.56-164; Teziç, op. cit., s.109-121. Tikveş, op. cit., s.260-316.

[13].    Yavuz Abadan, Amme Hukuku ve Devlet Nazariyeleri, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1952.

[14].    Muvaffak Akbay, Umumî Amme Hukuku, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1961.

[15].    Recai Galip Okandan, Umumî Amme Hukuku, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1968.

[16].    Ayferi Göze, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, İstanbul, Beta, 1986.

[17].    İlhan Akın, Kamu Hukuku, İstanbul, Beta, 1987.

[18].    Yahya Kazım Zabunoğlu, Kamu Hukukuna Giriş: Devlet, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1973.

[19].    Mehmed Akad, Genel Kamu Hukuku, İstanbul, Filiz Kitabevi, 1997.

[20].    Akbay, op. cit., s.1; Okandan, Umumî Amme Hukuku, op. cit., s.7.

[21].    Okandan, Umumî Amme Hukuku, op. cit., s.19.

[22].    Ibid.

[23].    Bu arada belirtelim ki, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Münci Kapani’den bu yana bu derste siyasal düşünceler tarihi anlamında bir genel kamu hukuku da okutulmamaktadır. Münci Kapani bu dersin bir kısmında siyasal bilim, diğer kısmında da kamu hürriyetleri okutmuştur ve neticede ülkemizde iki temel ders kitabı ortaya çıkmıştır: Münci Kapani, Politika Bilimine Giriş, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1983; Münci Kapani, Kamu Hürriyetleri, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1981. Her iki kitap da alanının temel kitapları olmuş, birçok baskı yapmış, değişik üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Kapani’nin halefleri bu dersi, siyasal bilim kısmını çıkararak, münhasıran kamu hürriyetlerine indirgemişlerdir. Kamu hürriyetleri dersinin gerekliliği sorunu bir başka sorundur. Ancak, kanımızca, öğrencilere devlet doktrinlerini tanıtmak amacıyla konulan bir dersin bir pozitif hukuk dersine dönüştürülmesi, hukuk öğrencilerini kültürel bakımdan kısırlaştırıcı bir etkiye yol açabilir. Bu bakımdan kanımızca, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde genel kamu hukuku dersinin fiilen kamu hürriyetleri dersine dönüştürülmesi isabetsiz olmuştur.

[24].    Laferrière, op. cit., s.1-4; Vedel, op. cit., s.4-5; Michel Henry Fabre, Principes républicains de droit constitutionnel, 4e édition, Paris, L.G.D.J., 1984, s.10; Charles Cadoux, Droit constitutionnel et institutions politiques, (tome I : Théorie générale des institutions politiques), Paris, Cujas, 3e édition, 1988, s.8-10; Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, op. cit., s.52-55; Kubalı, Anayasa Hukuku, op. cit., s.3-5; Arsel, Anayasa Hukuku, op. cit., s.7-8; Tüzel, op. cit., s.24-25; Tikveş, op. cit., s.22-23; Sıddık Sami Onar, İdare Hukukunun Umumî Esasları, İstanbul, Hak Kitabevi Yayınları, Üçüncü Baskı, 1966, c.I, s.11.

[25].    Laferrière, op. cit., s.1.

[26].    Ibid.

[27].    Ibid.

[28].    Ibid.

[29].    Ibid., s.2.

[30].    Vedel, op. cit., s.4.

[31].    Ibid.

[32].    Ibid., s.5.

[33].    Ibid., s.5.

[34].    Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, op. cit., s.54.

[35].    Ibid.

[36].    Kubalı, Anayasa Hukuku, op. cit., s.3.

[37].    Arsel, Anayasa Hukuku, op. cit., s.7.

[38].    Ibid.

[39].    Ibid. (Arsel, şu esere atıfta bulunuyor: Marcel Prélot, Precis de droit constitutionnel, Paris, 1948, s.19).

[40].    Onar, op. cit., c.I, s.113.

[41].    Vedel, op. cit., s.6.

[42].    Örneğin Anayasa Mahkemesi, 11 Eylül 1987 tarih ve E.1987/1, K.1987/18 sayılı kararı ile Medenî Kanunun 443’üncü maddesinin 2’nci fıkrasını iptal etmiştir (Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 23, s.306-308).

 

Bölüm 13
Fransız Anayasa Hukuku
doktrininin Gelişimi
[1]

 

 

 

 

Çalışmamızın bu bölümünde, Fransız anayasa hukuku doktrininin gelişimi, dönemlere ayrılarak incelenmiştir. Her dönemde anayasa hukuku doktrininin kendisi için belirlediği hedef ve bu hedefe ulaşmak için takip ettiği yollar kısaca da olsa açıklanmaya çalışılmıştır.

Anayasa hukuku öğretimine ilk defa İtalya’da başlanmıştır. İlk “anayasa hukuku” kürsüsü, 1797 yılında Ferrare Üniversitesinde kurulmuştur. Bu kürsü Giuseppe Compagnoni di Luzo’ya verilmiştir[2].  Fransa’da ise 1834’te ilk anayasa hukuku kürsüsü ünlü devlet adamı François Guizot tarafından Paris Hukuk Fakültesinde kurulmuştur. Bu kürsünün ilk sahibi yine bir İtalyan olan Pellegrino Rossi ’dir[3]. Napolyon III zamanında kürsü kaldırılmış, 1878’de yeniden kurulmuştur[4].

Fransız anayasa hukuku doktrinin gelişmesinde üç dönem gözlemlenebilir: Birinci dönem “klasik”, ikinci dönem “siyasal bilim”, üçüncü dönem ise “yeni anayasa hukuku” dönemidir.

I. Birinci Dönem: anayasa hukukunun Klasik Teorisi 

Başlangıcından 1950’lere kadar devam eden birinci döneme “anayasa hukukunun klasik teorisi” ismi verilebilir.

Bu dönemin, yani klasik teorinin en önemli özelliği, anayasal metinlerin incelenmesine büyük önem vermesidir. Anayasa hukuku, onlar için, bir bakıma “anayasanın hukuku” idi. Bu dönemde anayasa hukuku, anayasanın hükümlerinin yorumlanmasına indirgeniyordu. Bu nedenle bu döneme Dominique Turpin “‘metin sapkınları’ zamanı (temps des ‘obsédés textuels’)” demektedir[5].

Klasik teorinin inceleme konuları genellikle kurumsaldı. Esas itibarıyla bu dönemde anayasa hukuku, devletin yüksek organlarının kuruluşunu ve işleyişini, birbirleriyle olan karşılıklı ilişkilerini incelemekle yetiniyordu. Klasik teori genellikle “yönetenleri” inceliyor, “yönetilenleri” ise görmezden geliyordu. Yönetilenlerin temel hak ve özgürlükleri gibi konular klasik doktrinde nadiren işlenmiştir. Keza klasik teori yönetenlerin iktidara geliş süreçleriyle, yani siyasal partiler ve seçim sistemleri gibi konularla da pek ilgilenmiyordu[6].

Devlet, devletin kişiliği, egemenlik, devlet çeşitleri, federal devlet, üniter devlet, monarşi, cumhuriyet, kuvvetler ayrılığı, başkanlık sistemi, parlâmenter rejim, doğrudan demokrasi, yarı-doğrudan demokrasi, temsilî demokrasi, anayasa teorisi, kurucu iktidar gibi anayasa hukukunun temel kavram, kurum ve ayrımları işte bu klasik dönemin ürünüdürler.

Bu dönemin en ünlü temsilcileri olarak Esmein, Carré de Malberg, Duguit, Hauriou, Barthélemy-Duez, Laferrière ve son temsilcisi olarak Vedel sayılabilir.

1. Adhémar Esmein

Adhémar Esmein’in Eléments de droit constitutionnel ismini taşıyan kitabının ilk baskısı tek cilt olarak 1896[7] da yayınlanmıştır. Sekizinci ve son baskısı ise iki cilt olarak 1927 ve 1928’de Henry Nézard tarafından hazırlanmıştır[8]. Esmein, kitabın birinci cildinde devlet ve devlet şekilleri, temsilî sistem, parlâmenter rejim, tabiî hukuk, millî egemenlik ilkesi, kuvvetler ayrılığı ilkesini, bu ilkeye göre hükûmet şekilleri (meclis hükûmeti, parlâmenter sistem, başkanlık sistemi), bireysel haklar, yazılı anayasalar gibi genel konuları işlemektedir. Yazar ikinci cildinde ise, 1875 Fransız Anayasasına göre, yürütme ve yasama iktidarlarının kuruluşunu ve işleyişini incelemektedir. İnceleme yöntemi büyük ölçüde anayasa hükümlerinin açıklaması şeklindedir. Değişik tartışmalar içine girse de, anayasa metninde bulunmayan konular üzerinde durmaz.

2. Raymond Carré de Malberg

Strasbourg Hukuk Fakültesi profesörlerinden Raymond Carré de Malberg’in birinci cildi 1920’de, ikinci cildi 1922’de yayınlanan ünlü eseri Contribution à la théorie générale de l’Etat ismini taşımaktadır[9]. Yazar pozitivisttir; ve bu yaklaşım biçimi aslında kitabın alt başlığından da anlaşılabilir: Spécilalement d’après les données fournies par le droit constitutionnel français. Ünlü hukukçunun incelediği başlıca konular şunlardır: Devletin kurucu unsurları, devletin kişiliği, devlet gücü, devletin fonksiyonları, yasama fonksiyonu, idarî fonksiyon, yargılama fonksiyonu, fonksiyonlar ayrılığı, devletin organları, temsil, temsilî sistem, seçmen topluluğu, oy hakkı, kurucu iktidar, anayasanın değiştirilmesi vs. Görüldüğü gibi konuların hepsi devlet ile ilgilidir. Zaten yukarıda zikredilen iki büyük ciltlik kitabın başlığı da “Devletin Genel Teorisine Katkı”dır. Carré de Malberg devletin organlarını, bu organların fonksiyonlarını ve bu organlar arasındaki karşılıklı ilişkileri incelemektedir. Yazar, devlet dışındaki siyasal olgularla ilgilenmediği gibi, yönetilenlerle de ilgilenmemektedir. Kitabında temel hak ve özgürlüklere ilişkin bir bölüm yoktur.

3. Léon Duguit

Bordeaux Hukuk Fakültesi dekanı Léon Duguit’nin beş ciltlik ünlü eseri Traité de droit constitutionnel başlığını taşımaktadır. İkinci baskısı 1921-1925 yılları arasında yapılmıştır. Birinci, ikinci ve üçüncü cildinin ise üçüncü baskısı sırasıyla 1927, 1928 ve 1930 yıllarında yapılmıştır[10].

Yazar birinci ciltte, hukuk kuralı[11], hukukî durum[12], hukukî işlem[13], hukukun süjesi[14] gibi hukukun genel teorisi konularını ve devlet problemi[15], devletin realist teorisi[16] gibi konuları incelemektedir. İkinci ciltte devletin unsurları[17], devletin fonksiyonları[18], devletin organları[19], üçüncü ciltte, kamu görevlileri[20], devletin malvarlığı[21], dördüncü ciltte seçmen topluluğu[22], parlâmento[23], hükûmet[24]; beşinci ve son ciltte ise, bireysel özgürlük[25], çalışma, ticaret ve sözleşme özgürlüğü[26], kanaat özgürlüğü[27], din özgürlüğü[28], dernek özgürlüğü[29] gibi konuları incelemektedir. Duguit kendisinin “realist” dediği bir yaklaşımı savunmaktadır. İleride yer yer onun teorisini göreceğiz

4. Maurice Hauriou

Toulouse Hukuk Fakültesi dekanı Maurice Hauriou’nun kitabının adı Précis de droit constitutionnel’dir. Birinci baskısı 1923, ikinci baskısı ise 1929 tarihlidir[30]. Müessese teorisinin kurucusu olan Hauriou’nun kitabında işlenen başlıca konular sırasıyla şunlardır: İktidar, sosyal düzen, devlet, siyasal özgürlük, kanunun hâkimiyeti, millî anayasalar, kurucu iktidar, anayasaların değiştirilmesi, anayasaların üstünlüğü, kanunların anayasaya uygunluk denetimi, Fransız anayasa tarihi, 1875 Anayasasına göre anayasal sistem, kamu iktidarları, yürütme iktidarı, yasama iktidarı, bireysel haklar, eşitlik ilkesi, bireysel hakların güvenceleri, vs.

5. Joseph-Barthélemy ve Paul Duez

Paris Hukuk Fakültesi profesörü Joseph Barthélemy ve Lille Hukuk Fakültesi dekanı Paul Duez’in birlikte yazdıkları ünlü eserin adı Traité de droit constitutionnel’dir. 1933 yılında ikinci baskısını tek cilt halinde 955 sayfa ile yapmıştır[31]. Klasik teorinin temel kavram ve ayrımları Barthélemy ve Duez’de artık mükemmel düzeye ulaşmıştır. Yazarlar kitaplarını iki bölüme ayırmaktadır: “Modern anayasal teşkilâtın temel ilkeleri” başlığını taşıyan birinci bölümde incelenen başlıca konular şunlardır: Demokrasi prensibi, millî egemenlik ilkesi, doğrudan demokrasi, temsilî demokrasi, yarı-temsilî demokrasi, kuvvetler ayrılığı, meclis hükûmeti sistemi, başkanlık sistemi, parlâmenter sistem, anayasanın üstünlüğü, kanunların anayasaya uygunluk denetimi. İkinci bölüm Fransız anayasal kurumlarının incelenmesine tahsis edilmiştir. Burada incelenen başlıca konular şunlardır: Fransız Devletinin biçimi ve unsurları, seçmenler, seçme hakkı ve seçimler, parlâmento (milletvekilleri meclisi ve senato), hükûmet (cumhurbaşkanı, bakanlar ve kabine), parlâmento ile hükûmet arasındaki ilişkiler, parlâmentonun ve hükûmetin yetkileri, hükûmet ile idare arasındaki ayrım, maliye, dış siyaset, adalet (yargı), anayasanın değiştirilmesi, vs.

6. Julien Laferrière

Klasik Anayasa Hukukunun son temsilcilerinden en önemlisi Paris Hukuk Fakültesi profesörü Julien Laferrière’dir. 1947 yılında ikinci baskısını yapan Manuel de droit constitutionnel klasik teorinin doruğunda bulunan bir eserdir[32]. Kitap üç kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda Fransa’da 1789’dan 1940’a kadar olan anayasal gelişmeler, ikinci kısımda ise, anayasa hukukunun genel sorunları işlenmektedir. Bu kısımda incelenen başlıca konular şunlardır: Anayasal kanunlar ile adî kanunlar arasındaki ayrım, demokrasi, millî egemenlik ilkesi, millî egemenliğin kullanılmasına göre demokrasi tipleri (doğrudan hükûmet, temsilî hükûmet, yarı-doğrudan hükûmet), seçim ve oy, parlâmentonun kuruluşu, yürütme ile meclisler arasındaki ilişki, kuvvetler ayrılığı, başkanlık sistemi, parlâmenter sistem. Kitabın üçüncü bölümü ise Fransız Dördüncü Cumhuriyetinin anayasal kurumlarının incelenmesine ayrılmıştır.

7. Georges Vedel

Klasik dönemin son ünlü eseri Georges Vedel tarafından yazılan ve tek baskısı 1949’da yapılan Manuel élémentaire de droit constitutionnel’dir[33]. Georges Vedel bu kitabı yayınladığı tarihlerde Toulouse Hukuk Fakültesinde profesördür. Kitap iki kısımdan oluşmaktadır. “Demokrasi” başlığını taşıyan birinci kısımda yazar, devlet kavramı, federal devlet, üniter devlet, anayasa kavramı, kanunların anayasaya uygunluk denetimi, millî egemenlik ilkesi, doğrudan demokrasi, temsilî demokrasi, kuvvetler ayrılığı, başkanlık sistemi, parlâmenter sistem, iki meclislilik, bireysel haklar gibi anayasa hukukunun genel teorisine giren konuları incelemektedir. Yazar bu kısımda ayrıca klasik demokrasi ile Marksist demokrasiyi incelemektedir. “Fransa’nın siyasî kurumları” başlığını taşıyan ikinci kısımda ise ilk başta 1946 Anayasasına kadar olan anayasal gelişmeler, daha sonra ise 1946 Anayasası tarafından kurulan sistem incelenmektedir. Bu kısımda, seçimler, parlâmento, hükûmetin kuruluşu, işleyişi gibi konular incelenmektedir.

Yukarıda görüldüğü gibi, bu altı klasik eserde inceleme konuları büyük benzerlikler göstermektedir. İncelenen konular devlet eksenlidir. Devletin kendisi, organları, bu organların kuruluşları ve fonksiyonları incelenmektedir.

* * *

Fransız anayasa hukuku doktrini, 1920’li yıllarda yakaladığı düzeyi bir daha yakalayamamıştır. Raymond Carré de Malberg, Léon Duguit ve Maurice Hauriou, üç büyük anayasacı, anayasa hukukunda üç büyük okul kurmuştur. Carré de Malberg anayasa hukukunda “pozitivist teori”nin öncülüğünü yapmıştır. Kendisi Strasbourg Hukuk Fakültesi profesörü olduğu için temsilciliğini yaptığı bu akıma, “Strasbourg Okulu (Ecole de Strasbourg)” da denir. Léon Duguit (1859-1928) tamamen objektif verilere dayanan, tüm metafizik düşünceleri reddeden bir anayasa hukuku teorisi kurmaya çalıştı. Hukukun kaynağı olarak sosyal dayanışma olgusunu gördü. Bu nedenle Duguit’nin teorisine “realist teori”, “objektivist teori”, “sosyal dayanışmacı teori” gibi isimler verilmektedir. Duguit, Bordeaux Hukuk Fakültesi dekanı olduğu ve bu Fakültede kırkiki yıl çalıştığı için kurduğu akıma “Bordeaux Okulu (Ecole de Bordeaux)” da denmektedir[34]. Maurice Hauriou “müessese teorisi”nin kurucusu olmuştur. Kendisi Toulouse Hukuk Fakültesi’nin dekanı olduğu için bu okula “Toulouse Okulu (Ecole de Toulouse)” da denmektedir.

Üç büyük okul kurucusu bu üç büyük yazar (Raymond Carré de Malberg, Léon Duguit, Maurice Hauriou) arasında büyük doktrin çatışmaları olsa da inceleme konuları yukarıda görüldüğü gibi birbiriyle benzeşmektedir. Tüm konular devlet merkezlidir.

Fransız anayasa hukukunun klasik doktrini 1930’lardan itibaren daha da klasikleşmiş, kendi sistemi içinde dört başı mamur eserler ortaya çıkarmıştır. Barthélemy ve Duez’in, Laferrière’in, Vedel’in eserleri artık klasik teorinin doruk noktasında yer alır. Plânları, konuları, inceleme stilleri mükemmeldir. Neyin, nasıl anlatıldığı açıktır. Artık bazı konularda yapılan ayrımlar, kullanılan kavramlar standart hale gelmiştir. Bu teori gerçek anlamıyla artık “klasik”tir.

Klasik teorinin inceleme konularının hepsi anayasa metinlerinde düzenlenmiş olan konulardır. Klasik teoride, anayasa tarafından kurulan devletin temel organlarının örgütlenmesi, işleyişi ve birbirleriyle olan ilişkileri incelenmektedir.

Her klasik eser genellikle iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım genellikle “anayasa hukukunun genel teorisi” gibi isimler taşımakta, bu kısımda devlet, devlet şekilleri (üniter devlet-federal devlet), millî egemenlik ilkesi, egemenliğin kullanımına göre hükûmet şekilleri (doğrudan, yarı-doğrudan ve temsilî hükûmet), kuvvetler ayrılığı ilkesi, kuvvetler ayrılığına göre hükûmet sistemleri (meclis hükûmeti, parlâmenter hükûmet sistemi, başkanlık sistemi), anayasa çeşitleri, anayasanın üstünlüğü, kanunların anayasaya uygunluğu denetimi gibi konular işlenmektedir. Klasik anayasa hukuku kitaplarının ikinci kısmında ise, 1875 Anayasasına göre anayasal sistem incelenmektedir. Burada ilkönce kısaca anayasal gelişmeler görülmekte, sonra yürürlükteki Anayasanın kurduğu yasama, yürütme ve yargı organlarının örgütlenmesi ve işleyişi incelenmektedir.

Fransa’nın güncel siyasal kurumlarının incelenmesi için her şeyden önce, Laferrière’in belirttiği gibi[35], bu kurumların içinde bulunduğu sistemi, bu kurumların temel ilkelerini ve teorilerini görmek gerekir. İşte klasik anayasa hukuku kitaplarının birinci kısmında bulunan “anayasa hukukunun genel teorisi” buna hizmet eder. Keza yürürlükteki anayasa kurumlarını anlayabilmek için o kurumların o aşamaya nasıl geldiğini, yani tarihsel gelişimini bilmek gerekir. Siyasal kurumların incelendiği bölümde bir de Fransız anayasa tarihinin gelişmelerinin verilmesinin nedeni budur.

B. İkinci Dönem: anayasa hukukunda Siyasal Bilim Yaklaşımı [36]

1950’den itibaren klasik teorinin yaklaşım biçimi eleştirilmeye başlanmıştır. Klasik teorinin yaklaşımının gerçek dışı olduğu, ortaya attığı kavram ve kategorilerin yapay olduğu ileri sürülmüştür. Klasik teoriye en yıkıcı eleştirileri yöneltenlerden biri hiç şüphesiz, Maurice Duverger’dir. Önceleri Bordeaux Hukuk Fakültesi’nde, sonra da Paris Hukuk Fakültesi’nde çalışan ünlü profesör, Droit constitutionnel et institutions politiques isimli manuel’inin 1959’da yapılan dördüncü baskısının önsözünde, devletin ve hükûmetin a priori anlaşılışı ile uğraşmaktan ziyade, olguların analizine dayanan, metafizik olmayan, sosyolojik bir yaklaşımı savundu[37]. Böylece siyasal bilim yaklaşımı hukukî yaklaşıma üstünlük sağlayacaktı. Maurice Duverger klasik teorinin hukukî yaklaşımını şiddetle eleştirmiştir. Yazara göre, siyasal hayat, siyasal ve anayasal kurumlar arasında sürekli bir kavganın konusudur. Ona göre, klasik teori bu kavgayı görmezden gelir. Klasik teori devleti ve onu tecessüm ettiren yöneticileri tanrılaştırır ve böylece egemen sosyal gruplara yarar sağlar. Bu gözlemden yola çıkarak Duverger şu sonuca ulaşıyordu: Siyasal sosyoloji devletin ve anayasaların incelenmesini metafizik çağdan pozitif çağa geçirtecektir[38]. Bu dönemde Duverger’nin etkisi Fransa dışına da taşmıştır: Örneğin bu akıma İspanya’da “duvergerismo  (Duvergercilik)” denmektedir. Louis Favoreu’de bu dönemi eleştirmek için, Fransa’da bu İspanyolca tabiri kullanmaktadır[39].

Dominique Turpin’in gözlemlediği gibi, klasik dönemde muhafazakâr, güçlülerin hizmetinde olduğuna inanılan anayasa hukukunun yerine, ikinci dönemde itirazcı ve kitlelerin hizmetinde olduğu iddia edilen bir siyasal bilim geçirilecek idi[40]. İkinci dönemin yaklaşımı normatif değil, tasvirî idi. Kanunlardaki soyut kategorilerle değil, onların arkasında yatan somut gerçeklerle ilgileniyordu. Bu yaklaşım biçimi anayasayı önemsemiyordu. Anayasa Georges Burdeau’ya göre, “hayaletlerin oturduğu alegorik bir tapınak”tan başka bir şey değildi[41]. Zira siyasal yaşam ve kurumların işleyişi anayasal kuralların dışında cereyan ediyordu[42].

1949’da Fransız Siyasal Bilim Derneği (Association française de science politique )’nin kurulması ve arkasından Revue française de science politique’in çıkmasıyla, “anayasa hukukunda siyasal bilim yaklaşımı” güçlenmeye devam etti.

İşte bu bağlamda, 1954’te Fransa’da hukuk fakültelerinin resmî ders programlarında “anayasa hukuku (droit constitutionnel)” ismi yanına bir de “siyasal kurumlar  (institutions politiques )” ismi eklendi. Böylece siyasal bilim, anayasa hukuku haline geldi.

Bu ikinci dönemde sadece klasik teorinin konularına bakış açısı değişmedi; klasik teorinin incelediği konular da tümden değişti. Artık sadece devlet ve yöneticiler değil, yönetilenler de inceleniyordu. Örneğin 1960’lı, 1970’li yıllarda yazılmış Droit constitutionnel et institutions politiques isimli herhangi bir manuel’e bakılırsa, incelenen konular arasında, siyasal iktidar, propaganda, siyasal inanışlar, meşruluk tipleri, ideolojiler, seçim, seçim sistemleri, baskı grupları, siyasal partiler, parti sistemleri, kamuoyu, demokratik ve otoriter rejimler gibi saf siyasal bilim konularının olduğu görülür. Bu konuların yanında artık devlet ve devlet çeşitleri, anayasa çeşitleri, anayasanın üstünlüğü, anayasa yargısı, kurucu iktidar, millî egemenlik ilkesi ve bu ilkeye göre demokrasi tipleri (doğrudan demokrasi, temsilî demokrasi), kuvvetler ayrılığı ilkesi ve buna göre hükûmet sistemleri (meclis hükûmeti, parlâmenter sistem, başkanlık sistemi) gibi klasik anayasa hukuku konuları ya hiç, ya da hak ettikleri ölçüde yer almıyordu.

Dahası bu dönemde mevcut anayasal sistem dahi yürürlükteki anayasaya göre incelenmiyordu. Klasik teori anayasal sistemi yasama, yürütme ve yargı organlarının kuruluşu ve işleyişi ve karşılıklı ilişkileri çerçevesinde işliyordu. Bu yeni dönemde ise, yürürlükteki anayasanın kurduğu sistem dahi hukukî açıdan incelenmiyor, siyasal bilim açısından inceleniyordu ve artık “anayasal sistem”den değil, “siyasal sistem”den bahsediliyordu. Örneğin Bordeaux Hukuk Fakültesi anayasa hukuku profesörü Dmitri-Georges Lavroff’un Fransız Beşinci Cumhuriyetinin anayasal kurumlarına adanmış ders kitabının ismi Le système politique français (Fransız Siyasal Sistemi) idi[43]. Hatta anayasacılar arasında David Easton’un sistem analizi yaklaşımını kısmen uygulayanlar vardı[44].

1970’li yıllarda siyasal bilim yaklaşımı öyle güçlendi ki, siyasal olguların incelenmesinde siyasal bilimin tekel sahibi olduğu, siyasal olguların hukukî açıdan incelenemeyeceği iddiasına kadar varıldı. Bu yaklaşıma göre, siyasal olgular ve kurumlar ancak siyasal bilim bakış açısıyla kavranabilirdi. Böylece siyasal bilimciler oyunun kurallarının münhasır yorumcusu durumuna gelmenin rantına sahip oldular. Üstelik bizzat kendileri bu siyasal oyunda taraftılar[45].

Siyasal bilim yaklaşımının hâkimiyeti altındaki bu yıllarda, birçok anayasa hukukçusu, anayasa hukukunu bir “hukuk” olarak mütalâa etmekten ve bir “hukukçu” gibi davranmaktan çekindiler. Üstelik pek de siyasal bilim formasyonları olmamasına rağmen, onlar da siyasal bilim bakış açısıyla birşeyler yazdılar. Bu hukuk formasyonlu Fransız siyasal bilimcilerin çoğunluğunun yazdıkları şeyler, Amerikan siyasal bilimcilerinin yanında ikinci sınıf kalmıştır. Bu siyasal bilim yaklaşımı taraftarı anayasacılar bol bol anayasa hukuku ve siyasal kurumlar isimli ders kitapları ürettiler. Bu kitaplarda belli bir sistem yoktur; aranılan her şey, bölük pörçük de olsa, bunlarda bulunabilir. 1960’lı, 70’li, 80’li yıllarda yazılmış Fransız anayasa hukuku ders kitapları[46] panayır yeri gibidir. Bu kitaplarda, devlet, siyasal iktidar, siyasal partiler, kamu oyu, propaganda, ideolojiler, demokratik ve otoriter rejimler, seçimler, seçim sistemleri, parti sistemleri, meşruluk, baskı grupları gibi birçok konu bulunabileceği gibi; bu konulara, felsefe, tarih, sosyoloji, psikoloji, siyasal bilim gibi birçok açıdan yaklaşıldığı da görülebilir. Bu yılların Fransız anayasa hukuku kitapları tam anlamıyla bir “çorba”dır.

Bu “siyasal bilim hâkimiyeti yılları”nda, Georges Vedel gibi hukukî yaklaşıma değer veren anayasacıların bir kısmı, giderek idare hukukuna kaydılar.

C. Üçüncü Dönem: Yeni Anayasa Hukuku

Nihayet 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren siyasal bilim yaklaşımı gerilemeye, hatta savunmaya geçti. Fransa’da siyasal bilim yaklaşımına en ağır eleştiriler yönelten ve “yeni anayasacılık”ın öncülüğünü yapan kişi hiç şüphesiz Aix-Marseille III Üniversitesi profesörü Louis Favoreu’dür[47].

Louis Favoreu’ye göre, anayasa bugün bir “fikir”, bir “ideal kavram” olmaktan çıkıp, hukuken müeyyidelendirilen ve etkileri vatandaşlar üzerinde hissedilen bir “norm” haline gelmiştir[48]. Yazara göre, anayasanın norm haline gelmesinin birinci sebebi anayasa yargısının yaygınlaşması ve dolayısıyla anayasa hukukunun yargısallaşmasıdır[49].

1958 Fransız Anayasası kanunların anayasaya uygunluğu konusunda önleyici denetim ile görevli bir Anayasa Konseyi (Conseil constitutionnel ) kurmuş, ancak Anayasanın ilk şeklinde bu Konseyi başvurma yetkisi sadece Cumhurbaşkanına, Başbakana, Millet Meclisi Başkanına ve Senato Başkanına tanınmıştır. Ancak 1974’te Anayasa Konseyine başvurma yetkisi altmış milletvekiline veya senatöre de tanındı. İşte 1974’ten itibaren, Anayasa Konseyinde yapılan başvuru sayısı arttı ve giderek Anayasa Konseyi siyasal sistemde kilit bir duruma geldi. Konseyin kararları Anayasanın yorumuna dayanıyor; Anayasanın üstünlüğü böylece gerçekleşiyordu. Konseyin kararlarında tamamen hukukî bir akıl yürütme vardı. Konsey Anayasayı bir hukuk normu olarak yorumluyordu; bu faaliyet ise “siyasal bilimciler”in tamamen yetkisi dışında kalıyordu.

Bu yeni dönem anayasa hukukunda üç değişiklik oldu. Bir kere anayasa hukukunun niteliği değişti. İkinci olarak, anayasa hukuku uygulama alanı genişledi. Nihayet, anayasa hukuku, diğer hukuk dalları karşısında üstünlük sağladı[50].

1. Anayasa Hukukunun Niteliğinde Değişme [51]

Yeni anayasa hukukunun en önemli özelliği “metne geri dönüş”tür. Bu bakımdan yeni anayasa hukuku klasik anayasa hukukuna benzemektedir. Hatta bu nedenle yeni anayasa hukukunun İkinci Dünya Savaşı öncesi anayasa hukukuna bir geri dönüş olduğu da düşünülmüştür[52]. Ancak klasik anayasa hukukunun metinlere atfettiği rol ile yeni anayasa hukukunun metinlere atfettiği rol arasında farklılık vardır.

Klasik anayasa hukukunda bizatihi yazarların kendileri metinlerin anlamlarını açıklamaya çalışmışlardır. Diğer bir ifadeyle klasik anayasa hukuku, aslında anayasacıların anayasal metinler konusundaki yaptıkları yorumlardır. Yani klasik anayasa hukukunda, anayasa metninin yorumcusu doktrindir. Yeni anayasa hukukunda ise, anayasal metinleri yorumlayanlar artık, anayasa hukukçuları değil, anayasa mahkemeleridir. Diğer bir ifadeyle artık anayasa metinlerinin doktrinal yorumu değil, yargısal yorumu söz konusudur. Böylece yeni anayasa hukuku, anayasal metinler üzerine değil, bu metinlerin anayasa yargısı organları tarafından yapılan yorumları üzerine kuruludur.

Yeni anayasa hukuku döneminde, anayasa hukuku yargısallaşmış, yargıç tarafından uygulanan diğer hukuk dalları gibi bir “hukuk” dalı haline gelmiştir. Anayasal metinleri uygulayan anayasa yargısı organları anayasayı yorumlayarak anayasal normlar yaratmıştır. Bu normlar bazen anayasa metninin ilk okunuşundan çıkan normlar değildir. Hatta bazen anayasa yargısı organları, anayasa metninde pek de bulunmayan yeni normlar yaratmışlardır. Böylece anayasa yargıçları anayasa hukukunda norm yaratıcısı durumuna gelmişlerdir. Bu şekilde ortaya çıkan anayasa hukukuna “jürisprüdansiyel (jurisprudentiel, içtihadî) anayasa hukuku ” denmektedir. Klasik teoride anayasa hukuku, bir doktrin hukukuydu. Oysa yeni anayasa hukuku, bir içtihad hukukudur.

2. Anayasa Hukukunun Uygulama Alanında Genişleme [53]

Klasik anayasa hukuku devletin temel organlarının kuruluşunu ve işleyişini inceliyordu. Yeni anayasa hukuku ise sadece bunları değil, aynı zamanda hukukun kaynaklarını, ulusal ve uluslararası hukuk arasındaki ilişkileri ve temel hak ve özgürlükleri incelemektedir. Diğer bir ifadeyle, yeni anayasa hukukunun üç ayrı konusu vardır: Kurumlar, normlar ve özgürlükler. Bu ayrımdan yola çıkarak, Louis Favoreu, yeni anayasa hukukunu üçe ayırmaktadır: Kurumsal anayasa hukuku, normatif anayasa hukuku ve maddî anayasa hukuku.

a) Kurumsal Anayasa Hukuku

Louis Favoreu’nün “kurumsal anayasa hukuku (droit constitu­tion­nel institutionnel)” dediği şey klasik anayasa hukukuna tekabül etmektedir. Kurumsal anayasa hukuku, devletin kurumlarının kuruluşunu ve işleyişini incelemektedir. Bu bakımdan klasik ana­yasa hukukuna benzemektedir. Ancak klasik anayasa hukuku, devletin sadece temel siyasal kurumlarının, özellikle yasama ve yürütmenin kuruluşu ve işleyişini incelerken, yeni anayasa hukuku konusunu siyasal kurumlarla sınırlandırmaz. Yargısal ve hatta idarî kurumları inceleme alanına alır. Artık sadece federal devletlerde federe devletlerin değil, yerinden yönetimin az ya da çok mevcut olduğu üniter devletlerde de yerel yönetimlerin anayasal temellerini incelemek kaçınılmazdır[54]. O halde yeni anayasa hukukunun konusuna siyasal kurumların incelenmesi girdiği gibi, idarî ve yargısal kurumların anayasal temellerinin incelenmesi de girmektedir.

b) Normatif Anayasa Hukuku [55]

Louis Favoreu’nün “normatif anayasa hukuku (droit constitutionnel normatif)” diye isimlendirdiği şey aslında anayasa hukuku alanında “hukukun kaynakları (sources du droit, fontes iuris)”nın incelenmesidir. Bu kısımda bir yandan ulusal normlar ile uluslararası normlar, diğer yandan, ulusal normlar ile yerel veya federe normlar ve nihayet ulusal normların kendi aralarındaki ilişkiler (normlar hiyerarşisi) incelenmektedir[56].

c) Maddî Anayasa Hukuku [57]

Louis Favoreu, yeni anayasa hukukunun temel hak ve özgürlüklerin incelendiği kısmına “maddî anayasa hukuku (droit constitutionnel substantiel)” ismini vermektedir[58]. Louis Favoreu, Fransız anayasa hukuku literatüründe özgürlüklerin anayasa hukuku çerçevesinde incelenmediğini haklı olarak gözlemlemekte ve bundan yakınmaktadır[59].

3. Anayasa Hukukunun Diğer Hukuk Dalları Karşısında Üstünlüğü ve Diğer Hukuk Dallarının Anayasallaşması [60]

Diğer hukuk dalları karşısında anayasa hukuku, müeyyide eksikliğinden dolayı uzun süre bir “aşağı hukuk”, bir “eksik hukuk” olarak görülmüştür[61]. Günümüzde anayasa hukuku bu eksikliği gidermekle kalmamış, diğer hukuk dallarının “üstüne” de çıkmıştır. Artık hukukun diğer dalları “anayasal temeller” üzerinde durmaktadır. Anayasanın temel ilkeleri hukukun diğer dallarını da etkilemektedir. Artık medenî hukukun, ticaret hukukunun, ceza hukukunun, iş hukukunun anayasal temelleri vardır. Aslında bu üstünlük tamamen anayasa yargısı organlarının diğer yüksek mahkemelere üstünlüğünden kaynaklanmaktadır. Fransa’da Anayasa Konseyinin kararlarının gücü Fransız Temyiz Mahkemesi (Cour de Cas­sation)’nin ve Fransız Devlet Şurası (Conseil d’Etat)’nın kararlarının gücünün üstünde yer alır. Aynı şey Türk Anayasa Mahkemesi kararları için de geçerlidir. O halde anayasa hukukunu uygulayan anayasa yargısı organları kendi anlayışlarını hukukun değişik dallarına empoze edebilmektedirler[62].

Louis Favoreu’nün gösterdiği gibi, bugün diğer hukuk dallarının tedricî olarak anayasallaşması sürecine tanık olunmaktadır[63]. Artık, gittikçe, medenî hukuk, ticaret hukuku, ceza hukuku, idare hukuku, vergi hukuku, iş hukuku gibi hukukun değişik dallarının uzmanları, kendi alanlarındaki yüksek mahkemelerin içtihadlarını dikkate aldıkları gibi, anayasa yargısı organlarının içtihadlarını da incelemek zorunda kalıyorlar. Böylece anayasanın ilkeleri hukukun her alanında uygulanma imkânına kavuşuyor. Örneğin artık, bir idare hukukçusunun, anayasal ilkeleri zikretmeden, kamu kurumu, idarî yaptırımlar, idarenin düzenleyici işlemleri, yasallık ilkesi gibi kendi alanının temel konularını işlemesi mümkün değildir. Keza, bir ceza hukukçusu da, kanunîlik ilkesi, masumluk karinesi, cezaların geçmişe yürümemesi, savunma hakkı gibi kendi alanının temel konularını anayasal ilkelere atıfta bulunmadan incelemesi olanaksızdır[64].

Anayasa yargısı organları sadece anayasa hukukunun değil, hukukun tüm dallarını derinden etkilemektedir.

Louis Favoreu’nün isabetle belirttiği gibi, diğer hukuk dallarının anayasallaşması neticesinde kamu hukuku-özel hukuk ayrımı da önemini kısmen yitirmiştir[65]. Aslında hukuk dalları arasındaki ayrım, nihaî tahlilde, yargı örgütü kolları arasındaki ayrıma, açıkçası birden fazla yüksek mahkemenin varlığına dayanmaktadır. Kamu hukuku-özel hukuk ayrımı farklı yorumlar yapan yüksek mahkemelerin birbirine tâbi olmaması ve üstlerinde de bir başka yüksek mahkemenin bulunmaması durumunda anlamlıdır. Kararları bütün yüksek mahkemeleri bağlayan bir anayasa yargısı organının bulunduğu bir sistemde kamu hukuku-özel hukuk ayrımının kesin bir anlamı yoktur. Anayasa yargısı organının varlığı kamu hukuku ve özel hukukun temel ilkelerinin birliğini sağlar. Böylece hukuk düzeninin bütünlüğü de korunmuş olur.

