TÜRK ANAYASA HUKUKU SİTESİ

 anayasa.gen.tr

Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.481-552'den alınmıştır.

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr

 
Bölüm 15
Cumhurbaşkanı

 

Kemal Gözler

Bibliyografya.- Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.363-394; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.279-292; Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, op. cit., s.313-335; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.223-234; Kuzu, 1982 Anayasasının Temel Nitelikleri, op. cit., s.70-95; Tikveş, op. cit., s.178-184; Sabuncu, Anayasaya Giriş, op. cit., s.154-164; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.220-236; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş,  op. cit., s.87-92; Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.215-226; Orhan Aldıkaçtı, Modern Demokrasilerde ve Türkiye’de Devlet Başkanlığı, İstanbul, Kor Müessesesi, 1960; Mustafa Erdoğan, 1982 T.C. Anayasasına Göre Cumhurbaşkanının Hukukî Durumu, Doktora Tezi, Ankara, 1987 (Görülmemiştir); Burhan Kuzu, “Parlâmenter Rejimlerde Devlet Başkanının Konumu ve 1961-1982 Anayasalarında Durum”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt LIII, 1988-1990, Sayı 1-4, s.34-90; Ahmet Kerse, Türkiye’de 1961 Anayasası Göre Cumhurbaşkanı, İstanbul, Sümer Matbaası, 1973; Cem Eroğul, “Cumhurbaşkanının Denetim İşlevi”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt XXXIII, 1978, Sayı 1-2, s.35-57; Bahri Savcı, “Devlet Başkanı-Meclis Çatışması”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt XVIII, 1963, Sayı 3-4; s.319-340; Turan Güneş, “Devlet Başkanı - Meclis Çatışması”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt XIX, Haziran 1964, Sayı 2, s.175-192; Orhan Aldıkaçtı, “1961 Anayasasında Devlet Başkanı Kararnamelerinin İmzalanması”, Mukayeseli Hukuk Araştırmaları Dergisi, Yıl 1, 1968, Sayı 2, s.30-46; Yılmaz Aliefendioğlu, “Yasaların Cumhurbaşkanınca Geri Gönderilmesi”, Amme İdaresi Dergisi, Cilt 21, Mart 1988, Sayı 1, s.5-38; Erdoğan Teziç, “Cumhurbaşkanının Geri Gönderme Yetkisi”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1987, Cilt 3, s.83-105.

 

PLÂN:

I. Cumhurbaşkanının Seçimi

II. Cumhurbaşkanlığı Görevinin Başlaması ve Sona ermesi

III. Cumhurbaşkanına Vekâlet

IV. Cumhurbaşkanının Görev ve Yetkileri

V. Cumhurbaşkanının Tek Başına Yapacağı İşlemler Sorunu

VI. Cumhurbaşkanı Kararnameleri İmzalamak Zorunda mıdır?

VII. Cumhurbaşkanının Sorumluluğu

VIII. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği

IX. Devlet Denetleme Kurulu

Yukarıda da belirttiğimiz gibi 1982 Anayasasının kurduğu yürütme organı “düalist” yapıdadır. Bir tarafta Cumhurbaşkanı diğer tarafta ise Bakanlar Kurulu bulunur. Biz bu bölümde Cumhurbaşkanını inceleyeceğiz. Cumhurbaşkanı, Anayasanın üçüncü kısmının ikinci bölümü altında 101 ilâ 108’inci maddelerinde düzenlenmiştir. Burada sırasıyla Cumhurbaşkanının seçimini, göreve başlaması ve görevinin sona ermesini, Cumhurbaşkanına vekaleti, Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini, Cumhurbaşkanının sorumluluğunu, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğini ve Devlet Denetleme Kurulunu göreceğiz

I. Cumhurbaşkanının Seçimi 

Bu başlık altında Cumhurbaşkanı seçilme şartlarını ve seçim usûlünü göreceğiz.

A. Cumhurbaşkanı Seçilme Yeterliliği

Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliği Anayasamızın 101’inci maddesinde düzenlenmiştir. 101’inci  maddeye göre,

“Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisince kırk yaşını doldurmuş ve yükseköğrenim yapmış kendi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından... seçilir”.

Buna göre, Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliğinin şartları şunlardır:

1. Türk Vatandaşlığı

Cumhurbaşkanı olmak için gereken bir şart Türk vatandaşlığına sahip olmaktır. Milletvekili seçilme yeterliliğine ilişkin olarak vatandaşlık şartı hakkında yaptığımız açıklamalar burada da tekrarlanabilir. Çifte vatandaşlık, kanımızca Cumhurbaşkanı seçilmeye engel değildir. Keza, kanımızca, vatandaşlığın sonradan kaybı da Cumhurbaşkanı sıfatının düşmesi sonucunu doğurmaz. Bu konudaki tartışmalar için yukarıda milletvekili seçilme yeterliliğine ilişkin yaptığımız tartışmalara bakılabilir[1].

2. Kırk Yaşını Doldurmuş Olmak

Bu Cumhurbaşkanının “olgunluğunu” sağlamaya yönelik bir şarttır[2]. Anayasa kırk yaşını “doldurmuş” olmayı aradığına göre, bu yaşa girmek yetmez, bu yaşı bitirip 41 yaşından gün almış olmak gerekir.

 

3. Yüksek Öğrenim Şartı

Anayasamıza göre Cumhurbaşkanı seçilebilmek için “yükseköğrenim yapmış” olmak gerekir. Buna göre, ilkokul, ortaokul ve lise mezunları Cumhurbaşkanı olamazlar. Acaba iki yıllık meslek yüksek okulu mezunları, yahut bir dört yıllık bir fakültenin ilk iki yılını tamamlayıp ön lisans diploması alıp ayrılanlar “yükseköğrenim yapmış” olarak kabul edilip Cumhurbaşkanı adayı olabilirler mi? Kanımızca, “yüksek öğrenim”den ne anlaşılacağını 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa göre belirlemek gerekir. Yükseköğretim Kanunu, yüksek öğretimi ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora aşamalarına ayırarak düzenlemiştir. Buna göre, iki yıllık bir programı bitirip ön lisans diploması alanları da yüksek öğrenim yapmış olarak kabul etmek gerekir. Anayasa sadece yüksek öğrenimden bahsetmekte, lisans öğreniminden bahsetmemektedir. Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı harp okulları, akademileri, emniyet teşkilâtına bağlı polis akademisi mezunlarını da “yüksek öğrenim yapmış” kişi olarak kabul etmek gerekir. Çünkü bu kurumlar da Anayasanın 132’nci maddesine göre, bir “yükseköğretim kurumu”dur.

1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu böyle bir öğrenim şartı aramıyordu. Bu şart ilk defa 1961 Anayasası tarafından konulmuştur. Bu şartın konulmasındaki asıl neden, 1950-60 döneminde Cumhurbaşkanlığı yapan ve yüksek öğrenim görmemiş olan Celal Bayar’a  duyulan tepkidir[3]. Gerçekten de, Temsilciler Meclisi görüşmelerinde, yüksek öğretim şartının konulması yolunda önergeyi veren Ahmet Karamüftüoğlu,

“devletin reisi nasıl olur da tahsilsiz olabilir? Bunun acısını az mı çektik?[4]... Türk devletini temsil edecek adamda tahsil ve kültür seviyesinin aranması en masum ve haklı bir tekliftir”[5]

diyerek önergesini savunmuştur.