Yeni anayasa hukukunun Fransa’daki öncüsü ve en önemli temsilcisi Louis Favoreu’dür. 1980’lerden itibaren ve özellikle 1990’larda Favoreu’nün görüşleri önem kazanmış, Fransız anayasa hukuku doktrinini derinden etkilemiş ve değiştirmiştir. Bu değişiklikte Fransız Anayasacılar Derneği (Association française des cons­titutionnalistes )’nin kurulmasının ve faaliyetlerinin katkısı olmuştur. Fransa’da yeni anayasa hukuku, Louis Favoreu’nün yayın yönetmenliğini yaptığı Revue française de droit constitutionnel’in 1990’da çıkmasıyla artık doruğuna ulaşmış ve hâkimiyetini kurmuştur.

Fransa’da siyasal bilim yaklaşımının hâkimiyeti artık sona ermiştir. Bu yaklaşım biçimi, günümüzde artık azınlıktadır ve savunma durumuna geçmiştir. Siyasal bilim yaklaşımına sahip yazarların büyük çoğunluğu bugün emekli olmuş veya emekliliği yaklaşmış yaşlı anayasacılardır. Yakında bunların emekliliği ve ölümüyle siyasal bilim yaklaşımı tamamen sona erecek, yerlerini ise “yeni anayasacılar” almakta tereddüt etmeyeceklerdir[66]. Zaten, bu yaşlı anayasacılardan bir kısmı da siyasal bilim yaklaşımından dönmüşlerdir. Bunlardan biri yukarıda Fransız Siyasal Sistemi (Le systeme politique français)[67] isimli kitabından bahsettiğimiz Dmitri-Georges Lavroff’tur. 1995’te bu kitabın altıncı baskısı beklenirken, yazar siyasal bilim yaklaşımından büyük ölçüde vazgeçmiş, yerine hukukî yaklaşım biçimini kabul etmiştir ve kitabın ismini de Beşinci Cumhuriyetin Anayasa Hukuku (Le droit constitutionnel de la Ve République)[68] olarak değiştirmiştir.


 

[1].      Dominique Turpin, Droit constitutionnel, Paris, P.U.F., İkinci Baskı, 1994, s.1-8; Olivier Duhamel, “Droit constitutionnel”, in Olivier Duhamel ve Yves Meny, Dictionnaire constitutionnel, Paris, PUF, 1992, s.320-321; Louis Favoreu, “Le droit constitutionnel, droit de la constitution et constitution de droit”, Revue française de droit constitutionnel, no 1, 1990, s.71-89; Louis Favoreu, “Propos d’un ‘néo-constitutionnaliste’”, in Jean Louis Seurin (sous la direction de-) La constitutionnalisme aujourd’hui, Paris, Economica, 1984, s.23-24; Louis Favoreu, La politique saisie par le droit, Paris, Economica, 1988; Georges Burdeau, “Une survivance: la notion de constitution”, Etudes en l’honneur d’Achielle Mestre, Paris, Sirey, 1956, s.53-62; Pierre Avril, “Une revanche du droit constitutionnel”, Pouvoirs, no 49, 1989, s.5-14; François Luchaire, “De la méthode en droit constitutionnel”, Revue du droit public, 1981, s.275-329; Michel Troper, Pour une théorie juridique de l’Etat, op. cit., s.239-262; Michel Mialle, “Le droit constitutionnel et les sciences sociales”, Revue du droit public, 1984, s.263; Marcel Prélot, Institutions politiques et droit constitutionnel, Paris, Dalloz, Üçüncü Baskı, 1963, s.27-35; Maurice Duverger, Droit constitutionnel et institutions politiques, Paris, PUF, Dördüncü Baskı, 1959, c.I, s.VII-VIII; Benoît Jeanneau, Droit constitutionnel et institutions politiques, Paris, Dalloz, Sekizinci Baskı, 1991, s.1-3; Dmitri Georges Lavroff, Le droit constitutionnel de la Ve République, Paris, Dalloz, 1995, s.8-10.

[2].      Marcel Prélot, Institutions politiques et droit constitutionnel, Paris, Dalloz, Üçüncü Baskı, 1963, s.31.

[3].      Prélot, op. cit., s.31. P. Lavigne, “Le comte Rossi, premier professeur de droit constitutionnel français”, Mélanges J.-J. Chevallier, Paris, 1977, s.173’ten nakleden Turpin, op. cit., s.1.

[4].      Maurice Duverger, Droit constitutionnel et institutions politiques, Paris, PUF, 1962, c.1, s.1.

[5].      Ibid.

[6].      Ibid.

[7].      Adhémar Esmein, Eléments de droit constitutionnel, Paris, Librairie de la société du recueil des lois et des arrêts, 1896, 841 s. (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesi: A.33883). (Bulunması güç olan klasik dönem kitaplarının Türkiye’de bulundukları Kütüphaneyi ve kayıt numarasını da belirtmeyi uygun görüyoruz).

[8].      Adhémar Esmein, Eléments de droit constitutionnel français et comparé, Revue par Henry Nézard, Paris, Recueil Sirey, Cilt I, 1927 (650 s.); Cilt II, 1928 (695 s.). (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesi: K.4291).

[9].      Raymond Carré de Malberg, Contribution à la théorie générale de l’Etat, Paris, Librairie de la Société du Recueil Sirey, Cilt I: 1920 (638 s.); Cilt II: 1922 (839 s.) (1962’de Editions du Centre national de la recherche scientifique tarafından fotomekanik usûlle bir tıpkı basımı yapılmıştır). (Her iki cilt Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesinde A.28274 no ile kayıtlıdır. Ancak Kütüphanede bulunmamaktadır; Doç.Dr. Mehmet Turhan tarafından ödünç alınmış gözükmektedir. Söz konusu iki cildi Prof.Dr. Cevdet Atay’dan ödünç aldık. Kendisine teşekkür ederiz).

[10].    Léon Duguit, Traité de droit constitutionnel, Paris, Ancienne Librairie Fontemoing, (İkinci Baskı: 1921-1925; Üçüncü Baskı, Cilt I: 1927; Cilt II 1928). (Kitap Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesinden bulunabilir. Üçüncü baskının birinci, ikinci ve üçüncü ciltleri ile ikinci baskının beşinci cildi K.4288 numara, ikinci basının dördüncü cildi ise K.5441 numara ile kayıtlıdır).

[11].    Duguit, Traité de droit constitutionnel, op. cit., c.I, s.1-198.

[12].    Ibid., c.I, s.200-316.

[13].    Ibid., c.I, s.316-450.

[14].    Ibid., c.I, s.451-532.

[15].    Ibid., c.I, s.534-648.

[16].    Ibid., c.I, s.649-739.

[17].    Ibid., c.II, s.1-150.

[18].    Ibid., c.II, s.151-538.

[19].    Ibid., c.II, s.539-824.

[20].    Ibid., c.III, s.1-319.

[21].    Ibid., c.III, s.320-573.

[22].    Ibid., c.IV, s.1-104.

[23].    Ibid., c.IV, s.105-548.

[24].    Ibid., c.IV, s.549- 879.

[25].    Ibid., c.V, s.1-133.

[26].    Ibid., c.IV, s.134-327.

[27].    Ibid., c.IV, s.328-453.

[28].    Ibid., c.IV, s.454-614.

[29].    Ibid., c.IV, s.615-635.

[30].    Maurice Hauriou, Précis de droit constitutionnel, Librairie du Recueil Sirey, 1929 (1965’te Centre national de recherche scientifique tarafından fotomekanik usûlle bir tıpkı baskısı yapılmıştır) (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesi: A.63289).

[31].    Joseph-Barthélemy ve Paul Duez, Traité de droit constitutionnel, Paris, Librairie Dalloz, 2. Baskı, 1933, 955 s. (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesi: A.5331).

[32].    Julien Laferrière, Manuel de droit constitutionnel, Paris, Editions Domat Montchrestien, 1947, 1112 s. (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesinde bulunabilir: A.44209).

[33].    Georges Vedel, Manuel élémentaire de droit constitutionnel, Paris, Librairie du Recueil Sirey, 1949, (Tıpkı basımı aynı yayınevi tarafından 1989’da Paris’te yapılmıştır) (Kitabın 1949 baskısı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesinde bulunmaktadır: A.44131).

[34].    Léon Duguit sadece anayasa hukuku alanında değil, idare hukuku alanında da bir teorinin kurucusu olmuştur. Bu akıma da idare hukukunda “kamu hizmeti okulu (Ecole de service public)” denmektedir.

[35].    Laferrière, op. cit., s.3.

[36].    Turpin buna “politistlerin bakış açısı (point de vue des politistes)” demektedir (Turpin, op. cit., s.2). Yazarın “politistler (politistes) ile kastettiği şey, “political scientists”’tir. Favoreu ise bu yaklaşım biçimine “politiko-merkezcilik (politico-centrisme)” demektedir. Bu ifadelerin Türkçe çevirisi pek güzel durmadığından “siyasal bilim yaklaşımı” ifadesini kullanmayı uygun gördük.

[37].    Maurice Duverger, Droit constitutionnel et institutions politiques, Paris, PUF, Dördüncü Baskı, 1959, c.I, s.VII-VIII.

[38].    Ibid.

[39].    Louis Favoreu, “Propos d’un ‘néo-constitutionnaliste’”, in Jean Louis Seurin (sous la direction de-), La constitutionnalisme aujourd’hui, Paris, Economi­ca, 1984, s.24.

[40].    Turpin, op. cit., s.3.

[41].    Georges Burdeau, “Une survivance: la notion de constitution”, Etudes en l’honneur d’Achielle Mestre, Paris, Sirey, 1956, s.62.

[42].    Ibid., s.55.

[43].    Dmitri Georges Lavroff, Le système politique français, Paris, Dolloz, Birinci Baskı, 1975; Beşinci baskı, 1991.

[44].    Örneğin Claude Leclercq, Droit constitutionnel et institutions politiques, Paris, Litec, Dördüncü Baskı, 1984, s.47. Bizde de Erdoğan Teziç, David Easton’ın sistem analizini Anayasa Hukuku kitabında incelemiştir (Teziç, op. cit., s.103-107).

[45].    Bu eleştiriler için bkz. Favoreu, “Le droit constitutionnel...”, op. cit., s.79-80; Turpin, op. cit., s.3, 5-6.

[46].    Örneğin Ardant, Burdeau, Cadart, Cadoux, Chantebout, Debbasch et alii, Duhamel, Duverger, Fabre, Gicquel, André Hauriou, Jeanneau, Lavroff, Leclercq, Pactet, Prélot, Quermonne gibi yazarların kitapları. Bu yazarların kitaplarının künye bilgilerine bibliyografyadan ulaşılabileceği gibi, yukarıda “Anayasa Hukukunun Bilgi Kaynakları” başlıklı dördüncü bölümde (III, A, 1, b) verilen Fransız anayasa hukuku sistematik eserleri listesinden de ulaşılabilir (bkz. supra, s.52-53).

[47].    Louis Favoreu, “Le droit constitutionnel, droit de la constitution et constitution de droit”, Revue française de droit constitutionnel, no 1, 1990, s.71-89; Louis Favoreu, La politique saisie par le droit, Paris, Economica, 1988; Louis Favoreu, “Propos d’un ‘néo-constitutionnaliste’”, in Jean Louis Seurin (sous la direction de-) La constitutionnalisme aujourd’hui, Paris, Economica, 1984, s.23-24.

[48].    Favoreu, “Le droit constitutionnel...”, op. cit., s.72. Yazar ünlü İspanyol anayasacısı, Eduardo Garcia de Enterra’nın La Constituticion como norma y el Tribunal constitucional, (Madrid, Civitas, 3’ncü Baskı, 1985) isimli kitabına atıfta bulunmaktadır.

[49].    Favoreu, “Le droit constitutionnel...”, op. cit., s.72.

[50].    Turpin, op. cit., s.5; Favoreu, “Le droit constitutionnel...”, op. cit., s.77-78

[51].    Turpin, op. cit., s.5; Favoreu, “Le droit constitutionnel...”, op. cit., s.77-78, 80.

[52].    Favoreu, “Le droit constitutionnel...”, op. cit., s.80.

[53].    Turpin, op. cit., s.6; Favoreu, “Le droit constitutionnel...”, op. cit., s.74-77.

[54].    Favoreu, “Le droit constitutionnel...”, op. cit., s.74-75.

[55].    Ibid., s.75-76.

[56].    Ibid.

[57].    Ibid., s.76-77.

[58].    Ibid., s.76.

[59].    Ibid., s.77. Aslında klasik anayasa hukukunda özgürlükler incelenmektedir. Örneğin Duguit’nin Traité de droit constitutionnel’in beşinci cildi bütünüyle temel hak ve özgürlüklerin incelenmesine adanmıştır. Keza, Hauriou’nun Précis de droit constitutionnel’inin dördüncü kısmı (op. cit., s.610-735) da tamamıyla temel hak ve özgürlüklere ayrılmıştır. Temel hak ve özgürlükleri incelemeyen klasik teori değil, siyasal bilim yaklaşımının hakim olduğu anayasa hukukudur.

[60].    Turpin, op. cit., s.7-8; Favoreu, “Le droit constitutionnel...”, op. cit., s.85-87; Georges Burdeau, Francis Hamon ve Michel Troper, Droit constitutionnel, Paris, L.G.D.J., 23e édition, 1993, s.44-45.

[61].    Örneğin Jean Dabin, anayasa hukukunu “eksik hukuk (droit imparfait )” olarak nitelendirmektedir (Jean Dabin, Théorie générale du droit, Paris, Deuxième édition, 1953, s.51’den alıntılayan Paul Amselek, Perspectives critiques d'une réflexion épistémologique sur la théorie du droit : essai de phénoménologie juridique, (Thèse, Université de Paris, Faculté de droit et des sciences économiques) Paris, L.G.D.J., 1964, s.223). Bunun nedeni anayasa hukukunun etkililiği (efficacité)’nin zayıflığı, yani müeyyidesinin yokluğu yahut yetersizliğidir. Bu nedenle hukukun genel teorisi lex imperfecta diye isimlendirilen tuhaf bir kategori icat etmiştir (Bu konuda bkz. Gözler, Hukukun Genel Teorisine Giriş, op. cit., s.48).

[62].    Turpin, op. cit., s.7.

[63].    Favoreu, “Le droit constitutionnel...”, op. cit., s.85.

[64].    Ibid., s.86.

[65].    Ibid., s.88.

[66].    Bu durum bize Max Planck’ın şu sözünü hatırlatıyor: “Yeni bir bilimsel gerçeklik, rakiplerini ikna ederek veya onlara aydınlığı göstererek zafer kazanmaz. O zafer kazanır; çünkü, rakipleri ölerek yok olurlar ve yeni bir kuşak, yeni bir düşünce eskisinin yerini almakta tereddüt etmez”.

[67].    Dmitri-Georges Lavroff, Le système politique français, Paris, Dalloz, 5e édition, 1991.

[68].    Dmitri-Georges Lavroff, Le droit constitutionnel de la Ve République, Paris, Dalloz, 1995.

 

Bölüm 14
Türk Anayasa Hukuku
doktrininin Gelişimi

 

 

 

 

Çalışmamızın bu bölümünde, Türk anayasa hukuku doktrininin tarihsel gelişimi açıklanmaya çalışılmıştır. Bu bölümde Türk anayasa hukukçularının yazmış oldukları anayasa hukuku kitapları konuları ve metodolojileri bakımından tek tek tanıtılmıştır. Ancak bu bölüm bir literatür tanıtımından ibaret değildir. İncelenen kitaplar aynı zamanda konu ve metot bakımından eleştirilmiştir. Türk anayasa hukuku doktrininde birçok yazar, metodolojik hatalar yapmıştır. Yazarların önemli bir kısmı, kendilerine düpedüz yanlış hedefler tespit etmiştir. Kendisine doğru hedef tespit eden birçok yazar da bu hedefe götürecek doğru yolu bulamamıştır. Keza bazı yazarlar da yukarıda yedinci bölümde gördüğümüz bilimsel yazma kurallarına uymamışlardır. Türk yazarlarının kitaplarındaki metodolojik eksiklikler aşağıda örnekleriyle gösterilmeye çalışılmıştır. Bu bölümün sonunda, Türk anayasa hukuku doktrininin genel bir değerlendirmesi yapılmış ve birtakım öneriler dile getirilmiştir.

Osmanlı Devri.- Osmanlı döneminde anayasa hukuku öğretiminin ve doktrinin gelişimi Tarık Zafer Tunaya tarafından etraflıca incelenmiştir[1]. Biz Tarık Zafer Tunaya’dan aktararak sadece özet olarak şunları söylemekle yetiniyoruz:

Tarık Zafer Tunaya Osmanlı devrinde anayasa hukuku öğretimi iki ayrı döneme ayırmaktadır.

1. Birinci Dönem (1880-1908).- Birinci dönem 1880’den ikinci meşrutiyete kadar geçen dönemi kapsar. Bu dönemde anayasa hukuku dersi “Hukuku Siyasiye-i Osmaniye-i Dahiliye yani Hukuku Esasiye ve Hukuku İdare-i Mülkiye” adı altında ilk defa Mekteb-i Hukukta 1883 yılında okutulmuştur[2]. Bu dersi ilk okutan hoca, asıl adı Emil olan Bohemya’da doğmuş Mehmed Emin Efendi’dir[3]. Daha sonra bu dersi Kemalpaşazade Sait Bey okutmuştur[4]. 1890 yılında Sait Bey sürgüne gönderilmiştir[5].

2. İkinci Dönem (1908-1922).- İkinci Meşrutiyet ile birlikte, Darülfünunun Hukuk Şubesinde ve İmparatorluğun çeşitli şehirlerindeki (Selanik, Konya, Beyrut, Bağdat) hukuk mekteplerinde, anayasa hukuku dersi, “hukuk-ı esasiye” ismi altında okutulmaya başlanmıştır[6]. Darülfünunun Hukuk Şubesinde bu ders Celaleddin Arif Bey, Mekteb-i Mülkiyede ise Babanzade İsmail Hakkı Bey tarafından verilmiştir[7].

İsmail Hakkı’nın 1909’da eski harflerle basılan Hukuk-ı Esasîye (İstanbul, 1909) isimli kitabı ilk Türk anayasa hukuku kitaplarından biridir. Bundan sonra Celaleddin Arif’in iki ciltlik Hukuk-ı Esasîye’sini (İstanbul, 1909-1911) görüyoruz. Yine Selanik Hukuk Mektebi hocası olan Osman Sermet’in 1909’da Hukuk-ı Esasîye (Selanik, 1909) isimli bir kitabı yayınlanmıştır. Konya Hukuk Mektebinde hoca olan İbrahim Şinasi’nin Methal-i Hukuk-ı Esasîye isimli bir kitabı Konya’da 1910’da basılmıştır. Kemalpaşazade Sait’in Hukuk-ı Siyasiye-i Osmaniye’si ise İstanbul’da 1913’te çıkmıştır. Sonra Veli Beyin (Saltık) 1920’de İstanbul’da basılan Hukuk-ı Esasîye isimli kitabı gelmektedir. Osmanlı döneminde son eser 1920 tarihli Feridun Fikri’nin Hukuk-ı Esasîye’sidir[8].

Tunaya, İkinci Meşrutiyetin anayasa hukuku dersini okutacak kişileri hazırlıksız yakaladığını yazmaktadır[9]. Tunaya, bu yazarların neticede aktarmacılık yoluna gittiklerini ve özellikle Fransız yazarları Esmein ve Duguit’den nakilcilik yaptıklarını not etmektedir[10]. Tunaya Osmanlı İmparatorluğundaki bu ikinci döneme “Esmein ve Duguit Çağı” ismini vermektedir[11].

Mütarekeden sonra, İstanbul Darülfünunundan Celaleddin Arif Bey ve Veli Bey Ankara’ya geçmiş ve Millî Mücadele hareketine katılmışlardır[12]. Celaleddin Arif Bey muhafazakâr kanatta yer almış, 1876 Kanun-ı Esasîsini savunmuştur[13]. Veli Bey ise bu tutumun tamamen karşıtı olmuş, savaş sonunda Ankara Hukuk Mektebine geçmiştir[14].

Cumhuriyetin İlk Dönemi [15].- Cumhuriyet devrinin ilk dönemi ifadesiyle, Cumhuriyetin başlangıcından Başgil, Kubalı, Esen ve Arsel’e kadar olan anayasa hukuku öğretimini kastediyoruz. Cumhuriyet devrinin bu “ilk dönemi”ni İstanbul Hukuk Fakültesi ve Ankara Hukuk Mektebi olarak ikiye ayırarak görmek uygun olacaktır.

İstanbul Hukuk Fakültesi.- 1922’de Celaleddin Arif Bey ve Veli Beyin İstanbul’dan Ankara’ya geçişinden sonra bunların yerlerini İstanbul’da Ahmet Mithat (Metya) ve Muammer Raşit (Sevig) Beyler almışlardır[16]. İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesinde anayasa hukuku dersleri 1933 üniversite reformuna kadar Ahmet Mithat (Metya) tarafından verilmiştir[17]. Reform ile birlikte Ahmet Mithat’ın görevine son verilmiş yerine Ali Fuat Başgil atanmıştır[18]. Ali Fuat Başgil aşağıda ayrıca incelenecektir.

Ankara Hukuk Mektebi.- İstanbul Darülfünununun muhafazakârlığına karşı, devrimci hukukçular yetiştirmek amacıyla bizzat Gazi Mustafa Kemal tarafından 5 Kasım 1925’te Ankara Hukuk Mektebi açılmıştır. Bu amaçla bu Mektepte devrimci bir öğretici kadro oluşturulmuştur. Bu kadro içinde anayasa hukuku (esasiye hukuku) dersi ilk önce (1925-1926) Ağaoğlu Ahmet Bey tarafından verilmiştir[19]. Ağaoğlu’nun Esasiye Hukuku isimli bir kitabı vardır. Ağaoğlu’ndan sonra bu dersi Mahmut Esat (Bozkurt) vermiştir (1926)[20]. Bu ders, bu okulda 1938 yılına kadar Yusuf Ziya Özer tarafından verilmiştir[21]. Özer’in Mukayaseli Hukuku Esasîye Dersleri (Ankara, 1939) isimli bir kitabı vardır. Yusuf Ziya Özer’in yerini kısa sürelerle Tahsin Bekir Balta, Ali Fuat Başgil almıştır. 1944’ten itibaren ise bu Fakültede anayasa hukuku dersi Bülent Nuri Esen ve İlhan Arsel tarafından verilmiştir[22]. Bu yazarlar aşağıda ayrıntılarıyla incelenecektir.

I. birinci dönem: “dört büyükler” (Başgil,
Kubalı, Esen, Arsel)

Yukarıda saydığımız anayasa hukuku kitapları yayınlanmışsa da, bu kitapların çağdaş Türk anayasa hukukunun yönünü tayin ettikleri söylenemez. Türk anayasa hukuku doktrini, Başgil, Kubalı, Esen ve Arsel’in kitaplarıyla oluşmuş ve yönlendirilmiştir. Bu anlamda bu yazarlar hem Türk anayasa hukuku doktrinin kurucuları, hem de uzun bir süre anayasa hukukunun klâsik yazarları olarak kalmışlardır. Bu nedenle, bu dört yazarı kısaca “dört büyükler” olarak isimlendirmeyi uygun bulduk. Ali Fuat Başgil ve Hüseyin Nail Kubalı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Bülent Nuri Esen ve İlhan Arsel de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörüdür. O nedenle, bunları üniversitelerine göre ikiye ayırıp inceleyeceğiz.

A.     İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Anayasa hukuku doktrini

1. Ali Fuat Başgil

Ali Fuat Başgil 1893’te Çarşamba’da doğdu. Hukuk öğrenimini Grenoble Hukuk Fakültesinde yapmıştır. 1930 yılında Türkiye’ye dönmüştür. 1931’de Ankara Hukuk Mektebinde doçent, 1932’de de profesör oldu. 1933 yılında İstanbul Hukuk Fakültesinde anayasa hukuku profesörlüğüne atandı. Kasım 1937’de, Hukuk Fakültesi dekanı oldu. Mayıs 1942’de Ankara Siyasal Bilgiler Okuluna müdür tayin edildi. Ertesi yıl bu görevinden ayrılarak İstanbul Hukuk Fakültesindeki görevine döndü. 1947’de Hür Fikirleri Yayma Cemiyetini kurdu. Çok partili dönemde, Demokrat Partiyi destekledi. Ekim 1960’ta Üniversiteden uzaklaştırıldı. DP lehine propaganda yaptığı gerekçesiyle yargılandı ama beraat etti. Ekim 1961’de Adalet Partisinden Samsun senatörü seçildi. Cumhurbaşkanlığı için Cemal Gürsel’e karşı adaylığını koyduysa da baskılar sonucu senatörlükten çekilmek zorunda kaldı. Ekim 1965’te Adalet Partisinden İstanbul milletvekili seçildi. Başgil 17 Nisan 1967’de İstanbul’da öldü[23].

Tarık Zafer Tunaya, Ali Fuat Başgil’in 1933’te İstanbul Hukuk Fakültesindeki görevine başarıyla başladığını ve kendisinden beklenen yenilikleri getirdiğini yazmaktadır[24]. Tunaya, Başgil’in ilk yıllarda oldukça başarılı olduğunu, “pozitivist açıyı aşarak, bugünün sosyolojik ve siyaset ilimci açısına” yöneldiğini not etmektedir[25]. Yine Tunaya’ya göre, Başgil’in uyguladığı program, “anayasa hukukunu, genel bir kültür bütünü içinde büyük öğretici niteliğe sahip kılmıştır. Devrimci görüşün, amme hukuku alanına getirmiş olduğu bir yenilik olduğu da muhakkaktır”[26].

Yine bizzat Tarık Zafer Tunaya’nın gözlemlediği gibi,

“Prof. Başgil, Türkiye’nin koşullarına uygun, Türkiye için yeni ve başka öğreticilere de örnek olan metodunu ve programını devam ettirmemiştir. Bir süre devam eden yeni baskılarda, ders konusunun kapsamı, yavaş yavaş daralmış ve tam bir değişmeye doğru gitmiştir. Prof. Başgil’in fikirleri din ve devlet meselelerinde büyük bir değişme göstermiştir”[27].

Ali Fuat Başgil, 1933’ten 1960 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde çalışmıştır. Başgil 1933’ten 1942 yılına kadar anayasa hukuku derslerini tek başına vermiştir[28]. 1942 yılında bu göreve Hüseyin Nail Kubalı da katılmıştır.

Ali Fuat Başgil, 1934 yılından 1960 yılına kadar değişik başlıklar ile anayasa hukuku genel eseri niteliğinde kitaplar yayınlamıştır:

Esasîye Hukuku Dersleri, İstanbul, 1934.

Türkiye Esas Teşkilâtı ve Siyasî Rejimi, İstanbul, 1939.

Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, İstanbul, 1940.

Esas Teşkilât Hukuku Dersleri (Cilt II: Demokrasi), İstanbul, 1942.

Esas Teşkilât Hukuku Dersleri (Cilt I, Fasikül I), İstanbul, 1945.

Ana Hukuk Dersleri, İstanbul, 1948.

Türkiye Siyasî Rejimi ve Anayasa Prensipleri, İstanbul, 1957.

Esas Teşkilât Hukuku: Türkiye Siyasî Rejimi ve Anayasa Prensipleri (Cilt I, Fasikül I), İstanbul, 1960.

Başgil, daha ziyade Fransız klâsik teorisinin etkisi altındadır. İnceleme konuları bütünüyle klâsik teorinin konularıdır. Yani tüm konular devlet ile ilgilidir. Son baskısı 1960’ta yapılan Esas Teşkilât Hukuku kitabında incelenen konular şunlardır: Hukuk mefhumu, esas teşkilât hukuku, Türkiye’de imparatorluk devri siyasî teşkilâtı, devlet, devlet teşekkülünü vücuda getiren unsurlar, devletin ülke unsuru, devletin siyasî unsuru: hâkimiyet, devlet şekilleri, hükûmet şekilleri, demokrasi, millî hâkimiyet, cumhuriyet ilkesi, doğrudan hükûmet, temsilî hükûmet, yarı doğrudan demokrasi[29]. Ali Fuat Başgil klâsik dönemde yetişmiş bir hukukçudur. Kariyerinin son yıllarında Fransa’da siyasal bilim yaklaşımı çıkmışsa da, yazar ya bu yaklaşımdan haberdar olmamış ya da bu yaklaşıma pek itibar etmemiştir.

Ali Fuat Başgil, anayasa hukukunun genel esasları ile Türk anayasa hukukunu iç içe işlemiştir. Esas ağırlık genel esaslardadır. Yeri geldiğinde de Türk Anayasasının kurduğu düzenden şöyle bir bahseder.

Ali Fuat Başgil’in Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

2. Hüseyin Nail Kubalı

Hüseyin Nail Kubalı (Niğde 1903 - İstanbul 1981) 1928’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Doktorasını Paris Hukuk Fakültesinde yapmıştır. 1943’te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde profesör olmuştur. Hüseyin Nail Kubalı Kubalı, 1943’ten 1971’e kadar değişik başlıklar ile anayasa hukuku kitapları yayınlamıştır:

Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, İstanbul, 1943.

Devlet Ana Hukuku Dersleri, İstanbul, 1945.
Devlet Ana Hukuku Dersleri, İstanbul, 1947.
Devlet Ana Hukuku Dersleri, İstanbul, 1949.

Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, İstanbul, 1955.

Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, İstanbul, 1957.

Esas Teşkilât Hukuku Dersleri (Demokrasi), İstanbul, 1959.

Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, İstanbul, 1960.

Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, İstanbul, 1962.

Anayasa Hukukunun Genel Esasları ve Siyasî Rejimler, İstanbul, 1964.

Anayasa Hukukunun Genel Esasları ve Siyasî Rejimler, İstanbul, 1965.

Anayasa Hukuku Dersleri: Genel Esaslar ve Siyasî Rejimler, İstanbul, 1969.

Anayasa Hukuku Dersleri: Genel Esaslar ve Siyasî Rejimler, İstanbul, 1971.

Hüseyin Nail Kubalı daha ziyade Fransız klâsik teorisinin etkisi altındadır. 1971’de yayınlanan son kitabı esas alındığında incelediği konular şunlardır: Anayasa hukukunun metodu ve kaynakları, siyasî iktidar, devlet (niteliği, unsurları, kişiliği, şekilleri), anayasa kavramı, anayasanın üstünlüğü, siyasî iktidarın sınırlandırılması, kişi hak ve hürriyetleri, siyasî rejim kavramı, klâsik demokrasinin prensipleri, klâsik demokrasi şekilleri, temsilî demokrasi, kuvvetler ayrılığı ve hükûmet sistemleri, siyasî rejim örnekleri (İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, İsviçre, ABD siyasî rejimleri)[30]. Kubalı’nın incelediği bu konular, Fransız klâsik teorisinin incelediği konulardır. Ancak Kubalı’nın kitabında sadece bu konular yoktur. Siyasal partiler, baskı grupları, kamuoyu, seçim sistemleri ile parti sistemleri arasındaki ilişkiler gibi[31] Fransız anayasa hukuku doktrininin ikinci döneminin, yani siyasal bilim yaklaşımı hâkimiyeti döneminin konuları da mevcuttur. Kitabın önsözünden anladığımız kadarıyla, siyasî partiler ve seçim sistemleri, Kubalı’nın asistanları Bülent Tanör ve Bakır Çağlar, baskı grupları ise Taner Beygo tarafından hazırlanmıştır.

Bu bakımdan Kubalı’nın kitabı ilginçtir. Klâsik dönemde yetişmiş olan yazar, akademik yaşamının sonlarında siyasal bilim yaklaşımına duyarsız kalamamıştır. Birkaç konuyla da olsa Kuba­lı’nın son kitabına siyasal bilim yaklaşımının girmesi anlamlıdır. Bu aslında yazarın pek de bilinçli bir yaklaşım biçimine sahip olmadığını göstermektedir. İçinde yaşadığı dönemin Fransız doktrinini, biraz gecikmeyle, asistanlarının yardımıyla da olsa, izlemektedir. Fransa’da yaklaşım biçimi değiştiğinden Kubalı’nın da son yıllarında yaklaşım biçimi değişmiştir. Belki, kitabın yeni baskıları yapılabilseydi, Fransa’daki gelişmeye paralel olarak, klâsik teori konuları tümden elenecek, yerlerini siyasal bilim konularına bırakabilecekti.

Hüseyin Nail Kubalı’nın Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

B. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Türk Anayasa Hukuku Doktrini

1. Bülent Nuri Esen

Bülent Nuri Esen (İzmir, 1911 - Ankara 1975) 1935’te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiştir. 1937’de Paris Hukuk Fakültesinden doktora unvanını almıştır. 1939’da Ankara Hukuk Fakültesi profesör muavinliğine atanmıştır. Bu Fakültede önce medenî hukuk, sonra da 1944’ten itibaren de anayasa hukuku dersleri vermiştir[32].

Türk anayasa hukuku doktrininin gelişimin etkileyen yazarlardan biri olan Bülent Nuri Esen, 1945’ten 1971’e kadar birçok anayasa hukuku kitabı yayınlamıştır[33]:

Anayasa Hukuku, Ankara, Alaeddin Kıral Matbaası, 1945.

Anayasa Hukuku, Ankara, Millî Eğitim Basımevi, İkinci Baskı, 1946.

Anayasa Hukuku, Ankara, Arbas Matbaası, Üçüncü Baskı, 1948.

Anayasa Hukuku ve Siyasî Hukuk, İstanbul, Nebioğlu Yayınevi, 1957.

Anayasa Hukuku: Genel Esaslar, Ankara, Resimli Posta Matbaası, 1963.

Türk Anayasa Hukuku, Birinci Fasikül, Ankara, Ayyıldız Matbaası, 1968.

Anayasa Hukuku: Genel Esaslar, Ankara, Ayyıldız Matbaası, 1970.

Türk Anayasa Hukuku, Birinci Fasikül, Ankara, Ayyıldız Matbaası, 1971.

Bülent Nuri Esen’in kitaplarına bakıldığında “anayasa hukukunun genel esasları” ile “Türk anayasa hukuku” arasında bir ayrım yaptığı görülmektedir.

Bülent Nuri Esen de esas itibarıyla Fransız klâsik teorisinin etkisi altındadır. 1970’te son baskısı yapılan Anayasa Hukuku: Genel Esaslar kitabında şu konuları incelediği görülmektedir: Anayasa hukukunun niteliği, konusu, anayasa hukukunda kaynak problemi, anayasalar teorisi, devlet, siyasî iktidar, devlet biçimleri, hükûmet şekilleri, hukukun üstünlüğü, demokrasi, komünist ve faşist sistemler, kuvvetler ayrılığı, hükûmet sistemleri[34]. Görüldüğü gibi Bülent Nuri Esen’in inceleme konuları tamamıyla klâsik teorinin inceleme konularıdır.

Esen’in anayasa hukukunun genel esaslarını incelediği kitabının dışında, bir de Türk anayasa düzenine hasredilmiş Türk Anayasa Hukuku isimli kitabı vardır. Yazar bu kitabında Türk anayasa düzenini inceleyeceğini belirtmektedir. Ancak bu, küçük bir kitaptır ve 1961 Anayasasına kadar olan dönemi içerir. Bu nedenle daha ziyade Türk anayasa tarihini incelemektedir. İncelediği başlıca konular şunlardır: İslâm’dan önceki dönem, İslâm devlet sistemi, Osmanlı devlet sistemi, Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Kanun-ı Esasî, yeni Türkiye’nin doğuşu, meclis hükûmeti sistemi, millî devlet, devletin dayandığı düşünce sistemi, laiklik ilkesi, demokrasi denemesi, anayasal düzeni korumak uğruna ihtilal vs[35].

Bülent Nuri Esen’nin Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

2. İlhan Arsel

Klâsik Türk anayasa hukukunun diğer bir yazarı ise İlhan Arsel’dir. 1921’de İstanbul’da doğan Arsel, doktorasını Cenevre Hukuk Fakültesinde yapmıştır. 1944 yılında Ankara Hukuk Fakültesinde göreve başlamıştır. Arsel, 1978 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden istifa etmiştir. Yazar, 1955’ten 1968 yılına kadar değişik anayasa hukuku ders kitapları yayınlamıştır.

Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, Ankara, 1955.

Anayasa Hukuku (Demokrasi), Ankara, 1964.

Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, Ankara, 1965.

Anayasa Hukuku (Demokrasi), Ankara, 1968.

İlhan Arsel, anayasa hukuku konusunu iki ayrı kitap halinde işlemektedir: Birincisi, bir çeşit anayasa hukukunun genel teorisi niteliğinde olan Anayasa Hukuku (Demokrasi) isimli eseri[36]; ikincisi ise, Türk anayasa düzeninin incelendiği Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları’dır[37].

İlhan Arsel’in, Anayasa Hukuku (Demokrasi) isimli eserinde incelediği konular şunlardır: Hukuk mefhumu, devlet mefhumu, devlet çeşitleri (Devletin yapısına göre: Üniter devlet-federal devlet; egemenliğin kaynağına göre: monarşi ve cumhuriyet), demokrasi mefhumu, klâsik demokrasinin mahiyeti, temsilî sistemin İngiltere’de gelişmesi, klâsik demokrasinin fikrî kaynakları, İngiliz, Amerikan ve Fransız siyasî rejimleri, millet hâkimiyeti, temsilî sistem, oy verme ve seçim sistemleri, kuvvetler ayrılığı esası, kuvvetler ayrılığına göre hükûmet sistemleri, yazılı anayasalar teorisi, ferdî hak ve hürriyetler[38].

İlhan Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları’nda Türk anayasa düzenini incelemektedir. İlk önce Osmanlı Devletinin anayasa sistemini, sonra birinci Büyük Millet Meclisi dönemini, ve 1924 Anayasası dönemini (Birinci Cumhuriyet) incelemektedir. Bundan sonra 1961 Anayasası (İkinci Cumhuriyet) dönemini işlemektedir. Bu kısımda ilk önce 1961 anayasasının kabul ediliş şartlarını, anayasaya hâkim olan umumî esasları, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluşunu, çalışmasını, görev ve yetkilerini, yürütme organının kuruluşunu, görev ve yetkilerini, yargı organlarının kuruluş ve yetkilerini, keza anayasa mahkemesini incelemektedir[39].

İlhan Arsel de tamamıyla klâsik teoriye bağlı kalmaktadır. Münhasıran siyasal bilim yaklaşımı ve siyasal bilim konuları Arsel’de yoktur.

İlhan Arsel’in Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

C. Eleştiri

Bu dört yazar (Başgil, Kubalı, Esen ve Arsel) Türk anayasa hukukunun gerçek anlamda kurucularıdır. Keza bu dört yazar, anayasa hukuku disiplinini, 1930’lardan 1970’lere tadar hâkimiyetleri altında bulundurmuşlardır. Türk anayasa hukuku bu otuz-kırk yıllık dönemde bir bakıma bu dört yazarın tekelindedir. Bu nedenle bu yazarların Türk anayasa hukuku doktrini üzerinde büyük bir etkisi olmuştur.

İlk önce şu tespiti yapalım: Bu dört yazar esas itibarıyla Fransız anayasa hukukunun klâsik teorisini tanımışlar, onu Türkiye’ye aktarmışlardır. Kubalı’nın kitabının son baskısındaki bir iki konu bir yana bırakılırsa, bu dört yazarın kitaplarında siyasal bilim yaklaşımı ve konuları yoktur. Bu nedenle 1950 sonrası Fransız anayasa hukuku doktrininde görülen panayır yeri havası Türk anayasa hukuku doktrinini daha az etkilememiştir. Türk anayasa hukuku doktrini, Fransız doktrinine nazaran her zaman daha “hukukî” kalmış, siyasal bilim yaklaşımı daha az ölçüde etkili olmuştur. Bunun bir nedeni şüphesiz, klâsik teoriyi tanıyan bu dört büyüklerin kırk yıllık hâkimiyetidir.

Bununla birlikte, bu “dört büyükler”in belirli bir yaklaşım tarzına bilinçli olarak sahip olduklarını ve bu nedenle bu yaklaşım tarzını ölünceye kadar sürdürdüklerini söylemek mümkün değildir. Kendileri İkinci Dünya Savaşı öncesi yetişmiş ve o dönemde hâkim olan doktrini öğrenmişledir. 1950’lerden sonra çıkan yeni yaklaşımı muhtemelen pek iyi izleyememişler veya daha önce oluşturdukları kitaplarını bu yönde değiştirememişlerdir. Ama her halükârda tam Türkiye’de siyasal bilim yaklaşımının büyük tahribatlar yapacağı yıllarda bu dört büyük yazar, doktrine hâkim olmuş, yeni yaklaşımlara pek de müsaade etmemiştir. Bu husus, dört büyüklerin, pek de farkında olmadan Türk doktrinine yaptıkları bir hizmettir.

Dört büyüklerin eleştirilecek yanları pek çoktur. Bir kere, bu dört yazar bilimsel yazma kurallarına genellikle uymaz. Hangi kaynaktan yararlandıklarını çoğunlukla belirtmezler. Hatta bunlardan bazıları, Fransız yazarlardan sayfalar süren alıntılar yapmalarına rağmen, yararlandıkları yazarlara ne dipnotu olarak, ne de başka türlü bir atıfta bulunurlar. Bu konuda da İstanbullu yazarlar ile Ankaralı yazarlar arasında bir ayrım yapmak gerekir. İstanbul Hukuk Fakültesindeki yazarların, en ufak bir kaynak gösterme kaygısı yoktur. Örneğin Ali Fuat Başgil’in kitabının[40] sonunda bir bibliyografya bile yoktur. Bir bilimsel eser yazmanın minimum standartlarına dahi uyulmamıştır. Kubalı’nın kitabında ise küçük bir bibliyografya vardır. Ancak kitabın içinde tek bir atıf, tek bir dipnotu dahi yoktur. Oysa yazdıklarının aşağı yukarı hepsi Fransız anayasa hukuku literatüründen alıntıdır.

Yazarlar yaptıkları alıntıların kaynağını göstermediklerine göre, intihal (plagiat) yapmaktadırlar. Aslında kaynak göstermiş olsalar bile değişen bir şey olmayacaktır. Çünkü 10 sayfalık bölümler başka yazarların kitaplarından oluğu gibi aktarılmaktadır. Başgil ve Kubalı’nın kaynak göstermeden alıntı yapmayı çok sevdikleri Fransız yazarlar Barthélemy ve Duez ile Laferrière’dir.

Örneğin Ali Fuat Başgil’in kitabının 244 ilâ 266’ıncı sayfaları arasında yer alan “Yarı Doğrudan Hükûmet” başlıklı “Üçüncü Bahis”i, Barthélemy ve Duez’in kitabının 112 ile 132’inci sayfaları arasında yer alan “Le gouvernement semi-direct” başlıklı “Chapitre III”[41] ile Laferrière’in kitabının 431 ilâ 446’ıncı sayfaları arasında yer alan kısımların[42] özet olarak Türkçeye çevrilmesinden ibarettir. Başgil’in yaptığı teorik açıklamalar ve verdiği örnekler olduğu gibi Barthélemy ve Duez ile Laferrière’den alınmadır. Okuyucu bir eline Barthélemy ve Duez’in ile Laferrière’in kitaplarını, diğer eline de Ali Fuat Başgil’in kitabını alıp karşılaştırabilir. Ben sırf örnek teşkil etmesi için böyle küçük bir karşılaştırmayı paragrafların ilk satırlarını alarak aşağıda yaptım:

Laferrière, op. cit., s.436:

Başgil, op. cit., s.252:

1. L’initiative non formulée.- Les iniants indiquent simplement, en termes généraux, l’objet et le sens de la loi qu’ils désirent et dont l’assemblée élaborera le texte...

2. L’initiative formulée.- Les initiants établissent un projet de loi complet, rédigé en articles. Généralement, ce projet doit être soumis à l’assemblée législative...

a) Tasarısız teklif: Muayyen sayıda vatandaşlar parlâmentoya kanun yapmasını teklif ettikleri kanunun sadece neye dair ve ne manada olmasını istediklerini bildirir, fakat kanunun kaleme alma işini parlâmentoya bırakırlar...

b) Tasarılı teklif: Bu nevi teklifte, muayyen sayıda vatandaşlar tam manasiyle bir kanun tasarısı kaleme alır ve bunu parlâmentoya sunarlar...

Ali Fuat Başgil’in kitabının 254 ilâ 256’ncı sayfalarında yer alan “İsviçre’de Referendum” başlıklı kısım olduğu gibi, Laferrière’in kitabının 439 ilâ 449’uncu sayfalarından alınmadır.

Ali Fuat Başgil’in kitabının 259-261’inci sayfalarda yer alan “Amerikan aza devletlerinde referandum” başlıklı kısım ise, Barthélemy ve Duez’in kitabının 117 ilâ 118 sayfalarından olduğu gibi aktarmadır.

Başgil’in kitabının 261 ilâ 266’ncı sayfaları arasında yer alan “Yarı doğrudan hükûmet sistemi üzerinde düşünceler” başlıklı kısım yine olduğu gibi Barthélemy ve Duez’in kitabının 123 ilâ 126’ncı sayfalarından alınmıştır. Karşılaştırma yapmak amacıyla her paragrafın ilk cümlelerini aşağıda veriyoruz:

Barthélemy ve Duez, op. cit., s.123-126:

Başgil, op. cit., s.261-266:

A. Avantages

1. Au premier rang, des avantages théoriques du referendum, apparaît son indisuable harmonie avec le principe democratique...

2. Le referendum constitue un obstacle au despotisme possible des assemlées...

3. Le referendum supprime le doute possible sur la concordance entre le majorite parlementaire et la majorité du pays et, par là, assure un plus grand respect des lois...

4. Le referendum, instrument de pasification et de stabilité...

B. Objections

1. Le referendum remettrait la decision à un autorité incompétente...

2. Le referendum ne serait pas éclairé par la discussion...

3. Le referendum entraînerait la satiété et le dégout chez les électeurs...

4. Le referendum serait d’un maniement lourd, difficile et coûteux...

5. Le gouvernement semi-direct –au moins sous certains de ses formes: veto, referendum facultatif– serait un blâme à l’adresse de l’assemblée législative, dont il provoquerait ainsi la déconsidération...

6. Enfin le referendum serait périlleux pour la liberté et dangereux pour les finances publiques...

A) Referandum usûlünün faydaları:

a) Evvela prensip bakımından, referandum demokrasi mantığına çok uygun bir hükûmet sistemidir...

b) İşte referandum usûlünün ilk faydası, demokrasilerin ebedî bir yarası olan partilerin memleket zararına işliyen bu gibi manevralarına set çekmek ve bu sayede halkın hakimiyeti prensipini fiilen tatbik etmektir...

c) Referandum usûlü parlâmento istibdadını önlemek için kuvvetli bir tedbirdir...

d) Referandum parlâmento ekseriyeti ile memleket ekseriyeti arasında uygunluk bulunup bulunmadığı şüphesini de ortadan kaldırır ve bu sayede kanunlara daha büyük bir saygı temin eder...

e) Referandum parti mücadelelerini yatıştırır ve âmme işlerinde emniyet ve istikrar sağlar...

B) Mahzurları

a) Referandum, devlet idaresinde son sözü ehliyetsizler kitlesine bırakmaktadır...

b) Bir kanun tedbirinin yerindeliği hakkında halk yeter derecede aydınlanmamıştır, binaenaleyh reyini bilerek kullanamaz...

c) Referandum sık sık sandıkbaşı borusu çalacağı için, halkı bıktırır ve kitlede devlet işlerine karşı bir alakasızlık doğurur...

d) Referandum yavaş işleyen bir usûl, güç ve masraflı bir mekanizmadır...

e) Referandum ve halkın itirazı usûlleri parlâmentoyu, milleti temsil eden bu heyeti küçültür halk nazarında itibardan düşürür.

Görüldüğü gibi Ali Fuat Başgil, referandumun yarar ve sakıncaları konusunu olduğu gibi Barthélemy ve Duez’den aktarmaktadır. Oysa bu aktarmaları yaptığı sayfalarda bu yazarların kitabına yapılmış tek bir atıf yoktur. Kaynağını göstermeden yapılan alıntıya “intihal (plagiat)” denir. Aslında kaynağını gösterse dahi değişen bir şey olmazdı. Zira 6 sayfa süren bir alıntı kaynak gösterilerek dahi yapılamaz.

Hüseyin Nail Kubalı’da da bol bol intihal örneklerine rastlıyoruz. Kubalı da Barthélemy ve Duez’den kaynak göstermeden alıntılar yapmaktadır. Örneğin, Barthélemy ve Duez’de klâsik demokrasinin özellikleri kısmında şu başlıklar vardır (Barthélemy ve Duez, op. cit., s.62-65):

a) Elle est essentiellement d’ordre politique

b) Elle vise essentiellement à la liberté politique

c) Elle est essetiellement spritualiste

d) Elle est essentiellemet indiviualiste

e) Elle est essentiellement égalitaire

Aynı konuda Hüseyin Nail Kubalı’da ise şu başlıkları görüyoruz (Kubalı, op. cit., s.237-245):

Klâsik Demokrasinin Felsefî Eğilimleri

A. Klâsik Demokrasi Spiritüalisttir

B. Klâsik Demokrasi İdealisttir

C. Klâsik Demokrasi Üniversalisttir

Klâsik Demokrasinin Hukukî ve Siyasî Prensipleri

A. Ferdiyetçilik Prensibi

B. Hürriyet Prensibi

C. Eşitlik Prensibi

Hüseyin Nail Kubalı’nın bu konuları Barthélemy ve Duez’den aldığı anlaşılmaktadır. Ancak bu yazarların kitabına bu kısımlarda tek bir atıfta bulunmaktadır.

Keza doğrudan demokrasi konusunu da Hüseyin Nail Kubalı Barthélemy ve Duez’den kaynak göstermeden aktarmaktadır. Örneğin Barthélemy ve Duez’in kitabının 84’üncü sayfası ile Kubalı’nın kitabının 274’üncü sayfaları karşılaştırılabilir. Biz sadeci bu sayfalarda yer alan bir örneği vereceğiz.

Barthélemy ve Duez, op. cit., s.84:

Kubalı, op. cit., s.274:

A Uri, en 1911, une une longue discussior a lieu au sujet de la liberté de danser le dimanche revendiquée par le parti socialiste; mais la même Landsgemeinde vote, par contre, un Code civil complet en une séance.

Uri kantonunda, 1911’de sosyalist partisi Pazar günleri dans etme hürriyetinin verilmesini istediği zaman halk heyetinde onun [hakkında] hararetli tartışmalar yapıldığı halde, medenî kanun sadece bir tek oturumda müzakere ve kabul edilivermiştir.

Görüldüğü gibi, metin içinde verilen örneklere kadar Kubalı Barthélemy ve Duez’den alıntı yapıyor. Ama Barthélemy ve Duez’e tek bir atıf dahi yapmıyor.

Bilimsel yazma kurallarına uygunluk bakımından Ankaralı yazarlar, İstanbullu yazarlara göre daha ciddîdir. Gerek Esen’de, gerek Arsel’de olması gerektiği sıklıkta olmasa bile dipnotlarda gösterilen kaynaklara rastlıyoruz. Ancak atıf konusunda izledikleri usûller kabul görmüş usûller değildir. Ama yine de yazarlarda kaynak gösterme kaygısı vardır.

Bu dönemde ülkemizde sadece iki hukuk fakültesi vardır: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi. Her iki fakültede çalışan anayasa hukukçularının sayısı, asistanlar dahil, iki elin parmaklarını geçmemektedir. Ve bunların içinde, sadece profesör veya kürsü başkanı olan dördü ders kitabı yazabilmiştir. Türkiye gibi büyük bir ülkede bu dört kişinin egemenliği kayda değerdir. Bu haksız rekabet koşullarında haliyle bu dört kişi, hiçbir şekilde hak etmedikleri bir üne kavuşmuştur. Dahası bu ün, sadece üniversite çevresiyle sınırlı kalmamış, uzman olmayan kitlelere de yayılmıştır. Bu dört yazar, özellikle Başgil ve Kubalı, Türk siyasal hayatını da yakından etkilemiştir. 1950’li ve 1960’lı yıllarda bu dört anayasa hukukçusunun Türk siyasal hayatını ne derecede etkiledikleri başlı başına bir inceleme konusu olmaya değerdir.

Türk anayasa hukuku doktrini Başgil, Kubalı, Esen ve Arsel ile daha başlangıcından itibaren objektif ve bilimsel olmaktan çok uzak kalmış, inceleme konusuyla kendisini karıştırmıştır. Bu yazarlar, anayasayı incelemekle kalmamış, anayasanın değiştirilmesi veya korunması için de çalışmışlardır. Kendilerinin de taraf oldukları bir mücadelede, bilim adamı sıfatlarını kötüye kullanarak, hakemlik yapmaya çalışmışlardır. Bu şekilde Türk anayasa hukuku doktrininde çok kötü bir geleneğin başlatıcısı da olmuşlardır. Kendilerini izleyen öğrencileri de, içlerinden bir ikisi istisna tutulursa, aşağı yukarı onların yolunu izlemiştir.

İstanbul ve Ankara Ekollerinin Kökleri

Bu dört büyükler arasında bir yaklaşım farkı var mıdır? Konularına yaklaşım tarzı bakımından bir “İstanbul ekolü” ile “Ankara ekolü”nün varlığından bahsedilebilir mi?

Bu soruya kesin bir yanıt vermek oldukça zor. Ancak şunu gözlemlemek mümkün: İstanbul Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri Başgil ve Kubalı konularını genel teori açısında inceliyor ve yeri geldikçe Türk anayasa düzeninin sorunlarına şöyle bir değinip geçiyorlardı. Türk pozitif anayasa hukuku düzeninin başlı başına sistemli bir incelenmesi bu yazarlarda yoktur. Buna karşılık, Ankara Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri Esen ve Arsel, anayasa hukukunda belirgin bir ayrım yapmış, “anayasa hukuku genel esasları” ile “Türk anayasa hukuku”nu birbirinden ayırmış ve bunları birbirinden ayrı kitaplar halinde incelemişlerdir. Türk anayasa hukuku kitaplarında, özellikle Arsel, saf bir hukukçu olarak davranmış ve yürürlükteki anayasanın kurduğu devlet sistemini, devletin temel organlarının kuruluşunu ve işleyişini incelemiştir.

Kanımca bir ekol farklılığından bahsedilebilirse, Ankara ekolünün ayırıcı özelliği “anayasa hukukunun genel esasları” ile “Türk anayasa hukuku” arasında bir ayrım yapması ve özellikle Türk anayasa hukuku kısmında pozitif hukukun incelenmesine ağırlık vermesi ile kendisini gösterir. Esen ve Arsel’den sonra gelen Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine mensup diğer anayasa hukukçuları da, derslerinde aynı eğilimi sürdürmüşlerdir. İstanbul ekolünün Başgil ve Kubalı ile çizilen yönü daha sonra da devam etmiştir. Örneğin Erdoğan Teziç’in Anayasa Hukuku[43], aşağıda ayrıca göreceğimiz gibi, aslında anayasa hukukunun genel esasları niteliğinde olan bir kitaptır. Türk anayasa düzeni bu kitapta esas itibarıyla yoktur. Olan yerler de konuya şöyle bir değinmeden ibarettir.

Esen ve Arsel ile Başgil ve Kubalı arasındaki diğer bir fark ise, birincilerin ikinciler gibi sadece Fransızca literatürü değil, yer yer İngilizce literatürü de kullanmış olmaları noktasında toplanmaktadır. Ankara ve İstanbul ekolleri arasındaki bu fark izleyen kuşak anayasa hukukçularında daha da belirginleşecektir.

* * *

İktisadî ve Ticarî Bilimler Fakültelerinde Anayasa Hukuku Doktrini.-Dört büyüklerle aynı kuşaktan iki yazar daha vardır: Sadık Tüzel ve Orhan Melih Kürkçüer. Hukuk fakültesi öğretim üyesi olmayan ve yukarıdaki dört yazarın elde ettiği ünü elde edemeyen bu iki yazara da burada kısaca değinmek uygun olacaktır.

1. Sadık Tüzel.- Ege Üniversitesi İktisadî ve Ticarî Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Sadık Tüzel’in, Anayasa Hukuku isimli kitabı ilk baskısını 1950, üçüncü baskısını 1969[44] yılında yapmıştır. Tüzel’in kitabı iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda, anayasa, devlet, devlet şekilleri, demokrasi gibi anayasa hukukunun genel esasları konuları; ikinci kısımda ise Türk anayasa hukuku konuları incelenmektedir. Sadık Tüzel’in kitabı tamamıyla klâsik teorinin etkisi altındadır. Siyasal bilim yaklaşımı görülmez.

2. Orhan Melih Kürkçüer.- Ankara İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi öğretim üyesi olan Prof.Dr. Orhan Melih Kürkçüer’in ilk baskısı 1963’te[45], üçüncü baskısı 1966’da yapılan kitabının ismi Esas Teşkilât Hukuku’dur[46]. Kürkçüer’in kitabı üç kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım, bir çeşit hukuka giriş kitabı görünümündedir. Sosyal düzen kavramı, hukuk biliminin tasnifi, hukukun kaynakları, kanunların nitelikleri, mahkeme içtihatları, vs. incelenmektedir. “Devlet” başlığını taşıyan ikinci kısım da ise, devletin menşei, devletin pozitif ve teorik gelişmesi, devletin unsurları ve şahsiyeti incelenmektedir. Bu kısımdaki konular büyük ölçüde Recai Galip Okandan’ın Umumî Amme Hukuku[47]’ndan alınmadır. Plân bakımından dahi Kürkçüer bu bölümlerde Okandan’ı adım adım izlemektedir. Başlıklar dahi kelime kelime Okandan’dan alınmadır. İkinci kısımda, Kürkçüer, ayrıca, devletin organlarını ve devlet şekillerini incelemektedir. Kitabın üçüncü ve son kısmında ise Türk anayasa hukuku konuları vardır. Kürkçüer de tamamıyla klâsik teorinin etkisi altındadır. Yazarda siyasal bilim yaklaşımı görülmez.

ıı. İkinci Dönem: Dört Büyüklerden Sonra

1960’lı yılların sonuna gelindiğinde dört büyüklerin de sonuna gelinmişti. Dört büyüklerin yerini kimler aldı? Yine İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi arasında ayrım yapmak uygun olacaktır. Ancak, Ankara Üniversitesinde sadece Hukuk Fakültesi değil, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeleri de anayasa hukuku kitabı yazmışlardır. Keza Ankara’da Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Kemal Dal ve Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Mustafa Erdoğan’ın da anayasa hukuku kitapları vardır. Keza, İzmir’de bulunan Dokuz Eylül Üniversitesine mensup yazarlar da anayasa hukuku kitabı yayınlamışlardır. Bu nedenle biz burada kısaca üniversiteler ve fakülteler itibarıyla bir ayrım değil, İstanbul, Ankara ve İzmir şeklinde şehirler itibarıyla bir ayrım yapmayı uygun gördük.

A. İstanbul

1. A. Selçuk Özçelik: Bir Tekrar

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi anayasa hukuku profesörü A. Selçuk Özçelik, 1961 yılında Esas Teşkilât Hukuku derslerini çıkardı. Bu kitap son baskısını 1982’de yapmıştır[48]. Bu son baskıya bakarak yazarın klâsik Fransız anayasa hukuku teorisine bağlı kaldığını gözlemleyebiliriz. İncelediği konular şunlardır: Hukuk mefhumu, devlet, devletin menşeini izah eden nazariyeler, devletin unsurları, devletin fonksiyonları, devlet şekilleri, anayasa mefhumu, kanunların anayasaya uygunluğunun murakabesi sistemleri, 1961 Anayasamıza göre Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, görev ve yetkileri, kuvvetler ayrılığı prensibi ve buna göre hükûmet şekilleri. Görüldüğü gibi bu konular klâsik teorinin konularıdır.

Özçelik’in Türk anayasa hukuku doktrinine getirdiği bir yenilik, yahut yaptığı bir katkı yoktur. Başgil ve Kubalı, kaynak göstermeden Fransız anayasa hukuku kitaplarından alıntılar yaparken, Özçelik bu zahmete de katlanmamış, doğrudan Başgil ve Kubalı’dan sayfalar süren alıntılar yapmıştır. Örneğin hâkimiyetin kaynağı bakımından devlet şekilleri konusu[49], paragraf paragraf, hatta bazı kısımlarda cümle cümle Kubalı’dan[50] alınmadır. Yazar dört beş sayfalık alıntıda sadece bir kere Kubalı’ya atıf yapmaktadır.

İşin tuhaf yanı yeni çıkan birtakım anayasa hukuku kitapları da Özçelik’ten sadece bir atıf ile iki üç sayfa süren alıntılar yapmaktadırlar. Örneğin İsmet Giritli ve Jale Sarmaşık’ın Anayasa Hukuku kitabında üç sayfalık “karma devletler” konusu olduğu gibi sadece tek atıf ile Selçuk Özçelik’ten alınmıştır[51]. Oysa Özçelik, Sarmaşık’ın alıntıladığı konuyu olduğu gibi Kubalı’dan almaktadır[52]. Orijinallikten uzak yazarların hiç olmazsa kaynakların aslından nakilcilik yapmaları arzu edilirdi.

A. Selçuk Özçelik’in Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

2. Orhan Aldıkaçtı: Exégétique Yaklaşım

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi anayasa hukuku profesörlerinden Orhan Aldıkaçtı (Samsun, 1924), 1964 yılında Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası isimli kitabını yayımlamıştır. Bu kitap görebildiğimiz kadarıyla son baskısını 1982 yılında yapmıştır[53]. Kitap incelendiğinde, kitabın, başlığı gibi iki kısma ayrılabileceği görülmektedir. Birinci kısımda başlangıcından 1961 Anayasasına kadar Türk anayasa tarihi incelenmektedir. Bu kısımda yazarın incelediği konular şunlardır: İslâm’dan önce Türk Devletlerinde anayasa hukukuna genel bir bakış, İslâm anayasa hukukuna bir bakış, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşundan, Sened-i İttifak’a kadar olan devrede anayasa hukukuna bir bakış, Sened-i İttifak, Gülhane Hattı Hümayunu, 1876 Kanun-ı Esasîsi, 1909 Kanun-ı Esasîsi, 1921 Teşkilâtı Esasîye Kanunu, 1924 Teşkilâtı Esasîye Kanunu. Bundan sonra yazar 1961 Anayasasını daha yakından incelemektedir. İnceleyiş şekli ve konularının sırası tamamıyla anayasanın sistematiğine bağlıdır. İncelenen konular şöyledir: Başlangıç ve genel esaslar, temel haklar ve ödevler, Cumhuriyetin temel kuruluşu, yasama kuvveti, yürütme kuvveti, yargı kuvveti. Yazarın, birinci kısımda tarihi bir yaklaşımı vardır. Bu kısmın anayasa teorisine bir katkıda bulunması zaten beklenemez. İkinci kısımda ise yazar büyük ölçüde exégétique’tir. Anayasayı madde madde izlemekte, anayasa maddelerini tekrara varan şekilde işlemektedir. Aldıkaçtı’nın da Türk anayasa hukukuna önemli bir katkı da bulunduğunu söylemek abartı olacaktır. Bu arada belirtelim ki, 1982 Anayasasını hazırlayan komisyonun başkanı Aldıkaçtı’dır.

Orhan Aldıkaçtı’nın Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

3. Tarık Zafer Tunaya: Türk Anayasa Hukukunda Siyasal Bilim Yaklaşımı

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi anayasa hukuku profesörlerinden Tarık Zafer Tunaya (İstanbul, 1915 - İstanbul 1991), 1966 yılında Siyasî Müesseler ve Anayasa Hukuku isimli ünlü kitabını yayımladı. Bu kitap genişletilerek 1969’da ikinci baskısını yaptı. 1980’de dördüncü baskısını yapan kitaptan yazar Türkiye ile ilgili olan bölümleri çıkarttı. Bu bölümleri Türkiye’nin Siyasal Gelişmeleri isimli bir kitapta daha geniş ve ayrıntılı olarak ele almayı düşünüyordu. Ancak plânlanan bu kitabın daha sonra çıkması görebildiğimiz kadarıyla mümkün olmamıştır. Yazarın bu değerli eseri beşinci ve son baskısını Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku başlığı altında 1982 yılında yapmıştır[54].

Tarık Zafer Tunaya Türk anayasa hukuku doktrini tarihinde önemli bir yer işgal etmektedir. İlk kez bir Türk anayasa hukukçusu, anayasa hukukunda belirli bir yaklaşım biçimini savunmaktadır. Aslında yazarın savunduğu yaklaşım kendisine has bir yaklaşım değildir. Döneminin Fransa’sında hâkim olan siyasal bilim yaklaşımıdır. Tunaya, Fransız siyasal bilim yaklaşımına mensup anayasa hukukçuları gibi ilk önce klâsik teoriyi eleştirmekte, daha sonra siyasal bilim yaklaşımını savunmaktadır.

Yazar klâsik teoriyi “içe kapanık” bir teori olarak eleştiriyor ve bu teorinin Türkiye’deki temsilcisi olarak Kubalı ve Başgil’i görüyordu[55]. Tunaya’ya göre anayasa hukuku artık içine kapanıklıktan kurtulmalıydı:

“Anayasa Hukuku, diyordu yazar, sadece Anayasa adı verilen kanunun ele aldığı kurumları incelemekle yetinemez. Anayasa denilen kanun, adını verdiği hukuk dalının bir parçasıdır. Tümü değildir. Anayasa Hukuku, teknik hukuk cenderesine sıkıştırılmaktan ve içine kapanık ve statik bir sosyal bilim kolu olmaktan çıkalı hayli zaman olmuştur. Bugünün Anayasa Hukuku, siyasal ve sosyal gerçeği, tüm olarak ve her yönüyle, incelemek zorundadır”[56].

Tarık Zafer Tunaya hukukî pozitivizmi eleştirmektedir. Yazara göre bu metotla, gerçeği kavramak, doğruya ulaşmak tamamen imkânsızdır.

“Hukukçunun alanını daraltmak, içine kapanık bir halde, onu hayatı izlemekten alıkoyacaktır. Sadece sert ve ‘kemikleşmiş’ kuralları saptamakla ve karşılaştırmakla yetinmek Anayasa hukukçusunu hayattan koparacaktır. Bugünün koşulları içinde, hukukî pozitivizm ile anayasal gelişmeleri anlamaya ve anlatmaya imkân yoktur”[57].

Tarık Zafer Tunaya’ya göre, “Anayasa Hukukunun kapsamında, yönteminde ve oluştuğu coğrafya sınırlarının dışına taşarak çeşitlenmesinde”[58] açıkça bir gelişme vardır. “Bu genişlemede Siyaset İlmi, Anayasa plânına büyük yardımlarını getirmiştir. Anayasa Hukuku, böylece ‘siyasal kurumların hukuku’ olma yolundadır”[59].

Tunaya, anayasa hukukunun siyasal bilim ile bir “hısımlık” kurduğunu, bu hısımlığın “nimetler”inden faydalanması gerektiğini belirtmektedir. Böylece anayasa hukukunda hukuk yöntemi ve siyasal bilim yöntemi birlikte kullanılacaktır[60]. Anayasa hukukçusu, siyasal bilimcilerin getirdiği katkılarla, gerçeği daha iyi anlayabilecek ve belli bir olayı, sosyo-ekonomik bütün içinde değerlendirebilecektir[61].

Böyle bir bakış açısından hareket ettiği için Tunaya’nın incelediği konular tamamen farklılaşmaktadır. Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku’nun beşinci ve son baskısında yazarın incelediği konular şunlardır: Siyasal hayat, siyasal iktidar, kamu hürriyetleri, siyasal partiler, baskı grupları, siyasal muhalefet, siyasal rejimler, batı demokrasisi, sosyalist rejimler, faşist rejimler, üçüncü dünyanın siyasal rejimleri.

Görüldüğü gibi Tunaya’nın kitabı, konuları itibarıyla, bir siyaset bilimi kitabından pek de farklı değildir.

Biz onbirinci bölümde açıkladığımız gibi anayasa hukukunda siyasal bilim yaklaşımına taraftar değiliz. Zaten yukarıda onüçüncü bölümde açıkladığımız gibi Fransa’da da bu yaklaşım biçimi geçerliliğini günümüzde yitirmiştir. Şüphesiz anayasal konulara siyasal bilim yaklaşımıyla da yaklaşılabilir ve yaklaşılmalıdır da. Ancak siyasal bilim başka, anayasa hukuku başka şeydir. Biz “metot bağdaştırmacılığı (syncrétisme)”na karşıyız. Siyasal bilim yaklaşımı, anayasa hukukunu ortadan kaldırmaz. Bu yaklaşım biçimi başka derslerde ve başka isimli kitaplarda kullanılmalıdır. Anayasa hukuku eğer bir “hukuk” ise hukukî yaklaşım tarzını muhafaza etmelidir. Bu nedenle Tunaya’nın savunduğu yaklaşım biçimini yanlış buluyoruz.

Tunaya’nın kitabı da büyük ölçüde bir sistemden yoksundur. Fransız örnekleri gibi bir panayır yeri havasındadır. Ancak Tarık Zafer Tunaya’nın yeniliği oldukça değerlidir. Kanımızca Tunaya Türk anayasa hukuku doktrininde önemli bir yer işgal etmektedir. İlk kez bir Türk anayasa hukukçusu belli bir yaklaşım biçimini ilkeli olarak savunmaktadır. Döneminin Fransa’sında hâkim olan siyasal bilim yaklaşımını Türkiye’ye Tunaya’nın Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku kitabı tanıtmıştır.

Diğer yandan Tarık Zafer Tunaya, Türk anayasa hukukçularının içinde, bilimsel yazma kurallarına uyan ilk yazardır. Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku’nun hemen hemen her sayfasında birçok atıf dipnotu bulunabilir. Tunaya’nın yaptığı alıntıların kimden yapıldığı izlenebilmektedir. Ayrıca her bölümün sonunda da zengin bir kaynakça vardır. Tunaya’nın çalışması, Türk anayasa hukuku doktrininde bir dönüm noktasıdır.

Tarık Zafer Tunaya’nın Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 4 (dört) tür. Bu atıflar yukarıda incelediğimiz Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku isimli çalışmasına değil, yazarın siyasal tarih alanındaki çalışmalarınadır[62].

4. Server Tanilli: İdeolojik Yaklaşım

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi eski öğretim üyelerinden Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş isimli kitabının ilk baskısını 1981’de yaptı. Bu kitap çok kısa sürede büyük bir ticarî başarı elde etmiş, ilk dört ayda üç baskı yapmıştır[63]. Üstelik yazarı o tarihte üniversiteden ayrıdır. Yani kitap yazarı tarafından okutulan bir ders kitabı değildir. Buna rağmen elde ettiği ticarî başarı, genel okuyucu düzeyinde ulaştığı yaygınlık tamamen hayret vericidir. Bu kitabın 1982’de dağıtımı ilçe merkezlerine kadar yapılmış ve belirli bir ideolojiye mensup hukukçu olmayan kişiler dahi bu kitabı okumuştur[64].

Yazarın bu başarısının nedeni ulaştığı yüksek bilimsel düzey değildir. Kitabın başarısının altında, kitabın ideolojik niteliği, hatta “angaje” niteliği yatar. Kitap bilimsel ciddîyetten bütünüyle uzak olduğu gibi, bir bilim adamının koruması gereken asgarî siyasal tarafsızlıktan da tam anlamıyla mahrumdur. Yazarın incelediği tüm konular Marksist bakış açısından incelenmektedir. Kitapta, liberal batı demokrasisi kötülenmekte[65], Marksist demokrasi ise övülmektedir[66]. Yazar kapitalist sistemin birçok kurumunu ihtiyatsızca “faşist” olarak nitelemektedir[67]. Keza Tanilli, birçok hukukî düzenlemeleri de “faşist” olarak görmekte tereddüt etmemektedir[68]. Yazarın kullandığı terminoloji genellikle Marksist terminolojidir. Tanilli’nin kitabının bütününe açık siyasal değer yargıları hâkimdir.

Server Tanilli, kitabının önsözünde, oldukça iddialı görünmektedir:

“Anayasa hukukunu, önce ‘genel esaslar’ ve ‘Türk anayasa hukuku’ diye ayırıp, sonra onu birkaç konuya indirgeyen kısırlaştırıcı, giderek yozlaştırıcı bir öğretim biçimi karşısında, ilk kez bu kitapla, anayasa hukuku, kendine özgü kurumlar çevresinde ve bütün boyutlarıyla anlatılıyor”[69].

Her ne kadar yazar “genel esaslar–Türk anayasa hukuku” ayrımını eleştiriyorsa da, kendisi de, bu köklü ve yerinde ayrımın etkisi altındadır. On iki kısımdan oluşan kitabının ilk dört kısmı (demokrasi, anayasa, kamu özgürlükleri, siyasal partiler), “genel esaslar” konularıdır. Diğer kısımlarda ise yasama, yürütme, yargılama, idare, millî savunma, bütçe ve plânlama gibi Türk anayasa hukukunun klâsik konuları işlenmektedir. Yazarın farklılığı “genel esaslar–Türk anayasa hukuku” ayrımını yıkmasında değil, konularına bakış açısındadır. Yazar “anayasa hukukunun genel esasları”nı âdeta “Marksizmin temel esasları” haline getirmiştir.

Tanilli’nin Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş isimli kitabı, ulaştığı ticarî başarıya rağmen, Türk anayasa hukuku doktrinine herhangi bir katkıda bulunmadığı gibi, bu doktrine önemli zararlar da vermiş, bu doktrinin saygınlığını da lekelemiştir.

Server Tanilli’nin Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 1 (bir) dir. Yazarın atıf alan çalışması yukarıda incelediğimiz Devlet ve Demokrasi değil, Kürt sorunu üzerine olan bir çalışmasıdır.

5. Erdoğan Teziç

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi anayasa hukuku profesörlerinden Erdoğan Teziç, 1986 yılında Anayasa Hukuku isimli kitabını yayımladı[70]. Bu kitap, 1991’de ikinci, 1996’da üçüncü, 1997’de dördüncü ve 1998’de beşinci baskısını yaptı[71].

Profesör Teziç’in kitabı Türk anayasa hukuku öğretiminde klâsik hale gelmiş kitaplardan biridir. Kitabın övgüye değer birçok noktası vardır. Bir kere incelediği konuyu bir Türk anayasa hukuku ders kitabında pek de rastlanılmayan ölçüde derinlemesine ve ciddî bir şekilde incelemektedir. Anlatımı açık, anlaşılması kolaydır. Diğer yandan kitabın önemli bir özelliği, bilimsel yazma kurallarına uyulmuş olmasıdır. Tüm alıntılarda kaynak gösterilmektedir. Aşağı yukarı her sayfada dipnotu vardır. Keza kitabın sonunda geniş ve doyurucu bir bibliyografya da yer almaktadır. Yazarın “bu bir ders kitabıdır” deyip, bilimsel yazma kurallarını ihmal etmemesi ciddîyetini göstermektedir.

Profesör Teziç’in kitabının dış kapağında sadece “Anayasa Hukuku” yazmasına rağmen, iç kapağında , “Anayasa Hukuku (Genel Esaslar)” başlığı vardır. Kitap esasen “anayasa hukukunun genel esasları” eseri görünümündedir. Ancak birçok yerde Türk pozitif anayasa hukuku konularını da incelemektedir[72].

Erdoğan Teziç’in kitabı Türk anayasa hukuku doktrininin temel taşlarından birisini oluşturuyorsa da, kanımca, plânı bakımından eleştiriye açıktır. Teziç’in kitabı bir giriş ve iki kısımdan oluşmaktadır.

Giriş kısmının ilk dört sayfasında “hukuk ve anayasa hukuku”, “kamu hukuku olarak anayasa hukuku” ve “anayasa hukukunun konusu ve yöntemi” başlıkları görülmektedir[73]. Giriş kısmında incelenen asıl konu “anayasa hukukunun kaynakları” konusudur. Bu konu 72 sayfalık bir yer işgal etmektedir[74]. İçindekiler tablosu ile 4 ve 5’inci sayfalardaki başlık stillerine bakılırsa, yazarın “anayasa hukukunun kaynakları” konusunu “anayasa hukukunun konusu ve yöntemi” başlığı altında tasnif ettiği gibi yanlış bir izlenim uyanmaktadır. Bunun başlıkta kullanılan harflerin stilinden kaynaklanan bir hata olduğu düşünülebilir. Ne var ki, kitabın beş baskısında da aynı hata yer almaktadır. Bu nedenle yazarın, “anayasa hukukunun kaynakları” konusunu, “anayasa hukukunun konusu ve yöntemi” ile ilgili bir konu olarak görüp görmediği sorusu haklı olarak akla gelmektedir. Kanımızca, yazarın kaynaklar konusuna 70 küsur sayfa ayırması ve bunu giriş kısmına yerleştirmesi plân açısından isabetsiz olmuştur.

Üç bölümden oluşan birinci kısmın başlığı “anayasa hukukunun genel teorisi”dir. Bu kısmın birinci bölümünde siyasî iktidar (özellikleri, kaynağı ve meşruluğu), ikinci bölümünde devlet kavramı ve biçimleri (tek yapılı ve karma yapılı devletler), üçüncü bölümünde anayasalar incelenmektedir.

“Anayasa hukukunun temel kavramları” başlığını taşıyan ikinci kısım ise iki bölümden oluşmaktadır. “Yönetilenler” başlığını taşıyan birinci bölümünde, egemenliğin kullanılmasına göre yönetim biçimleri (temsilî hükûmet, yarı temsilî hükûmet ve doğrudan hükûmet), seçim, seçim sistemleri, siyasî partiler konuları işlenmektedir. “Yönetenler (devlet erklerinin yapısı ve işlevi) başlığını taşıyan ikinci bölümde ise, yürütme erki, yasama erki, ve erkler arasındaki ilişkiler (kuvvetler birliğine göre siyasî rejimler, kuvvetlerin işbirliği: parlâmenter rejim, kuvvetlerin sert ayrılığı: başkanlık rejimi) konuları incelenmektedir.

Kanımızca yazarın birinci kısım (anayasa hukuku genel teorisi) ile ikinci kısım (anayasa hukukunun temel kavramları) arasında yaptığı ayrım sun’îdir. Siyasî iktidar, devlet, anayasa gibi kavramların neden “anayasa hukukunun genel teorisi”; seçim, siyasal partiler, yürütme ve yasama erki konuları da neden “anayasa hukukunun temel kavramları” başlıkları altında incelenmektedir? Ve “üniter devlet-federal devlet” ayrımı anayasa hukuku genel teorisine girerken, “temsilî hükûmet-doğrudan hükûmet” ayrımı, neden anayasa hukukunun temel kavramlarına girmektedir? Keza, “parlâmenter rejim-başkanlık rejimi” ayrımı anayasa hukukunun genel teorisi içinde değil de, neden anayasa hukukunun temel kavramları içinde incelenmektedir? Kanımızca, bu sorulara makul ve tutarlı bir yanıt verilmesi hayli güçtür. Eğer bir nedeni varsa bile, okuyucu bu nedeni anlayamamaktadır. Zira okuyucuya bu neden hiçbir şekilde açıklanmamaktadır. Yazar, 83’üncü sayfada birinci kısma başlık olarak “anayasa hukuku genel teorisi” başlığını atmaktadır. Ancak bunun ne olduğu konusunda tek bir satır bile açıklama yapmamaktadır. Keza yazar, 215’inci sayfada ikinci kısma başlık olarak “anayasa hukukunun temel kavramları” başlığını atmakta, ama “anayasa hukukunun temel kavramları, Batı toplumlarındaki tarihi gelişimin bir ürünü olup, eski bir siyaset ve hukuk geleneğinden kaynaklanıyorlar”[75] cümlesinden başka, bu başlık hakkında bir açıklama yapmamaktadır.