Kanımızca, Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliği için böyle bir öğrenim şartının aranması makul bir şart olarak kabul edilemez. Bu şart, seçilme hakkının demokrasiyle bağdaşmaz aşırı bir sınırlandırılması niteliğindedir. İlkokul, ortaokul ve lise mezunlarının Cumhurbaşkanlığı görevini yapamayacakları, üniversite mezunlarının bu görevi daha iyi yapabilecekleri iddiası, ispatı mümkün bir iddia değildir. Bilindiği gibi, ülkemizde, Başbakanın ve bakanların üniversite mezunu olması şart değildir. Ülkeyi yönetme yeteneği ile öğrenim arasında bir ilgi gerçekten varsa, bu öğrenim şartını, sadece Cumhurbaşkanı için değil, başbakan, bakanlar ve milletvekilleri için de aramak gerekir. Keza, eğer öğrenim ile devlet yöneticiliği arasında doğru bir orantı varsa, Cumhurbaşkanı ve başbakan, bakan adaylarından lisans diploması değil, yüksek lisans ve doktora diploması da istenmelidir.

Her halükârda bu düşünceler anti-demokratik düşüncelerden esinlenmektedir. Günümüzde Türkiye’de üniversite mezunlarının sayısı yinede nispeten artmıştır. Ancak 1960’lı yıllarda ülkemizde nüfusun çok az bir kısmının üniversite mezunu olduğu göz önünde bulundurulursa, bu şartın ne kadar sakıncalı olduğu ortaya çıkar.

4. Milletvekili Olmak veya Milletvekili Seçilme Yeterliliğine Sahip Olmak

Anayasamızın 101’inci maddesine göre, Cumhurbaşkanı seçilebilmek için milletvekili veya milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olmak gerekir[6]. Genellikle bir yasama döneminde kimin milletvekili olduğu tartışmasız olarak bellidir. Bu nedenle bunun üzerinde durmaya gerek yoktur. Milletvekili seçilme yeterliliğinin şartlarını ise yukarıda milletvekillerini incelediğimiz bölümde gördük. Bu nedenle burada aynı şartları bir kez daha tekrarlamıyoruz[7]. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi olmayan ama milletvekili seçilme yeterliliğine sahip birinin Cumhurbaşkanlığına aday gösterilebilmesi “Meclis üye tamsayısının en az beşte birinin yazılı önerisiyle mümkündür” (m.101/2).

5. Daha Önce Cumhurbaşkanlığı Yapmamış Olmak

Anayasanın 101’inci maddesinin son fıkrasına göre, “bir kimse, iki defa Cumhurbaşkanı seçilemez”[8]. Bundan şu sonuç çıkmaktadır ki, bir defa Cumhurbaşkanı olan bir kimse, bir daha Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliğini kaybetmektedir. Bu mutlak bir yasaktır. Araya zaman girse de Cumhurbaşkanı tekrar Cumhurbaşkanı olarak seçilemez. Diğer bir ifadeyle burada “arka arkaya iki defa seçilme yasağı” yok, iki kere seçilme yasağı vardır.

 

B. Seçme Yetkisi

Anayasamızın 101’inci maddesine göre Cumhurbaşkanı seçme yetkisi münhasıran Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Cumhurbaşkanını seçme yetkisinin kime olacağı sorunu basit usûlî bir sorun değildir. Bu doğrudan hükûmet sistemi ile alâkalıdır. Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından değil de, halk tarafından seçilmesi, doğrudan parlâmenter sistemin terk edilmesi sonucunu doğurur.

C. Seçim Usûlü

Cumhurbaşkanının seçim usûlü  Anayasanın 102’nci maddesinde tüm ayrıntılarıyla düzenlenmiştir.

Seçim Süresi.- Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından otuz gün önce veya Cumhurbaşkanlığı makamının boşalmasından on gün sonra Cumhurbaşkanlığı seçimine başlanır ve seçime başlama tarihinden otuz gün içinde sonuçlandırılır (Anayasa, m.102/2). Bu sürenin ilk on günü içinde adayların Meclis Başkanlık Divanına bildirilmesi ve kalan yirmi gün içinde de seçimin tamamlanması gerekir (m.102/2). Cumhurbaşkanı görev süresinin sona ermesi veya Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması durumlarında Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde değilse hemen toplantıya çağrılır (m.102/1).

Oylama Usûlü.- Anayasamızın 102’nci maddesinin birinci fıkrasına göre, Cumhurbaşkanı “gizli oyla” seçilir. Bu nedenle, siyasî parti gruplarının, milletvekillerinin oylarını etkilemesi mümkün değildir. Oylamanın gizli olması, Cumhurbaşkanı adayının siyasî partilerden bağımsız olmasına da hizmet eder.

Yeter Sayı.- Kural olarak Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilir. Burada üye tamsayısı dendiğine göre, bu sayı, 550’dir. Ölenler, istifa edenler, milletvekilliği düşenler bu sayıdan düşülmez. Buna göre üçte iki çoğunluk 366 oy etmektedir.

Turlar .- Anayasamız seçilmek için üye tamsayısının üçte iki çoğunluğunu kural olarak kabul ettiyse de, bu çoğunluğa ulaşılamaması durumunda kilitlenmeyi önlemek için, ikinci, üçüncü ve dördüncü tur oylamalar yapılmasını öngörmüştür. Bu turlar arasında Anayasaya göre en az “üçer gün” olmalıdır (Anayasa, m.102/3).

Birinci ve İkinci Tur Oylama.- Birinci ve ikinci tur oylamada Cumhurbaşkanı seçilmek için yeter sayı Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte ikisidir (m.102/3).

Üçüncü Tur .- İlk iki tur oylamada çoğunluk sağlanamazsa üçüncü oylamaya geçilir. Üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğunu, yani 276 oy sağlayan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.

Dördüncü Tur .- Üçüncü tur oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu sağlanamadığı takdirde, üçüncü oylamada en çok oy almış bulunan iki aday arasında dördüncü oylama yapılır. Bu turda da seçilmek için yeter sayı üye tamsayısının salt çoğunluğu, yani 276’dır.

Dördüncü tur oylamada da üye tamsayısının salt çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı seçilemediği takdirde derhal Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimleri yenilenir (m.102/3).

Bu hüküm 1961 Anayasası döneminde Cumhurbaşkanının seçilmesinde ortaya çıkan kilitlenmeden ders alınarak oluşturulmuştur. Bilindiği gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi 12 Mart 1980 günü Cumhurbaşkanı seçimlerine başlamış; ama 12 Eylül 1980 tarihine gelindiğinde hâlâ Cumhurbaşkanı seçememişti.

1982 Anayasasının öngördüğü seçimlerin yenilenmesi yaptırımı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin üzerinde “Demokles’in kılıcı” gibi sallandığından, Meclisin Cumhurbaşkanı seçememesi ihtimali çok azdır. Zira, milletvekilliklerinin sona ermesini istemeyen milletvekillerinin salt çoğunluğu şu ya da bu şekilde dördüncü tura katılan iki adaydan biri üzerinde toplanacaktır. Bu hüküm, 1982 Anayasasının öngördüğü kriz giderici hükümlerden biridir.

Görüldüğü gibi, 1982 Anayasası kriz giderici tedbirler almakla birlikte, Cumhurbaşkanının seçimi için “üye tamsayısının salt çoğunluğu” kuralından vazgeçmemiştir. Dördüncü turda, en çok oy alan adayın Cumhurbaşkanı seçilmesi görüşü kabul edilmemiştir. Anayasa, devleti temsil edecek kişinin hiç olmazsa, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyunu alması gerektiği fikrine sadık kalmıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin Cumhurbaşkanı seçme kararı bir parlâmento kararı niteliğindedir.

Örnek 15: Cumhurbaşkanı Seçme Kararı 
(Resmî Gazete, 6 Mayıs 2000, Sayı 24041).

TBMM Kararı

Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer'in  
Cumhurbaşkanı Seçildiğine Dair Karar

 Karar No. 695                                                                                                                                                                       Karar Tarihi: 5.5.2000

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 5.5.2000 tarihli 90 ıncı Birleşiminde, Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer (330) oy ile Türkiye Cumhurbaşkanı seçilmiştir.

II. Cumhurbaşkanlığı Görevinin başlaması ve sona ermesi

Görev Süresi.- Cumhurbaşkanının görev süresi yedi yıldır. Anayasanın 101’inci maddesine göre, “Cumhurbaşkanı yedi yıllık bir süre için seçilir”. Yine aynı madde, “bir kimsenin iki defa Cumhurbaşkanı seçilemeyeceğini öngörmüştür”.

Şimdi, Cumhurbaşkanının göreve başlamasını ve bu görevin sona ermesini görelim.

A.     Göreve Başlama

Cumhurbaşkanının göreve başlamasını görmeden önce görev süresi dolan eski Cumhurbaşkanının durumuna bir göz atmak uygun olur.

1. Görev Süresi Dolan Cumhurbaşkanının Durumu

Anayasamız eski Cumhurbaşkanının görev süresi daha dolmadan, yeni Cumhurbaşkanının seçilmesini mümkün kılan süre ve usûlleri öngörmüştür. Pratikte de, daha eski Cumhurbaşkanının süresi dolmadan yeni Cumhurbaşkanı seçilmektedir. Ancak, yeni Cumhurbaşkanının seçiminin uzaması ve dördüncü turda da yeni Cumhurbaşkanı seçilememesi nedeniyle Meclisin seçimlerinin yenilenmesi ihtimali vardır. Bu durumlarda, normal görev süresi biten eski Cumhurbaşkanı görevde kalır mı? Yoksa yerine vekili, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı mı bakar? Anayasamızın 102’nci maddesinin son fıkrası bu soruya açıkça şu cevabı vermiştir: “Seçilen yeni Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanının görevi devam eder”. Oysa 1961 Anayasası döneminde Cumhurbaşkanının görev süresi bitince, yerine Cumhuriyet Senatosu başkanı vekalet ederdi.

2. Göreve Başlayıncaya Kadar Cumhurbaşkanı Seçilen Kişinin
Statüsü

Anayasamız Cumhurbaşkanının tarafsızlığını sağlamak amacıyla, “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer” demektedir (m.101/son). Bu fıkra ne zaman hüküm doğurur? Cumhurbaşkanı seçimi, görevdeki Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından birkaç hafta önce sonuçlanabilir.

Bu durumda, Cumhurbaşkanı seçilen kişinin hangi tarihte partisiyle ilişiğinin kesileceği ve milletvekilliğinin düşeceği tartışması ortaya çıkabilir. Anayasamızda bu konuda açıklık yoktur. Ancak, Cumhurbaşkanı seçilen kişinin henüz göreve başlamadığına göre, onun tarafsızlığını sağlamaya yönelik bu fıkranın derhal hüküm doğurmaması gerekir. Kanımızca, Cumhurbaşkanı seçilen kişinin partisi ile ilişiği Cumhurbaşkanlığı görevine başladığı tarihte kesilir. Keza milletvekilliği sıfatı da Cumhurbaşkanlığı görevine başladığı tarihte sona erer. Milletvekilliği sıfatının daha önce sona erdiği kabul edilirse ortada izahı güç bir boşluk ortaya çıkacaktır. Cumhurbaşkanı seçilen kişi, göreve başlayıncaya kadar geçecek birkaç haftada milletvekilliği statüsünden mahrum kalacaktır. Bu malî, hukukî ve cezaî bakımdan farklı sonuçlar doğurur. Örneğin bu dönemde Cumhurbaşkanı seçilen kişinin yasama dokunulmazlığı olmayacak mıdır? Bunun herhangi bir makul nedeni yoktur.

Ancak uygulama ters yönde olmuştur. Kenan Evren’in görev süresinin sona ermesinden otuz gün önce başlayan seçimin üçüncü turunun yapıldığı 31 Ekim 1989 günü İstanbul Milletvekili Turgut Özal Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Turgut Özal’ın aynı gün milletvekilliği sona ermiştir. Oysa Özal, Cumhurbaşkanlığı görevine Evren’in  görev süresinin tamamlandığı 9 Kasım 1989 günü başlamıştır[9].

3. Andiçme

Anayasamızın 103’üncü maddesine göre, Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde andiçer:

“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”

Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 122’nci maddesine göre, yeni Cumhurbaşkanının andiçme töreni Eski Cumhurbaşkanının görev süresinin dolduğu gün yapılır.

Yine aynı maddeye göre, Cumhurbaşkanlığı, Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından başka bir sebeple boşalmışsa, andiçme töreni, seçimden hemen sonraki oturumda yapılır.

Cumhurbaşkanının Genel Kurula nasıl alınacağı ve hitabet kürsüsünde nasıl andiçeceğine ilişkin usûl İçtüzüğün 122’nci maddesinde ayrıntılarıyla düzenlemiştir.

4. Göreve Başlama Anı (Görev Süresinin Başlangıç Anı )

Yeni seçilen Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanlığı sıfatını hangi anda kazanır? Yani hangi anda göreve başlamış sayılır? Diğer bir ifadeyle yedi yıllık sürenin başlangıç anı nedir? Yukarıda da belirtildiği gibi, Cumhurbaşkanı seçilen kişi seçilir seçilmez bu göreve başlamaz. Zira eski Cumhurbaşkanının görev süresi daha dolmamıştır.

Yeni Cumhurbaşkanının seçilmiş olduğu bir durumda, eski Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasıyla, yeni Cumhurbaşkanı otomatik olarak Cumhurbaşkanlığı sıfatını kazanmış olur mu? Yoksa Cumhurbaşkanlığı sıfatı yemin ile mi kazanılır?

Yukarıda da belirtildiği gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü andiçme gününü eski Cumhurbaşkanının görev süresinin dolduğu gün olarak tespit etmektedir. Bu bakımdan genelde bir uyuşmazlık olmaz. Ancak çeşitli nedenlerle (hastalık vs.), yeni Cumhurbaşkanı andiçmeye gelememiş olabilir. Bu durumda Cumhurbaşkanlığı sıfatını kazanmış mıdır?

Bu soruya olumsuz yanıt vermek gerekir. Zira Anayasamızın 103’üncü maddesinin yazılış tarzı (Cumhurbaşkanı görevine başlarken...), andiçmenin göreve başlamanın bir şartı olduğu izlenimini vermektedir. Bu nedenle, Cumhurbaşkanının göreve başlama anı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda andiçmenin bittiği anı kabul etmek gerekir. Eski Cumhurbaşkanının Cumhurbaşkanlığı sıfatı da bu an sona erer.

B. Cumhurbaşkanlığı Görevinin Sona Ermesi Halleri

Şimdi Cumhurbaşkanlığı görevini sona erdiren halleri görelim.

1. Sürenin Dolması

Cumhurbaşkanlığı görevini sona erdiren normal hal Cumhurbaşkanlığı süresinin dolmasıdır.

Yukarıdaki açıklamalarımızdan da anlaşılacağı üzere eski Cumhurbaşkanı yeni Cumhurbaşkanı seçilen kişinin Türkiye Büyük Millet Meclisi huzurunda andiçmeyi bitirdiği ana kadar görevde kalır.