Erdoğan Teziç’in incelediği konulara bakıldığında, konularının ağırlığının anayasa hukukunun klâsik teorisinin konuları olduğu görülmektedir. Devlet, anayasa, devlet biçimleri (üniter devlet-federal devlet), yönetim biçimleri (temsilî hükûmet-yarı temsilî hükûmet-yarı doğrudan hükûmet), kuvvetler ayrılığına göre siyasî rejimler (parlâmenter rejim-başkanlık rejimi) gibi konular anayasa hukukunun klâsik teorisinin konularıdır. Buna karşılık, Erdoğan Teziç’te siyasal bilim yaklaşımının egemen olduğu, siyasî iktidar, siyasî partiler gibi konular da görülmektedir. Erdoğan Teziç’in kendine has bir yaklaşımı olduğunu söylemek oldukça güçtür. Teziç’te de bir “yöntem bağdaştırmacılığı (sycrétisme)” gözlemlenmektedir.

Erdoğan Teziç’in Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

6. Yıldızhan Yayla

İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yıldızhan Yayla’nın 1986’da gözden geçirilmiş ve yenilenmiş ikinci baskısının yayınlandığı kitabının ismi Anayasa Hukuku Ders Notları’dır[76]. Bu kitap 183 sayfalık kısa bir kitaptır. İsmine bakılırsa bir “ders notu” olduğu ve büyük bir iddiasının olmadığı görülür. Bu kitap her ne kadar “ders notu” başlığını taşıyorsa da, teksir olarak kalmayıp, ciddî bir yayınevi tarafından yayınlandığı için burada incelememize aldık.

Yazarın eseri iki kitaba ayrılmıştır. Birinci kitapta, devlet, anayasa ve hükûmet şekilleri; ikinci kitapta ise, Türk anayasa düzeni (başlangıç, genel esaslar, temel haklar ve ödevler, Cumhuriyetin temel organları) işlenmiştir.

Yazarın yaklaşım biçimi hukukîdir. İnceleme konuları münhasıran klâsik teorinin konularıdır. Keza kitapta anayasa hukukunun genel esasları ile Türk anayasa hukuku arasında bir ayrım yaptığı gözlemlenmektedir.

Yazarın kitabının sonunda, 17 eserlik kısa bir bibliyografya bulunmaktadır. Kitabın içinde dipnotu olarak veya bir başka usûlle kaynak gösterilmemiştir. Bir kitabı “ders notu” olarak nitelemenin bir bilim adamının kaynak gösterme yükümlülüğünü kaldırıp kaldırmadığı şüphesiz tartışılmaya değer bir şeydir. Bu tartışmaya aşağıdaki sayfalarda gireceğiz.

Yıldızhan Yayla’nın Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

7. Bakır Çağlar

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi olan Bakır Çağlar’ın Anayasa Bilimi: Bir Çalışma Taslağı başlıklı ilginç kitabı 1989’da çıkmış[77] ve görebildiğimiz kadarıyla ikinci bir baskı yapmamıştır.

Çağlar’ın kitabı birkaç açıdan üzerinde durulmaya değerdir.

Bir kere yazar kitabına “anayasa hukuku” değil, “anayasa bilimi” ismini vermiştir. “Anayasa bilimi” ifadesi kanımızca yanlıştır. Bu konudaki açıklamamızı ve eleştirilerimizi yukarıda sekizinci bölümde yapmıştık[78]. Bu nedenle bu isimlendirme konusuna burada tekrar girmiyoruz.

Çağlar’ın gerek Anayasa Bilimi, gerek diğer makaleleri, yazarın yabancı literatürü günü gününe ve hayli ciddî bir şekilde izlediğini göstermektedir. Yazarın, tüm yazılarının geniş okumalara dayalı olduğu hemen gözlemlenmektedir. Kitabının ve makalelerinin her paragrafında birçok kaynağa atıf yapılmaktadır. Türk anayasa hukukunda her sayfanın altında ortalama dört beş dipnotunun bulunduğu, dipnotların uzunluğunun sayfanın en az dörtte birini kapladığı ilk ve tek genel eser Bakır Çağlar’ın Anayasa Bilimi’dir. İlk kez bir Türk anayasa hukukçusunun genel eserinde, yarım cümlelik dahi olsa, yaptığı her alıntının kaynağını gösterme titizliğini Bakır Çağlar’da görüyoruz. Gösterdiği kaynaklar alanının en ciddî ve en yeni kaynaklarıdır. Kaynakları her bakımdan zengin ve günceldir. Kitabı ve makalelerinde zikredilen kaynaklar, yazarın bu alanda harcadığı emeği göstermektedir. Bununla beraber belirtelim ki, bu kadar emek verilmiş bir kitabın sonunda bir bibliyografyanın bulunması uygun olurdu. Keza kitabın sonuna bir kavram ve yazar fihristinin eklenmesi de okuyucu için çok yararlı olurdu.

Bakır Çağlar’ın gerek Anayasa Bilimi  kitabı, gerek makaleleri, içerdiği konuların çeşitliliği ve kaynaklarının zenginliği bakımından Türk anayasa hukuku doktrinine önemli bir hizmette bulunmuştur. Keza yabancı dil bilmeyen veya yabancı literatürü izleyemeyen Türk okuyucusu, anayasa hukuku alanında birçok yeni kavram, kurum ve kategorileri Bakır Çağlar’dan öğrenmiştir. Özetle Bakır Çağlar’ın Anayasa Bilimi ve makaleleri Türk anayasa hukuku doktrinine önemli bir katkıda bulunmuştur. Çağlar’ın katkısı, kendi türünde Türk anayasa hukuku doktrini tarihinde ilktir ve muhtemelen de uzun süre tek olarak kalacaktır.

Övgüye değer yanları yanında kanımızca Bakır Çağlar’ın eleştiriye açık birçok yönü vardır. Bir kere Çağlar, anlaşılması oldukça güç bir yazardır. Güçlük okuyucudan değil, yazarın kendi üslûbundan kaynaklanmaktadır. Tırnak içinde yazılarak özel bir anlam atfedilmeye çalışılan, özellikle makalelerinde siyah yahut italik, hatta büyük harflerle dizilen kelimeler ve ifadeler nedeniyle yazıları okunamaz hale gelmektedir. Şüphesiz bir yazının üslûbu, nihaî tahlilde yazarının kişisel tercihine kalmış bir sorundur. Ancak Bakır Çağlar’ın kişisel tercihlerinin, onu anlaşılmaz kıldığını da belirtmek gerekir.

Diğer yandan, yazarın cümlelerinde bir “çeviri” havası hâkimdir. Kullandığı ifadeler, cümlelerin kuruluş tarzları Fransızca cümleleri çağrıştırmaktadır. Bu nedenle yazıları akıcılıktan uzaktır.

Nihayet yazara yöneltilebilecek en büyük eleştiri, yazdıklarının bir sistemden ve özgünlükten yoksun olduğu noktasında toplanmaktadır. Yazdıkları birçok yazardan alınmış okuma notları derlemesi niteliğindedir. Çağlar’ın kitabında ve makalelerinde kendine has bir akıl yürütmeye ve tartışmaya rastlanmamaktadır. Belli bir konuda, değişik yazarlardan çıkarılan okuma notlarının bir araya getirilmesinden dolayı, Çağlar’ın kitabı ve keza makaleleri sanki bitmemiş, son şekli verilmemiş bir kitap ve makaleler izlenimini uyandırmaktadır. Aslında muhtemelen Bakır Çağlar da, bu izlenimin farkındadır ki, kitabına alt başlık alarak Bir Çalışma Taslağı başlığını vermiştir. Yazarın makalelerinde de buna benzer mütevazı alt başlıklar görülmektedir[79].

Bakır Çağlar’ın kitabında ve yazılarında belirli bir iddia ortaya atma ve onu ispatlama sürecine, kanıtların ve karşı kanıtların değerlendirilmesine rastlanmaz. Yazarın kendine has bir argümantasyonu yoktur. Yazarda başkalarının argümanlarından yapılan derlemeler vardır. Bakır Çağlar’ın eserlerinde, bir akıl yürütme süreci yoktur; varsa bile bu süreç fark edilip izlenememektedir. Bu süreç yerine, yazar o konuyla ilgili tarihî verileri, çeşitli yazarların görüşlerini, olayları, mahkeme kararlarını vermektedir. Okuyucu bunlardan “haberdar” olmakta; ancak argümantasyon eksikliğinden, bunları bir teselsül içinde birleştirememektedir. Bakır Çağlar’ın kitabında ve makalelerinde, anayasa hukuku bilimi değil, tabiri caizse, “anayasa hukuku hikayeleri”, “anayasa hukuku haberleri” vardır.

Özetle, Çağlar’ın Türk anayasa hukukuna yaptığı katkı, yeni bir sistem kurmasıyla değil, anayasa hukukunun tarihî hikayesini ve aktüalitesini okuyucusuna aktarmasıyla olmuştur.

Bakır Çağlar’ın Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

***

İstanbul’da 1989’dan 1997’ye kadar yeni bir anayasa hukuku kitabı yazılmamıştır. 1997’de ise aşağıda inceleyeceğimiz Naz Çavuşoğlu’nun Anayasa Notları başlıklı küçük kitabı yayınlanmıştır. 1990’lı yıllar kanımca, Türk anayasa hukuku doktrininde kuşak değişimi yıllarıdır.

8. Naz Çavuşoğlu

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Naz Çavuşoğlu’nun 1997’de yayınlanan küçük ama değerli kitabı, Anayasa Notları başlığını taşıyor[80]. Kitabın başlığına bakarak bunun iddiasız bir “ders notu” olduğu kanısına kapılmak mümkünse de, Çavuşoğlu’nun kitabı birçok bakımdan orijinal ve kayda değerdir. Kitabın özgünlüğü bol bol örnek olaylara yer vermesindedir. Keza birçok konu Anayasa Mahkemesi kararları ışığında incelenmiştir. Bir bakıma Çavuşoğlu’nun kitabı bir jürisprüdansiyel anayasa hukuku denemesidir. Yazarın diğer bir yeniliği de anayasa hukukunun uluslararası ve ulusal-üstü boyutunu vermeye çalışmasındadır. Yazarın bu kitabını, kanımca bir son olarak değil, bir başlangıç olarak görmek ve kendisinden bu kitabın çok daha geliştirilmiş halini beklemek gerekir.

Çavuşoğlu’nun kitabı dört bölümden oluşmaktadır. “Anayasa ve Anayasa Hukuku” başlığını taşıyan birinci bölümde, devlet biçimleri, anayasaların yapılması ve değiştirilmesi, anayasa yargısı konuları incelenmektedir. İkinci bölümde ise hak ve hürriyetler hukuku, üçüncü bölümde, anayasa hukukunda kurallar sistemi (normatif sistem), dördüncü bölümde ise kurumlar rejimi incelenmektedir.

Naz Çavuşoğlu’nun Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

9. İsmet Giritli ve Lale Sarmaşık

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Prof.Dr. İsmet Giritli ve Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Doç.Dr. Lale Sarmaşık’ın ortak eserlerinin adı Anayasa Hukuku’dur[81]. 1998’de yayınlanan kitabın asıl metni 157 sayfadır. Kitap iki bölümden oluşmaktadır. “Genel Esaslar” başlığını taşıyan birinci bölüm, Lale Sarmaşık tarafından, “Türkiye’de Anayasacılık hareketleri” başlığını taşıyan ikinci bölüm ise İsmet Giritli tarafından yazılmıştır.

Birinci bölümde, anayasa, devlet, demokrasi, hükûmet gibi genel esaslar konuları incelenmektedir. Bu kısmın hiçbir orijinal yanı yoktur. Sarmaşık, bu kısmı, Özçelik, Teziç, Tunaya, Gözübüyük gibi yazarlardan almıştır. Tek bir atıfla sayfalar süren alıntılar vardır[82].

Giritli’nin yazdığı ikinci bölüm ise Osmanlı ve Türk anayasacılık hareketlerinin incelenmesidir ve esas itibarıyla bir siyasal tarih çalışmasını andırmaktadır.

Kanımca Giritli ve Sarmaşık’ın Türk anayasa hukuku doktrinine bir katkıda bulunduklarını söylemek mümkün değildir.

İsmet Giritli ve Lale Sarmaşık’ın Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldıkları atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

B. Ankara

Ankara’da kurulu bulunan Ankara, Gazi ve Hacettepe Üniversitelerine mensup değişik öğretim üyelerinin anayasa hukuku kitapları vardır. Biz bunları fakülte fakülte ayırmayacağız. Bu yazarları eserlerinin yayın sırasına göre inceleyeceğiz.

1. Mümtaz Soysal

İlk önce Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ın 1969 yılında yayınlanan Anayasaya Giriş kitabını[83] zikretmek gerekecektir.

Kanımızca, kitaba başlık olarak, “Anayasaya Giriş” isminin verilmesi tamamıyla yanlıştır. Girilen şey “anayasa” değil, “anayasa hukuku”; ve keza bilim olan şey “anayasa” değil, “anayasa hukuku”dur. “Anayasa”, “anayasa hukuku”nun kendisi değil, konusudur. O halde bu disiplin için yazılmış bir ders kitabına “anayasaya giriş” ismi verilemez. Böyle bir başlık yazarın exégétique bir tarzda Anayasayı madde madde incelediği izlenimini uyandırır ki, bu yazar için zaten doğru değildir. Yazarın bu tavrı bize, ben “medenî hukuk” değil, Medenî Kanun (Code napoléon) okutuyorum diyen exégétique ekole mensup Fransız profesörlerini hatırlatmaktadır ki, bu tavır günümüz için çağdışıdır.

Mümtaz Soysal’ın ünlü eseri 100 Soruda Anayasanın Anlamı 1969’da birinci baskısını yapmıştır. Türk anayasa hukukunda klâsik bir eser haline gelen bu kitap 1997’de 11’inci baskısını yapmıştır[84]. Kitap, bir “genel esaslar” eseri değil, bir “Türk anayasa hukuku” eseridir. Onbeş bölümden oluşan kitapta sırasıyla şu konular işlenmiştir: Anayasa kavramı, Osmanlı Devletinde anayasa hareketleri, kurtuluş savaşı rejimi ve etkileri, 1924 Anayasası, 1961 Anayasası, 12 Eylül Rejimi, 1982 Anayasasının temel özellikleri, Atatürk milliyetçiliğine bağlı devlet, insan haklarına saygılı devlet, sosyal devlet, hukuk devleti, lâik devlet, demokratik devlet, anayasaya göre devlet sistemi (yasama, yürütme, yargı), anayasanın geleceği.

Kitabın sistemi, konularını işleyiş şekli oldukça güzeldir. Anlatımı açıktır. Yazarın bazı konularda kendi değer yargılarını bir bilimsel gerçekmiş gibi ileri sürmesi şüphesiz eleştiriye açık bir noktadır. Yazarın 1961 Anayasası ile 1982 Anayasası arasında yaptığı karşılaştırmalarda her halükârda, 1961 Anayasasının lehine ve 1982 Anayasasının ise aleyhine olan ön yargılı bir bakış açısına sahip olduğu hemen gözlemlenmektedir. Ancak, yazarın konulara bakış açısının Server Tanilli de olduğu gibi münhasıran ideolojik nitelikte olduğunu söylemek mümkün değildir. Yazar kitabın genelinde yine de “hukukçu” olarak davranmaktadır. Metodu hukukîdir. Şüphesiz bu hukukî metodu “biçimci” hukuk anlayışının metodu değildir. Ama bu metot, siyasal bilim yaklaşımının, yahut siyaset felsefesi yaklaşımının metodu da değildir. Soysal’ın akıl yürütmesi rahatlıkla hukukî olarak nitelendirilebilir.

Mümtaz Soysal’ın uzun yıllar, gazete köşe yazarlığı yapmış olması, Türk siyasal hayatına dolaylı veya doğrudan katılması, kanımca kendisinin akademik düzeyini ve verimliliğini olumsuz yönde etkilemiştir.

Soysal’ın kitabında eleştirilecek bir nokta da biçimsel açıdan bilimsel yazma kurallarına pek uyulmamış olmasıdır. Yazar aşağı yukarı hiç kaynak göstermemektedir. Keza kitabın sonunda bir bibliyografya da yoktur. Oysa yazar bir roman yazmadığına göre, yazdığı eserin baştan sona orijinal olması mümkün değildir. Mümtaz Soysal da doğal olarak, birçok yerde başka yazarlardan dolaylı da olsa alıntılar yapmakta, onlardan esinlenmektedir.

Bu eleştiri karşısında, bir ders kitabının yahut uzman olmayan topluluk için yazılmış bir “100 Soruda” dizisi kitabının bilimsel bir iddiasının olmadığı savunmasının arkasına sığınılabilir. Ancak ne hikmetse Türkiye’de yazılmış anayasa hukuku kitaplarının en az yarısı bu “iddiasız” kitaplardan oluşmaktadır. Bu iddiasız kitaplar bir yana bırakılırsa, bilimsel yazma kurallarına uyulmuş ders kitabı sayısı üçe, dörde düşmektedir. Yazarlar, hem bu “iddiasız” kitapları yayınlamakta, bunlarla isim yapmakta, hem de eleştirilerle karşılaştıklarında kitaplarının zaten “iddiasız bir kitap” olduğu mazeretinin arkasına sığınmaktadırlar. Bu iddiasız kitaplar Türk anayasa hukuku doktrininin gelişimin önünde bir engeldir. Kitap olarak yayınlanmış her şey kanımızca eleştirilmeyi hak etmektedir. Bu kitapların yazarları da eleştirileri üstlenmek zorundadır.

Mümtaz Soysal’ın Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 1 (bir) dır. Atıf alan çalışması yukarıda zikredilen çalışmaları değil, 1964 yılında yayınlanan Dış Politika ve Parlâmento isimli çalışmasıdır[85].

2. Kemal Dal

Gazi Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kemal Dal’ın Türk Esas Teşkilât Hukuku isimli kitabının ilk baskısı 1984, ikinci baskısı ise 1986 yılında yapılmıştır[86]. Kitap “genel esaslar” değil, “Türk anayasa hukuku” kitabı niteliğindedir. Kitap önce iki kısma ayrılmıştır: Birinci kısımda 1982 Anayasasına kadar olan anayasal gelişmeler; ikinci kısımda ise 1982 Anayasası incelenmektedir.

Kemal Dal’ın kitabında siyasal bilim yaklaşımı görülmez. Yaklaşım tarzı tamamen hukukîdir. Üstelik exégétique diyebileceğimiz bir yaklaşım tarzı vardır. İnceleme plânı aşağı yukarı 1982 Anayasasının plânıdır. Neredeyse Anayasa kısım kısım, bölüm bölüm izlenmektedir. Yazarın yaptığı açıklamaların birçoğu Anayasa maddelerinin tekrarı niteliğindedir. Örneğin “kişilerin hakları ve ödevleri” başlığı altındaki konular 1982 Anayasasının 17’nci ve devamı maddelerinin sırasındadır[87]. Yazarın açıklamaları madde metinlerinin şerhi niteliğindedir. Hatta bazı yerlerde şerhten de öte düpedüz madde metinlerinin tekrarı vardır. Örnek:

1982 Anayasası, m.27:

Dal, op. cit., s.189:

IX. BİLİM VE SANAT HÜRRİYETİ

MADDE 27.- Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.

Yayma hakkı, Anayasanın 1 inci, 2 inci ve 3 üncü maddeleri hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamaz.

Bu madde hükmü yabancı yayınların ülkeye girmesi ve dağıtımının kanunla düzenlenmesine engel değildir.

XI - BİLİM VE SANAT HÜRRİYETİ

Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenebilir ve öğretebilir. Bilim ve sanatı açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu alanlarda her türlü araştırma yapabilir. Anayasa bu hakların “Anayasanın 1. 2. ve 3. maddeleri hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamaz.

Ülkeye giren yabancı yayınların, girme ve dağıtılmasının Kanunla düzenlenmesini, bu maddede yer alan hükümler engel değildir” der.

Görüldüğü gibi Kemal Dal’ın bilim ve sanat hürriyetine ilişkin tüm açıklaması 1982 Anayasasının 27’nci maddesinin tekrarı niteliğindedir. Üstelik tekrarın anlatımı bozuktur. Okuyucu, bilim ve sanat hürriyetinin ne olduğunu öğrenmek için, Kemal Dal’ın kitabını okumak yerine, doğrudan Anayasanın 27’nci maddesini okusa çok daha iyi yapmış olacaktır.

Prof. Dr. Kemal Dal’ın Türk anayasa hukuku doktrinine bir katkıda bulunduğunu söylemek mümkün değildir.

Kemal Dal’ın Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

3. A. Şeref Gözübüyük

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük’ün Anayasa Hukuku isimli kitabı ilk baskısını 1986, yedinci baskısını ise 1998 yılında yapmıştır[88].

Yazarın önsözünde belirttiğine göre, bir “elkitabı” niteliğinde olan bu eserde,

“konularına yaklaşırken okuyucuyu kuramsal tartışma ortamına sürüklemekten özenle kaçınılmış, konular kısa ve yalın bir biçimde açıklanmaya çalışılmıştır. Anayasa konularıyla ilk kez karşılaşacak kimseler için yeterli sayılabilecek ölçüde genel bilgiler verilmekle yetinilmiş ve anayasal sorunların siyasal sistem ve daha genelde toplumsal sistemle olan ilişkileri kısaca ortaya konulmaya çalışılmıştır”[89].

Dolayısıyla bu kitap da “iddiasız” bir kitaptır. Kitaba yöneltilecek birçok eleştiri karşısında yazarı, bu “iddiasızlık” açıklamasının arkasına sığınabilir.

Şeref Gözübüyük’ün kitabında “genel esaslar”, “Türk anayasa hukuku” ayrımı vardır. Kitabı üç bölümden oluşmaktadır. “Genel Esaslar” başlığını taşıyan birinci bölümde, anayasa kavramı, devlet kavramı, devlet biçimleri, çoğulcu demokrasi, hükûmet sistemleri, Marksist demokrasi, Marksist devlet sistemleri, faşizm, demokrasinin temel ilkeleri, egemenliğin kullanılmasına göre hükûmet sistemleri, güçler ayrılığı, siyasal partiler, seçimler, kamu özgürlükleri konuları işlenmektedir. “Türkiye’de Anayasacılık Hareketleri” başlığını taşıyan ikinci bölümde, Osmanlı dönemi, Kurtuluş Savaşı dönemi ve Cumhuriyet dönemi (1924 Anayasası ve 1961 Anayasası) incelenmektedir. “1982 Anayasasına Göre Devlet Sistemi” başlığını taşıyan üçüncü bölümde ise, 1982 Anayasasının temel nitelikleri, yasama, yürütme ve yargı konuları ile insan haklarının uluslararası düzeyde korunması konuları işlenmektedir.

Birinci bölümde bazı konularda (siyasal partiler, ideolojilerine göre siyasî rejim tasnifi, vb.) görülen siyasal bilim ve siyaset felsefesi yaklaşımı dışında hukukî yaklaşım biçimine sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Yazarın plânı birçok bakımdan yapay ve yanlıştır. Örneğin hükûmet sistemlerini (parlâmenter sistem, başkanlık sistemi, meclis hükûmeti sistemi) yazar, “kuvvetler ayrılığı” ilkesini incelediği başlık altında değil “Çoğulcu Demokrasinin Uygulandığı Rejimler” başlığı altında vermektedir[90]. Bu tamamıyla bir tasnif hatasıdır. Meclis hükûmeti sisteminin çoğulcu demokrasinin uygulandığı bir sistem olduğunu söylemek mümkün değildir. Tüm kuvvetlerin bir organda toplandığı bir sistem demokratik olamaz.

Gözübüyük’ün Anayasa Hukuku kitabının Türk anayasa hukuku doktrinine bir katkıda bulunduğunu söylemek büyük bir abartı olacaktır. Dahası, böyle basit hatalarla dolu bir kitabın birçok üniversitede ders kitabı olarak kullanılması ve yedi baskı yapması kanımca Türkiye’nin bilimsel düzeyi bakımından fevkalâde üzücüdür.

A. Şeref Gözübüyük’ün Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

4. Ergun Özbudun

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi eski öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ergun Özbudun’un Türk Anayasa Hukuku isimli ünlü kitabı ilk baskısını 1986’da, beşinci baskısını ise 1998’de yapmıştır[91].

Özbudun’un eseri, isminden de anlaşılacağı üzere, bir “genel esaslar” kitabı değil, “Türk anayasa hukuku” kitabıdır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Bülent Nuri Esen ve İlhan Arsel ile yerleşmiş “genel esaslar” ile “Türk anayasa hukuku”nun ayrı ayrı kitaplarda işlenmesi geleneğinin, bu öğretim üyelerinin halefi durumunda olan Ergun Özbudun tarafından da izlendiğini gözlemleyebiliriz. Bu husus yukarıda “Ankara ekolü” olarak isimlendirdiğimiz akımın devam ettiğini göstermektedir.

Yazarın “önsöz”de de belirttiği gibi, kitaba pozitif hukukî yaklaşım tarzı hâkimdir. Kitapta “anayasa kurum ve kurallarının şekillenmesinde ve işleyişinde etkili olan siyasal faktörlerin tartışılmasına pek fazla” girilmemiştir[92]. Aynı şekilde, yine yazarın önsözde belirttiğine göre, “Türk anayasa hukukunun tarihsel gelişimi de ancak kısa bir özet halinde verilmiştir”[93]. Profesör Özbudun, tarihsel ve siyasal faktörleri küçümsemediğini, tersine “bu faktörlerin pozitif anayasa hukukunun anlaşılması ve değerlendirilmesi açısından temel önem taşıdığı”nı düşündüğünü yazmaktadır[94]. Yazar, “Türk anayasa gelişmelerinin tarihsel ve siyasal dinamiklerini ileride ayrı bir kitap halinde” ele almayı plânladığını belirtmektedir[95].

Ergun Özbudun her ne kadar kitabında tarihsel ve siyasal yaklaşım tarzının olmamasını pratik nedenlerle açıklıyorsa da, kanımızca, bunun asıl nedeni, yazarın pek de farkında olmayarak “yöntem bağdaştırmacılığı (syncrétisme)”nı sevmemesidir. Kanımızca yazar, bunda da haklıdır. Yukarıda birinci bölümde açıkladığımız gibi, bilim saf olmalı ve onbirinci bölümde açıkladığımız gibi, anayasa hukukunda münhasıran hukukî yaklaşım kullanılmalıdır. Her nedense ülkemizde, bir konunun değişik açılardan incelenmesi gerektiği, gerçek bir bilimsel bilginin böyle oluşabileceği yönünde bağdaştırmacı (syncrétiste) bir anlayış vardır. Oysa birçok yaklaşımı içeren çalışmalar kaçınılmaz olarak sığ olmaktadır. İşte Ergun Özbudun’un değeri bu noktada ortaya çıkmaktadır. Kendisi, hukuk alanında saf bir hukukçu olarak kalmıştır. Eserlerinde yöntem bağdaştırmacılığının izi yoktur. Buna rağmen yazarın, yöntem bağdaştırmacılığını açıkça reddetmemiş olması, ülkemizde bağdaştırmacılığın ne kadar köklü bir gelenek olduğunun bir göstergesidir.

Ergun Özbudun kuşağının en değerli anayasa hukukçusu ve aynı zamanda en seçkin siyasal bilimcilerinden biridir. Bununla birlikte, çalıştığı bu iki alanı birbirine karıştırmamıştır. Anayasa hukuku alanında yazdıklarında saf bir hukukçudur. Siyaset bilimi alanında yazdıklarında ise saf bir siyaset sosyoloğudur. Türk siyasal biliminin öncülerinden biri odur. Siyasal bilim alanındaki çalışmalarına birçok ünlü yabancı yazar tarafından atıf yapılmıştır. Hukuk formasyonuna sahip olmasına rağmen, siyasal bilimin sayısal yöntemlerini çalışmalarında başarıyla uygulamıştır[96]. Şüphesiz bu başarı ancak yazarın istisnaî kişisel yeteneği ile açıklanabilir. Yazarın siyasal bilim alanındaki eserleri, konularında gerçek bir katkı niteliğindedir.

Prof. Dr. Ergun Özbudun, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde verdiği anayasa hukuku derslerinin bir kısmında her zaman siyaset bilimi okutmuştur. Örneğin kendisinin öğrencisi olduğum 1983-1984 öğretim yılında anayasa hukuku dersinin bir kısmında siyasal partiler, diğer bir kısmında da totaliter ve otoriter rejimler konularını işlemiştir. Siyasal partiler konusunda kendisinin ünlü eseri Siyasal Partiler[97]’i, Totaliter ve otoriter rejimler konusunda ise kendisinin Juan Linz’den çevirdiği Totaliter ve Otoriter Rejimler[98]’i okutmuştur. Ancak bu konular bitip, Türk anayasa hukuku kısmına geçtiğinde ise, pozitif Türk anayasa hukukunu saf bir hukukçu olarak işlemiştir.

Ergun Özbudun, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1-B sınıfında 1983-1984 öğretim yılında anayasa hukuku dersinde başlıca dört ana konu işlemiştir. Birincisi klâsik anayasa hukukunun genel esasları olarak isimlendirebileceğimiz konulardır. Bu konular şunlardır: Pozitif bilimler-normatif bilimler tasnifi ve bu tasnif içinde anayasa hukukunun yeri, Anayasa hukukunun kaynakları, anayasacılık hareketleri, kurucu iktidar, kuvvetler ayrılığı, kuvvetler ayrılığına göre hükûmet şekilleri (meclis hükûmeti, başkanlık rejimi, parlâmenter rejim), anayasa çeşitleri, anayasaların değiştirilmesi, kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi, tek devlet, federalizm, kamu hakları, normatif ve ampirik demokrasi teorisi, çoğunlukçu ve çoğulcu demokrasi anlayışları, devlet iktidarının kullanılması bakımından demokrasi tipleri (doğrudan demokrasi, yarı-doğrudan demokrasi, temsilî demokrasi).

Bu “genel esaslar” konuları bittiğinde kendisinin Siyasal Partiler isimli kitabının konularını; bu konular da bittiğinde, Linz’den çevirdiği Totaliter ve Otoriter Rejimler kitabında yer alan konuları işlemiştir. Bu konular da bittiğinde Türk anayasa hukuku konularını işlemiştir. İşlenen konular daha sonra ilk baskısı 1986’da yapılacak olan kitabında yer alan konulardır. Onun için burada tekrarlamıyorum.

Kanımızca, Ergun Özbudun’un Türk Anayasa Hukuku isimli kitabı Türk anayasa hukuku doktrininin en önemli genel eseridir. İlk önce kitabın plânını görelim:

Eser 20 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler sırasıyla şöyledir: Türkiye’de anayasa gelişmelerine genel bakış, 1961 Anayasasının temel nitelikleri, Millî Güvenlik Konseyi dönemi ve 1982 Anayasasının yapılması, 1982 Anayasasının başlıca özellikleri, devletin temel nitelikleri, kurucu iktidar: anayasayı değiştirme sorunu, kuvvetler ayrılığı, yasama fonksiyonu, yasama işlemleri, yürütme fonksiyonu ve yürütme işlemleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluşu ve milletvekillerinin seçimi, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin hukukî statüsü, Türkiye Büyük Millet Meclisinin iç yapısı ve çalışma düzeni, Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, yürütme organının yapısı ve Cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlar kurulu, hükûmet sisteminin niteliği, olağanüstü yönetim usûlleri, yargı fonksiyonu, anayasa yargısı.

Görüldüğü gibi tüm konular pozitif anayasa hukuku konularıdır. Özbudun’un eseri her bakımdan mükemmeldir. Plânı tutarlı ve dengelidir. Kitap karışık değildir; zihinleri bulandırmaz. Ancak benzerlerinde görülen basitlik veya sığlık Özbudun’da yoktur. O, her konuyu ciddî bir şekilde, derinlemesine tartışır. Anlatımı açıktır. Yazarın yaptığı tartışmalar, yürüttüğü akıl yürütmeler, ulaştığı sonuçlar kolaylıkla izlenir. Yazar değer yargılarından uzak, objektif ve tarafsızdır. 1961 ve 1982 Anayasaları arasında yapılan karşılaştırmalarda birçok yazarda görülen, 1961 Anayasasının lehine, 1982 Anayasası aleyhine olan önyargı Özbudun’da yoktur.

Ergun Özbudun’un kitabı Türk anayasa hukuku doktrininin en önemli genel eseri durumuna gelmiştir. Kitabın yayınlanmasından sonra anayasa hukuku alanında yazılan genel eserler, monografiler ve makaleler Özbudun’un kitabında ileri sürülen görüşler ve argümanları görmezlikten gelememişler; hepsi Özbudun’un görüşlerini tartışmışlar; onları çürütmeye veya doğrulamaya çalışmışlardır. Özbudun’un kitabı yayınlanmasından bu yana geçen 13 yıl boyunca beş baskı yapmış, birçok üniversitede ders kitabı olarak kullanılmış, kısaca Türk anayasa hukukunun standart ders kitabı haline gelmiştir. Özetle, Ergun Özbudun’un, Türk Anayasa Hukuku isimli kitabı, Türk anayasa hukuku doktrininin temel taşlarından biridir.

Bu arada Ergun Özbudun’un anayasa hukuku ve siyasal bilim alanında Türk okuyucusuna çok önemli çeviriler kazandırdığını da belirtmek uygun olacaktır. Maurice Duverger’nin Siyasal Partiler’ini[99] o çevirmiştir. Juan J. Linz’in Totaliter ve Otoriter Rejimler’ini[100], Samuel P. Huntigton ve Jorge I. Dominguez’in Siyasal Gelişme’sini[101], Arend Lijphart’ın Çağdaş Demokrasiler’ini[102], Samuel P. Huntigton’un Üçüncü Dalgası’[103], Giovonni Sartori’nin Karşılaştırmalı Anayasa Mühendisliği’ni[104] yine o çevirmiştir. Çeviriler mükemmeldir. Bu kitaplardan her biri alanının temel kitabıdır. Keza yine birçok yabancı temel kitabın Türkçeye çevrilmesine ve yayınlanmasına (Siyasî İlimler Türk Derneği, Demokrasi Vakfı ve Yetkin Yayınları çerçevesinde) o önayak olmuştur. Sayesinde Türk okuyucusu yabancı temel siyasal bilim kitaplarından bazılarını kısa bir gecikmeyle okuyabilmiştir. Kendisinin çevirdiği veya çevrilmesine vesile olduğu kitapları, birçok Türk üniversitesinde ders kitabı veya yardımcı ders kitabı olarak kullanılmaktadır.

Ergun Özbudun, Türk anayasa hukukçuları arasında Social Sciences Citation Index’te en çok atıf alan yazardır. 1996-1999 yılları arasında 25 (yirmibeş) atıf almıştır[105]. Kendisi dışında kalan bütün Türk anayasa hukukçularının hepsinin aynı dönemde aldığı atıf toplamı 9 (dokuz) olduğu hatırlanırsa[106], Özbudun’un büyüklüğü kendiliğinden ortaya çıkar.

* * *

Ankara’da 1986’dan 1993’e kadar yeni bir anayasa hukuku genel eseri yazılmamıştır. Hatırlanacağı üzere aynı şeyi İstanbul için de gözlemlemiştik. Bu Türk doktrinin verimsizliğinin bir işaretidir. Belki bu durum, Türk anayasa hukuku doktrininde kuşak değişiminin vakti geldiğinin bir göstergesidir.

5. Cem Eroğul

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cem Eroğul, 1993 yılında Anatüzeye Giriş isimli eserini yayınlamıştır. Bu kitabın ilk iki baskısı 1993’te, üçüncü baskısı 1995’te, dördüncü basısı –muhtemelen– 1996’da ve beşinci baskısı 1997’de yapılmıştır[107]. Görüldüğü gibi Eroğul’un kitabı, dört yılda beş baskı yapmak gibi istisnaî bir başarı elde etmiştir.

Öncelikle kitabın ismi üzerinde duralım. Yazar “anayasa hukuku” yerine “anatüze” terimini kullanmaktadır. Biz bu terimi yukarıda sekizinci bölümde inceleyip eleştirdiğimiz için burada buna tekrar değinmiyoruz[108].

Cem Eroğul, kitabında bir anayasa hukuku kitabında alışık olmadığımız ölçüde öz Türkçe kelimeler kullanmaktadır. Yazar dil konusunda titiz olunması gerektiğini savunmaktadır:

“Dil, düşüncenin hem aracı, hem de gerecidir. Düşüncede titizlik, dilde de titizliği gerektirir. Özellikle bilimadamı, bu konuda çok duyarlı olmak zorundadır. İşte bu gerekçeyle bu notlarda elden geldiğince arı ve tutarlı bir dil kullanılmaya çalışılmıştır”[109].

Kanımızca, bilim adamları dille uğraşmamalı, içinde bulundukları dönemin dilini –güzel ya da çirkin– kullanıp geçmelidir. Amaç dili ilerletmek değil, bilim yapmaktır. Dil araçtır; bizatihi amaç konumuna yükseltilmemelidir. Keza dili ilerletmek için yeni kelimeler kullanıldığında kitabın anlaşılması güçleşmektedir. Yeni kelimeler, Türkçede karşılığı olmayan yabancı kelimeler için üretilmelidir. Türkçede yerleşmiş bir kelimenin değiştirilmesi için yeni kelime uydurulması kanımızca anlamsızdır. “Hukuk” kelimesi varken “tüze” kelimesinin çıkarılmasının bir manası yoktur. Bu bakımdan Eroğul’un kitabının sadece başlığında değil, metninde de eleştiriye açık birçok kelime vardır: Aktöre, devim, dirimsel, dizelge, dizge, doğallayın, düzel, geçimbilim, genörgüt, orun, özek, savsöz, soyküme, tüzemen, üstenci, yordambilgisi, vs. Bu kelimeler okuyucunun kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramazlar; kitabın açıklığını ve akıcılığını yok ederler.

Diğer yandan Cem Eroğul’da, anayasa hukukunun yerleşik kavramlarını da Türkçeleştirme çabası vardır. Bu çaba kanımızca hem yararsız, hem de zararlıdır:

Yararsızdır; çünkü bir bilim dalının kullandığı kavramları öğrenmek için, o bilim dalını öğrenmek gerekir. O nedenle birtakım teknik terimlerin Türkçeleştirilmesi, onları öğrenmek zorunda olanlara bir yarar sağlamaz. Türkçeleştirildi diye kavramın teknik olarak öğrenilmesi zorunluluğu ortadan kalkmaz. Örneğin, sosyolojide kullanılan “alienasyon” kavramının ne olduğunu bilmek için sosyoloji öğrenmek gerekir. Bu kavram yerine Türkçe “yabancılaşma” kelimesi kullanılınca bu kavram öğrenilmiş olmuyor. Bu nedenle anayasa hukukunda olan bazı yabancı kavramların Türkçeleştirilmesi, o kavramları öğrenmekle yükümlü olan öğrencilere bir pratik yarar sağlamaz.