Ancak Cumhurbaşkanının normal görev süresi olan yedi yılın ne zaman biteceğininin de hesaplanması gerekir. Çünkü Anayasaya göre yeni Cumhurbaşkanı seçimlerine bu sürenin dolmasından otuz gün önce başlanır. Keza Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 122’nci maddesine göre, yeni Cumhurbaşkanının andiçme töreni eski Cumhurbaşkanının görev süresinin dolduğu gün yapılır. O nedenle eski Cumhurbaşkanının görev süresinin dolduğu günü tespit etmek gerekir.

Yedi yıllık sürenin hesaplanmasında, idare hukukundaki süre hesaplama kurallarından hareket edebiliriz[10]. Süre “yıl” olarak tespit edildiğine göre, yedi yıllık süre, andiçmenin yapıldığı yıldan sonraki yedinci yılda, andiçmenin yapıldığı güne rastlayacak gün saat 24.00’de sona erer. Örneğin, dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 16 Mayıs 1993 günü andiçip göreve başladığına göre, görev süresi 16 Mayıs 2000 günü saat 24.00’da sona erer.

2. Çekilme  (İstifa)

Anayasanın 106’ncı maddesinde Cumhurbaşkanının “çekilme” hali öngörülmüştür. Yani, Cumhurbaşkanı da, kişiliğine bağlı bir hak olan, “istifa etme” hakkını kullanabilir. Anayasanın 106’ncı maddesi “çekilme”yi bir “Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması sebebi” saymıştır. Anayasanın 102’nci maddesi de, “Cumhurbaşkanlığı makamının boşalmasından on gün sonra, Cumhurbaşkanlığı seçimine başlanacağını” öngörmüştür. Keza, 106’ncı madde, bu durumda yeni Cumhurbaşkanı seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının Cumhurbaşkanlığına vekalet edeceğini ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanacağını öngörmüştür.

3. Ölüm

Anayasanın 106’ncı maddesinde Cumhurbaşkanının “ölüm” hali öngörülmüştür. Cumhurbaşkanının ölmesi, bir “Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması sebebi”dir. Anayasanın 102’nci maddesi de, “Cumhurbaşkanlığı makamının boşalmasından on gün sonra, Cumhurbaşkanlığı seçimine başlanacağını” öngörmüştür. Keza, 106’ncı madde, bu durumda yeni Cumhurbaşkanı seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının Cumhurbaşkanlığına vekalet edeceğini ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanacağını öngörmüştür.

4. “Başka Bir Sebeple” Cumhurbaşkanlığı Makamının Boşalması

Bu “başka bir sebep”, Cumhurbaşkanının, Cumhurbaşkanlığı görevini ifa etmesini sürekli olarak engelleyecek herhangi bir neden olabilir. Örneğin Cumhurbaşkanının iyileşmesi mümkün olmayan akıl hastalığına düşmesi ya da iyileşmesi mümkün olmayan ve Cumhurbaşkanının vazifesini yapmaya engel teşkil eden bir hastalığa yakalanması örnek gösterilebilir.

Uygulamada Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel , 1966 yılının başlarında komaya girmiştir. Gülhane Askeri Tıp Akademisi ve Ankara Hastanesi hekimlerinden oluşan ve kendisine “Müşterek Sağlık Kurulu” ismi verilen bir Kurul, Cemal Gürsel’in 47 günden beri komada bulunduğunu ve o günkü tıp olanaklarına göre komadan çıkmasının mümkün olmadığına ve keza devlet başkanlığı görevini ifa etmesinin tıbben mümkün olmadığına dair bir rapor düzenlemiştir. Bu rapor, Başbakanlık tezkeresiyle Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuştur. Bu tezkere ve tezkereye bağlı olan rapor, 28 Mart 1966 tarihinde Meclis başkanı tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisinde okutturulmuştur. Bu durumda, Cumhurbaşkanlığı makamının “başka bir sebep” ile boşaldığı varsayılarak Cevdet Sunay aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Cumhurbaşkanı seçilmiştir[11].

Cumhurbaşkanının şahsı bir anayasal makamdır. Böylesine önemli bir kişinin hastalığı sebebiyle Cumhurbaşkanlığı makamının boşaldığına karar verilmesi haliyle çok önemli bir konudur ve kötüye kullanılmaya müsaittir. Bu nedenle, böyle bir durumda hangi usûlün izleneceğinin Anayasa tarafından belirtilmesi yerinde olurdu. Örneğin Cemal Gürsel’in Cumhurbaşkanı görevinin sona ermesine yol açan rapor, kuruluş tarzı bakımından hiçbir anayasal ve yasal dayanağı olmayan bir kurul tarafından düzenlenmiştir. Bu raporun Başbakanlık tezkeresiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gönderilmesi Meclis Başkanının da bunu okutturması, eski Cumhurbaşkanının görevinin sona ermesi sonucunu doğurmuştur.

Sağlık nedeniyle görevini sürekli olarak ifa edememe durumunda Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması usûlü Anayasada düzenlenmediğine göre kanunla düzenlenmelidir. Bu konuda yetkili sağlık kurulu olarak Adlî Tıp Kurumuna görev verilebilir[12]. Adlî Tıp Kurumunun raporundan sonra, Cumhurbaşkanlığı makamının boşaldığına Anayasa Mahkemesi karar verebilir. Keza Adlî Tıp Kurumu raporundan sonra Cumhurbaşkanlığı makamının boşaldığına karar verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisine de verilebilir. Bu konuda bir içtüzük değişikliği yapmak uygun olabilir. Her halükârda, bir sağlık kurulu raporuyla yetinilmemesi ve bir anayasal organın karar vermesi uygun olur[13].

5. Vatana İhanet ile Suçlandırılma

Cumhurbaşkanlığı görevini sona erdiren nedenlerden biri de, vatana ihanet ile suçlandırılma olabilir. Anayasamızın 105’inci maddesinin son fıkrası “Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır” demektedir. Bu durumda Cumhurbaşkanını yargılayacak makam, Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesidir (Anayasa, m.148/3). Ancak “vatana ihanetten dolayı suçlandırma”nın, yani Yüce Divana sevk kararının, keza, Yüce Divanda Cumhurbaşkanının yargılanmasının ve mahkûm olmasının, Cumhurbaşkanlığı görevini sona erdirip erdirmediği konusunda Anayasada bir hüküm yoktur. Ancak genelde, Meclis tarafından Yüce Divana sevk edilen Cumhurbaşkanının Cumhurbaşkanlığından düşmüş sayılacağı kabul edilmektedir[14]. Burada genellikle, Cumhurbaşkanının Yüce Divana sevki ile bakanların Yüce Divana sevki arasında benzerlik kurularak sonuç çıkarılmakta ve denmektedir ki, meclis soruşturması sonucunda Yüce Divana sevk edilen bakan, nasıl bakanlıktan düşmüş sayılıyorsa (m.113/3), Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından vatana ihanetten dolayı suçlandırılıp Yüce Divana sevk edilen Cumhurbaşkanının da Cumhurbaşkanlığından düştüğü kabul edilmelidir[15].

Kanımızca, burada açıkça “kıyas” yapılmaktadır. Kamu hukukunda kıyas çoğunlukla geçerli değildir. Kamu hukuku yetkileri, verilmiş yetkiler olduğuna göre, bunlar mahiyeti gereği istisnaî yetkilerdir. Böyle yetkiler, kıyas yoluyla genişletilemez. Vatana ihanetten suçlandırılan bir Cumhurbaşkanının Yüce Divana sevk edilmesi durumunda, Cumhurbaşkanının görevinin sona erdiği fikri makul ve mantıklı bir fikirdir. Ancak, bir fikrin “makul ve mantıklı” olmasından bir hukuk kuralı çıkarılamaz. Zira, pozitivist hukuk anlayışında[16], hukuk kuralları beşerî iradeden kaynaklanır, bir şeyin kendi “rasyonalite”sinden değil. Böyle bir sonucu kabul etmek için, tabiî hukuk anlayışına[17] veya post-pozitivist bir anlayışa[18] sahip olmak gerekir. Sonuç olarak, kanımızca, vatana ihanet suçlandırmasıyla Yüce Divana sevk edilen bir Cumhurbaşkanının Cumhurbaşkanlığının sona erip ermediği konusunda Türk hukuk düzeninde bir norm yoktur.

III. Cumhurbaşkanına vekâlet

Anayasamızın “Cumhurbaşkanına Vekillik Etmek” başlıklı 106’ncı maddesine göre,

“Cumhurbaşkanının hastalık ve yurtdışına çıkmak gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde görevine dönmesine kadar; ölüm, çekilme veya başka bir sebeple Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması halinde de yenisi seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanlığına vekillik eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır”.

Görüldüğü gibi, Cumhurbaşkanına vekâlet görevi, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı”na verilmiştir.

Maddede italik olarak verdiğimiz ifadelerden de anlaşılacağı üzere Cumhurbaşkanına vekâlet iki ayrı halde söz konusudur: “Cumhurbaşkanının geçici olarak görevinden ayrılması hali” ve “Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması hali”.

A. Cumhurbaşkanının geçici olarak görevinden ayrılması hali

Anayasanın 106’ncı maddesi, “Cumhurbaşkanının geçici olarak görevinden ayrılması hali” olarak açıkça “hastalık” ve “yurtdışına çıkmak” hallerini saymıştır. Ancak bunlar “sınırlı sayıda” değildir. Anayasa, “hastalık ve yurtdışına çıkmak gibi sebeplerle” dediğine göre, bunlara benzer diğer sebeplerin ortaya çıkması da mümkündür. Örneğin Cumhurbaşkanının kaçırılması, rehin alınması veya savaş sırasında bir başka devlet tarafından esir alınması durumunda durum böyledir. Cumhurbaşkanının “geçici olarak görevinden ayrılmış olduğu” kabul edilerek yerine vekâlet ile bakılabilir.

Bu durumlarda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanına “görevine dönmesine” kadar vekâlet eder.

B. Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması hali

Anayasanın 106’ncı maddesi, “Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması” sebebi olarak “çekilme”, “ölüm” ve “başka bir sebeb”i saymıştır. Biz bunları biraz yukarıda Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması halleri olarak gördüğümüz için, bunlara burada tekrar değinmiyoruz.

Bu durumlarda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanına “yenisi seçilinceye kadar” vekâlet eder.

C. Vekilin yetkileri

Anayasamıza göre, Cumhurbaşkanına vekillik eden Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, “Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır” (m.106). Anayasamızın ifadesine bakılırsa, vekil, Cumhurbaşkanının ait bütün yetkileri kullanabilir. Ancak, genellikle doktrinde, vekilin “olağan idarî yetkileri” kullanması gerektiği, başbakanı atamak, Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimlerini yenilenmesine karar vermek gibi çok önemli yetkilerinin ise vekil tarafından kullanılmayacağı ileri sürülmektedir[19]. Bu konuda ileri sürülen görüşler ne kadar tutarlı olursa olsun, bu konuda Anayasada açık bir hüküm olmadığı ortadadır. Vekilin Cumhurbaşkanının hangi yetkilerini kullanıp kullanamayacağı konusunda bir pozitif hukuk kuralı yoktur.

IV. Cumhurbaşkanının Görev ve Yetkileri 

Anayasamız, Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini çok ayrıntılı olarak 104’üncü maddede “yasama ile ilgili olanlar”, “yürütme alanına ilişkin olanlar” ve “yargı ile ilgili olanlar” şeklinde gruplandırıp tek tek saymıştır. 104’üncü madde, bu saymayı yapmadan önce ilk fıkrasında,

“Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir”

demektedir. Bu ilk fıkradan Cumhurbaşkanının iki temel görevi ortaya çıkmaktadır: Temsil görevi ve gözetme görevi.

Temsil Görevi .- Anayasanın 104’üncü  maddesine göre, Cumhurbaşkanının “devletin başı” olma sıfatıyla, “temsilcilik görevi” vardır. Cumhurbaşkanı bu sıfatla “Türkiye Cumhuriyeti”ni ve “Türk Milletinin birliği”ni, içerde ve dışarda temsil eder.

Devleti dış ilişkilerinde devlet başkanının temsil etmesi milletlerarası hukukta yerleşmiş bir ilkedir[20]. Milletlerarası hukukta, devlet başkanları, devletlerin milletlerarası kişiliklerinin temsilcisi olarak kabul edilmektedir[21]. Türkiye Cumhuriyetinin milletlerarası ilişkileri alanında temsil etme yetkisi de Anayasanın 104’üncü maddesine göre Cumhurbaşkanına aittir.

Anayasamızın Cumhurbaşkanı seçilen kişinin partisiyle ilişiğinin kesilmesini öngören hükmü, her halde bu “Türkiye Cumhuriyetini” ve “Türk Milletinin birliği”ni temsil etme görevini tam anlamıyla sağlamak içindir.

Gözetme Görevi .- Diğer yandan, Cumhurbaşkanının “gözetme görevi” de vardır. 104’üncü maddeye göre, Cumhurbaşkanı “Anayasanın uygulanmasını” ve “devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışması”nı gözetir.

* * *

104’üncü madde, Cumhurbaşkanının temsil görevi ve gözetme görevini yerine getirebilmesi amacıyla yapacağı görev ve kullanacağı yetkileri saymıştır. Bu görev ve yetkileri 104’üncü madde üç gruba ayırarak saymıştır: (a) Yasama ile ilgili olanlar. (b) Yürütme ile ilgili olanlar. (c) Yargı ile ilgili olanlar.

Biz de 104’üncü maddenin sistemine paralel olarak, Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini üçe ayırarak inceleyebiliriz.

A. Cumhurbaşkanının Yasama İle İlgili Görev ve yetkileri

Biz burada bu görev ve yetkileri önem sırasına göre değil, 104’üncü maddede sayılış sırasına göre vereceğiz.

1. Yasama Yılının İlk Günü  Türkiye Büyük Millet Meclisinde Açılış Konuşmasını  Yapmak

Anayasanın 104’üncü maddesine göre, Cumhurbaşkanının, “gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşmasını yapmak” yetkisi vardır. Açılış konuşması, yaparak Cumhurbaşkanları, Meclise “mesaj” verebilir. Yasama faaliyetleri içinde öncelikle yapılması gereken işler konusunda görüşlerini dile getirerek meclise yön vermeye çalışabilir.

Bu yetki, Cumhurbaşkanına tarafsız devlet başkanı olması sıfatıyla verilmiş bir yetkidir. Keza bu yetki icraî bir yetki değil, sembolik ve törensel yetkidir. Bu nedenle, bu yetki Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılabilecek bir yetkidir. Cumhurbaşkanının tek başına işlem yapma sorununa aşağıda ayrıca değineceğiz.

2. Türkiye Büyük Millet Meclisini Toplantıya Çağırmak

104’üncü maddeye göre, Cumhurbaşkanının, “Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak” yetkisi vardır. Yukarıda Türkiye Büyük Millet Meclisini incelediğimiz bölümde de belirttiğimiz gibi, Meclis Anayasanın 93’üncü maddesi uyarınca “tatil” veya “ara verme” sırasında iken Cumhurbaşkanı tarafından toplantıya çağırılabilir (m.93/2). Cumhurbaşkanının Meclisi toplantıya çağırması, “doğrudan doğruya” veya “Bakanlar Kurulunun istemi” üzerine olmak üzere iki çeşittir (m.93/2).