Zararlıdır; çünkü bilim standart terimlere ihtiyaç duyar. Bu terimler teknik terimlerdir. Anlamları sabittir. O alanın uzmanlarınca bilinirler. Anayasa hukuku kavramlarının Türkçeleştirilmeye çalışılması, bizatihi anayasa hukukunun terminolojisini yıkar. Bundan ise en başta anayasa hukuku bilimi zarar zarar görür.

Bu nedenlerle, Eroğul’un kullandığı, federasyon anlamında “birleşik devlet”, konfederasyon anlamında “devletler topluluğu”, diktatörlük anlamında “buyurganlık”, laiklik anlamında “yercillik”, adem-i merkezîleştirme anlamında “özeksizleştirme” kavramları eleştiriye açıktır. Kaldı ki, eğer dilde sadeleşmenin bir amacı kolay anlaşılmayı sağlamak ise, yukarıdaki kavram çiftlerinden kolay anlaşılanlar, herhalde öz Türkçe olan ikinciler değil, yabancı kökenli olan birincilerdir.

Eroğul’un kitabına geri dönelim: Kitap 13x19 cm boyutundadır. Beşinci baskısı 319 sayfadır. Kitabın 1995 baskısının iç kapağında “Ders Notu” ibaresi vardır. Kitabın gerek 1995, gerek 1997 baskısında bulunan “önsöz”, bu kitabın bir “ders notu” olduğu açıkça ve birçok defa belirtilmektedir. Keza “önsöz”de, bu ders notunun “sınavlara yetiştirme kaygısıyla” dar bir zamanda kaleme alındığı da vurgulanmaktadır[110].

Kitapta bilimsel yazma kurallarına uyulmamıştır. Verilen bilgilerin yapılan alıntıların kaynağı gösterilmemiştir. Dipnot, sonnot, yahut bir başka usûlle kaynak gösterilmemiştir. Kitabın sonunda bir bibliyografya yoktur. Kitabın sonuna yedi eserden oluşan bir “Seçme Kaynakça” konulmuştur. Ancak bu kaynakça, kitabın hazırlanmasında yararlanılan eserler anlamında bir kaynakça değil, öğrencilerin yararlanması için tavsiye edilen “okuma listesi” anlamında bir kaynakçadır. Kaynakça listesinde yazarların akademik unvanlarının da verilmesi Cem Eroğul’un ciddîyetiyle bağdaşmayacak bir biçim hatasıdır.

Şüphesiz yazar, bu eleştirilere karşı, kitabının bir “ders notu” olduğu savunmasını yapabilir. Ancak bu bir “teksir” değildir. Usûlüne göre yayınlanmış ve genel dağıtımı yapılmış bir kitaptır. Üstelik dört yılda beş baskı yapmak gibi istisnaî bir başarıya ulaşmış bir kitaptır. Sadece A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi kitap satış bürosunda bulunabilecek bir ders malzemesi değildir. Yazar bu haliyle okuyucunun karşısına çıktığına göre, eleştirileri göğüslemek zorundadır. Yukarıda da bir vesileyle belirttiğimiz gibi Türk doktrini bu “ders notları” tuzağına düşmüştür. Yazarlar kitap yazmakta, üstelik bu kitaplar birçok baskı yapmakta, ancak yazarlar bu kitaplarda bilimsel yazma kurallarına uymadıklarından, eleştirilerden kurtulmak üzere kitaplarını “ders notu” olarak nitelendirmektedirler. Eğer bu “ders notları” bir yana bırakılırsa Türkiye’de yazılmış anayasa hukuku kitabı üçü dördü geçmeyecektir. Kanımca, bu şekilde “ders notu” ibaresinin kitaplara eklenmesi, bu kitapların yazarlarını bilimsel yazma kurallarına uyma yükümlülüğünden kurtarmaz. Eğer gerçekten yazarın tek kaygısı, öğrencilerin sınavlarda çalışmaları için ellerine bir ders notu sağlamak ise, bu teksir biçiminde olmalı ve fakülte içinde kalmalı, genel dağıtımı yapılmamalıdır. “Ders notu” çıkarmak, “ders kitabı (manuel)” yazmaya engel değildir ve bir ders kitabında da bilimsel yazma usûllerine uyulmalıdır.

Şimdi kitabın plânını inceleyelim. Kitap dört bölümden oluşmaktadır. “Kavramsal Çerçeve” başlığını taşıyan birinci bölümde, siyaset, devlet, siyasal dizge (sistem), siyasal düzen, anayasa ve anatüze (anayasa hukuku) gibi, daha ziyade anayasa hukukunun genel esasları konuları incelenmektedir. İkinci bölüm ise örnek siyasal düzenlere ayrılmıştır. Bu bölümde demokratik düzenler (İngiltere, Amerika, Fransa), faşist düzenler (İtalya, Almanya, İspanya) incelenmektedir. Bu bölümde ayrıca sosyalist düzenler ile azgelişmiş ülke düzenleri de araştırılmaktadır. Üçüncü bölüm, Osmanlı-Türk anayasal gelişmelerine tahsis edilmiştir. Dördüncü bölümde ise yürürlükteki anayasal düzen incelenmektedir. Kanımızca Eroğul’un plânı oldukça tutarlıdır ve esas itibarıyla, anayasa hukukunun genel esasları - Türk anayasa hukuku şeklinde yapılan klâsik ayrıma uygundur. Plânı bakımından Eroğul da yukarıda “Ankara ekolü” olarak isimlendirdiğimiz çevrenin içinde kalmaktadır.

Son olarak da kitabın yaklaşım biçimine değinelim. Yukarıda çeşitli defalar eleştirdiğimiz “yöntem bağdaştırmacılığı (syncrétisme)”nın Eroğul’da da görüldüğünü belirtmek gerekir. Yazara göre,

“tüzel açı ile yetinmemek, siyasal olaylara toplumbilim yöntemleriyle de bakmak zorunludur. Toplum bilimlerinin konumuzu ilgilendiren dalı siyaset bilimidir. Öyleyse, tüzel açının yanı sıra, siyasalbilim açısını da kullanmak gerekir. Üstelik, bunlar da yetmez. Her siyasal ve tüzel oluşum, bir toplumsal gelişimin ürünüdür. Bu gelişim çizgisi, hiç değilse kabaca bilinmeden, bugünkü olguları ve kurumları anlamak olanaksızdır. Onun içindir ki, tüzel ve siyasal açıların yanında bir de tarihsel açıya gereksinim vardır. İşte bütün bu nedenlerden dolayı, anatüze dersinde, tüzel, siyasal ve tarihsel açıların üçünü de kullanma zorunluluğu ile karşı karşıya kalırız”[111].

Görüldüğü gibi yazar açıkça anayasa hukukunda, hukuk, siyasal bilim ve tarih açılarının birlikte kullanılmasını önermektedir. Kanımızca yazarın bu tavrı yukarıda açıkladığımız nedenlerle yanlıştır[112].

Profesör Eroğul’un anayasa hukuku ile ilgili bir kitabı daha vardır: Çağdaş Devlet Düzenleri[113]. Yazar bu kitabını, Anatüzeye Giriş isimli kitabının birinci ana bölümünde verilen temel çerçeveye oturtuyor. Çağdaş Devlet Düzenleri’nde İngiltere, Amerika ve Fransa örnekleri işleniyor. Önsözde bu kitabın da bir “ders notu” olduğu belirtiliyor. Kitapta bilimsel yazama usûllerine uyulmamıştır. Verilen bilgilerin, yapılan alıntıların kaynağı, ne dipnot, ne sonnot, ne de bir başka usûlle gösterilmiştir. Yabancı siyasal rejimlerin incelendiği 180 sayfalık kitapta geniş bir bibliyografya olması beklenirken 10 eseri içeren bir “yararlanılan kaynaklar” listesi vardır.

Anatüzeye Giriş ve Çağdaş Devlet Düzenleri kitaplarında Cem Eroğul’un kendisinden beklenilen düzeyi tutturamadığını üzülerek gözlemlemek gerekir. Yazar, 1974’te Anayasayı Değiştirme Sorunu[114] isimli çalışmasını yayınlamıştır. Kanımızca bu çalışma Türk anayasa hukuku doktrininde yazılan en iyi monografidir ve hâlâ bunun üzerine çıkılabilmiş değildir. Eğer bu monografi İngilizce veya Fransızca kaleme alınsaydı, yeryüzünün belli başlı dillerine çevrilir, birçok batı üniversitesinde o konuda temel kitap olarak kullanılırdı. 1970’li yıllarda böylesine başarılı olan bir yazarın, 1990’lı yıllarda sıradan kitaplar yayınlaması Türk anayasa hukuku doktrini açısından üzücüdür.

Cem Eroğul’un Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

6. Yavuz Sabuncu

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yavuz Sabuncu’nun, Anayasaya Giriş başlığını taşıyan bir kitabı vardır. Bu kitabın 1997 yılı baskının “genişletilmiş beşinci bası” olduğu belirtilmiştir[115]. İlk baskısının ne zaman yapıldığını tespit edemedik. Elimizde bu kitabın bir de 1995 baskısı vardır. Bu baskının kitabın kaçıncı baskısı olduğu belirtilmemiştir. O halde, 1995 baskısının birinci baskı olduğu düşünülebilir.

Kanımızca, kitaba başlık olarak, “Anayasaya Giriş” değil, âdet olduğu üzere “Anayasa Hukukuna Giriş” ismi verilmeliydi. Yukarıda Mümtaz Soysal’a ilişkin olarak “anayasaya giriş” terimi hakkındaki yaptığımız eleştiriyi burada da tekrarlarız. Öğretilen şey, “anayasa” değil, “anayasa hukuku”dur. “Anayasa”, “anayasa hukuku”nun kendisi değil, konusudur. O halde bu disiplin için yazılmış bir ders kitabına “anayasaya giriş” ismi verilemez.

Kitap 13,5x19,5 cm boyutundadır ve asıl metni 1997 baskısında 210 sayfadır. Kitabın 1995 baskısının iç kapağında “Ders Notları” ibaresi vardır. Keza 1995 baskısının “sunuş”unda da, “elinizdeki kitapçık Siyasal Bilgiler Fakültesi birinci sınıfında okutulan ‘Anayasa Hukukuna Giriş’ dersi öğrencileri için hazırlanmış ders notlarıdır” denmektedir. Keza 1995 baskısının sunuşunun her paragrafında bu çalışmadan bir “ders notu” olarak bahsedilmiştir.

Buna karşılık kitabın 1997 baskısının sunuşunda bu “ders notu” ibaresi çıkarılmış, yerine “çalışma” ve “kitap” ibareleri kullanılmıştır. Sabuncu’nun kitabının beşinci baskısını artık bir ders notu olarak görmek mümkün değildir.

Zaten, 1995 baskısında da, Yavuz Sabuncu, kitabını “ders notu” olarak niteliyorsa da, diğer “ders notu” yazarlarından farklı olarak, bilimsel yazma kurallarına uymakta, yaptığı alıntılarda kaynak göstermekteydi. Yazarın kitabını, “ders notu” olarak niteleyip, kaynak gösterme sorumluluğundan kaçmadığının altını özenle çizmek gerekir. Aynı husus, 1997 baskısında da devam etmiştir. Yazar yaptığı alıntıların kaynağını usûlüne uygun olarak göstermektedir. Atıflar bağlaç yöntemi[116] (metin içinde parantez arasında, yazarın soyadı, yayın yılı, sayfa numarasının verilmesi ve bibliyografyada tüm kaynakların yazarların soyadı sırasına göre gösterilmesi) ile verilmiştir. Kanımızca bu atıf usûlü hukuk literatürü için uygun değildir. Bu hususu yukarıda yedinci bölümde açıkladığımız için[117], burada buna tekrar değinmiyoruz.

Yavuz Sabuncu’nun kitabının plânı incelendiğinde eserinin bir Türk anayasa hukuku kitabı niteliğinde olduğu görülmektedir. Kitabı iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde 1982 Anayasasına göre, Türkiye Cumhuriyetinin ulusal devlet, hukuk devleti, demokratik devlet, laik devlet, sosyal devlet gibi nitelikleri incelenmektedir. Kitabın ikinci bölümünde ise 1982 Anayasasına göre, devlet sistemi (yasama, yürütüme ve yargı) açıklanmaktadır. Kitapta genel olarak pozitif hukuk yaklaşımı hâkimdir.

Yavuz Sabuncu’nun Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

7. Mustafa Erdoğan

Hacettepe Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Mustafa Erdoğan’ın 1996’da yayınladığı kitabı Anayasal Demokrasi başlığını taşıyor[118]. Kitap her ne kadar bu başlığı taşıyorsa da bir “anayasa hukuku” kitabıdır.

Birçok farklı yönü olmakla birlikte, plânı itibarıyla kitap bir klâsik anayasa hukuku kitabına büyük ölçüde benzemektedir. Beş bölümden oluşan kitapta sırasıyla şu konular işlenmektedir: Anayasa ve anayasacılık, anayasanın üstünlüğü ve hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı teorisi ve devletin örgütlenmesi (özellikle kuvvetler ayrılığı açısından hükûmet sistemleri), insan hakları öğretisi, demokrasi ve eleştirileri. Konuları açısından Erdoğan’ın kitabı bir “anayasa hukukunun genel esasları” kitabı olarak görülebilir.

Konularına yaklaşım biçimi itibarıyla yukarıda eleştirdiğimiz “yöntem bağdaştırmacılığı” Mustafa Erdoğan’da da vardır.

Yazara göre, anayasa hukuku dersinin

“bir hukuk fakültesinde okutulması ile bir iktisadî-idarî bilimler fakültesinde okutulması arasında hem yöntem, hem bakış açısı, hem de içerik bakımından önemli farklılıklar olacaktır. Benim durumumda olan hocaların [iktisadî ve idarî bilimler fakültesinde anayasa hukuku dersi veren hocaları kastediyor] bu dersi herşeyden önce, teknik hukuk yöntemine bağlı kalmaktan çok inter-disipliner bir biçimde işlemeleri gerekiyor. Bu şüphesiz ‘anayasa hukuku’ dersinin hukuk formasyonunu gerektirmediğini değil, aksine teknik hukukçuların fonksiyonunun genel bir sosyal bilim nosyonuyla tamamlanması gerektiğini ifade ediyor. Bu şekilde kavranan bir ‘anayasa hukuku’nda hâkim olması gereken bakış açısı, öğrenciye aynı zamanda sosyal bilim ve siyaset teorisi nosyonunu kazandırmaya da yönelik olmalıdır”[119].

Yukarıdaki alıntıda iki iddia vardır. Bunlardan birincisi anayasa hukuku dersinin hukuk fakültelerinde okutulması ile iktisadî ve idarî bilimler fakültelerinde okutulması arasında yöntem, bakış açısı ve içerik farkının olması gerektiği iddiasıdır. Bu iddia masum ve makul bir iddia gibi görünüyorsa da kanımca kabul edilmesine imkân yoktur. Bir bilim dalının okutulduğu fakülteye göre yöntem ve içerik değiştirmesi gerektiği düşünülemez. Dahası böyle bir gereklilik olsa dahi, özü bozulmadıkça o bilim dalının yöntem ve içeriğinin değiştirilmesi de mümkün değildir. Şüphesiz iktisadî ve idarî bilimler fakültelerinde anayasa hukuku dersinin okutulmasının gerekip gerekmediği sorunu ayrıca tartışılabilir. Anayasa hukuku dersi gereksiz görülüyor veya hukuk formasyonu olmayan öğrencilere anayasa hukuku öğretilemiyorsa, bu ders bu fakültelerden kaldırılabilir. Ancak bu ders, bu fakültelerde kaldığı sürece okutulması gereken şey anayasa hukukudur. Bu hukuk dalının yöntemi ise saf hukuk yöntemidir.

Yazarın ikinci iddiası ise teknik hukukçuların fonksiyonunun genel bir sosyal bilim nosyonuyla tamamlanması gerektiği iddiasıdır. Yazara göre bu şekilde anlaşılan “anayasa hukuku”nda “hâkim olması gereken bakış açısı, öğrenciye aynı zamanda sosyal bilim ve siyaset teorisi nosyonunu kazandırmaya da yönelik olmalıdır”[120]. Şüphesiz ki gerek hukuk fakültesi, gerek iktisadî ve idarî bilimler fakültesi öğrencilerinin sosyal bilim ve siyaset teorisi nosyonunu kazanmaları arzu edilir. Ancak bunu sağlayacak olan ders anayasa hukuku dersi değil, iktisadî ve idarî bilimler fakültelerinde okutulan sosyal bilimlerde yöntem, siyasal bilim, siyasal düşünceler tarihi dersleridir. Hukuk fakültelerinde bu konuda ayrı bir ders yoksa, bunun eksikliğini giderecek olan ders herhalde anayasa hukuku dersi değildir. Bu konuda belki hukuk fakültelerinde ayrı bir dersin ihdas edilmesi veya hukuka giriş derslerinin bu fonksiyonu üstlenmeleri gerektiği düşünülebilir. Ama her halükârda kendi tekniğinden, kendi yönteminden, kendi “saflığından” gönüllü fedakarlıkta bulunacak olan ders, anayasa hukuku dersi olmamalıdır.

Özetle Mustafa Erdoğan’da pragmatist ve pedagojik nedenlerle de olsa mevcut olan syncrétiste yaklaşımı reddediyoruz. Biz, gerek hukuk fakülteleri, gerekse iktisadî ve idarî bilimler fakülteleri için, yukarıda onbirinci bölümde açıkladığımız gibi “saf” bir anayasa hukukundan yanayız.

Yaklaşım biçimi ayrık tutulursa, Mustafa Erdoğan’ın kitabının birçok bakımdan övgüye değer, Türk anayasa hukuku literatüründe kendine has bir yer edinen, Türk anayasa hukuku doktrinine önemli bir katkıda bulunan bir eser olduğunu düşünüyoruz.

Erdoğan’ın kitabında bir kere bilimsel yazma kurallarına uyulmuştur. Yukarıda eleştirdiğimiz yazarların aksine, Erdoğan, “elinizde tuttuğunuz kitap bir ‘ders kitabı’dır, veya ‘ders notu’dur” deyip kaynak gösterme yükümlüğünden sıyrılmamıştır. Doğrudan ya da dolaylı olarak yaptığı her alıntının kaynağını göstermiştir. Kullandığı usûl, dipnot veya sonnot usûlü değil, metin içinde, parantez arasında kaynak gösterme usûlüdür. Bu usûl hakkındaki kişisel tercihimizi ve eleştirimizi yukarıda yedinci bölümde[121] belirtmiştik. Onun için tekrarlamıyoruz. Zaten mühim olan kaynakların şu ya da bu usûlle gösterilmiş olmasıdır. Yazarın kaynakları incelendiğinde, kaynakların sayı ve çeşitlilik bakımından zengin olduğu görülmektedir. Diğer yandan, kaynakların birçoğunun çok yeni olduğu ve yazarın yerli ve yabancı siyasal teoriyi yakından izlediği anlaşılmaktadır.

Yazarın liberal bir bakış açısına sahip olduğu bilinmektedir. Erdoğan’ın özellikle Hayek’in teorisinden yararlandığı ve bu teoriyi anayasa hukukunun birçok temel sorununa başarıyla uyguladığı gözlemlenmektedir.

Anayasal Demokrasi ve yazarın Liberal Toplum, Liberal Siyaset isimli eseri[122] birlikte değerlendirildiğinde, Mustafa Erdoğan’ın özgürlük, adalet, insan hakları, demokrasi gibi anayasa hukukunu doğrudan ve dolaylı olarak ilgilendiren birçok konuda Türk doktrininin çoğunluğundan hayli farklı düşündüğü ortaya çıkmaktadır. Yazarın yaptığı eleştiriler ve kullandığı argümanlar kanımca Türk anayasa hukuku doktrinine önemli bir yenilik getirmiştir.

Mustafa Erdoğan’ın Liberal Toplum, Liberal Siyaset isimli kitabında yer verdiği insan hakları ve demokrasiyle ilgili birçok konuyu Anayasal Demokrasi başlıklı kitabına almasını ve önsözde “bir son değil, bir başlangıç”[123] olduğunu belirttiği kitabını çok daha genişletmesini ve özellikle Türk anayasa düzeninin gelişimini ve 1982 Anayasasına göre devlet sistemini de acilen kitabına ilave etmesini diliyoruz.

Yaklaşım biçimine ilişkin yönelttiğimiz eleştiriler saklı kalmak kaydıyla, Mustafa Erdoğan’ın Türk anayasa hukukuna önemli ve orijinal bir katkıda bulunduğunu düşünüyoruz. İleride kendisinin çok daha önemli eserler vereceğini tahmin ediyoruz. Mustafa Erdoğan daha şimdiden Türk anayasa hukuku doktrininde “liberal” olarak isimlendirebileceğimiz bir akımın öncülüğünü yapmaktadır. Kanımızca, bu akımın üzerinde kök salabileceği ve yeşerebileceği bir zemin Türkiye’de oluşmaktadır. Mustafa Erdoğan muhtemelen ileride Türk anayasa hukuku doktrininde hâkim olacak büyük akımlardan birinin en önemli temsilcisi olmaya adaydır.

Bu arada not edelim ki, Mustafa Erdoğan’ın gittikçe güncel siyasetle daha yakından ilgilendiği ve günlük politikayla ilgili yazılar yazdığı görülmektedir. Yazarın gazete yazılarını topladığı iki de kitabı vardır[124]. Kanımızca, güncel siyasî tartışmalar bilimi bir araç konumuna indirgemektedir. Bilimin yapılacağı yer, gazeteler ve televizyon ekranları değil, bilimsel dergilerdir. Bu konuya ayrıca aşağıda genel olarak tekrar değineceğiz.

Mustafa Erdoğan’ın Social Sciences Citation Index (1996-1999)’te aldığı atıf sayısı 0 (sıfır) dır.

C. İzmir

Ankara’da bulunan üniversitelerin öğretim üyelerinin yazdıkları anayasa hukuku kitaplarını incelemiş bulunuyoruz. Şimdi İzmir’de bulunan öğretim üyelerinin yazdıkları kitapları göreceğiz. İnceleyeceğimiz üç kitap vardır. Üçü de Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyeleri tarafından yazılmıştır.

1. Özkan Tikveş

Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Özkan Tikveş’in 1982’de yayınlanan kitabı Teorik ve Pratik Anayasa Hukuku ismini taşımaktadır[125].

Kitabın ilk dikkati çeken özelliği hacmidir. Kitap 528 sayfa olmasına rağmen kullanılan karakterler fevkalâde küçüktür. 11 veya 12 punto times karakterleriyle dizilmiş olsa kitabın 1000 küsur sayfa tutacağı rahatlıkla söylenebilir. Kitabın sayfa düzeni çok kötüdür. Baskı kalitesi bozuktur. Harfler yer yer aşırı derecede koyu, yer yer siliktir. Birçok yer okunamayacak derecede kötü basılmıştır. Keza bizim elimizde bulunan nüshanın 2, 3, 6, 7, 10, 11, 14, 15’inci sayfaları boştur.

Kitap korkunç derecede ayrıntılıdır. Kitapta sadece anayasa hukukuna ilişkin değil, birçok hukuk dalına ilişkin teferruatlı bilgiler vardır.

Kitap beş kısımdan oluşmuştur. Birinci kısmın ilk 72 sayfası tamamıyla bir hukuka giriş kitabı görünümündedir. Bu kısımda incelenen başlıca konular şunlardır: Düzen kavramı, hukuk kavramı, toplumsal düzen kuralları çeşitleri, adalet, hukukun dallara ayrılması ve kitle haberleşme hukuku ve kalkınma hukukuna kadar varan bir hukukun dalları ayrımı, hukukun kaynağı konusunda teoriler, hukuk çevreleri, hukukun biçimsel kaynakları, kanunlaştırma, kanunların nitelikleri, kanunların yer ve zaman bakımından uygulanması, yorum türleri, yorum yöntemleri, örf ve âdet hukuku, yargı içtihatları, bilimsel içtihatlar. Görüldüğü gibi bir hukuka giriş dersinin tüm konuları vardır ve dahası bu konular birçok hukuka giriş kitabından daha ayrıntılı olarak işlenmiştir. Aslında Tikveş de kitabının hacminin ne derece büyük olduğunun farkındadır ve bu nedenle kitabının “sunuş” kısmında, kitabının amacının öğrencilerin “gerek anayasa hukukunu ve gerekse öteki hukuk derslerini izleyebilmelerine yardımcı olmak” olduğunu belirtmektedir[126]. Böylece Tikveş’in kitabının sadece anayasa hukuku için değil, “öteki hukuk dersleri” için de yazılmış bir anayasa hukuku kitabı olmak gibi benzeri görülmemiş bir özelliği vardır.

Bu “hukuka giriş” kısmı bittiğinde yazar, “anayasa hukukunun temel kavram ve kurumlarını” incelemektedir. Bu kısımda incelediği konular şunlardır: Devlet ve hükûmet şekilleri, hukuk devleti, siyasî iktidar ve egemenlik, haklar ve hürriyetler, parlâmento, siyasal partiler, baskı grupları, kamuoyu, kitle haberleşmesi vb. Görüldüğü gibi bu kısımda yazarın işlediği konuların çoğunluğu, anayasa hukukunun genel esasları konularıdır. Yazarın sadece hukuk konularına değil, siyasal partiler, baskı grupları, kamuoyu gibi siyasal bilim konularını da işlediğini eklemek gerekir.

“Türk anayasa hukukunun gelişimi” başlığını taşıyan ikinci kısımda Özkan Tikveş, Orta Asya’dan 11 Eylül 1980 tarihine kadar Türk devletlerinin anayasal sistemini incelemiştir. Profesör Tikveş üçüncü kısımda Türkiye’nin anayasal gelişmesini tekrar ve ayrıntılı olarak incelemektedir. “Anayasa müesseseleri ile ilgili bilimsel görüşler” başlığını taşıyan dördüncü kısımda Sofistlerden İbni Haldun’a, Machivelli’den Rousseau’ya, Wilhelm von Humboldt’tan John Stuart Mill’e kadar değişik filozofların siyasî düşüncelerini incelemiştir. Bu bölüm başlı başına bir “siyasal düşünceler tarihi” kitabı, yahut bir “umumî amme hukuku” kitabı olmaya adaydır. Nihayet beşinci bölümde yazar, anayasa yargısını incelemiştir. Bu kısım da oldukça mufassaldır. Anayasa yargısı kavramının tarihî gelişimini, çeşitli ülkelerdeki anayasa yargısı kavramının gelişimini ve mukayeseli hukukta anayasa mahkemelerini incelemiştir. Yazar Almanya’da federe devletlerdeki anayasa mahkemelerini de işlemeyi ihmal etmemiştir. Türkiye’de anayasa yargısını ise Anayasa Mahkemesinde açılacak iptal davalarında kullanılacak dilekçe örneklerine kadar incelemiştir. Keza bu bölümde yazar siyasî partilerin Anayasa Mahkemesi tarafından denetimini de işlemektedir. Bu haliyle Tikveş’in kitabındaki bu kısım, hâlâ Türk doktrininde anayasa yargısı üzerine en ayrıntılı çalışmalardan biri durumundadır.

Özkan Tikveş’in kitabı bilimsel yazma kurallarına uygundur. Yazar alıntılarının kaynağını dipnotlarda göstermektedir. Ayrıca kitapta geniş bibliyografyalar vardır. Bir kere kitabın başında dokuz sayfalık bir genel bibliyografya vardır. Burada ortalama 300 küsur kaynak vardır. Keza kitabın kısımlarının ve bölümlerinin sonunda da oldukça zengin özel bibliyografyalar vardır. Yazarın bibliyografya konusunda gösterdiği emek takdire şayandır. Keza yazarın bu büyüklükteki bir eseri meydana getirmesinde gösterdiği azmin ve disiplinin altını çizmek gerekir. Özkan Tikveş’in eseri Türk anayasa hukuku doktrininde yazılmış en kapsamlı eserdir ve muhtemelen daha uzun süre de öyle kalacaktır. Aranılan birçok konu hakkında bilgi bulunabilir. Keza üzerinde çalışılan konu hakkındaki kaynakların bibliyografik künyelerine de Tikveş’in kitabından ulaşılabilir. Bu açılardan Özkan Tikveş’in Türk anayasa hukuku doktrinine yaptığı katkı ortadadır.

Ancak, yazarın kendine has bir sistem kurduğunu, doktrine orijinal bir katkıda bulunduğunu söylemek mümkün değildir. İşlediği her konu, o konuda klâsik bilgilerin aktarılmasından ibarettir. Keza yazarda, kendine has bir akıl yürütme, tartışma genellikle yoktur.

Türk anayasa hukuku literatüründe pek atıf almayan, biraz da görmezden gelinen Tikveş’in kitabı, kanımızca ün kazanmış birçok anayasa hukuku kitabından, okuyucular ve araştırmacılar için daha yararlıdır. İçerdiği zengin bibliyografik malzeme, her konu hakkında bilgi bulunabilmesi gibi özellikleri dikkate alındığında Tikveş’in Teorik ve Pratik Anayasa Hukuku’nun değeri kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

2. Fevzi Demir

Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Fevzi Demir’in ilk baskısı 1984’te, beşinci ve son baskısı ise 1998’de yapılan kitabı, Anayasa Hukukuna Giriş: Genel Esaslar ve Türk Anayasa Hukuku başlığını taşımaktadır[127].

Kitabın plânı Ankara ekolü tarafından yapılan anayasa hukukunun genel esasları ve Türk anayasa hukuku şeklindeki ayrıma uygundur. Kitabın anayasa hukukunun genel esasları olarak nitelendirilebilecek kısmında yazar, anayasa, devlet, demokrasi, hükûmet sistemleri, siyasal partiler, seçim sistemleri gibi konuları işlemektedir. “Türk anayasa hukuku” kısmı olarak nitelendirilebilecek diğer kısımda ise Türk anayasa hukukunun tarihsel gelişimini ve 1982 Anayasasına göre anayasa düzenini incelemektedir.

Siyasal partilerin incelendiği bölüm bir yana bırakılırsa yazarın klâsik teorinin hukukî yaklaşım tarzını benimsediği söylenebilir.

Fevzi Demir de, önsözde kitabını bir “ders notu” olarak nitelendirmektedir. Yukarıda da çeşitli defalar belirttiğimiz gibi, beş baskı yapan genel dağıtımı yapılan bir kitabın “ders notu” olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. “Ders notu” teksir şeklinde olur ve kullanılan fakültenin sınırları içinde kalır. Yazarlar genellikle bilimsel yazma kurallarına uymadıkları için bir mazeret olarak kitaplarının bir ders notu olarak takdim etmektedirler. Fevzi Demir’in kitabında da bilimsel yazma kurallarına uyulmamıştır. Yapılan alıntıların kaynağı ne dipnot, ne sonnot ne de bir başka usûlle gösterilmektedir. Oysa yazarın kitabı baştan sona başka yazarlardan yapılmış alıntılarla doludur. Özellikle kitabın “anayasa, devlet, demokrasi” başlıklı birinci bölümünün aşağı yukarı tamamı İlhan Arsel, Hüseyin Nail Kubalı gibi yazarlardan aktarılmıştır. Örneğin[128] monarşi konusunda Fevzi Demir, İlhan Arsel’i kaynak göstermeden adım adım kopyalamaktadır[129]. Aşağıya küçük bir örnek alınmıştır:

 

Arsel, Anayasa Hukuku, op. cit., s.39:

Demir, op. cit., s.35:

Seçimli Monarşi, ender görülen bir monarşi nev’idir ve umumîyetle İrsî monarşiden doğar ve İrsî Monarşiyle inkılâp eder. Seçimli Monarşi nev’ine, ya tahta irsen çıkacak bir kimsenin bulunmaması, veya tahta muayyen şartları haiz bir hanedanın getirilmek istenmesi, veyahut tahta geçecek müteaddit kimselerin bulunması hallerinde rastlanır.

Meselâ İngiltere’de, 1689 tarihinde Orange Prensi, William III olarak tahta getirilmiştir. 1701 tarihli kanunla, Marie’nin çocuk bırakmaması halinde tahta Anne’ın getirileceği tespit edilmiş ve filhakika Anne 1702 tarihinde tahta çıkmıştı.

Berlin andlaşmasından sonra Bulgaristan, Osmanlı hâkimiyetinden kurtulmakla, kendisine bir kral seçmiştir. Keza Romanya’da da aynı şey olmuştur.

Seçimli monarşi, ender görülen bir monarşi biçimidir ve genellikle ırsî monarşiden doğar veya ırsî monarşinin yerine geçer. Seçimli monarşiye ya tahta ırsen çıkacak bir kimsenin bulunmaması veya tahta belirli koşulları taşıyan bir hanedanın getirilmek istenmesi ya da tahta geçecek birden çok adayın bulunması durumunda rastlanır. Örneğin, İngiltere’de, 1689 tarihinde Orange Prensi, William III adıyla tahta getirilmiştir. 1701 tarihli bir yasayla, Marie’nin çocuk bırakmaması halinde tahta Anne’ın getirileceği belirtilmiş; gerçekten Anne 1702 tarihinde tahta çıkmıştır. Berlin Anlaşmasından sonra Bulgaristan, Osmanlı egemenliğinden ayrılınca kendisine bir kral seçmiştir. Romanya’da da böyle olmuştur.

 

Görüldüğü gibi Demir bu alıntıyı Arsel’den aynen yapmaktadır. Alıntılarda sadece bazı kelimeler günümüz Türkçesine aktarılmaktadır. Diğer bazı kelimelerde ise yanlışlıklar yapılmaktadır. Örneğin Arsel’in doğru olarak kullandığı “irsî” kelimesini Demir yanlış olarak “ırsî” olarak aktarmaktadır. Arsel, Kraliçe Mary’nin adını Fransızca olarak Marie şeklinde yazmaktadır. Aynı yanlışın Fevzi Demir’de de bulunması ilginçtir. Demir’in yaptığı alıntılar, tırnak içinde veya girinti olarak verilmesini gerektirecek derece doğrudandır. Bu usûle uyulmaması bir yana, Demir, Arsel’e tek bir atıf dahi yapmamaktadır. Demir, Arsel’i ne alıntılanan paragrafların sonunda, ne sayfanın altında, ne de bölümün sonunda kaynak olarak göstermektedir. Demir’in Arsel’den yaptığı aktarmalar “intihal (plagiat)” düzeyindedir.

Bu husus göstermektedir ki, modern anayasacılarımızdan bir kısmı, bırakınız Türk anayasa hukuku doktrine orijinal katkıda bulunmayı, zaten düzeyi yetersiz olan Türk klâsik doktrininden “nakilcilik” yapmakla yetinmektedir. Üstelik bu nakilcilik yapılırken kaynak gösterme usûllerine de uyulmamaktadır. Başgil, Kubalı, Arsel ve Esen gibi, klâsik anayasa hukukçuları, Fransız doktrininden nakilcilik yapıyordu. Onların çoğunluğu da atıf kurallarına uymuyordu. Modern Türk doktrininin bir kısmı, bu işi daha da ileri götürmüş durumda. Artık yabancı kitaplara bakmak zahmetine de girmiyor; Türkçe eski kitaplara bakıp onlardan naklediyor ve bunu yaparken de en ufak bir bilimsel dürüstlük kaygısı taşımıyorlar. Üstelik sadece bir-iki paragraf değil, sayfalar süren konular olduğu gibi bir başka kitaptan alınıyor. Bu yapılırken de, ne nakledilen cümlenin sonunda, ne paragrafın sonunda, ne sayfanın altında, ne de bölümün sonunda kaynak gösteriliyor!

3. Zafer Gören

Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Zafer Gören’in Anayasa Hukukuna Giriş isimli kitabı 1997 yılında yayınlanmıştır[130].

Profesör Gören’in kitabında alışkın olmadığımız bir sayfa düzeni vardır. Paragrafların başlangıcında sol marjdan verilmesi âdet olan satır başı aralığı verilmemiştir. Bu, kitabın okunuşunu güçleştirmektedir. Kitabın 220-345 sayfaları arasında numaralandırma hatası vardır. Tek numaralar sağ, çift numaralar sol sayfalarda bulunması gerekirken, anılan sayfalar arasında bunun tam tersi yapılmıştır. Keza her bölümün sonunda verilen “literatür” başlığı altındaki kaynaklar listesinin bulunduğu sayfalar numaralandırılmamıştır. Örneğin ikinci bölüm 24’üncü sayfada bitmekte, izleyen numarasız 25’inci sayfada “literatür” yer almakta, onun arkasında numarasız ve boş 26’ncı sayfa yer almaktadır. O halde üçüncü bölüm 27’nci sayfadan başlamalıdır. Oysa üçüncü bölüm kitapta 25’inci sayfadan başlamaktadır. Bu şekilde 14 ayrı yerde numaralandırma hatası yapılmakta ve neticede gerçek sayfa sayısı ile numaralandırılan sayfa sayısı arasında 40 sayfa kadar farklılık oluşmaktadır. Kitabın dizgisinin amatör kişilerce yapıldığı ve yazarının da dizginin son kontrolünü yapmadan “basıla” verdiği tahmin edilebilir.

Zafer Gören’in kitabında bilimsel yazma kurallarına uyulmuştur. Yapılan her alıntının dipnotunda kaynağı gösterilmiştir. Bununla birlikte yazar dipnotu numarasını her sayfada birden başlatmaktadır. Keza, yazar, her sayfanın dipnotlarında daha önceden atıf yapmış olduğu kitaba atıf yaparken de, a.g.e., op. cit., Ibid. gibi kısaltmalar yapmamakta, tekrar kitabın tam künyesini vermektedir. Keza sayfa numarası kısaltmasını da, alışıldığı üzere küçük “s.” şeklinde değil, büyük “S.” şeklinde yapmaktadır. Şüphesiz tüm bu hususlar, nihaî tahlilde yazarın tercihine kalmış hususlardır. Ancak, kanımızca, Türk hukuk literatüründeki yerleşmiş atıf usûllerine olabildiğince uymak, hatta elverdiği ölçüde bu konuda standartlaşmaya gitmekte yarar vardır. Yazarın kullandığı usûl, yerleşik kurallara aykırıdır. Yerleşik atıf usûlüne göre, büyük “S.”, “sayfa”nın değil, “sayı”nın kısaltmasıdır[131].

Yazarın yararlandığı kaynaklar incelendiğinde bunların sayıca zengin ve nitelikli kaynaklar olduğu görülmektedir. Kullandığı kaynakların büyük ölçüde yeni kaynaklar olduğu gözlemlenmektedir. Yazarın Almanca anayasa hukuku literatürünü izlediği ve bu literatüre hâkim olduğu anlaşılmaktadır. Türk anayasa hukuku doktrininde Alman literatürünü izleyen yazarların pek nadir olduğu hatırlanırsa, yazarın Alman literatürünü Türk okuyucusuna tanıtmasının değeri kendiliğinden ortaya çıkar. Yazar incelediği konuları genellikle derinlemesine ve ayrıntılarıyla incelemektedir.

Kitabın plânı incelendiğinde, yukarıda Ankara ekolü olarak isimlendirdiğimiz yaklaşıma sadık kalındığı gözlemlenmektedir. Kitap, bir anayasa hukukunun genel esasları kitabı değil, bir Türk anayasa hukuku kitabıdır. Altı sayfalık birinci bölümün dışında incelenen konular tamamen Türk anayasa hukuku konularıdır. Bu nedenle Gören, kitabına “Anayasa Hukukuna Giriş” değil de, “Türk Anayasa Hukukuna Giriş” ismini verseydi, daha yerinde olurdu. Yazar ilk önce Türk anayasa hukukunun tarihsel gelişimini incelemekte, 1982 Anayasası ve Türk anayasa düzenini incelemektedir. Yaklaşım biçimi pozitif hukuk yaklaşımıdır. Kitapta, anayasa yargısı ve temel haklar konularına özel bir ağırlık verildiği gözlemlenmektedir. Anayasa hukukunun günümüzdeki seyri bakımından bu konulara ağırlık verilmesi yerinde görülebilir.

Zafer Gören’in İlhan Arsel’in Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları ve Ergun Özbudun’un Türk Anayasa Hukuku isimli kitaplarından büyük ölçüde etkilendiği görülmektedir. Ancak yazar yaptığı doğrudan ya da dolaylı her alıntıda veya esinlendiği her yerde bu yazarları kaynak olarak göstermektedir. Dolayısıyla yazarın bu yazarlardan etkilenmesi tamamen bilimsel dürüstlük ilkeleri çerçevesinde kalmaktadır.

* * *

Böylece bir anayasa hukuku genel eseri yazmış bulunan tüm Türk yazarlarını kısaca görmüş bulunuyoruz. Bunları İstanbul, Ankara ve İzmir olarak üçe ayırdık. Bunların yanında bir Alman hukukçusunun yazdığı bir Türk anayasa hukuku kitabı da vardır.

Bir Alman Türk Anayasa Hukukçusu: Christian Rumpf

Türkçeyi ve Türk hukuk sistemini yakından tanıdığı anlaşılan Christian Rumpf’un 1995’te Ankara’da yayınlanan kitabın adı Türk Anayasa Hukukuna Giriş’tir[132]. Kitabın Almanca aslı, Alman okuyucusuna Türk anayasa hukuku sistemini tanıtmak amacıyla yazılmıştır. Dilimize Burak Oder tarafından çevrilmiştir. Yabancı bir hukukçunun bir Türk anayasa hukuku kitabı yazması birçok bakımından kayda değerdir. Bir yabancı hukukçu gözüyle Türk anayasacılarının kendi disiplinlerine bakması tek kelimeyle heyecan vericidir. Örneğin Türk yazarlarında genellikle, Türkiye’de demokrasi deneyimimizin az olduğu, anayasacılık hareketlerimizin yeni olduğu konusunda yerleşik bir kanı vardır. Bu kanının yıkılması için maalesef bir Alman hukukçudan şu satırları okumayı bekledik:

“Anayasa tarihinin ayrıntılı olarak incelenmesi, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki makropolitik demokrasi kurumlarının, ‘Avrupa’da ortaya çıkan benzerlerini sadece birkaç yıl gecikmeyle izlediğini gösterir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin Almanya’dan daha fazla ‘demokrasi deneyimi’ vardır”[133].

Rumpf’un kitabı bilimsel yazma kurallarına tamamıyla uygun örnek bir kitaptır. Türk yazarlarının yaptığı alıntılarda kaynak göstermeye üşendikleri bir ortamda yabancı bir yazarın Türkçeyi öğrenip Türk yazarlarının eserlerini dikkatle okuyup, onlardan alıntıladığı her cümlenin kaynağını dipnotlarda göstermesi takdire şayandır. Kitabın aşağı yukarı her sayfasında en az üç dört dipnotu vardır. Kitabın sonunda 500 civarında kaynak içeren 22 sayfalık geniş bir bibliyografya vardır[134]. Ana metni 168 sayfa olan bir kitapta 500 civarında kaynaktan yararlanılması Türk anayasa hukukunda görülmemiş bir şeydir. Üstelik bu kaynakları okuyan, onlara atıf yapan da ana dili Türkçe olmayan bir yazardır. Türk anayasa hukuku alanında yazılmış tüm kitaplar ve belli başlı makaleler bibliyografyada zikredilmektedir. Sadece yabancılar için değil, Türk anayasa hukukçuları için dahi yazarın bibliyografyası kendisinden yararlanılabilecek niteliktedir.

Kitap plânı bakımından incelendiğinde klâsik bir Türk anayasa hukuku kitabına benzemektedir. Kitap üç bölümden oluşmaktadır. “Giriş” başlığını taşıyan birinci bölümde kısaca anayasa kavramı incelenmektedir. “Anayasa tarihine kısa bir bakış” başlığını taşıyan ikinci bölümde 1808’den 1980’e kadar olan anayasal gelişmeler incelenmektedir. Kitabın ana bölümünü oluşturan üçüncü ve son bölümde ise 1982 Anayasası incelenmektedir. Bu bölümde sırasıyla, anayasanın oluşumu, anayasanın temelleri, devlet teşkilâtı (yasama, yürütme, yargı) anayasal sistem içinde vatandaşın konumu, olağanüstü hal ve sıkıyönetim düzeni, ekonomik düzen, kültürel düzen, anayasa ve uluslararası hukuk, ve anayasa değişikliği konuları incelenmektedir. Yazarın plânı tutarlıdır. Ayrıca yazarın incelediği, ekonomik düzen, kültürel düzen gibi konular genellikle Türk anayasa hukuku kitaplarında hiç incelenmeyen konulardır. Bu bakımdan bu konular Christian Rumpf’un Türk anayasa hukukuna yaptığı orijinal katkılardır.

Kanımızca, Christian Rumpf’un kitabı birçok Türk yazarının yazdığı Türk anayasa hukuku kitabından çok daha ciddî ve düzeylidir. Keza yazarın Türk anayasa hukuku doktrinine yaptığı pek çok orijinal katkı vardır. Hatta kanımca, kitabın Türk üniversitelerinde anayasa hukuku derslerinde ders kitabı olarak kullanılmasında da büyük yarar olacaktır.

* * *

Yukarıda bir anayasa hukuku genel eseri yazmış olan yazarlar verilmiştir. Bu yazarların dışında ülkemizde anayasa hukuku dersi veren ve vermekte olan daha birçok öğretim üyesi vardır[135]. Üstelik bunların bir kısmı, üst düzeyde doktora, doçentlik ve profesörlük takdim tezleri[136] sunmuşlardır. Bunların arasında Tunçer Karamustafaoğlu[137], Fazıl Sağlam[138], Oya Araslı[139], Erdal Onar[140], Mehmet Turhan[141] gibi anayasa hukukçuları sayılabilir. Yazarların aşağıda dipnotlarda zikredilen çalışmaları konularında yazılmış başeserlerdir. Söz konusu kitaplar batılı örnekleriyle her bakımdan boy ölçüşebilecek kitaplardır. Bu yazarlar her nedense bir genel eser yazmamışlar, belki de bu işe itibar etmemişlerdir. Şüphesiz her anayasa hukukçusundan bir genel eser vermesi beklenemez. Ancak kendilerini çok iyi yetiştirmiş, akademik ciddîyete sahip, yeterli bilgi ve deneyimle donanmış bu öğretim üyelerinin de bir genel eser yazmaları Türk anayasa hukukuna önemli katkılar sağlardı. Mehmet Turhan istisna tutulursa, diğer yazarların nicelik bakımından verimsiz kaldıkları da gözlemlenebilir.

Yukarıda anayasa hukuku genel eserleri çerçevesinde Türk anayasa hukuku doktrininin bir incelemesini yaptık. Şüphesiz aynı incelemenin, monografiler ve makaleler düzeyinde de yapılması gerekir. Bizim bu çalışmamız, bu alanda bir başlangıç sayılmalıdır.

III. Türk Anayasa Hukuku Doktrininin Genel Değerlendirmesi

Şimdi Türk anayasa hukuku doktrininin genel bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağız. Bu amaçla ilk önce bu doktrine birtakım eleştiriler yönelteceğiz. Sonra da birtakım öneriler dile getirmeye çalışacağız.

Ama her şeyden önce Türk anayasa hukuku doktrininde bir “ekolleşme” söz konusu olup olmadığını araştıralım.

Ankara Ekolü – İstanbul Ekolü

Kanımızca, Türk anayasa hukuku doktrininde “Ankara ekolü” ve “İstanbul ekolü” olarak isimlendirebileceğimiz iki eğilimden bahsedilebilir. Şüphesiz burada kullandığımız, “ekol” kelimesini, kemikleşmiş öğretiler anlamında değil, daha ziyade genel olarak gözlemlenen eğilimler anlamında kullanıyoruz. Bu iki ekol arasında şu farklılıklar gözlemlenebilir.

a) Plân Bakımından.- Bu iki ekol arasında farklılık esas itibarıyla anayasa hukukunun bölümleri ve kitapların plânları bakımından ortaya çıkmaktadır. Ankara ekolüne mensup yazarlar, “anayasa hukukunun genel esasları” ile “Türk anayasa hukuku” arasında kesin bir ayrım yapmaktadır. Ankara ekolüne mensup anayasa hukukçuları, ya bu iki alanı ayrı ayrı kitaplarda incelemekte, ya da aynı kitapta birbirinden kesin çizgilerle ayrılan iki ayrı kısımda incelemektedirler. Buna karşılık, İstanbul ekolünde böyle bir ayrım yoktur. İstanbul ekolüne mensup yazarlar, genelde anayasa hukukunun genel esasları olarak nitelendirilebilecek kitaplar yazmakta, bu işlediği konular arasında yeri geldikçe, Türk anayasa hukuku konularına şöyle bir değinmektedirler. İzmirli yazarlar da plânları bakımından Ankara ekolüne daha yakındırlar.

Kanımızca, Ankara ekolünün benimsediği plân yerindedir. Bir kere pedagojik olarak böyle bir ayrımın yararı ortadadır. Diğer yandan böyle bir ayrımın yapılması, konuların işleniş yöntemi arasında da tutarlı bir farklılık kurulmasına imkân verir. Aksi takdirde kitap bir panayır yerine dönüşebilir.

b) Siyasal Bilim Yaklaşımı Açısından.- Hatırlanacağı üzere yukarıda Fransız anayasa hukuku doktrininde klâsik teori, siyasal bilim ve yeni anayasa hukuku yaklaşımları arasında bir ayrım yapmıştık. Ankara ekolü genel eserler düzeyinde siyasal bilim yaklaşımına itibar etmemiştir[142]. İstanbul ekolünde ise, Tunaya gibi siyasal bilim yaklaşımını bütünüyle benimseyen yazarlar olduğu gibi, bu yaklaşım biçimini Teziç gibi yer yer kullanan yazarlar da vardır. Bu nedenle, İstanbul ekolü mensuplarınca yazılan genel eserlerde aranılan her şey bulanabilmektedir. Bu eserlerin tutarlı bir sistemleri ve yöntemleri yoktur. Birbiriyle alakasız konular (hükûmet sistemleri ile siyasal partiler, anayasa yargısı ile kamuoyu) aynı kitapta işlenebilmiştir.

c) Yöntem Bakımından.- Ankara ekolü, İstanbul ekolüne nazaran daha pozitivisttir. İnceleme konusu olarak genelde pozitif anayasa kurallarını ele almaktadır. İstanbul ekolünde pozitif hukukun incelenmesi daha az yer kaplar. Diğer yandan, İstanbul ekolünde, başlangıcından itibaren (Başgil, Kubalı), bir tabiî hukuk eğilimi kendini göstermiştir. Bu anlayış, daha sonraları da, değişik görünümler altında, az çok devam etmiştir. Ankara ekolünde ise, bilinçli bir pozitivist tercih olmasa da, tabiî hukuk yaklaşımından yazarların pek hazzetmediği gözlemlenebilmektedir. Yürürlükteki anayasa kurallarını eleştiren Ankara ekolü yazarları dahi, bu eleştirilerinde bir pozitif hukukçu olarak davranmakta, genellikle tabiî hukuk argümanlarının yardımına başvurmamaktadırlar.

d) İzledikleri Yabancı Literatür Bakımından.- Kanımca İstanbul ekolü ile Ankara ekolü arasında yazarların yararlandıkları yabancı literatür bakımından da bir farklılık gözlemlenebilir. İstanbul ekolüne mensup yazarların hemen hemen hepsi münhasıran Fransız literatürünü izlemekte, Fransızca anayasa hukuku kitaplarına atıfta bulunmaktadırlar. Hatta Anglo-Sakson yazarlarından dahi Fransız yazarlar üzerinden alıntı yapılmaktadır[143]. Özetle İstanbul ekolünde, izlenen yabancı dil olarak Fransızca’nın tekel durumunda olduğu söylenebilir.

Ankara ekolü yazarları tarafından da Fransız literatürü sıklıkla kullanılmaktadır. Özellikle bu ekolünün ilk temsilcileri olan Esen ve Arsel’de yabancı kaynaklar daha ziyade Fransızca’dır. Ancak, zamanla Ankara ekolü yazarlarında Fransızca azınlığa düşmüştür. Günümüzde bu ekole mensup yazarların çoğunluğu birinci yabancı dil olarak İngilizce’yi bilmektedirler. Belki Ankara ekolüne, Fransız siyasal bilim yaklaşımının girmemiş olması bu nedenledir. Ankara ekolünde Fransız literatürü yer yer kullanılmıştır. Ancak hiçbir zaman tek başına bu ekole hâkim olamamıştır. Birinci yabancı dilleri Fransızca olan Esen ve Arsel’in dahi, eserleri incelendiğinde, azımsanamaya­cak ölçüde İngilizce kaynak kullanıldığı gözlemlenir. Dolayısıyla Ankara ekolü başlangıcından itibaren Fransızca tekeline girmemiştir.

Anayasa hukukunda “ekol”lerden bahsedildiğinde genelde doktriner ekoller anlaşılır. Örneğin Fransa’da Bordeaux, Toulouse ve Strasbourg ekollerinin her birinin kendine has doktrinleri vardır. Diğer bir ifadeyle, doktrinlerinin farklılığı nedeniyle, bunlar birer “ekol” olarak isimlendirilmektedir. Oysa “Ankara ekolü” ile “İstanbul ekolü” arasında bu anlamda bir doktrin farklılığının olduğunu söylemek oldukça güçtür. Ankara ve İstanbul ekolleri arasındaki farklılık doktrinden ziyade, plân, yöntem ve üslûp bakımındandır. O nedenle, bu ekoller ayrımına büyük bir önem atfetmemek uygun olacaktır. Zaten bu ekollere mensup yazarlar da hiçbir zaman kendilerinin bir ekolün temsilcisi oldukları, yahut bir ekole mensup oldukları yolunda bir iddiada bulunmamışlardır.

A. Eleştiriler

Yukarıda her yazarı tek tek inceledik, tek tek eleştirdik. Burada bu eleştiriler birleştirilecek bir sistem dahilinde sıralanmaya çalışılacaktır. Ancak, her şeyden önce, Türk anayasa hukukçularının uluslararası alandaki bilimsel düzeyinin tespit etmekle işe başlayalım.

1. Türk Anayasa Hukukçularının Uluslararası Bilim Dünyasına Katkıları

Türk Anayasa Hukukçularının Aldıkları Atıf Sayısı.- Bir yazarı değerlendirmenin en objektif ölçütü, başka yazarlardan aldığı atıf sayısıdır. Atıf sayılarını ölçmek için yapılmış Social Sciences Citation Index vardır. Türkiye’de de buna benzer bir atıf endeksinin olması arzu edilirdi. Eğer böyle bir atıf endeksi Türkiye’de olsaydı her yazarın diğerine göre ülke içindeki değerini objektif olarak ölçebilirdik. Türkiye’de böyle bir atıf endeksi olmadığı için, kaçınılmaz olarak Social Sciences Citation Index’in verilerine başvurmak zorundayız. SSCI’ye başvurmanın bir avantajı da vardır. Böylece Türk anayasa hukukçularının uluslararası alanda bilimsel düzeyini de ölçmüş oluruz.

Social Sciences Citation Index sosyal bilimler alanında çıkan en önemli 1700 dergiyi taramaktadır. Bu dergilerde yayınlanan makalelerde kendilerine atıf yapılan yazarları saymaktadır. Her hafta ortalama 2800 yeni makale taranmakta ve bunların atıfları endekslenmektedir. Ortalama her hafta 50 000 yeni atıf Index’e ilâve edilmektedir. Şimdiye kadar 2,8 milyondan fazla makale taranmıştır.

Biz ilk önce Türk anayasa hukukçularını bir listesini çıkardık. Bu listeyi üç kritere göre oluşturduk. Bir kere, anayasa hukuku genel eseri yazmış ve dolayısıyla yukarıda incelenmiş, unvanı ve çalıştığı akademik birim ne olursa olsun, her yazar bu listeye girmiştir. İkinci olarak, genel eser yazmamış ve dolayısıyla yukarıda incelenmemiş olan anayasa hukukçularından ise sadece profesör unvanını almış olanlarını listemize dahil ettik. Üçüncü olarak Başgil’den daha eskiye de gitmedik.

Listemizi bu şekilde oluşturduktan sonra her yazar için Social Sciences Citation Index’te atıf taraması yaptık ve her yazarın aldığı atıf sayısını ve bu atıfları hangi yazarlardan aldığını tespit ettik[144].

Neticede elde ettiğimiz verilerden Tablo 1 ve Tablo 2’yi oluşturduk.

Tablo 1

TÜRK ANAYASA HUKUKÇULARININ SOCIAL SCIENCES CITATION INDEX’E GÖRE 1996-1999 YILLARINDA ALDIKLARI ATIF SAYILARI

 

Yazarın Soyadı Adı

Atıf Sayısı

1

AKSOY (Muammer)            

0

2

AldIkaçtI (Orhan)

0

3

ARASLI (Oya)

0

4

ARMAĞAN (Servet)

0

5

ARSEL (İlhan)

0

6

BAŞGİL (Ali Fuat)

0

7

BATUM (Süheyl)

0

8

çağlar (Bakır)

0

9

Çavuşoğlu (Naz)

0

10

Dal (Kemal)

0

11

DEMİR (Fevzi)

0

12

ERDOĞAN (Mustafa)

0

13

EROĞUL (Cem)

0

14

ESEN (Bülent Nuri)

0

15

GİRİTLİ (İsmet)

0

16

GÖREN (Zafer)

0

17

GÖZÜBÜYÜK (A. Şeref)

0

18

KABOĞLU (Ö. İbrahim)

1

19

KARAMUSTAFAOĞLU (Tunçer)

0

20

KubalI (Hüseyin Nail)

0

21

KUZU (Burhan)

0

22

Kürkçüer (Orhan Melih)

0

23

Özbudun (Ergun)

25

24

ÖZÇELİK (Selçuk)

0

25

SABUNCU (Yavuz)

0

26

SAĞLAM (Fazıl)

0

27

SAN (Coşkun)

0

28

SARMAŞIK (Lale)

0

29

SAVCI (Bahri)

0

30

Soysal (Mümtaz)

1

31

TANİLLİ (Server)

1

32

TANÖR (Bülent)

1

33

TEZİÇ (Erdoğan)

0

34

TİKVEŞ (Özkan)

0

35

TUNAYA (Tarık Zafer)

4

36

TÜZEL (Sadık)

0

37

ÜSKÜL (Zafer)

0

38

Yayla (Yıldızhan)

0

39

YÜZBAŞIOĞLU (Necmi)

0

 

Toplam

33

Kaynak: ISI (Institute for Scientific Information) Citation Databases

(http://atlas.ulakbim.gov.tr/cgi-isi/CIW.cgi  ile 28 Haziran 1999 tarihinde tarama yapılmıştır).


 

Tablo 2

SOCIAL SCIENCES CITATION INDEX’E GÖRE ATIF ALAN TÜRK ANAYASA HUKUK-ÇULARININ ÇALIŞMALARI VE BUNLARA ATIF YAPAN YAZARLAR (1996-1999)

İbrahim Kaboğlu     (Aldığı atıf sayısı: 1)

Hits  Cited Author          Cited Work                Volume      Page      Year

1   KABOGLU I             ANAYASA YARGISI                                 1994

Kaboğlu’na atıf yapan yazar:

Hazama Yorum

      Constitutional review and the parliamentary opposition in Turkey

      DEV ECON 34: (3) 316-338 SEP 1996

Ergun Özbudun    (Aldığı atıf sayısı: 25)

Hits  Cited Author          Cited Work                               Volume            Page        Year

1   OZBUDUN E             ATATURK FOUNDER MODE                                     1981

1   OZBUDUN E             COMPETITIVE ELECT DE                                            107                1987

1   OZBUDUN E             COMPETITIVE ELECTION                                                         1987

1   OZBUDUN E             DEMOCRACY DEV COUNTR       3              187          1988

1   OZBUDUN E             ELECT POLITICS MIDDL                                             129           1980

1   OZBUDUN E             IMPERIAL LEGACY OTTO                         133           1996

1   OZBUDUN E             INT J MIDDLE E STUD                                               6460                 1975

1   OZBUDUN E             ISLAMIC IMPULSE                                      146          1988

1   OZBUDUN E             ISLAMIC IMPULSE                                      143          1987

2   OZBUDUN E             J DEMOCR                                     7              123          1996

1   OZBUDUN E             J DEMOCR                                     7              129          1996

2   OZBUDUN E             MIDDLE E STUDIES                     17            228          1981

1   OZBUDUN E             PARTY COHESION W DEM                        303          1970

1   OZBUDUN E             PERSPECTIVES DEMOCRA                                         1988

1   OZBUDUN E             PERSPECTIVES DEMOCRA                         21            1988

2   OZBUDUN E             PERSPECTIVES DEMOCRA                         76            1988

1   OZBUDUN E             POLITICAL CHANGE POL                                            52                1976

1   OZBUDUN E             POLITICAL CLIENTELIS                                              252                1981

2   OZBUDUN E             POLITICAL EC INCOME                                                             1980

1   OZBUDUN E             ROLE TURKISH MILITAR                                                            1966

1   OZBUDUN E             SOCIAL CHANGE POLITI                                                             1976

1   OZBUDUN E             STATE DEMOCRACY MILI                         37            1988

2   OZBUDUN E             STRONG STATE EC INTE                                             41                1991

1   OZBUDUN E             TURK ANAYASA HUKUKU                                        1993

1   OZBUDUN E             TURKEY POLITICS CLIE                                            249                1981

Özbudun’a atıf yapan yazarlar

Erdentug A, Burcak B

     Political tuning in Ankara, a capital, as reflected in its urban symbols and images

     INT J URBAN REGIONAL 22: (4) 589 DEC 1998

Sundhaussen U

     The military: A threat to democracy?

     AUST J POLIT HIST 44: (3) 329-349 SEP 1998

Carkoglu A

     The Turkish party system in transition: Party performance and agenda change

     POLIT STUD-LONDON 46: (3) 544-571 Sp. Iss. SI 1998

Onis Z

    The political economy of Islamic resurgence in Turkey: the rise of the Welfare Party in

     perspective

     THIRD WORLD Q 18: (4) 743-766 SEP 1997

Alvarez M, Cheibub JA, Limongi F, et al.

     Classifying political regimes

     STUD COMP INT DEV 31: (2) 3-36 SUM 1996

Ruhl JM

Unlikely candidates for democracy: The role of structural context in democratic consolidation

     STUD COMP INT DEV 31: (1) 3-23 SPR 1996

Ozbudun E

     Turkey: How far from consolidation?

     J DEMOCR 7: (3) 123-138 JUL 1996

Sakallioglu UC

     Parameters and strategies of Islam-state interaction in Republican Turkey

     INT J MIDDLE E STUD 28: (2) 231-251 MAY 1996

Ayata S

     Patronage, party, and state: The politicization of Islam in Turkey

     MIDDLE EAST J 50: (1) 40-56 WIN 1996

Muftuler-Bac M

     The never-ending story: Turkey and the European Union

     MIDDLE EASTERN STUD 34: (4) 240-258 OCT 1998

Heper M, Keyman EF

     Double-faced state: Political patronage and the consolidation of democracy in Turkey

     MIDDLE EASTERN STUD 34: (4) 259-277 OCT 1998

Tosun C

Roots of unsustainable tourism development at the local level: the case of Urgup in Turkey

     TOURISM MANAGE 19: (6) 595-610 DEC 1998

Janda K, Colman T

     Effects of party organization on performance during the 'golden age' of parties

     POLIT STUD-LONDON 46: (3) 611-632 Sp. Iss. SI 1998

Yavuz MH

     Turkish-Israeli relations through the lens of the Turkish identity debate

     J PALESTINE STUD 27: (1) 22-37 FAL 1997

Sanjian A

     The formulation of the Baghdad Pact

     MIDDLE EASTERN STUD 33: (2) 226-266 APR 1997

Warner CM

     Political parties and the opportunity costs of patronage

     PARTY POLIT 3: (4) 533-548 OCT 1997

Mümtaz Soysal     (Aldığı atıf sayısı: 1)

Hits  Cited Author          Cited Work                Volume      Page      Year

1   SOYSAL M              DIS POLITIKA VE PARL                       1964

Soysal’a atıf yapan yazar:

Mufti M

      Daring and caution in Turkish foreign policy

      MIDDLE EAST J 52 : (1) 32-50 WIN 1998

Server Tanilli   (Aldığı atıf sayısı: 1)

Hits  Cited Author          Cited Work                Volume      Page      Year

1   TANILLI S             K SORUNU AYDINLARIMI         262      1992

Tanilli’ye atıf yapan yazar:

Mutlu S

     Ethnic Kurds in Turkey: A demographic study

     INT J MIDDLE E STUD 28: (4) 517-541 NOV 1996

Bülent Tanör  (Aldığı atıf sayısı: 1)

Hits  Cited Author          Cited Work                Volume      Page      Year

1   TANOR B               YENI YUZYIL     0623                            1995

Tanör’e atıf yapan yazar:

Helvacioglu B

'Allahu Ekber', we are Turks: Yearning for a different homecoming at the periphery of Europe

     THIRD WORLD Q 17: (3) 503-523 SEP 1996

Tarık Zafer Tunaya           (Aldığı atıf sayısı: 4)

Hits  Cited Author          Cited Work                Volume      Page     Year

1   TUNAYA T               ISLAMCIK AKIMI                                 1991

1   TUNAYA TZ            DEVRIM HAREKETLERI I      120       1964

1   TUNAYA TZ            ISLAMCILIK CEREYANI                     1962

1   TUNAYA TZ            TURKIYE SIYASI PARTI        180       1952

Tunaya’ya atıf yapan yazarlar

Brockett GD

Collective action and the Turkish Revolution: Towards a framework for the social history of the Ataturk era, 1923-38

     MIDDLE EASTERN STUD 34: (4) 44-66 OCT 1998

Atasoy Y

     Islamic revivalism and the nation-state project: Competing claims for modernity

     SOC COMPASS 44: (1) 83-99 MAR 1997

Gokay B

     Turkish settlement and the Caucasus, 1918-20

     MIDDLE EASTERN STUD 32: (2) 45-76 APR 1996

Tekelioglu O

The rise of a spontaneous synthesis: The historical background of Turkish popular music

     MIDDLE EASTERN STUD 32: (2) 194-215 APR 1996

Kaynak: ISI (Institute for Scientific Information) Citation Databases

(http://atlas.ulakbim.gov.tr/cgi-isi/CIW.cgi  ile 28 Haziran 1999 tarihinde tarama yapılmıştır).

Yukarıdaki tablolardan görüleceği üzere, Türk anayasa hukukçularının aldığı atıf sayısı fevkalade düşüktür. 39 yazarın aldığı atıf toplamı 33’tür. Bu 33 atıfın 25’ini de Ergun Özbudun tek başına almıştır. Tarık Zafer Tunaya 4, İbrahim Kaboğlu 1, Mümtaz Soysal 1, Server Tanilli 1, Bülent Tanör 1 atıf almıştır. Tunaya, Kaboğlu, Soysal, Tanilli ve Tanör’ün atıf alan çalışmaları Türkçe çalışmalardır.

Ergun Özbudun’un atıf alan çalışmalarından sadece birisi (Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Yetkin Yayınları, 1993) anayasa hukukuna ilişkindir. Diğerleri siyasal bilime ilişkindir. Tunaya’nın atıf alan çalışmaları siyasal tarihle ilgilidir. Kaboğlu’nun atıf alan çalışması anayasa yargısı, Soysal’ın atıf alan çalışması ise dış politika üzerinedir. Tanilli’nin çalışması Kürt sorununa ilişkindir. Tanör’ün atıf alan çalışması ise bir gazete yazısıdır.

Yazarların uluslararası bilim dünyasına yaptıkları katkıyı ölçmenin diğer bir yolu da, Social Sciences Abstracts’ta kaç makale özetlerinin yer aldığıdır. Social Sciences Abstracts sosyal bilimler alanında çıkan en saygın 500 civarında dergiyi tarar. Bunlarda yayınlanan makalelerin özetlerini yayınlar. Social Sciences Abstracts’ın taradığı dergilerde makale yayınlatmak, o bilim adamı için uluslararası düzeyde önemli bir başarıdır. Biz yukarıda listesini verdiğimiz Türk anayasa hukukçularını Social Sciences Abstracts (1983-1999)’ta taradık[145]. Ve sadece Ergun Özbudun’un adına 9 (dokuz) kayıt bulduk. Bunların hepsi yazarın siyasal bilim alanındaki çalışmalarına ilişkindir. Bu dokuz kayıttan sadece bir tanesi bir makale özetidir (Ergun Özbudun, “Turkey: how far from consolidation?”, Journal of Democracy, vol 7, July 1996, s.123-38). Diğer kayıtlar kitap incelemelerine ilişkindir.

Buradan şu sonuç çıkmaktadır: Türk anayasa hukuku literatürü, Dünya anayasa hukuku literatürüne bir katkıda bulunamamaktadır. Keza Türk anayasa hukuku literatürü Dünya anayasa hukuku literatürü tarafından zikredilmemektedir. Diğer bir ifadeyle, Türk anayasa hukukçuları uluslararası bilim dünyasının saygın dergilerinde makale yayınlatmayı başaramamaktadırlar. Keza, Türk anayasa hukukçularının çalışmalarına ciddî dergilerde yazı yazan yazarlar tarafından çok istisnaî olarak atıf yapılmaktadır. Kısacası, Ergun Özbudun bir yana bırakılırsa –ki onun bu tür yayınları da siyasal bilim alanına ilişkindir–, Türk anayasa hukukçularının arasında uluslararası düzeyde yayın yapan bir bilim adamı yoktur. Türk anayasa hukukçularının dünya bilim alemine bir katkıda bulunduklarını söylemek çok zordur. Türk anayasa hukukçuları, fen bilimleri alanında çalışan Türk meslektaşlarından defalarca geridir. Türk anayasa hukukçuları, keza komşuları Türk siyasal bilimcilerinden de oldukça geri bir düzeyde bulunmaktadırlar.

Bu duruma rağmen, bazı meşhur anayasa hukukçularımızın, öğrencileri ve hatta genel okuyucu nezdinde kendilerinin “uluslararası çapta bir bilim adamı” oldukları izlenimini yarattıklarını gözlemlemek ilginçtir. Yukarıda görüldüğü gibi, Social Sciences Citation Index’te bu meşhur anayasa hukukçularımızın isminin izine bile rastlanmamaktadır.

2. Bilimsel Yazma Kurallarına Uymama

Şimdi uluslararası bilimsel düzeyi bir yana bırakıp, kendi içimizdeki bilimsel düzeyi inceleyeceğiz.

Türk anayasa hukuku doktrinine yöneltilebilecek en temel eleştiri, bu doktrinin bilimsel düzeyinin oldukça düşük olduğu noktasında toplamaktadır. Şüphesiz, bir eserin içerik bakımından bilimsel düzeyini değerlendirmek çok güçtür. Birçok eserden oluşan bir doktrinin içerik bakımından bilimsel düzeyini değerlendirmek ise hepten güçtür. Ancak bilimsel düzey biçim bakımından da değerlendirilebilir. Biz aşağıda daha ziyade böyle bir biçimsel yaklaşımdan hareket ettik.

Bilimsel düzeyi değerlendirmenin biçimsel kriteri, o çalışmada “bilimsel yazma kuralları” denen kurallara uyulup uyulmadığının saptanmasından ibarettir. Biz bu bilimsel yazma kurallarını yukarıda yedinci bölümde gördük. Bu kurallar çeşitli olmakla birlikte en önemlileri alıntıların usûlüne uygun olarak yapılması ve her alıntının kaynağının usûlüne uygun olarak gösterilmesidir.

Türk anayasa hukuku genel eserleri incelendiğinde, bu eserlerin ezici çoğunluğunda alıntı yapma ve kaynak gösterme kurallarına yeterince uyulmadığı gözlemlenmektedir. Bir roman olmadığına göre, her bilimsel eserde birçok alıntı bulunmaktadır. Oysa, Türk anayasa hukuku genel eserlerinin bir kısmında alıntıların kaynağı hiç gösterilmemekte, diğer bir kısmında ise tek bir kaynağa atıf ile birkaç sayfa süren alıntılar yapılmaktadır. Birçok yazarda “intihal (plagiat)” oluşturacak derecede aktarmalar vardır.

Türk anayasa hukuku doktrininin ilk yazarları, Fransız yazarlardan aktarmacılık yapmışlar ve bunu yaparken pek de usûlüne uygun bir şekilde kaynak göstermemişlerdir. Sonraki kuşak yazarlardan, Özçelik, Demir ve Giritli-Sarmaşık gibi bir kısmı ise, yabancı yazarlardan aktarmacılık yapma zahmetine de katlanmamış ve doğrudan kendilerinden önceki Türk yazarlarından aktarmacılık yapmış ve bunun kaynağını ya hiç (Demir), ya da usûlüne uygun olarak göstermemiştir (Özçelik, Giritli-Sarmaşık).

Türk anayasa hukuku genel eserlerinin çoğunluğunun bibliyografyaları yetersizdir. Kimilerinde ise bibliyografya yoktur. Kimilerinde ise 5-10 eserlik bibliyografyalar vardır. Bunların örnekleri yukarıda her yazarda gösterilmiştir.

3. Nakilcilik ve Orijinallikten Yoksunluk

Şüphesiz bilimde usûlüne uygun olarak nakilcilik yapmak kurallara aykırı değildir. Bir bakıma nakilcilik kaçınılmaz ve hatta gereklidir de. Ancak, Türk anayasa hukuku doktrini genel eserlerinin birçoğu sadece nakilcilikten ibaret kalmaktadır. Yukarıda örnekleriyle gösterildiği üzere, Başgil, Kubalı, Esen ve Arsel gibi yazarlar Fransız yazarlardan nakilcilik yapmışlardır. Sonraki kuşak yazarlarda, yabancı yazarlardan nakilcilik yoluna gitmişlerdir. Hatta yukarıda örnekleriyle gösterildiği gibi bu yazarlardan bir kısmı, yabancı yazarlardan nakilcilik yapma zahmetine de katlanmamış ve Başgil, Kubalı, Arsel gibi eski kuşak yazarlardan nakilcilik yapmayı yeğlemişlerdir.

Türk anayasa hukuku doktrininde genel eserler düzeyinde, nakilciliği aşıp, özgün tartışmalar içine giren, kendine has akıl yürütmeler yapan, orijinal argümanlar ileri süren yazarlar, yok değilse de pek azdır. Bunların başında Ergun Özbudun’u zikretmek gerekir.

4. Bulanıklık

Türk anayasa hukuku doktrini genel eserlerinin birçoğunun anlatımı bulanıktır. Yazarların anlattıkları şeyler kolayca anlaşılmaz. Yazarların kafasında âdeta bir sis perdesi vardır. Aslında bu büyük ölçüde yukarıda bahsettiğimiz nakilcilikten kaynaklanmaktadır. Değişik yazarlardan alıntılar yapıldığından, bu alıntılar belirli bir sistem dahilinde de verilemediğinden, alıntılar arasında bir bağ kurulamamaktadır. Oysa yazarlar kendileri bir tartışma, bir akıl yürütme, bir argümantasyon içine girseler, dil bakımından başarısız bile olsalar, anlam bakımından izlenebilirlerdi. Bulanıklık bakımından en tipik örnek, Bakır Çağlar’ın Anayasa Bilimi isimli eseridir. Eser birçok yazardan yapılan alıntılar derlemesi olduğundan ve bir akıl yürütme zinciriyle de bu alıntılar bağlanmadığından okuyucu tarafından anlaşılamamaktadır.

5. “Ders Notu” Çıkmazı

Türk anayasa hukuku genel eserleri incelendiğinde bunların önemli bir kısmının “ders notu” olarak nitelendirildiği görülmektedir. Kitaplarını “ders notu” olarak niteleyenler arasında, Yıldızhan Yayla, İsmet Giritli-Lale Sarmaşık, Naz Çavuşoğlu, Şeref Gözübüyük, Cem Eroğul, Yavuz Sabuncu (1995 baskısı) ve Fevzi Demir sayılabilir[146]. Bu yazarlar, kitaplarının önsözlerinde, amaçlarının öğrencilerinin ders malzemesi ihtiyacını karşılamak olduğunu vs. belirtilmekte ve dolayısıyla kitaplarının “iddiasız” bir kitap olduğunu daha baştan itiraf etmektedirler.

Bu “ders notu” tabirini iyi tanımlamak gerekir. Kanımızca, “ders notu” öğrencilerin ders malzemesi ihtiyacını karşılamak üzere hazırlanan, ilgili fakültede kullanılan, ülke düzeyinde genel dağıtımı yapılmayan ve biçim bakımından da kitap şeklinde olmayan ve çoğunlukla da basılmayan, ama değişik usûllerle çoğaltılan malzemelerdir[147]. Eskiden bunlara “ders takriri” veya kısaca “teksir” denilirdi. Mumlu kağıt üzerine daktilo edilip, teksir makinesiyle çoğaltılırdı. Şimdi bilgisayar döneminde bu usûle artık başvurulmamaktadır. Ancak, dizgi ve baskı teknikleri ilerlemiş olsa da teksir şeklinin korunmasında büyük yarar vardır. A4 (21x29.7 cm) kağıdı boyutunda bilgisayar çıktıları da modern usûllerle çoğaltılıp teksir olarak, “ders takriri” olarak kullanılabilir. Günümüzde Fransız üniversitelerinde de böyle yapılmaktadır. Bu tür ders malzemelerine “cours polycopiés” veya kısaca “polycopié” denmektedir. Bilgisayarla dizilmiş ve modern tekniklerle çoğaltılıyor da olsa, bunlar A4 boyutunda olup biçim bakımından eski teksirler gibidir. Ve genellikle toplu ve ciltli halde değil, hoca dersi anlattıkça, hafta hafta çıkıp öğrenciye ulaşmaktadır. Bunların görünümü kesinlikle kitap şeklinde değildir. Keza bunlar ISBN numarası almazlar. Genel dağıtımları yapılmaz. Sadece ilgili fakültenin öğrencilerinin ulaşabileceği yerde bulunurlar. Şüphesiz Fransa’daki “cours policopiés” ve bizdeki eski “teksir”ler birer “ders notu”dur ve bilimsel düzeyleri bakımından eleştiriye tâbi tutulmamaları gerekir. Çünkü bunlar zaten iddiasız eserlerdir ve bu nedenle de yazarı bunları kitap haline getirmemektedir.

Oysa Türkiye’de yazılmış ve yazarının “ders notu” ismi verdiği kitaplar yukarıdaki anlamda bir ders notu değildir. Bunlar her bakımdan bir kitap şeklindedir. Dahası, ciddî bir yayınevi tarafından yayınlanmakta ve yurt düzeyinde genel dağıtımı yapılmaktadır. Keza bu “ders notları”, ISBN numarası da almaktadırlar. Üstelik, bu iddiasız olduğu “sunuş”larında açıklanan “ders notları”ndan bazıları görülmemiş bir ticarî başarı elde etmekte, çok kısa bir sürede birçok baskı yapmakta, bu kitaplar başka fakültelerde de ders kitabı olarak okutulmakta ve hatta yazarı üniversiteden ayrılmış olsa bile yeni baskıları yapılabilmektedir. O halde bunların bir ders notu olarak değil, bir “ders kitabı” olarak kabul edilmesi gerekir.