Cumhurbaşkanının doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisini toplantıya çağırabilmesi, onun tek başına kullanabileceği bir yetkidir.

Cumhurbaşkanı Bakanlar Kurulunun istemini yerine getirmek zorunda mıdır? Anayasanın ifadesine bakılırsa, yerine getirmek zorunda olduğu söylenebilir. Anayasanın 93’üncü maddesinin ikinci fıkrası, “Meclis,... Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, Cumhurbaşkanınca toplantıya çağırılır” demektedir. Ancak, bu ifadeden bu şekilde bir sonuç çıkmadığı da iddia edilebilir. Ve Cumhurbaşkanının bu konuda takdir yetkisinin olduğu söylenebilir. Kanımızca, bu sorun, aşağıda genel olarak göreceğimiz, hangi yetkinin Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılacağı, hangi yetkinin Hükûmet ile birlikte kullanılabileceği sorunuyla alâkalıdır.

3. Kanunları Yayımlamak

Anayasanın 104’üncü maddesine göre, Cumhurbaşkanının bir yetkisi de “kanunları yayımlamak”tır.

Biz yukarıda kanunların yapılması sürecini incelediğimiz yerde[22] kanunların Cumhurbaşkanı tarafından yayımlanması usûlünü gördüğümüz için burada bu konuya tekrar değinmiyoruz. Sadece Cumhurbaşkanının 15 gün içinde kanunu imzalayıp, Resmî Gazetede yayımlanması için Başbakanlığa gönderdiğini ve kanunun Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü tarafından Resmî Gazetede yayımlandığını hatırlatalım.

Burada Cumhurbaşkanının bu yetkiyi tek başına kullanabileceğini söyleyelim. Zira, bu yetki, mahiyeti gereği, diğer yetkiler gibi karşı imza kuralına müsait bir yetki değildir. Aksi takdirde, Meclisin kabul ettiği bir kanunu, başbakanın imzalamak suretiyle bir nevi veto etmesi sonucu doğardı ki, bu parlâmenter demokrasinin doğasına pek uygun değildir.

4. Kanunları Tekrar Görüşülmek Üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine Geri Göndermek [23]

Anayasanın 104’üncü maddesinde Cumhurbaşkanının sayılan bir yetkisi de, “kanunları tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri göndermek”tir. Bu yetkinin nasıl kullanılacağı ayrıca Anayasanın 89’uncu maddesinde düzenlenmiştir. Biz bu yetkinin kullanılması usûlünü yukarıda kanunların yapılması sürecini incelediğimiz yerde[24] gördüğümüz için burada bu konuya tekrar girmiyoruz.

Cumhurbaşkanı bu yetkiyi tek başına kullanabilir. Zira, bu yetki, Cumhurbaşkanına, onun tarafsız devlet başkanı olmak sıfatıyla verilmiş bir yetkidir. Bu yetki mahiyeti gereği, diğer yetkiler gibi karşı-imza kuralının uygulanmasına müsait bir yetki değildir. Zira, bu yetki eğer karşı imza kuralına bağlı tutulursa, başbakan ve ilgili bakan, çıkarmak üzere oldukları bir kanunun geri gönderilmesi için hiçbir zaman imza atmaya yanaşmayacaklar ve bu şeklide Cumhurbaşkanı bu yetkisini hiç kullanmamış olacaktır[25]. Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işlemler sorununu aşağıda tekrar göreceğiz.

4. Anayasa Değişikliklerine İlişkin Kanunları Halkoyuna Sunmak

Anayasanın 104’üncü maddesinde Cumhurbaşkanının sayılan bir yetkisi de “Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak”tır. Cumhurbaşkanının bu yetkisi, ayrıca Anayasanın 175’inci maddesinde düzenlenmiştir. Biz Cumhurbaşkanının bu yetkisini aşağıda yirmiüçüncü bölümde anayasa değişikliği usûlü konusunu işlerken göreceğiz.

Bu yetki de Cumhurbaşkanına onun tarafsız devlet başkanı olma sıfatıyla verilmiştir. Bu yetkiyi de Cumhurbaşkanı tek başına kullanabilir. Cumhurbaşkanının tek başına işlem yapabilmesi sorununu aşağıda ayrıca göreceğiz.

5. Anayasa Mahkemesinde İptal Davası Açmak

Anayasanın 104’üncü maddesinde Cumhurbaşkanının sayılan bir yetkilerinden birisi ide “kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüğünün, tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasaya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmak”tır. Cumhurbaşkanı bu yetkisini nasıl kullanacağı ayrıca Anayasanın 148, 150 ve 151’inci maddelerinde düzenlenmiştir. Cumhurbaşkanının bu yetkisini biz aşağıda Anayasa Mahkemesi incelediğimiz bölümde göreceğiz. Bu nedenle burada değinmiyoruz.

Bu yetki de Cumhurbaşkanına onun tarafsız devlet başkanı olma sıfatıyla verilmiştir. Bu yetkiyi de Cumhurbaşkanı tek başına kullanabilir. Böyle bir yetkinin karşı-imza kuralına tâbi tutulması, hükûmetin marifetiyle kabul edilen kanunlar hakkında Cumhurbaşkanı tarafından hiçbir zaman dava açılmaması sonucunu doğurur. Cumhurbaşkanının tek başına işlem yapabilmesi sorununu aşağıda ayrıca göreceğiz.

6. Türkiye Büyük Millet Meclisi Seçimlerinin Yenilenmesine Karar Vermek

Anayasanın 104’üncü maddesinde Cumhurbaşkanının sayılan bir yetkilerinden birisi de “Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek”tir. Cumhurbaşkanının bu yetkisini nasıl kullanacağı Anayasanın 116’ncı maddesinde ayrıca düzenlenmiştir. Buna anayasa hukukunun genel teorisinde Cumhurbaşkanının “fesih hakkı” denir[26]. Cumhurbaşkanının fesih hakkı, parlâmenter sistemin temel unsurlarından biridir. Biz Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin Cumhurbaşkanı tarafından nasıl yenileneceğini yukarıda Türkiye Büyük Millet Meclisini incelediğimiz bölümde gördüğümüz için, burada tekrarlamıyoruz.

Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek yetkisi de tek başına kullanabileceği bir yetkidir. Zira, parlâmentonun feshi yetkisi aşağıda göreceğimiz gibi parlâmenter demokrasilerde karşı-imza kuralından istisna tutulmaktadır. Bu yetki, Cumhurbaşkanına onun tarafsız devlet başkanı olma sıfatıyla verilmiş bir yetkisidir. Ayrıca Türkiye’de Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine hangi şartlar ile karar verebileceği ayrıntılarıyla Anayasanın 116’ncı maddesinde düzenlenmiştir. Burada karşı-imzayı gerektirecek bir ifadeye rastlanmamaktadır. Tersine, Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışmasını madde öngörmüş, ancak Başbakana danışmasını öngörmemiştir. O halde, bundan Cumhurbaşkanının bu yetkisini tek başına kullanabileceği sonucuna varabiliriz.

A. Cumhurbaşkanının yürütme İle İlgili Görev ve yetkileri

Cumhurbaşkanının yürütme ile ilgili olan görev ve yetkileri Anayasanın 104’üncü maddesinde tek tek sayılmıştır.

1. Başbakanı Atamak ve İstifasını Kabul Etmek

Anayasamızın 104’üncü maddesinde Cumhurbaşkanının “başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek” yetkisinin olduğu belirtilmiştir. Keza, 109’uncu maddesinde de, başbakanın “Cumhurbaşkanınca Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri arasından atanacağı” belirtilmiştir. Biz Cumhurbaşkanının başbakan atama yetkisini aşağıda başbakanı inceleyeceğimiz onaltıncı bölümde göreceğiz. O nedenle burada bu konuya daha fazla girmiyoruz.

Nedenini aşağıda açıklayacağımız gibi[27] Cumhurbaşkanının başbakan atama yetkisi, Cumhurbaşkanının tek başına kullanabileceği yetkilerdendir.

2. Başbakanın Teklifi Üzerine Bakanları Atamak  ve Görevlerine Son Vermek

Anayasamızın 104’üncü maddesinde Cumhurbaşkanının “Başbakanın teklifi üzerine bakanları atamak ve görevlerine son vermek” yetkisinin olduğu belirtilmiştir. Keza, 109’uncu maddesinde de, bakanların “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri arasından veya milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Başbakanca” seçileceği ve Cumhurbaşkanınca atanacakları, aynı şekilde “gerektiğinde Başbakanın önerisi üzerine Cumhurbaşkanınca görevlerine son” verileceği öngörülmüştür. Biz Cumhurbaşkanının bakan atama yetkisini aşağıda bakanları inceleyeceğimiz onaltıncı bölümde göreceğiz. O nedenle burada bu konuya daha fazla değinmiyoruz.

Cumhurbaşkanının bu yetkisi, madde metninden açıkça anlaşılacağı üzere, ancak Başbakanın teklifi üzerine kullanılabilecek bir yetkidir.

3. Gerekli Gördüğü Hallerde Bakanlar Kuruluna Başkanlık Etmek veya Bakanlar Kurulunu Başkanlığı Altında Toplantıya
Çağırmak

Anayasamızın 104’üncü maddesine göre, “gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak” yetkisine sahiptir.

Cumhurbaşkanının yürütmenin başıdır. Bu sıfatla, gerekli gördüğü zamanlarda Bakanlar Kuruluna başkanlık etmesi normaldir[28]. Ancak bilindiği gibi, parlâmenter sistemlerde yürütme organı, devlet başkanı ve bakanlar kurulu olmak üzere ikili yapıdadır. Bunlardan birincisi yürütmenin sorumsuz kanadını, ikincisi ise sorumlu kanadını oluşturur. O halde, devlet başkanı olarak Cumhurbaşkanı, her ne kadar Bakanlar Kuruluna başkanlık etmesi, onu toplantıya çağırması mümkün ise de, Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulunun sorumluluğuna katılmasını gerektirecek nitelikte işlemler yapamaması gerekir[29].

Bu husus, 1982 Anayasası için de geçerlidir. Anayasamıza göre, Cumhurbaşkanının siyasal sorumluluğu yoktur. Siyasal sorumluluğu olmayan bir kişinin, siyasal sorumluluğu tamamıyla üstlenen Bakanlar Kurulunun yetkilerinin kullanılmasına katılması parlâmenter sistemin mantığına aykırılık teşkil eder. O nedenle, Cumhurbaşkanı Bakanlar Kurulu toplantıya çağırabilse, toplantıya başkanlık edebilse de, kanımca, bu toplantı da oy kullanamaz. Aksi takdirde, oy birliğiyle karar alan Bakanlar Kurulunun karar alma sürecini bloke etme yetkisini ele geçirmiş olur ki, sorumsuz bir makama bu yetkinin verilmesi parlâmenter demokrasinin temel ilkelerine aykırıdır.

Şüphesiz ki, Cumhurbaşkanı önemli gördüğü bir konunun Bakanlar Kurulu tarafından görüşülmesini bu şekilde sağlayabilir. Keza Bakanlar Kurulu toplantısında kendi görüşlerini de açıklayabilir.

Cumhurbaşkanının gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak yetkisi Cumhurbaşkanının tek başına kullanabileceği bir yetkidir. Toplantıya çağırılan Bakanlar Kurulunun bu çağırma işlemine ortak edilmesi zaten düşünülemez. Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler sorununu aşağıda ayrıca göreceğiz.

4. Yabancı Devletlere Türk Devletinin Temsilcilerini  Göndermek, Türkiye Cumhuriyetine Gönderilecek Yabancı Devlet Temsilcilerini Kabul Etmek

Anayasanın 104’üncü maddesine göre, Cumhurbaşkanı, yabancı devletlere Türk Devletinin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek yetkisine sahiptir.

Geleneksel olarak bir devletin dış ilişkilerinde temsil organlarından birincisi ve en önemlisi “devlet başkanları”dır[30]. Anayasamızın 104’üncü maddesi, “Cumhurbaşkanı... Türkiye Cumhuriyetini... temsil eder” demektedir. Temsil organlarından diğerleri dışişleri bakanları ve “diplomasi temsilcileri (diplomatik misyon şefleri)”dir[31]. 1961 Viyana Sözleşmesinin 14’üncü maddesine göre, diplomasi temsilcileri, büyük elçiler, murahhaslar veya elçiler ve maslâhatgüzarlar olarak üçe ayrılır[32]. Büyükelçiler, murahhaslar veya elçiler devlet başkanları; maslâhatgüzarlar ise dışişleri bakanları nezdinde gönderilen temsilcilerdir[33]. O halde, Anayasanın 104’üncü maddesinde öngörülen yabancı devletlere gönderilecek “Türk Devletinin temsilcileri” ve keza Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek “yabancı devlet temsilcileri” ifadelerinden, maslahatgüzarları değil, büyükelçi ve elçileri anlamak gerekecektir. Maslahatgüzarların gönderilmesi ve kabul edilmesi yetkisi Cumhurbaşkanının değil, Dışişleri Bakanının yetkisindedir.

Temsilci tayin edilmeden önce, temsilcinin gönderileceği devletin “muvafakat (agrément )”i alınır. Buna “istimzaç” denilir[34]. Muvafakat alındıktan sonra, temsilci olarak atanacak kişinin atama işlemi yapılır. Atama işlemi, Dışişleri Bakanının teklifi, Bakanlar Kurulunun kararı üzerine Cumhurbaşkanı tarafından yapılır[35]. Büyükelçilik ve elçilik “istisnaî memurluk”tur (14 Temmuz 1965 tarih ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, m.59). Yukarıda belirtilen usûl ile, herhangi bir Türk vatandaşı büyükelçi olarak atanabilir.

Yukarıda görüldüğü gibi, temsilci atamak yetkisi, Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılabilecek bir yetki değildir. Yine kanımızca, Cumhurbaşkanı dışişleri bakanlığının teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla temsilci olarak atanması kararlaştırılan kişinin atanmasını reddetme hakkına sahip değildir. Zira, bu yürütme alanında icraî bir karardır. Parlâmenter bir sistemde yürütmenin sorumsuz kanadı olan Cumhurbaşkanının yürütmenin sorumlu kanadı olan Bakanlar Kurulunun yetkilerini kullanmasını engelleyebilmesi düşünülemez. Bu tartışmayı ayrıca aşağıda ayrı bir başlık halinde de yapacağız.

Temsilci olarak atanan kişi yanında gittiği ülkenin devlet başkanına hitaben yazılmış bir “güven mektubu (itimatname, lettre de créance)” götürür. Bu güven mektubunda, temsilci olarak atanan kişiye itimat edilmesi istenir. Anayasanın 104’üncü maddesine göre, yabancı devletlere Türk Devletinin temsilcilerini göndermek yetkisi Cumhurbaşkanına ait olduğuna göre bu “güven mektubu” Cumhurbaşkanı tarafından imzalanmalıdır.