Madem bu böyleyse, yazarları neden bunları bir “ders notu” olarak nitelendirmektedir? Bunun basit bir sebebi vardır: Çünkü bu kitaplar incelendiğinde, bunların bilimsel kalitesinin fevkalâde düşük olduğu, hatta en basit bilimsel yazma kurallarına uyulmadığı, yapılan alıntıların kaynağının gösterilmediği ve hatta bu kitapların bazılarında bir bibliyografya dahi bulunmadığı gözlemlenmektedir. Dahası, bu eserlerden bazılarının aynı konuda kendisinden önce yazılmış eserlerle büyük ölçüde benzeştiği görülmekte ve muhtemelen yazarın benzer konuda yazılmış bir iki genel esere bakarak kitabı yazdığı anlaşılmaktadır. Aslında yazar da eserindeki bilimsel düzey düşüklüğünün farkındadır. Muhtemel eleştirilerden kurtulmak için de kitabını “ders notu” olarak nitelemektedir. Bir eleştiri gelirse yazar, kitabının “iddiasız” bir kitap olduğu ve öğrencilerinin ders malzemesi ihtiyacını karşılamak üzere hazırlandığı savunmasının arkasına sığınmaktadır. Ancak bu arada kitaplar birçok baskı yapmakta, yazar da telif ücreti almaya devam etmektedir. Mademki yazar, eserini kitap şeklinde sunuyor, genel dağıtımını yaptırıyor, birden fazla baskı yapmasını sağlıyor, bu eseriyle prestij sahibi oluyor, telif ücreti alıyorsa, bu eleştirileri göğüslemek zorundadır.

Şüphesiz, bu ders notları bir iki tane olsaydı, bu hususu gereksiz yere abarttığımız, bu eleştiride aşırıya kaçtığımız düşünülebilirdi. Ancak, Türk anayasa hukuku doktrininde yazılan genel eserlerin önemli bir kısmı bu tür “ders notları”ndan oluşturmaktadır. Bu kitaplar ders notu olarak kabul edilip saf dışı bırakılırsa, Türk anayasa hukuku doktrininde yazılan eser sayısı bir elin parmak sayısını geçmemektedir.

6. Değer Yargıları

Türk anayasa hukuku doktrini tam anlamıyla değer yargılarıyla kirlenmiştir. Ergun Özbudun gibi bir iki yazar istisna tutulursa, yazarlar büyük bir zevkle değer yargılarını okuyucuya sunmakta, hatta bazıları bunları benimsetmek için özel çabalar sarf etmektedirler. Oysa birinci bölümde görüldüğü gibi, değer yargıları objektif olarak tanınabilir şeyler değildir. Bunların doğruluğu veya yanlışlığı ispatlanamaz. Değer yargıları alanında görecelilik ilkesi geçerlidir. Bu ilkenin geçerli olduğu yerde bilim yapılamaz.

Değer yargılarıyla iç-içelik Türk anayasa hukuku doktrinin başlangıcından itibaren vardır: Ali Fuat Başgil, kitabının giriş kısmında, “her büyük mesele ve müessese hakkında kendi düşünceleri(ni)” bildirdiğini ve “bir kıymet hükmü” verdiğini açıkça itiraf etmektedir[148]. Hatta Türk anayasa hukuku doktrininin bir kısmında, bir “misyonerlik” hâkim olmuştur. Başgil, kitabında “gençliğin fikrî terbiyesi”ne[149] çalıştığını açıkça belirtmekte bir sakınca görmemektedir. Bu misyoner tavrın altını özenle çizmek gerekir. Bazı anayasa hukukçuları, bilim yapmak ve ulaştığı bilgileri öğrencilere öğretmekle yetinmemekte; kitaplarıyla “memleket irfanına ve Türk demokrasisine, naçiz de olsa bir hizmet ifa”[150] etmeyi amaçlamaktadırlar.

Değer yargılarını öne çıkarmakta Başgil yalnız kalmamıştır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Bülent Nuri Esen’de de değer yargılarını öne çıkartan aynı misyoner tavır vardır. Profesör Esen kitabının önsözünde kendisinden şöyle bahsediyor:

“Her inanç adamı gibi, onun da sarsılmayan inanları vardır. Ona göre, insanın en üst değer olduğu, devletin bunu tanıtma ve sağlama vasıtası teşkil ettiği, idare edenlerin kurulu ana düzene göre hareketle mükellef ve siyasî topluluğun iradesine tâbi hizmet adamları oldukları, siyasî topluluğun çoğunluk ve azınlık olarak bir arada bir bütün teşkil ettiği, hoşgörürlüğü yok etmeye yönelen düşünceden gayri her çeşit fikrin hoşgörülmesi gerektiği, hertürlü iktidarın hukuka uygun surette kullanılmasının zaruri olduğu, ferde insan haysiyetinden faydalanma imkânlarının ve keyfi hükûmet otoritesine karşı korunması tedbirlerinin mutlaka sağlanması icap ettiği hakikatleri, siyasî, iktisadî ve sosyal şartlar ne olursa olsun, daima masun tutulacak değişmez gerçeklerdir”[151].

Bülent Nuri Esen, kitabının sunuşunda, asıl amacının “yaşanmaya değer bir devlet hayatı için, siyasal toplum insanlarının devlet yönetiminde haysiyet içinde etkili olabilmeleri” olduğunu belirtmektedir[152].

7. Türk Anayasa Hukuku Doktrini Kendisiyle İnceleme Konusunu Karıştırmaktadır

Yukarıda birinci bölümde gösterdiğimiz gibi, bilim ile bilimin konusu farklı şeylerdir[153]. Bilim konusunu kendisinden önce oluşmuş halde bulur. Her bilim dalında konu, bizatihi bu bilimin dışında yer alır. Bu, bilginin öznesi ile konusu arasında kartezyen ayrımın basit sonucudur[154]. Anayasa hukuku ile anayasa hukuku bilimi de birbirinden farklı şeylerdir. Birincisi ikincisinin inceleme konusudur. Anayasa hukuku biliminin konusu olan anayasa normları kurucu iktidar tarafından konulur ve yetkili organlar (örneğin anayasa mahkemeleri) tarafından yorumlanır. Anayasa hukukçularının görevi anayasa hukuku kurallarını koymak değildir. Anayasa hukukçusu bu kuralları kendisinin dışında konulmuş halde bulur. Anayasa hukukçusu, inceleme konusu olan bu kuralları tasvir etmelidir. Anayasa hukukçusunun görevi, anayasa kuralı yapmak, yahut mevcut olan kuralı değiştirmeye çalışmak değildir. Kelsen’in belirttiği gibi, “hukuk biliminin tek amacı, hukuk yapmak değil, hukuku tanımaktır”[155]. Yazara göre,

“bir bilim, inceleme konusunu olduğu gibi tasvir etmelidir; birtakım değer yargıları açısından onun ne olması veya ne olmaması gerektiğine hükmetmemelidir. Böyle bir hüküm siyasi bir problemdir; ve hükûmet sanatını ilgilendirdiği ölçüde değerlere yönelik bir faaliyettir. Böyle bir faaliyet realiteye dönük olan bilimin konusunu oluşturamaz”[156].

Oysa Türk anayasa hukukçularının ezici çoğunluğu inceleme konusu olan anayasa kurallarını tasvir ekmekle yetinmemiş, onları değiştirmeye de yeltenmişlerdir. Bu konuda en ileri giden yazar Zafer Üskül olmuştur. Profesör Üskül, 1982 Anayasasını incelemek yerine, bu anayasayı eleştirerek[157], bu anayasaya alternatif bir “anayasa” önermiştir[158]. Şüphesiz, önerdiği anayasa, belirli bir siyasal ideoloji açısından bir değer taşıyabilir. Ancak bu önerilerinin bilimsel nitelikte olduğunu ve anayasa yapma faaliyetinin de bilimsel bir faaliyet olduğunu iddia etmek mümkün değildir.

8. Metot Bağdaştırmacılığı (Synrétisme)

Türk anayasa hukuku doktrininin içine düştüğü çıkmazlardan biri de “metot bağdaştırmacılığı (sycrétisme)” olarak isimlendirebileceğimiz tutumdur.

Yukarıda örnekleriyle gösterdiğimiz gibi, Türk anayasa hukuku doktrininin istisnasız tüm genel eserlerinde anayasal konuların sadece hukuk bilimi açısından değil, aynı zamanda tarih, siyasal bilim ve hatta felsefe açılarından da incelenmesi gerektiği yönünde yerleşik bir kanı vardır. Yöntem bağdaştırmacılığına bulaşmamış bir yazar olan Ergun Özbudun bile, yukarıda gördüğümüz gibi, kitabının önsözünde bunun gerekli olduğunu, ancak pratik nedenlerle bunu yapamadığını itiraf etmektedir. Özbudun’un bu tavrı, metot bağdaştırmacılığının, Türk doktrininde ne derece kökleşmiş olduğunun bir göstergesidir.

Kanımızca, anayasal konulara şüphesiz tarih, siyasal bilim, siyasal felsefe açılarından da yaklaşılabilir ve yaklaşılmalıdır da. Ancak bu değişik yaklaşım biçimleri, anayasa hukuku adı altında yapılmamalıdır. Her bilim dalının kendine has yöntemleri vardır. Bir kitapta, bu yöntemlerin bir karmasının yapılmasının bir yararı yoktur. Dahası metodolojik bakımdan fevkalâde sakıncalıdır da. Kaldı ki, tarih, siyasal bilim ve felsefe formasyonundan mahrum olan bir hukukçunun anayasa hukukunda yöntem bağdaştırmacılığına gitmesi, onu kötü bir tarihçi, kötü bir siyasal bilimci, kötü bir felsefeci yapmaktan öteye götürmez. Anayasa hukukçularının görevi, amatör tarihçiler, ikinci sınıf siyasal bilimciler, vasat felsefeciler olmak değil, birinci sınıf anayasa hukukçusu olmaktır. Bunun için de kendi içlerine kapanmalı, kendi uzmanlık alanlarıyla yetinmelidirler.

O halde anayasa hukuku doktrini, kendisini yabancı unsurlardan arındırmalıdır. Buna hukukun genel teorisinde “saflık” (pureté)[159] denmektedir. Anayasa hukuku kendisine yabancı tüm unsurlardan kurtulmalı, “saf” (pure) olmalıdır. Tekrar edelim: Anayasa hukukunun saf teorisi, anayasal konuların siyasal bilim ile, tarih ile, felsefe ile ilgisini inkâr etmez; ama kendi özünü belirsizleştiren bu metot bağdaştırmacılığına (syncrétisme) karşıdır[160].

Anayasa hukukunun saf teorisi, ne anayasa koyucunun amaçlarından, ne de toplumsal grupların çıkarlarından etkilenmelidir. Özetle, anayasa hukukunun saf teorisi, pozitif anayasa hukukunun yapısını tahlil etmeli; ama bu hukukun oluşumunda rol oynayan toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulları dikkate almamalıdır[161].

9. Televizyon Tartışmaları, Gazete Yazıları

Anayasa hukukçularımızdan önemli bir kısmı, televizyonlara ve gazetelere sık sık beyanatlar vermektedirler. Bazı anayasa hukukçularımız, televizyonların düzenledikleri açık oturumlara, tartışma programlarına katılmakta, hatta bazıları, bazı tartışmalara telefonla müdahale etmektedirler. Kanımca bunların hepsi yanlıştır. Üstelik bu kişiler, bu tartışmalarda akademik unvanlarıyla takdim edilmekte, sanki o tartışmanın bir tarafı değil de, hakemi rolüne soyunmaktadırlar. Bu bilim ahlakıyla bağdaşmaz. Kaldı ki, bu bilim adamlarının unvanlarının o tartışmaya pek bir katkısı da yoktur. Diğer yandan, anayasa hukukçularının sık sık medyada görünmesi anayasa hukuku biliminin saygınlığını zedelemektedir.

Yukarıda eleştirdiğimiz, beyanatlar ve tartışmalar dışında bazı anayasa hukukçuları da bazı gazetelerde ara sıra yazılar yazmaktadırlar. Bu yazılar, gazetelerin “düşünenlerin düşünceleri” gibi sayfalarında yayınlanmaktadır. İçlerinden birisi, Mümtaz Soysal ise her gün yazı yazan bir köşe yazarıdır. Türkiye’de anayasa hukukçuluğu ile gazetecilik, aralarında yakın ilişkiler içinde olan mesleklerdir. İlginçtir ki, 1880’lerde Mekteb-i Hukukta anayasa hukuku dersini ilk okutan kişilerden biri olan Kemalpaşazade Sait Bey bir gazetecidir. Kendisi Vakit gazetesi sermuharriridir[162].

Kanımca, anayasa hukukçularının gazetelerde yazı yazması yanlıştır. İlk önce birkaç gözlemde bulunalım: Bir kere, bu yazılar, akademik bir yayın organında değil, günlük genel bir yayın organında yayınlanmaktadır. İkinci olarak, akademik olmayan yayın organlarında yayınlanıyor olmalarına rağmen, bu yazılarda akademik bir dil kullanılmaktadır. Üçüncü olarak bu yazıların muhatabı uzman hukukçular değil, genel okuyucudur. Bu üç gözlem bir araya getirildiğinde, bu yazıların amacının, siyasal bir konuda kamuoyunu etkilemek ve yönlendirmek olduğu sonucu çıkmaktadır. Bu etkinin başarıyla icra edilebilmesinin şartı, bu yazının “tarafsız”, “objektif” bir “bilim adamı”nın kaleminden çıkmış olmasıdır. Bunun içinde, yazarının isminin önüne akademik unvanları, isminin altına da mensubu olduğu üniversite yazılmaktadır. Dolayısıyla, yazıdaki akademik dil, yazarının akademik unvanları ve kurumu, yazının “bilimsel” bir yazı olduğu izlenimini uyandırmak için kullanılmaktadır. Bu izlenim uyandırılırsa, kamuoyu daha kolay bir şekilde yönlendirilebilecektir. Eğer yazarın kamuoyunu, yönlendirmek gibi bir amacı yok, saf bilimsel bir amacı varsa, niçin bu yazısını, akademik bir dergide değil de, günlük bir gazetede yayınlatmaktadır? O halde, “gazete sayfalarındaki bilim”in fonksiyonunun, kamuoyunu yönlendirmek olduğu ortadadır. Özetle, bu gazete yazıları, bilimsel bir yazı kisvesi altında, siyasal bir tartışmanın taraflarından birine hizmet etmektedir. Bu ise bilimin görevi değildir.

10. Anayasa Hukukçularının Türk Siyasal Hayatı Üzerindeki Etkisi

Anayasa hukukçuları, Başgil ve Kubalı’dan bu yana, sadece hukukçular nezdinde değil, Türk kamuoyu nezdinde büyük bir prestij sağlamışlardır. Anayasa hukukçuları sadece akademik çevreleri etkilemekle kalmamış, Türk siyasal hayatını da yakından etkilemiştir. 1950’li ve 60’lı yıllarda Türk siyasal hayatı üzerinde özellikle Başgil ve Kubalı’nın derin etkileri vardır. Bu yıllarda iki anayasacının Türk siyasal yaşamı üzerinde icra ettikleri etki başlı başına bir inceleme konusu olmaya layıktır. 1950’li yıllarda birçok kamu hukukçusu ve özellikle içlerinde Kubalı ve Esen gibi anayasa hukukçuları Demokrat Parti iktidarına karşı açık cephe almışlar[163], bu iktidarın devrilmesini yazıları ve beyanatları ile desteklemişlerdir. 27 Mayıs 1960 askerî darbesi olduğunda, daha o sabah, İstanbul Üniversitesinden bir grup öğretim üyesi, Sıddık Sami Onar, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Hüseyin Nail Kubalı, Ragıp Sarıca, Naci Şensoy, Tarık Zafer Tunaya ve İsmet Giritli, askerî bir uçakla Ankara’ya gitmişler[164] ve 27 Mayıs darbesinin bir “hükûmet darbesi” değil, ama “meşru” bir hareket olduğu yolunda “fetva” vermişlerdir. İstanbul Üniversitesinden gelen bu yedi öğretim üyesinin yanına Ankara Üniversitesinden de üç öğretim üyesi (İlhan Arsel, Bahri Savcı ve Muammer Aksoy) katılmıştır[165]. Bunlar bir komisyon teşkil etmişlerdir. Görüldüğü gibi komisyonun bütün üyeleri hukukçudur. Çoğunluğunu ise anayasa hukukçuları oluşturmaktadır. “Türk” anayasa hukukçuları, artık, “anayasa”yı incelemekle kalmıyor; tarihte ilk defa onu bizzat yapmaya da teşebbüs ediyorlardı. Artık bilimin öznesi ile konusu özdeşleşiyordu!

Türk anayasa hukukçularının ezici çoğunluğunda, demokrat parti iktidarının meşruluğunu yitirdiği ve 27 Mayıs 1960 hükûmet darbesinin meşru olduğu yolunda yerleşik bir kanı vardır. Sağ kanatta yer alan anayasa hukukçuları bile bu kanıya tam cepheden saldıramamışlardır. Bir de, 1961 Anayasasının “Giriş”inden Türk milletinin “Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini” yaptığından bahsedilmektedir. Anayasacılarımız da genellikle bu kanıdadırlar[166].

Türk anayasa hukuku doktrinin ideolojik bir mayası vardır. Anayasa hukuku doktrini Başgil, Kubalı, Esen ve Arsel ile daha başlangıcından itibaren objektif ve bilimsel olmaktan çok uzak kalmış, birçok bakımından ideolojik davranmış, siyasal yargılarının açıklamakta tereddüt etmemişlerdir. Bu şekilde, bu yazarlar, Türk anayasa hukuku doktrininde çok kötü bir geleneğin başlatıcısı da olmuşlardır. Kendilerini izleyen öğrencileri de, içlerinden bir ikisi ayrık tutulursa, üç aşağı beş yukarı onların yolunda gitmiş, birçoğu günlük politikayla içli dışlı olmuştur. Yukarıda anayasacılarımızın nasıl basın ve yayın organlarına sık sık çıktıklarını belirtip eleştirmiştik. Diğer yandan, anayasa hukukçularımızdan bir kısmı, kitaplarında, anayasayı incelemekle kalmamış, anayasanın değiştirilmesi veya korunması için de çalışmışlardır. Bazı anayasa hukukçularının kitaplarında, anayasalarımızdan bazılarına (örneğin 1961 Anayasasına) övgüler, bazılarına ise (örneğin 1982 Anayasası) yergiler vardır. Bazı anayasacılarımız sözlü ortamlarda (derslerde, sempozyumlarda) daha da ileri giderek, 1982 Anayasasından bahsederken, ona “anayasa” bile dememekte “82 Belgesi” demektedirler. Keza bu yazarlar, 1982 Anayasasından bahsedilirken “Anayasamız” ifadesini kullananlar ile de alay etmektedirler.

Yine anayasa hukukçularımızın içinden, Mümtaz Soysal, Oya Araslı gibi milletvekili olup aktif siyasete girenler de olmuştur. Ancak bu anayasacıların, birer profesyonel politikacı olarak, pek de başarılı olamadıkları veya en azından kendilerinden beklenilen performansı gösteremediklerini gözlemlemek zorundayız. Bu arada not edelim ki, bunlar tekrar milletvekili seçilmeyi de başaramamışlardır. Hatta bir bakıma denebilir ki, aktif politikaya atılan anayasacılarımızın siyasal hayat üzerinde yaptıkları etki, birer üniversite hocası olarak yaptıkları siyasal etkiden nedense daha düşük olmuştur. Aslında siyasal inanışları güçlü olan anayasa hukukçularımızın, üniversiteden istifa edip aktif siyasete girmeleri uygun olur. Tarafı oldukları siyasal kavga için daha dürüstçe mücadele edebilirler. Bunu yapmıyorlarsa, bu siyasal kavgadan uzak durmaları gerekir. Bu iki seçeneğin arasında orta bir yol yoktur.

Son olarak not edelim ki, Türk anayasa hukukçularından bazıları Osmanlı döneminden bu yana hükûmet ile mücadele içinde bulunmuşlardır. Anayasa hukukçularımızın içinde görevinden alınan, sürülen, hatta hapse atılan kişiler vardır. İlk anayasa hukukçularımızdan biri olan Kemalpaşazade Sait Bey 1890’da Yemen’e sürgüne gönderilmiştir[167]. İstanbul Hukuk Fakültesinde anayasa hukuku derslerini veren Ahmet Mithat 1933’te görevinden atılmıştır[168]. 1954’te Bülent Nuri Esen, dönemin rejimini “demokrasi” olarak değil, “kakokrasi” olarak nitelendirmiş ve bunun üzerine Demokrat Parti iktidarı 6435 sayılı Kanunu çıkarmış ve Esen’i bakanlık emrine almıştır[169]. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi anayasa hukuku profesörlerinden Turhan Feyzioğlu 1956-1957 ders yılını açış konuşmasında Hükümeti eleştirmiş ve neticede Bakanlık emrine alınmıştır. Bunun üzerine Feyzioğlu istifa etmiştir. Aynı Fakülte’den aynı sebeple Doçent Muammer Aksoy’da istifa etmiştir[170]. Hüseyin Nail Kubalı 1958 yılında meclis içtüzüğü ile ilgili Cumhuriyet gazetesinde birkaç makale yayınlamış, Demokrat Parti Hükûmeti tepki olarak Kubalı’yı Şubat 1958’de Bakanlık emrine almıştır[171]. 27 Mayıs’tan sonra Ali Fuat Başgil, Anayasa Komisyonuyla polemiğe girince tutuklanmıştır. Başgil, 1961’de AP listesinde milletvekili seçilmiş ve Cumhurbaşkanı adayı gösterilmiştir[172]. 12 Mart 1971’den sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi anayasa hukuku öğretim üyesi Bülent Nuri Esen ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi anayasa hukuku öğretim üyesi Mümtaz Soysal tutuklanmışlardır. 1970’lerin sonlarında terör ortamında Server Tanilli siyasî nedenlerle kurşunlanmış ve sakat kalmıştır. 12 Eylül döneminde, bildiğimiz kadarıyla, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Cem Eroğul ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Bülent Tanör 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununa dayanılarak sıkıyönetim komutanları tarafından görevlerinden uzaklaştırılmıştır.

* * *

1980’lerde, YÖK’ün kurulması ve yeni üniversitelerin açılmasına kadar, Türkiye’de sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen anayasa hukukçuları bu etkilerini bir tekel olarak sürdürmüşlerdir. İlginçtir 1980’lere gelindiğinde 45 milyonluk bir ülkede iki hukuk fakültesi vardı. Ve bunlardan yılda toplam bin civarında öğrenci mezun oluyordu[173]. Ülkede sadece yılda iki-üç kişi hukuk doktoru olabilmekteydi[174]. Anayasa hukuku alanında doktora unvanını almak ise neredeyse, on yılda bir kişiye nasip olmaktaydı. Böylesine kısır bir ortamda, böylesine dar bir çevrede, zaten canlı ve kaliteli bir anayasa hukuku doktrinin oluşması beklenemezdi.

İlginçtir ki, anayasa hukukçuları bu durumlarından pek şikayetçi olmamış, tersine sayı azlığının kendilerine sağladığı haksız prestijden istifade etmişlerdir. Böyle bir ortamda anayasa hukukçularının önemli bir kısmı, yeni üniversitelerin kurulmasına karşı çıkabilmişlerdir. Anayasa hukukçuların önemli bir kısmı, İstanbul ve Ankara dışında taşra üniversitelerinde (İzmir dahil) anayasa hukuku dersinin okutulmasını bir türlü içlerine sindirememişlerdir.

B. ÖNERİLER

Yeni Türk Anayasa Hukuku Doktrini Kurulurken .- Ne var ki, Türkiye’nin içinde bulunduğu bu kısır döngü YÖK sonrası dönemde büyük ölçüde kırılmıştır. Örneğin 1979-1980 öğretim yılında toplam 4 kişi hukuk doktoru olabilmişken[175], on yıl sonra 1990-1991 öğretim yılında 66 kişi hukuk doktoru olmuştur[176]

YÖK sonrası dönemde, yeni üniversiteler kurulmuş, şu ya da bu şekilde anayasa hukukçularının sayısı artmıştır. Bugün 20 küsur hukuk fakültesinde ve 70’ten fazla diğer fakültede (iktisadî ve idarî bilimler fakülteleri, siyasal bilgiler fakülteleri, iletişim fakülteleri, vb.) anayasa hukuku dersi okutulmaktadır. Artık 1980 öncesinde olduğu gibi bu dersi verenlerin sayısı 10’dan az değildir. Türk anayasa hukukçularının sayısı konusunda sağlıklı bir bilgiye sahip değiliz. Ancak bugün Türk üniversitelerinde anayasa hukuku dersini okutan, anayasa hukuku ile uğrasan, öğretim elemanlarının sayısının yüze yaklaşmış olduğunu tahmin ediyoruz. Kanımca öğretim üyesi sayısının artması çok önemli bir gelişmedir. 10 kişinin faaliyet gösterdiği bir bilim dalında canlılık olabileceğini düşünmek gerçekçi değildir. 100 kişinin bulunmadığı bir bilim dalında akademik bir derginin çıkarılması, akademik monografilerin yayınlanması zaten fizik olarak mümkün değildir. Türkiye’de bir anayasa hukuku dergisi çıkarılabilmiş de değildir. Keza bir kamu hukuku dergisi de yoktur. Bunun çeşitli sebepleri olmakla birlikte, bunlardan biri, bu bilim dallarının şimdiye kadar beş on kişilik bilim dalları olarak kalmış olmasıdır.

Günümüzde her olumsuzluğa rağmen, daha birçok alanda olduğu gibi anayasa hukuku alanında da Türk üniversitelerinin içine düştüğü bu kısır döngü bir ölçüde de olsa kırılmıştır. Artık, 1980 öncesinde olduğu gibi, anayasa hukuku alanında bir tekelden söz edilemez. Mevcut olan tekel kısmen kırılmış, geri kalan kısmı da kırılmak üzeredir. Anayasa hukuku alanında çalışan öğretim elemanları, sayıca artmış, sosyal köken itibarıyla çeşitlenmiştir. Artık toplumun her kesiminden gelen anayasa hukukçuları vardır. Yeni anayasa hukukçularının arasında hâkim bir siyasal eğilimin olduğu söylenemez. Toplumda yaygın olan her siyasal eğilime mensup anayasa hukukçusu vardır. Bu Türkiye için yeni bir şeydir. Diğer yandan, kanımca yeni kuşak anayasa hukukçuları, eskilerine oranla daha az “angaje”dir.

Yeni kuşak anayasa hukukçuları ülkenin her yerine, küçük şehirlere, ilçe merkezlerine kadar dağılmıştır. Bunların zaten birçoğunun siyasal çevreler ile içli-dışlı olması fizikî olarak mümkün değildir. Bunların bir kısmı, adı sanı duyulmamış, kendi köşesinde kalmış kişilerdir. Bu türden olanlarına zaten medya ve siyasal aktörler itibar etmemektedir. Bu nedenle, bunlar zaten zamanlarını ve heveslerini gazete yazılarıyla, beyanatlarla, televizyon tartışmalarıyla harcamamaktadırlar. Yeni Türk anayasa hukukunun doğuş koşulları nihayet, yirminci yüzyılın sonlarında hazırlanmıştır. Yirmi birinci yüzyılın başında ciddî ve yeni bir Türk anayasa hukuku doktrinin doğması ümitle beklenmektedir.

Yeni anayasa hukuku doktrini kurulurken bazı tespitler yapıp, bazı önerilerde bulunmak uygun olur. Bu önerilerin bir kısmı doktrinin içeriğine ilişkin olduğu gibi, bir kısmı da akademik örgütlenişine ilişkindir.

1. Doktrinin Dökümü

Her şeyden önce mevcut doktrinin ne durumda olduğunun ayrıntılı bir dökümü yapılmalı, bu doktrin kıyasıya bir eleştiriden geçirilmelidir. Bir kere, tek tek her genel eserin değerlendirilmesi yapılmalı, bu konuda zamanla genel kanılar oluşmalı, bazı genel eserler standart başvuru kitabı haline getirilmelidir. Değersiz bulunanlar ise unutulmalı, atıf almamalıdır. Keza Türk anayasa hukuku doktrininin temel monografileri tespit edilmelidir. O konu bir genel eserde işlenirken o temel monografi izlenmeli, ona atıf yapılmalıdır. Bu temel monografilere örnek olarak, Fazıl Sağlam’ın Temel Hakların Sınırlandırılması ve Özü[177], Cem Eroğul’un Anayasayı Değiştirme Sorunu[178], Mehmet Turhan’ın Hükûmet Sistemleri[179] zikredilebilir.

2. Metodoloji

Belirli bir metodolojiye sahip olmadan, büyük eserlerin ortaya çıkması mümkün değildir. Bu nedenle, yeni Türk anayasa hukuku kurulurken, “metodoloji” ve “genel teori” tartışmaları yapılmalı, bu sorun halledildikten sonra, daha doğrusu herkes, kendi teorisini seçtikten, kendi metodolojisini kurduktan sonra, ileri aşamalara geçmelidir. Her yeni doktrinin emekleme dönemi, metodolojik tartışmalar dönemidir. Bu emekleme döneminden geçilmeden, bu tartışmalar atlanarak yeni bir doktrinin kurulması mümkün değildir.

3. “Türk Anayasa Hukuku Dergisi ”

Türk anayasa hukuku doktrininin en büyük eksikliklerinden birisi kendisine has bir akademik dergiye sahip olmamasıdır. Yani bir “Türk Anayasa Hukuku Dergisi” yoktur. Anayasa hukukçuları makalelerini değişik fakülte dergilerinde[180] yayınlamaktadırlar. Bu dergiler ya genel hukuk, ya iktisat, ya siyasal bilim dergileridir; içlerinde hukukun diğer dallarına, siyasal bilime ve hatta ekonomi bilimine ilişkin makaleler mevcuttur. Bir anayasa hukuku makalesi bulunması ihtimali için ilgilenmediğiniz birçok hukuk, iktisat, siyasal bilim makalesinin bulunduğu bir dergiyi izlemenin pek ekonomik olmadığı ortadadır. Diğer yandan fakülte dergileri, yılda dört sayı olarak çıkmaları öngörülmüş olmasına rağmen, yılda sadece bir sayı olarak çıkabilmekte, hatta, bazen iki yılda bir çıkmaktadır. Bunlardan bazılarının dört-beş yılda bir çıktığı da görülmüştür[181]. Haliyle ne zaman çıkacağı şüpheli olan bir dergiye ciddî anayasa hukukçularının makale vermekten çekinmeleri doğaldır.

Aslında ülkemizde, sosyal bilimler alanında, düzenli olarak çıkan akademik dergi sayısı çok azdır. Bunların arasında Amme İdaresi Dergisi’ni anmak gerekir. Bir hukuk dergisi olmamasına rağmen, TODAİE tarafından çıkarılan bu Dergide birçok anayasa hukuku makalesinin yayınlandığı görülebilir. Ülkemizde sosyal bilimler alanında özel kişi ve gruplar tarafından çıkarılan Toplum ve Bilim, Türkiye Günlüğü, Yeni Türkiye, Liberal Düşünce gibi dergilerde de zaman zaman anayasa hukuku makalelerinin yayınlandığı görülmektedir. Her ne kadar bu dergiler, Türk fikir hayatına önemli bir hizmet yapıyor olsalar da, nitelik bakımından “saf” akademik dergiler olmadıkları, güncel siyasetle çok yakından ilgili oldukları, ve her birinin kendine has siyasî bir misyonunun olduğu ortadadır.

Türk anayasa hukuku doktrinin düzenli olarak çıkan ve saf akademik nitelikte bir “Türk Anayasa Hukuku Dergisi”ne ihtiyacı vardır. Bu derginin birçok yararı olacaktır. Her şeyden önce anayasa hukukçuları kaynaklarını dağınık halde bulunan birçok dergiyi tarayarak bulmak zorunda kalmayacaklar; sadece bir dergi izleyeceklerdir. İkinci olarak anayasa hukukçuları yazdıkları makaleleri yayınlatmak için değişik değişik dergiler aramayacaklardır. Böyle bir dergi, kanımca Türk anayasa hukuku doktrininde üretimi arttıracaktır. Keza, bu dergi, anayasa hukuku doktrini içindeki iletişimi de sağlayacaktır. Özetle, yeni anayasa hukuku doktrini bu dergi etrafında oluşacaktır.

Böyle bir derginin düzenli olarak çıkmasına olanak sağlayacak koşullar ülkemizde artık oluşmaktadır. Bir kere artık 1980 öncesi gibi anayasa hukukçularının sayısı iki elin parmakları kadar değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi bu ders yirmi kusur hukuk fakültesinde ve 60-70 civarında iktisadî ve idarî bilimler fakültesinde okutulmaktadır. İletişim fakülteleri gibi fakültelerde de bu ders okutulmaktadır. Bu alanda çalışanların sayısı artmıştır. Dahası bu alanda yüksek lisans ve doktora yapan öğrencilerin sayısı da artmaktadır. Bu saydığımız kişiler böyle bir derginin hem okuyucusu, hem de yazarı olacaklardır. Kanımca, akademik değerlendirmede kabul edilen yeni puanlama sistemi genç anayasa hukukçularını birçok makale yazmaya itecektir. Bu da bu derginin yayın malzemesini oluşturacaktır.

Böyle bir dergiyi çıkaracak ve düzenli olarak sürdürebilecek kişi veya kişiler Türk anayasa hukuku doktrinine büyük bir hizmet yapmış olacaktır. Aynı zamanda bu kişi veya kişiler doğal olarak büyük bir prestij sağlayacak, yayın politikası sayesinde anayasa hukuku doktrinini yönlendirecektir. Bu derginin yayın kurulunun kısa zamanda Türk anayasa hukuku doktrinin hakemi durumuna geleceği tahmin edilebilir.

Böyle bir dergiyi eski kuşak anayasa hukukçularının çıkarması ihtimal dahilinde değildir. Zaten bu yetenek ve çalışma disipline sahip olsalardı, şimdiye kadar böyle bir dergi çıkarırlardı. Bu nedenle bu derginin çıkarılması görevi yeni anayasa hukukçularına düşmektedir. Eski kuşak anayasa hukukçularından, böyle bir çabayı küçümsemeleri değil, tam tersine ona destek vermeleri beklenir.

Böyle bir dergi, haliyle güncellik kaygısından uzak, ciddî akademik bir dergi olmalıdır. Kendi bilimsel yazma kuralları konusundaki standartlarını önceden tespit edip duyurmalı, bu kurallara uymayan yazıları kabul etmemelidir. Keza bu dergi hakemli dergi statüsünde çıkmalıdır. Her makalenin bir Türkçe ve İngilizce özeti bulunmalı, atıf index’leri tarafından taranılan bir dergi olmaya çalışmalıdır. Keza derginin kağıt üzerine basılıp düzenli dağıtımı yapıldığı gibi, on line dergi olarak da yayınlanmalıdır. Her sayısı aynı zamanda internet üzerinden de yayınlanmalıdır.

4. “Türk Anayasa Hukukçuları Derneği ”

Mevcut anayasa hukukçularının birbiriyle pek bağlantıları yoktur. Hatta değişik üniversitelerde çalışan genç kuşak anayasa hukukçuları birbirini hiç tanımamaktadırlar. Şüphesiz aynı bilim dalında çalışan kişilerin birbiriyle iletişim içinde olmalarında birçok bakımdan yarar vardır. Yeni anayasa hukuku doktrininin mensuplarının birbiriyle iletişimi için bir örgüte ihtiyaçları vardır. Bu nedenle bir “Türk Anayasa Hukukçuları Derneği”nin kurulması uygun olacaktır. Bu derneğe üniversitelerde anayasa hukuku alanında çalışan istisnasız her öğretim elemanı (araştırma görevlileri dahil) isterse üye olabilmelidir. Üniversite mensubu olmayan, ama anayasa hukuku alanında yüksek lisans veya doktora yapmış kişilere de dernekanun üyeliği açık olmalıdır.

Yukarıda bahsettiğimiz Türk Anayasa Hukuku Dergisi böyle bir dernek çerçevesinde çıkarılabilir. Keza böyle bir dernek, yılda bir defa bir “Türk anayasa hukuku sempozyumu” düzenleyerek her yıl anayasa hukukçularını bir araya getirip, karşılıklı tartışmalarını, birbiriyle iletişim içinde olmalarını sağlayabilir. Keza bu sempozyumda sunulan bildiriler de her yıl düzenli olarak yayınlanarak, Türk anayasa hukuku literatürüne önemli kaynak oluşturabilir.

5. Yabancı Literatür

Diğer yandan, yeni doktrin kuruluş aşamasında, yabancı literatür konusunda da bir tercihte bulunmalıdır. Kanımca eski kuşak anayasa hukukçularının birçoğu, aslında yabancı kaynakları pek de izlememesine rağmen, yabancı kaynaklara gereğinden fazla önem vermiş, hatta birtakım yabancı yazarların büyüklüğü karşısında ezilmişlerdir. Bu husus, Türk doktrininin pısırık kalmasının ve orijinallikten uzak olmasının nedenlerinden biridir.

Türk anayasa hukukçularının çoğunluğu (özellikle İstanbul ekolüne mensup olanlar) yabancı dil olarak Fransızcayı kullanmaktadırlar. İkinci bir grup yazar ise, İngilizce literatürü, nihayet azınlıkta bir grup ise Almanca literatürü izlemektedir. Şüphesiz tek yabancı literatüre bağlı kalınmaması ve değişik ülkelerin literatürünün izlenmesinde, zenginlik ve çeşitlilik bakımından büyük yarar vardır. Ancak bunun birtakım sakıncaları da vardır. Üniversite kütüphanelerinin aynı anda üç yabancı dilden anayasa hukuku kitaplarını ve dergilerini izlemeleri malî bakımdan pek külfetli olmakta ve bu nedenle de genellikle kütüphaneler yabancı yayınların izlenmesinde yetersiz kalmaktadırlar. Oysa tek yabancı dile inilirse, kütüphanelerin yabancı yayınları izleme imkânı daha artacaktır.

Kanımca tercih edilecek dil bir kere Almanca olamaz. Bu dil zaten uluslararası geçerliliği olan bir dil değildir. O halde Fransızca ile İngilizce arasında bir tercih yapılmalıdır. Anglo-Sakson hukuk sistemi bizim hukuk sistemimize benzemediği için genelde anayasa hukuku dahil, hukuk alanında İngilizce literatürün izlenmesinin pek yararlı olmadığı konusunda hukuk çevrelerinde yaygın bir kanı vardır. Geriye Fransızca kalmaktadır. Ancak bu dil de, bir kere günümüzde uluslararası alanda ikinci plâna itilmiştir. Dahası, Fransız anayasa hukuku da Türk anayasa hukukuna pek benzememektedir. Türk anayasa yargısı ile Fransız anayasa yargısı arasında pek az benzerlik vardır. Diğer yandan hükûmet sistemleri, seçim sistemleri bakımından da önemli farklılıklar vardır. Bu gibi teknik sorunlar bir yana, asıl önemlisi, günümüz Fransız anayasa hukuku doktrini pek verimli ve kaliteli bir doktrin değildir. Maalesef, günümüz Fransız doktrini bu yüzyılın başındaki Fransız doktrininden oldukça geridir. Günümüz Fransa’sındaki anayasa hukuku kitaplarının birçoğunun bilimsel düzeyi fevkalâde zayıftır. Bilimsel yazma kurallarına uygunluk bakımından yukarıda Türk yazarlarına yönelttiğimiz eleştirilerin birçoğu, birçok Fransız yazarına da yöneltilebilir. Dahası, geçirdiği siyasal bilim yaklaşımı dönemi nedeniyle Fransız doktrinini hâlâ bir panayır yeri havasındadır. Uzmanlaşmış, teknik mükemmelliğine erişmiş bir doktrin havasına hâlâ sahip değildir.

Aslında Fransızca literatürün izlenmesi konusunda yöneltilebilecek en büyük eleştiri bu literatürün verimlilik bakımından fevkalâde zayıf olmasıdır. Bu ülkede yazılmış genel eserlerin sayısı 10-15 civarındadır. Nicelik bakımından Türk literatüründen pek de zengin değildir. Monografik eserlerin sayısı da çok fazla değildir. Bu ülkede kabul edilmiş doktora tezlerini pek azı yayınlanma şansına kavuşmaktadır. Diğer yandan anayasa hukuku alanında makale üretimi de nicelik bakımından yetersizdir. Bu alanda belli başlı iki dergi vardır: Revue du droit public ve Revue française de droit constitutionnel. Birincisi, bir anayasa hukuku dergisi değil, genel bir kamu hukuku dergisidir. Kamu hukukunun bütün dallarına ait makaleler bulunmaktadır. İkincisi münhasıran anayasa hukuku alanında çıkmaktadır. Ancak bir kere bu dergi oldukça yeni sayılabilir (1990’dan beri çıkıyor). İkinci olarak, bu derginin aşağı yukarı yarısı, Türk okuyucusunu pek de yakından ilgilendirmeyen kroniklerden oluşmaktadır. Fransa’da ciddî dergilerde yayınlanan anayasa hukukuna ilişkin makale sayısının yılda yirmi otuzu geçmediğini söylemek büyük bir abartı olmayacaktır. Özetle Fransız literatürünün izlenmesi, Türk anayasa hukuku doktrinine büyük bir fayda sağlamayacaktır.

Aslında artık Dünyamız bilim dili konusunda tercihini yapmıştır. Bu dil İngilizce’dir. Her ülkenin en seçkin bilim adamlarının ürünlerini İngilizce’den izlemek mümkündür. Bu anayasa hukuku alanı içinde büyük ölçüde doğrudur. Yeni anayasa hukukçuları da bu konuda zaman yitirmemeli, İngilizce literatürde yoğunlaşmalıdırlar.

7. Yabancı Dil

Yabancı dil bilme zorunluluğu genelde yeni yetişen bilim adamlarının ve özelde yeni anayasa hukukçularının önünde bir engel olmaktan çıkarılmalıdır. Araştırma görevliliği, yüksek lisans ve doktora giriş sınavlarında yabancı dil aranmamalıdır. Zaten ülkemizde fevkalâde güzel ve standart halde yapılan bir yabancı dil sınavı olan KPDS, yardımcı doçentlik ve doçentlik başvurusu için aranmaktadır. Bu yeterlidir. Mesleğin başlangıcında olanlara yabancı dil şartını koşulması, ülkemizdeki orta eğitim sisteminin yapısı nedeniyle, bu alanı alt sosyal tabakalardan gelen zeki gençlere kapatmaktadır. Bir bilim dalının iyi mensuplar devşirmek için, orta zekalı yabancı dil bilen insanlara değil, yabancı dil bilmese de zeki ve çalışkan gençlere ihtiyacı vardır. Mesleğin başında, yabancı dil bilmeyen zeki gençlerin izleyen yıllarda bu eksikliklerini giderebileceği[182], ama yabancı dil bilen orta zekalı gençlerin bu zeka kusurlarını gideremeyecekleri ortadadır. Bazı yaşlı hocalarımızda görülen yabancı dil taassubunu anlamak mümkün değildir.

Kaldı ki yabancı dil unsuru gereğinden fazla abartılmaktadır. Türk pozitif anayasa hukukunun, yabancı dil bilgisine ihtiyaç göstermeyen kendine has konuları vardır. Diğer yandan, Türk pozitif anayasa hukuku konusunda az çok zengin bir Türkçe literatürün günümüzde oluştuğunu da görmezlikten gelemeyiz. Böyle bir alanda yabancı dil bilmeden, yabancı kaynak kullanmadan da mükemmel eserler verilebilir[183].

8. Öğretim Elemanlarının Seçilmesi

Her bilim dalının kalitesi kaçınılmaz olarak o bilim dalında çalışan öğretim elemanlarının kalitesiyle doğru orantılıdır. Küçük adamlarla büyük işler yapılamaz. O nedenle, anayasa hukuku anabilimdalları kendilerine kaliteli araştırma görevlileri bulmalıdır. Araştırma görevlisi alım sınavları, yüksek lisans ve doktora giriş sınavları mevcut haliyle objektif değildir. Objektif olmayan sınavlarla kaliteli insanların seçilebileceği düşünülemez. Bu sınavlar dürüstlük bakımından eleştiriye açıktır[184]. Türkiye, üniversiteye giriş sınavlarında karşılaştığı kayırmacılık sorununu ÖSYM’nin yaptığı merkezî test sınavlarıyla çözmüştür. Bu çözüm artık sadece üniversiteye giriş sınavında değil, tıpta uzmanlık sınavında (TUS) kaymakamlık sınavında, hâkimlik sınavında ve daha birçok önemli mesleklere giriş sınavında başarıyla uygulanmaktadır. Kanımca, bu dalganın içine araştırma görevliliği, yüksek lisans ve doktora sınavlarını da dahil etmek gerekir[185]. Bu sınavların TUS benzeri merkezî bir şekilde ve test usûlüyle ÖSYM tarafından yapılması düşünülebilir. TUS bu bakımdan olumlu bir örnektir. TUS Tıp Fakültelerinde akademik kastları büyük ölçüde kırmıştır. Kayırmacılığın olmadığı ve yarışma koşullarının objektif olarak belli olduğu bir rekabet ortamında kalitenin de artacağı beklenebilir. YÖK ve Üniversitelerarası Kurulun da, araştırma görevliliği, yüksek lisans ve doktora giriş sınavlarının ÖSYM tarafından merkezî bir şekilde test usûlüyle yapılması fikrine karşı olmadığı gözlemlenebilir. İlk başta doçentlik dil sınavının merkezîleştirilip ÖSYM’ye verilmesi, daha sonra doçentlik dil sınavı yerine KPDS sonuçlarının kabul edilmesi ve LES sınavları, YÖK ve Üniversitelerarası Kurulun bu eğilimini göstermektedir. Bu eğilim kanımca fevkalâde olumludur. Yaygınlaşması ve tam olarak uygulanması arzı edilir.

9. Öğretim Elemanlarının Mesleklerinde İlerlemeleri

Keza öğretim elemanlarının akademik değerlendirilmesi ve mesleklerinde ilerlemeleri, açıkçası yardımcı doçentliğe, doçentliğe ve profesörlüğe atanmaları da objektif kriterlere bağlanmalıdır. Şüphesiz böylesine yüksek düzeylerin objektif ve niceliksel değerlendirilmesi imkânsız değilse de, çok zordur. Ve birçok bakımından, kaçınılmaz olarak, bu unvanların tevcihi bireysel kararlara bağlı kalacaktır. Böylesine unvanların verilmesinde bireysel dürüst karar vermenin ahlakî sorumluluğunu kaldıracak bir matematiksel formül henüz bulunmamıştır ve muhtemelen de bulunamayacaktır.

Ancak buna rağmen, bu unvanların verilmesi konusunda yapılan değerlendirmede de niceliksel yöntemlerin kullanılması bu değerlendirmeyi bir ölçüde de olsa objektifleştirecektir. Bu yönde, YÖK’ün, Üniversitelerarası Kurulun ve tek tek üniversitelerin olumlu çalışmaları olduğu gözlemlenmektedir. Yardımcı doçentliğe, doçentliğe ve profesörlüğe yükseltilme ilkeleri konusunda YÖK’ün tavsiye ettiği ve birçok üniversitenin 1999 yılı başından itibaren uygulamaya başladığı puanlama sistemi kanımca fevkalâde olumludur ve Türk üniversitelerindeki bilimsel üretimi hiç değilse niceliksel olarak arttıracağı beklenebilir. Zira artık bir unvanı alabilmenin niceliksel olarak ölçülebilir koşulları vardır. Örneğin, yardımcı doçent olabilmek için 50, doçent olabilmek için 150, profesör olabilmek için 300 puan toplamak gerekmektedir. Bu puanları elde etmek için ise birçok kitap ve makale yayınlamış olmak gerekmektedir. Genelde bir makale beş, bir kitap yirmi puan değerindedir. Hakemli dergilerde ve yabancı dergilerde yayınlanan makalelere daha yüksek puanlar verilmektedir.

Genelde Türk biliminin ve özelde Türk anayasa hukuku doktrininin zayıf kalmasının sebeplerinden biri de YÖK öncesi akademik terfi sistemidir. YÖK öncesi sistemde profesörlük düzeyine gelmiş bir öğretim üyesinin genelde üç monografisi olurdu. Bunlardan ilki onun doktora tezi, ikincisi doçentlik tezi, üçüncüsü ise profesörlük takdim teziydi. Böylece ömrü boyunca üç kitap yazan bir, öğretim üyesi profesör olabiliyordu[186]. Bu doktora ve doçentlik ve hatta profesörlük takdim tezlerinin birçoğu da yayınlanmadan kalıyordu. Bazı hevesli hocalar, bu üç kitaplarının dışında, bir de “ders kitabı” yazıyorlardı. YÖK öncesi akademik verim standardı budur: Üç monografi + (varsa) bir ders kitabı. Şüphesiz, bazı seçkin anayasacılarımız, bununla yetinmemiş, daha birçok kitaplar yazmış, birçok makaleler yayınlamıştır. Ancak anayasa hukukçularımızın önemli bir kısmının yukarıdaki modele uygun kaldıkları rahatlıkla gözlemlenebilir. Bir bilim adamının ortalama 40 yıllık akademik hayatı içinde bu üretimin fevkalâde yetersiz olduğunu söylemeye bile gerek yoktur.

YÖK, bu durumu kabul etmemiş, Türk bilimini kısırlaştıran bu sistemi haklı olarak yıkmaya çalışmıştır. Örneğin Doçentlik Sınav Yönetmeliğini değiştirmiş, doçentlik tezini kaldırmış, doçent olmayı bir monografiye bağlamaktan çıkarmış, onun yerine adayın eserlerinin bütününün değerlendirilmesini öngörmüştür. Buna rağmen ilginçtir ki, doçentlik sınav jürileri, yürürlükten kaldırılmış olmasına rağmen adaylardan “doçentlik tezi” aramıştır. Bu arada hukuk ve özellikle anayasa hukuku anabilimdalında oluşturulan jüriler de “doçentlik tezi”ni de facto şart koşmuşlardır. Böyle bir tez hazırlamadan, ya adaylar başvurmaya cesaret edememiş, ya da başvuranlar çok sayıda makalesi olmasına rağmen şu ya da bu şekilde doçent olamamışlardır. Buna karşılık bir yada iki makalesi ancak olup, bir “doçentlik çalışması” hazırlayanlar doçent olabilmişlerdir. Değiştirilmesinden 15 yıl geçmesine rağmen jürilerin, üstelik hukuk profesörlerinden oluşmuş jürilerin mülga bir yönetmeliğin hükümlerini uygulamaya devam etmeleri hayret vericidir. Bu husus, ülkemizde hukuk profesörlerinde dahi, hukuk kurallarıyla bağlılık duygusunun ne kadar zayıf olduğunun bir göstergesidir.

Bu arada Üniversitelerarası Kurulun doçentlik jürilerini merkezîleştirmesi ve jüri üyelerinin tüm üniversitelerde o bilim dalına mensup profesörler arasından kur'a ile seçilmesi uygulaması kanımca objektiflik bakımından isabetli olmuştur.

10. Tam Gün Çalışma Esası

Özellikle İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerimizde bulunan hukuk fakültelerindeki öğretim üyelerinin önemli bir kısmı, akademik görevlerinin dışında, avukatlık, danışmanlık gibi başka işler de yapmakta, kamu veya özel kurumlarda çeşitli görevler almaktadırlar. Bu durumda olan öğretim üyelerinden bir çoğu, fakülteye sadece ders vermek için gelir. Bir hafta içinde fakülteye uğradıkları saat sayısı da 4-5 saati pek geçmez. Diğer saatlerde “dışarıdaki” işleriyle meşgul olurlar. Bu husus, öğretim üyesini bilimden tamamıyla uzaklaştırdığı gibi, ahlâkî olarak da dejenerasyona itmektedir. Öğretim üyelerinin üniversitede tam gün çalışmaları sağlanamadıkça Türk doktrinin bilimsel düzeyinin ilerleyebileceğini düşünmek mümkün değildir. “Dışarıda” çalışan öğretim üyeleri, akademik unvanları ve mensubu oldukları fakültenin adı sayesinde haksız rekabetten yararlanmaktadırlar. Bu sistemin içinde yıllarını geçirmiş kişilerin çoğu, bilim adamlığından ve hocalıktan tamamen uzaklaşmakta, dışarıda icra ettiği meslekten biri konumuna dönüşmektedir. Neticede öyle bir manzara ortaya çıkmaktadır ki, bu manzara, zaman avukatlık yapan bir profesörün manzarası değil, ama zaman zaman üniversiteye gidip ders veren bir avukatın manzarasıdır. Üniversiteler öğretim üyelerinin dışarıda çalışmasına izin vermemeli, dışarıda çalışan öğretim üyelerinden bir an önce kurtulmaya çalışmalıdır.


 

[1].      Tarık Zafer Tunaya, Siyasî Müesseseler ve Anayasa Hukuku, İstanbul, İkinci Baskı, 1969, s.106-141.

[2].      Ibid., s.106.

[3].      Ibid.

[4].      Ibid.

[5].      Ibid., s.113.

[6].      Ibid., s.132.

[7].      Ibid.

[8].      Ibid., s.107, 197-203; Esen, Anayasa Hukuku: Genel Esaslar, op. cit., s.33.

[9].      Tunaya, op. cit., 1969, s.133.

[10].    Ibid. Tunaya, Celaleddin Arif beyin kitabının ilk satırları ile Duguit’nin kitabının ilk satırlarının aynı olduğunu gözlemlemektedir (Ibid.).

[11].    Ibid., s.132.

[12].    Ibid., s.139.

[13].    Ibid.

[14].    Ibid., s.139.

[15].    Tunaya, op. cit., 1969, s.141-187; Esen, Anayasa Hukuku: Genel Esaslar, op. cit., s.34-37.

[16].    Tunaya, op. cit., 1969, s.140.

[17].    Ibid., s.146.

[18].    Ibid., s.147.

[19].    Ibid., s.143, 195

[20].    Ibid, s.143, 195

[21].    Ibid., s.151, 195.

[22].    Ibid., s.195.

[23].    Biyografisi AnaBritannica’dan alınmıştır (Cilt III, “Başgil” maddesi).

[24].    Tunaya, op. cit., 1969, s.147.

[25].    Ibid., s.149.

[26].    Ibid., s.149-150. Kanımızca, Tunaya’nın bu yargısını ihtiyatla karşılamak gerekir. Zira bir önceki bölümde açıklandığı gibi, Fransa’da anayasa hukuku alanında siyasal bilim yaklaşımı 1950’lerden itibaren başlamıştır. 1934 yılında Başgil’in böyle bir yaklaşım içinde olması bu yaklaşımın uzak bir habercisi değilse mümkün değildir.

[27].    Tunaya, op. cit., 1969, s.151

[28].    Ibid., s.151.

[29].    Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilât Hukuku Dersleri: Türkiye Siyasî Rejimi ve Anayasa Prensipleri (Cilt I, Fasikül I), İstanbul, Baha Matbaası, 1960.

[30].    Hüseyin Nail Kubalı, Anayasa Hukuku Dersleri: Genel Esaslar ve Siyasî Rejimler, İstanbul, İ.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, 1971.

[31].    Ibid., s.295-349.

[32].    Esen’in biyografisi için bkz. Prof. Dr. Bülent Nuri Esen’e Armağan, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1977, s.IX.

[33].    Yazarın yayın listesi için bkz. Prof. Dr. Bülent Nuri Esen’e Armağan, op. cit., s.XI-XV. Yukarıdaki liste de buradan alınmıştır.

[34].    Esen, Anayasa Hukuku: Genel Esaslar, op. cit.

[35].    Bülent Nuri Esen, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Ayyıldız Matbaası, 1971.

[36].    İlhan Arsel, Anayasa Hukuku (Demokrasi), Ankara, Doğuş Matbaacılık, 1964.

[37].    İlhan Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, Ankara, Mars Matbaası, 1965.

[38].    Arsel, Anayasa Hukuku: Demokrasi, op. cit., passim.

[39].    İlhan Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., pasim.

[40].    Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilât Hukuku: Türkiye Siyasî Rejimi ve Anayasa Prensipleri (Cilt I, Fasikül I), İstanbul, Baha Makbaası, 1960.

[41].    Barthélemy ve Duez, op. cit., s.112-132.

[42].    Laferrière, op. cit., s.431-446.

[43].    Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku, İstanbul, Beta, Beşinci Baskı, 1998.

[44].    Sadık Tüzel, Anayasa Hukuku, İzmir, Ege Üniversitesi İktisadî ve Ticarî Bilimler Fakültesi Yayınları, Üçüncü Baskı, 1969, 394 s.

[45].    Orhan Melih Kürkçüer, Esas Teşkilât Hukuku, Ankara, Ankara İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi Yayınları, 1963.

[46].    Orhan Melih Kürkçüer, Esas Teşkilât Hukuku, Ankara, Ankara İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi Yayınları, Üçüncü Baskı, 1966, 240 s.

[47].    Recai Galip Okandan, Umumî Amme Hukuku, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1968.

[48].    A. Selçuk Özçelik, Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, İstanbul İ.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, 1982, 325 s.

[49].    Özçelik, op. cit., s.174-178.

[50].    Kubalı, Anayasa Hukuku, op. cit., s.60-66. (Özçelik, op. cit., s.174-178 ile Kubalı, Anayasa Hukuku, op. cit., s.60-66, paragraf paragraf karşılaştırılabilir).

[51].    İsmet Giritli ve Jale Sarmaşık, Anayasa Hukuku, İstanbul, Der Yayınları, 1998, s.28-30.

[52].    Özçelik, op. cit., s.160.

[53].    Orhan Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, İstanbul, İ.Ü. Hukuk Fakültesi Yayanları, 1982.

[54].    Tarık Zafer Tunaya, Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, İstanbul, Araştırma, Eğitim, Ekin Yayınları, Beşinci Baskı, 1982, 688 s. (Tunaya, op. cit., şeklindeki atıflar bu baskıyadır. 1969 yılında yayınlanan ikinci baskıya atıf yaptığımızda bunu “Tunaya, op. cit., 1969, s.” şeklinde belirtiyoruz).

[55].    Tunaya, op. cit., s.31.

[56].    Ibid., s.31-32.

[57].    Ibid., s.33.

[58].    Ibid., s.34.

[59].    Ibid.

[60].    Ibid., s.49.

[61].    Tunaya, op. cit., s.51.

[62].    Aşağıda Tablo 2’ye bkz.

[63].    Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş, İstanbul, Say Kitap Pazarlama, Üçüncü Baskı, 1982, 648 s. Görebildiğimiz kadarıyla, kitap son olarak sekizinci baskısını 1996 yılında yapmıştır (Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş, İstanbul, Çağdaş Yayınları, 1996).

[64].    Burada şunu belirtmek isterim ki, 1982’de Biga’da bir lise öğrencisi iken ben de bu kitabı almış ve büyük bir hevesle okumuştum. Burada atıf yaptığım üçüncü baskı da benim lise öğrencisi iken okuduğum bu baskıdır.

[65].    Ibid., s.23-39, 43-47.

[66].    Ibid., s.40-55.

[67].    Ibid., s.57-75.

[68].    Örneğin Ibid., s.194-197.

[69].    Ibid., Önsöz. İtalikler bize ait.

[70].    Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku, İstanbul, Beta, 1986.

[71].    Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku, İstanbul, Beta, Beşinci Baskı, 1998, 452 s. (Teziç, op. cit., şeklindeki atıflar bu son baskıyadır).

[72].    Örneğin, anayasa hukuku kaynakları (Teziç, op. cit., s.9-65), anayasayı değiştirme usûlü (Ibid., s.163-165) anayasa uygunluk denetimi (Ibid., s.175-214), seçim ve seçim sistemlerinde yer yer (Ibid., s.234-303) vb.

[73].    Ibid., s.1-4.

[74].    Ibid., s.5-77.

[75].    Ibid., s.217.

[76].    Yıldızhan Yayla, Anayasa Hukuku Ders Notları, İstanbul, Filiz Kitabevi, 1986, 183 s.

[77].    Bakır Çağlar, Anayasa Bilimi, İstanbul, BFS Yayınları, 1989, 332 s.

[78].    Bkz. supra, s.137-140.

[79].    Örneğin bkz. Bakır Çağlar, “Parlâmentolar ve Anayasa Mahkemeleri, Teori ve Pratikte Anayasa Yargısının Sınırları Problemi: Sentetik Bir Deneme İçin Notlar”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1987, Sayı 3, s.137-187 (“Sentetik Bir Deneme İçin Notlar” alt başlığına dikkat ediniz. Aynı alt başlık şu tebliğde de kullanılmıştır: Bakır Çağlar, “Anayasa Mahkemesi Kararlarında ‘Demokrasi’: Sentetik Bir Deneme İçin Notlar”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1990, Sayı 7, s.57-127; Bakır Çağlar, “Anayasa Yargısı ve Normatif Devreler Karşılaştırmalı Analizi: İlk Veriler”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1989, Sayı 6, s.117-158. “İlk Veriler” alt başlığına dikkat ediniz. Zira aynı tebliğin sonuç kısmının başlığı şudur: “Sonuç Yerine Bir Tespit, Bir Soru”.

[80].    Naz Çavuşoğlu, Anayasa Notları, İstanbul, Beta, 1997, 231 s.

[81].    İsmet Giritli ve Lale Sarmaşık, Anayasa Hukuku, İstanbul, Der Yayınları, 1998, 244 s.

[82].    Örneğin, Sarmaşık, “karma devletler” konusunu olduğu gibi sadece tek atıf ile Selçuk Özçelik’ten almıştır (Ibid., s.28-39). Oysa Özçelik de bu kısmı Kubalı’dan almıştı (Özçelik, op. cit., s.160).

[83].    Mümtaz Soysal, Anayasaya Giriş, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1969.

[84].    Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, İstanbul, Gerçek Yayınevi, Onbirinci Baskı, 1997, 281 s. Mümtaz Soysal’ın bu kitabının ismi de exégétique bir yaklaşıma sahip olduğu izlenimini yanlış yere vermektedir. “Anayasanın Anlamı” başlığı bize “Anayasanın Şerhi” ifadesine çağrıştırmaktadır.

[85].    Bkz. infra, Tablo 2.

[86].    Kemal Dal, Türk Esas Teşkilât Hukuku, Ankara, Bilim Yayınları, İkinci Baskı, 1986, 304 s. (Atıflar bu baskıyadır).

[87].    Bkz. Dal, op. cit., s.169 vd.

[88].    A.Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku, Ankara, Turhan Kitabevi, 1998 (Asıl metin 313 sayfa. Eklerle (11. Protokol ve 1982 Anayasası) birlikte 433 sayfa). Atıflar bu son baskıyadır.

[89].    Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.VII (Önsöz).

[90].    Ibid., s.29-44.

[91].    Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Yetkin Yayınları, Beşinci Baskı, 1998, 408 s.

[92].    Ibid., s.V.

[93].    Ibid.

[94].    Ibid.

[95].    Ibid. (Ancak yazarın plânladığı bu kitap, –1921 Anayasası (Ankara, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 1992) başlıklı çalışması bir yana bırakılırsa– görebildiğimiz kadarıyla bu güne kadar piyasaya çıkmamıştır.

[96].    Örneğin Ergun Özbudun, “1973 Türk Seçimleri Üzerine Bir İnceleme”, Bülent N. Esen’e Armağan, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1977, s.265-311.

[97].    Ergun Özbudun, Siyasal Partiler, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Üçüncü Baskı, 1982.

[98].    Juan J. Linz, Totaliter ve Otoriter Rejimler (Çev. Ergun Özbudun), Ankara, Siyasî İlimler Türk Derneği Yayınları, 1984.

[99].    Maurice Duverger, Siyasal Partiler (Çev.: Ergun Özbudun), Ankara, Bilgi Yayınevi, 1976.

[100].  Linz, op. cit.,

[101].  Samuel P. Huntigton ve Jorge I. Dominguez, Siyasal Gelişme (Çev.: Ergun Özbudun), Ankara, Siyasî İlimler Türk Derneği Yayınları, Tarihsiz.

[102].  Arend Lijphart, Çağdaş Demokrasiler (Çev.: Ergun Özbudun), Ankara, Siyasî İlimler Türk Derneği Yayınları ve Türk Demokrasi Vakfı Ortak Yayını, Tarihsiz (1988).

[103].  Samuel P. Huntigton, Üçüncü Dalgası (Çev.: Ergun Özbudun), Ankara, Yetkin Yayınları, 1996.

[104].  Giovonni Sartori, Karşılaştırmalı Anayasa Mühendisliği (Çev.: Ergun Özbudun), Ankara, Yetkin Yayınları, 1997.

[105].  Hangi eserlerinin atıf aldığı ve kimlerin Özbudun’a atıf yaptığı konusunda aşağıda toblo 1 ve 2’ye bakınız.

[106].  Sayılar için aşağıda tablo 1’e bkz.

[107].  Cem Eroğul, Anatüzeye Giriş, Ankara, İmaj Yayıncılık, Beşinci Baskı, 1997, s.316.

[108].  Bkz. supra, s.140.

[109].  Eroğul, Anatüzeye Giriş, op. cit., önsöz.

[110]Ibid.

[111]Ibid., s.26-27.

[112].  Bkz. supra, s.159-162.

[113].  Cem Eroğul, Çağdaş Devlet Düzenleri, Ankara, İmaj Yayıncılık, 1996.

[114].  Cem Eroğul, Anayasayı Değiştirme Sorunu: Bir Mukayeseli Hukuk İncelemesi, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1974.

[115].  Yavuz Sabuncu, Anayasaya Giriş, Ankara, İmaj Yayıncılık, Genişletilmiş Beşinci Baskı, 1997 (Asıl metin 210 sayfa. Kitapta ek olarak 1982 Anayasa verilmiştir).

[116].  Dinler, op. cit., s.130-133; Seyidoğlu, op. cit., s.139-141.

[117].  Bkz. supra, s.124.

[118].  Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Ankara, Siyasal Kitabevi, 1996, 225 s.

[119]Ibid., önsöz.

[120]Ibid.

[121].  Bkz. supra, s.124.

[122].  Mustafa Erdoğan, Liberal Toplum, Liberal Siyaset, Ankara, Siyasal Kitabevi, Yenilenmiş İkinci Baskı, 1998.

[123].  Erdoğan, Anayasal Demokrasi, op. cit., önsöz.

[124].  Mustafa Erdoğan, Demokrasi, Laiklik ve Resmî İdeoloji, Ankara, Liberal Düşünce Topluluğu, 1995; Mustafa Erdoğan, Rejim Sorunu, Ankara, Vadi Yayınları, 1997.

[125].  Özkan Tikveş, Teorik ve Pratik Anayasa Hukuku, İzmir, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, 1982, 528 s.

[126]Ibid., sunuş. İtalikler bize ait.

[127].  Fevzi Demir, Anayasa Hukukuna Giriş: Genel Esaslar ve Türk Anayasa Hukuku, İzmir, Barış Yayınları, Fekülteler Kitabevi, Beşinci Basım, 1998, 363 s. (Demir, op. cit., şeklindeki atıflar bu baskıyadır).

[128].  Aslında burada ayrıntılı örnek vermeye bile gerek yoktur. Okuyucu bir eline Demir’in kitabını alıp birinci sayfasını açar, diğer eline de İlhan Arsel’in Anayasa Hukuku: Demokrasi (op. cit.) kitabını alıp birinci sayfasını açar; ilk önce Demir’i, sonra Arsel’i okursa, Demir’in Arsel’i kaynak göstermeden nasıl satır satır kopyaladığı hemen görülecektir.

[129].  Demir, op. cit., s.31-37 ile Arsel, Anayasa Hukuku, op. cit., s.37-43’de yer alan paragraflar karşılaştırılabilir.

[130].  Zafer Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, İzmir, Barış Yayınları-Fakülteler Kitabevi, 1997 (Asıl metin 494 s. + 1982 Anayasası metni).

[131].  Seyidoğlu, op. cit., s.151; Dinler, op. cit., s.106. Keza Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu (Ankara, TDK Yayınları, 1996)’na göre de büyük “S” “sayı”nın kısaltmasıdır (s.82).

[132].  Christian Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, Çeviren: Burak Oder, Ankara, 1995. Kitabın ISBN numarası 0975-7218-03-0’dır. Kitapta varsa hangi yayınevi tarafından yayınlandığı ve keza hangi matbaada basıldığı belirtilmemiştir. Ben Ankara’da Turhan Kitabevi (Yüksel Caddesi, Kızılay)’nden aldım. Kitap birinci hamur kağıda basılıdır. Dizgisi ve baskısı kalitelidir.

[133]Ibid., s.5.

[134]Ibid., s.169-191.

[135].  Başlangıcından 1969 yılına kadar anayasa hukuku dersi okutmuş öğretim üyelerinin bir listesi Tarık Zafer Tunaya tarafından yapılmıştır (Bkz. Tunaya, op. cit., 1969, s.194-195). 1969 bu yana böyle bir listeyi oluşturmak şüphesiz çok yararlı olacaktır. Biz böyle bir listeyi oluşturmayı başaramadık. 20 civarında hukuk fakültesi 60-70 civarında iktisadî ve idarî bilimler fakültesi, siyasal bilgiler fakülteleri, iletişim fakülteleri, vb. vardır. Bunlar ile bağlantı kurmanın güçlüğü ortadadır. Bunlardan birçoğunun adresini bile bulmak mümkün değildir. Bunların bazılarının internette web sayfası olmasına rağmen ders programları, hangi dersin kim tarafından verildiği yoktur. Fakülte web sayfalarının bir çoğu sadece anasayfadan ibarettir. Fakültelerin web sayfalarına hiç olmazsa ders programlarını ve öğretim üyesi listesini koymaları uygun olur.

[136].  Doçentlik ve profesörlük takdim tezleri YÖK öncesi dönemde mevcut idi.

[137].  Tunçer Karamustafaoğlu, Yasama Meclisinde Komisyonlar, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1965; Tunçer Karamustafaoğlu, Seçme Hakkının Demokratik İlkeleri, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1970; Tunçer Karamustafaoğlu, Yasama Meclislerini Fesih Hakkı, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Adalet Yüksek Okulu Yayınları, 1982.

[138].  Fazıl Sağlam, Temel Hakların Sınırlanması ve Özü, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1982.

[139].  Oya Araslı, Adaylık Kavramı ve Türkiye’de Milletvekili Adaylığı, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1972.

[140].  Erdal Onar, Meclis Araştırması, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1977; Erdal Onar, 1982 Anayasasında Anayasayı Değiştirme Sorunu, Ankara, 1993.

[141].  Mehmet Turhan, Hükûmet Sistemleri ve 1982 Anayasası, Diyarbakır, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1989.

[142].  Ankara ekolüne mensup yazarlar da anayasa hukuku derslerinde siyasal bilim okutmuş, ancak bu konuların anayasa hukuku olduğunu iddia etmemiş ve bu konuları işledikleri kitaplara anayasa hukuku ismini vermemişlerdir.

[143].  Örneğin Erdoğan Teziç, David Easton’un sistem analizini Schwartzenberg, Duverger ve Leclercq gibi Fransız yazarlardan izlemektedir (Teziç, op. cit., s.103-106).

[144] Teknik Açıklama: Ulakbim, Haziran 1999’da Vedes projesi çerçevesinde 3 ay süreyle ISI (Institute for Scientific Information) tarafından hazırlanan Web of Science: Citation Databases’ı internet aracılığıyla üniversitelerin kullanıma açmıştır. Adresi: http://atlas.ulakbim.gov.tr/cgi-isi/CIW.cgi. Bu adreste iken, Uludağ Üniversitesi Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığından elde ettiğimiz username ve login’i yazarak, ISI (Institute for Scientific Information) tarafından hazırlanan Web of Science: Citation Databases’a girdik. Burada Social Sciences Citation Index’i seçerek tarama yaptık. Taramamızı 27 ve 28 Haziran 1999 tarihinde gerçekleştirdik. Taradığımız Social Sciences Citation Index’ler sadece 1996-1999 yıllarını kapsamaktadır. Daha eski yılları bakma imkanımız olmadı. İmkanı olanların bu araştırmayı eski yıllara ilişkin olarak yapmaları arzu edilir.

[145] Teknik Açıklama: Ulakbim Haziran 1999’da Vedes projesi çerçevesinde 3 ay süreyle SilverPlatter Information tarafından hazırlanan WebSPIRS’i internet aracılığıyla üniversitelerin kullanıma açmıştır. Adresi: http://atlas.ulakbim.gov.tr/8590. Bu adrese girip Uludağ Üniversetesi Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığından elde ettiğimiz username ve login’i girdikten sonra, Social Sciences Abstracts’ta tarama yaptık. Taramamızı 27 ve 28 Haziran 1999 tarihinde gerçekleştirdik. Taradığımız Social Sciences Abstracts’lar 1983-1999 yıllarını kapsamaktadır.

[146].  Bunların arasına Mümtaz Soysal’ın “100 Soruda” dizisinden çıkan “Anayasanın Anlamı” da katılabilir.

[147].  Örneğin, Oya Araslı’nın Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencilerinin ders notu ihtiyacını karşılamak için çıkarmış Anayasa Hukuku başlıklı bir teksiri vardır. Biz bunu bir genel eser olarak kabul edip, eleştiri kapsamına almadık. Zira, yıllardır imkânı olmasına rağmen, profesör Araslı bunu bir kitap haline getirip yayımlatmamıştır. Bu nedenle, kitap haline getirilmemiş bu teksir dolayısıyla da yazar eleştirilmemelidir. Ancak, bu teksir niteliğindeki notlarla yetinmeyip bunları kitap olarak yayınlayan yazarlar da eleştirileri göğüslemelidirler.

[148].  Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, op. cit., s.1.

[149]Ibid.

[150]Ibid., s.2.

[151].  Esen, Anayasa Hukuku: Genel Esaslar, op. cit., s.1. (1963’te yayınlanan Anayasa Hukuku kitabının “İlk Söz”ü).

[152].  Esen, Anayasa Hukuku: Genel Esaslar, op. cit., s.IV.

[153].  Bkz. supra, s.16.

[154]. Bu konuda bkz. Grzegorczyk, “Le positivisme comme méthodologie juridique”, op. cit., s.176, 179 ; Grzegorczyk, “La dimension positiviste des grands courants de la philosophie du droit”, op. cit., s.56-58; Troper, Pour une théorie juridique de l'Etat, op. cit., s.122.

[155]. Kelsen, General Theory of Law and State, op. cit.,preface, s.xiv. İtalikler bize ait.

[156]Ibid. İtalikler bize ait.

[157].  Üskül, op. cit.

[158]Ibid., s.118-129.

[159]. Troper’in işaret ettiği gibi Kelsen bu kavramı Max Weber’den ödünç almıştır (Troper, “Un système pur du droit”, op. cit., s.123; Troper, Pour une théorie juridique de l'Etat, op. cit., s.35).

[160]. Kelsen, Théorie pure du droit, op. cit., s.1-2.

[161]. Kelsen, General Theory of Law and State, op. cit.,preface, s.xiii. Bu konuda bkz. Troper, “Un système pur du droit”, op. cit., s.123; Troper, Pour une théorie juridique de l'Etat, op. cit., s.35.

[162].  Tunaya, op. cit., 1969, s.123.

[163].  Esen ve Kubalı ile Demokrat Parti Hükümeti arasındaki çatışma konusunda bkz. Tunaya, , op. cit., 1969, s.166-174.

[164].  Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.44; Aldıkaçtı, op. cit., s.138.

[165].  Aldıkaçtı, op. cit., s.138; Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.137.

[166].  Örneğin Bülent Tanör’e göre 27 Mayıs darbesi, “siyasal demokrasiyi kurumsallaştırmak isteyen bir sivil toplum canlılığı üzerine oturmuştu. ... Askeri müdahale başarılı olmuş ve meşruluk sorunu da yaratmamıştı. Ülkenin sivil demokratik güçleri ve kamuoyu büyük çapta ondan yana tutum almıştı” (Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri: 1789-1980, İstanbul, Afa, 1996, s.278). Mustafa Erdoğan’ın isabetle gösterdiği gibi, bu yargı büsbütün temelsizdir. Çünkü “(1) darbecilerin amacı ‘siyasal demokrasi kurumsallaştırmak’ olmayıp, devlete yurttaş iradesinden bağımsız olarak tepeden-inme biçimde yeniden yön vermek idi. Bu hangi açıdan bakarsanız bakın, antidemokratik bir zihniyet ve tutumun ifadesidir. (2) Darbeye yardımcı olan ortam, ‘sivil toplum canlılığı’ değil, sadece CHP sempatizanı bir grup üniversite hocası ve çok az sayıdaki üniversite öğrencisi ile, onlarla aynı ideolojik bakışı paylaşan basın camiası idi. Bu nedenle, bu kesimler arasında müdahalenin ‘meşruluk sorunu’ olmaması normaldi, ama meşruluk eğer sivil-toplumsal temelli bir şey ise halkın büyük çoğunluğunun sahnede olmadığı apaçık ortadaydı” (Erdoğan, Liberal Toplum, Liberal Siyaset, op. cit., s.396-397).

[167].  Tunaya, op. cit., 1969, s.113.

[168]Ibid., s.147.

[169]Ibid., s.166-167.

[170]Ibid., s.171.

[171]Ibid., s.175.

[172]Ibid., s.183.

[173].  1979-80 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 661 ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 340 öğrenci mezun olmuştur (Karayalçın, op. cit., 1981, s.8).

[174].  Örneğin İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1977-78 öğretim yılında 3, 1978-79 öğretim yılında 2, 1979-80 öğretim yılında 1; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde ise 1977-78 öğretim yılında 1, 1978-79 öğretim yılında 4, 1979-80 öğretim yılında 3 kişi hukuk doktoru olmuştur (Karayalçın, op. cit., 1981, s.10).

[175].  Karayalçın, op. cit.,  1981, s.10

[176].  Karayalçın, op. cit., 1994, s.29.

[177].  Fazıl Sağlam, Temel Hakların Sınırlandırılması ve Özü, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1982.

[178].  Cem Eroğul, Anayasayı Değiştirme Sorunu, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Yayınları, 1974.

[179].  Mehmet Turhan, Hükûmet Sistemleri ve 1982 Anayasası, Diyarbakır, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1989.

[180].  Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi gibi.

[181].  Örneğin, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 1982-1987 yıllarında tek sayı olarak çıkabilmiştir.

[182].  Bu vesileyle, 1988’de araştırma görevliliğimin başında Fransızca düzeyim yetersiz olmasına rağmen, 1992’de Fransızca KPDS’den 97/100, 1996’da Fransızca Doçentlik Dil Sınavından 100/100 aldığımı ve 1997’de İngilizce KPDS’den 82/100 aldığımı belirtmek isterim. 1988’de bilmediğim bir dilde, 1996’da kitap ve makale yayınladığımı da belirtmek sanıyorum yukarıdaki görüşlerimi desteklemek için yerinde olacaktır.

[183].  Örneğin Necmi Yüzbaşıoğlu’nun Türkiye’de Kanun Hükmünde Kararnameler Rejimi (İstanbul, Beta, 1996) isimli eseri baştan sona Türkçe kaynaklar kullanılarak yazılmıştır. Keza “önsöz”ünden “doçentlik çalışması” olarak hazırlandığı belirtilen Türk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku (İstanbul, İ.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, 1993) isimli kitabında yabancı dilde bir kaynağa tek bir atıf yoktur. Oysa yazarın kitabının 25 ilâ 80’inci sayfaları arasında incelediği konuların (Avrupa insan hakları hukuku