Yabancı devletlerden Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcileri de bir güven mektubuyla Türkiye’ye gelirler. Bu güven mektubu da Türk Cumhurbaşkanına hitaben yazılmış olmalıdır. Yabancı temsilcinin Türkiye’de resmen göreve başlayabilmesi için, Cumhurbaşkanı tarafından kabulü ve güven mektubunun aslını Türk Cumhurbaşkanına vermesi gerekir. Türk Cumhurbaşkanı da yabancı temsilciye güven mektubunun onaylanmış örneğini verir. Bu şekilde yabancı temsilci görevine başlamış olur[36].

Anayasanın 104’üncü maddesi, Cumhurbaşkanı, “Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek yetkisine sahiptir” dediğine göre, yabancı temsilci Türkiye’de bir başka makam tarafından kabul edilemez ve onların “güven mektubu” bir başka makam tarafından kabul edilip onaylanamaz.

Nedenlerini aşağıda ayrıca açıklayacağımız gibi[37], Cumhurbaşkanının yabancı devletlere Türk Devletinin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek yetkisi, Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılamaz. Bu yetki yürütmenin icraî alanında kalan bir yetkidir. Dış politikadan Hükûmet sorumludur. Bu alanda sorumsuz Cumhurbaşkanının bir yetki kullanması parlâmenter demokrasinin mantığına aykırıdır. Yukarıda da gördüğümüz gibi, pratikte de Cumhurbaşkanı bu yetkilerini ilgili bakanın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla kullanmaktadır.

 

 

 

Örnek 16: Büyükelçi Atama Kararı 
(Resmî Gazete, 31 Mart 2000, Sayı 24006, s.9)

Atama Kararları

Bakanlar Kurulundan:

Dışişleri Bakanlığı Mensuplarının Bazı Görevlere Atanmaları Hakkında Karar

Karar Sayısı: 2000/274

Ekli listede adları yazılı Dışişleri Bakanlığı mensuplarının karşılarında gösterilen görevlere atanmaları; adı geçen Bakanlığın 21/2/2000 tarihli ve 1477 sayılı yazısı üzerine, 23/4/1981 tarihli ve 2451 sayılı Kanun'un 2 nci maddesine göre, Bakanlar Kurulu'nca 23/2/2000 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Süleyman DEMİREL

CUMHURBAŞKANI

Bülent ECEVİT                   (Bakanların Listesi)

Başbakan

23/2/2000 Tarihli ve 2000/274 Sayılı Kararnamenin Eki LİSTE

Adı Soyadı

Halen Bulunduğu Görev

Atandığı Görev

Tanju ÜLGEN

Venezuela Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi

Merkez

Metin GÖKER

Büyükelçi, Genel Müdür

Venezuela Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi

İlhami Altan KARAMANOĞLU

Litvanya Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi

Merkez

Ali Nazım BELGER

Büyükelçi, Bakanlık Müşaviri

Litvanya Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi

...

...

...

5. Milletlerarası Andlaşmaları Onaylamak ve Yayımlamak

Anayasamızın 104’üncü maddesine göre, Cumhurbaşkanı “Milletlerarası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak” yetkisine sahiptir. Ancak yukarıda da gördüğümüz gibi[38], Anayasanın 90’ıncı maddesine göre, bir grup milletlerarası andlaşmaların onaylanması “Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır” (m.90/1). Diğer bir grup andlaşmaların ise Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kanunla uygun bulunmasına gerek yoktur (m.90/2 ve 3).

Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı kanunla uygun bulması durumunda, bu andlaşma, Hükûmet tarafından onay için Cumhurbaşkanına sunulur. Onaylama işleminin Cumhurbaşkanı tarafından tek başına mı, yoksa Bakanlar Kurulu ile birlikte mi yapacağı konusunda 104’üncü maddede bir açıklık yoktur. Biz hangi işlemleri Cumhurbaşkanı tek başına yapabileceği, hangilerini yapamayacağı sorununu aşağıda tartışacağız. Ancak, milletlerarası andlaşmaların Cumhurbaşkanı tarafından nasıl onaylanacağı konusunda Türk hukukunda tereddüt yoktur. Zira, 31 Mart 1963 tarih ve 244 sayılı Milletlerarası Andlaşmaların Yapılması, Yürürlüğü ve yayımlanması... Hakkında Kanunun 3’üncü maddesinin birinci fıkrası, “milletlerarası andlaş-maların onaylanması... Bakanlar Kurulu kararnamesiyle olur” demektedir. O halde, milletlerarası andlaşmaları onaylama yetkisini Cumhurbaşkanı tek başına kullanamaz. 244 sayılı Kanuna göre, onaylama işlemi, bir Bakanlar Kurulu kararnamesi biçiminde olmak zorundadır. Tüm Bakanlar Kurulu kararnamelerine olduğu gibi, bu onay kararnamesine de Cumhurbaşkanının imza atacağı açıktır. Böylece Anayasanın 104’üncü maddesinin emri de gerçekleşmiş olur[39].

Bu şekilde onaylanan bir milletlerarası andlaşmadan doğan sorumluluk, Anayasanın 105’inci  maddesi uyarınca Cumhurbaşkanına değil, hükûmete aittir. Sorumluluk hükûmet ait ise, parlâmenter sistemde, yetki de hükûmete ait olmalıdır. Bundan şu sonuç çıkmaktadır ki, Hüseyin Pazarcı’nın belirttiği gibi, hükûmet, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanan bir milletlerarası andlaşmayı bir Bakanlar Kurulu kararnamesi biçiminde Cumhurbaşkanının onayına sunup sunmamakta, ya da sunacaksa sunma zamanını belirleme de serbesttir[40].

Acaba, usûlüne uygun olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından uygun bulma kanunu kabul edilmiş ve hükûmetçe onay için Cumhurbaşkanına sunulmuş bir milletlerarası andlaşmayı, Cumhurbaşkanı onaylamayı reddetme hakkına sahip midir? Kanımızca, Cumhurbaşkanının onaylamayı reddetme yetkisi yoktur. Önüne gelen kararnameyi onaylamak zorundadır. Bunun nedenlerini yukarıda milletlerarası andlaşmaların onaylanması usûlünü gördüğümüz bölümde incelemiştik. Oraya bakılabilir[41].

Anayasanın 90’ıncı  maddesinin 2 ve 3 fıkrası kapsamına giren diğer bir grup andlaşmanın onaylanması için ise, Türkiye Büyük Millet Meclisi uygun bulma kanunu kabul etmesine gerek yoktur[42]. Bu tür andlaşmaların onaylanmasının uygun bulunması işlemi bir Bakanlar Kurulu kararnamesiyle gerçekleşir (244 sayılı Kanun, m.3/1)[43].

Bakanlar Kurulu kararnamesi ile onaylanması kabul edilen bir andlaşmanın, daha sonra, onaylanmak üzere Cumhurbaşkanına sunulması gerekir[44]. Zira, Anayasanın 104’üncü maddesine göre, milletlerarası andlaşmaları onaylama yetkisi, andlaşma türüne göre bir ayrım yapılmaksızın, her halükârda Cumhurbaşkanına aittir. Uygulamada Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu kararnamesini imzalaması, bu onaylama yetkisini kullanması olarak kabul edilmektedir[45]. Burada da Cumhurbaşkanı onaylamayı reddetme yetkisinin olup olmadığı tartışılabilir. Kanımızca, yukarıda belirttiğimiz gibi, Cumhurbaşkanının onaylamayı reddetme yetkisi yoktur.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Cumhurbaşkanının milletlerarası andlaşmaları onaylamak yetkisi, Cumhurbaşkanının tek başına kullanabileceği bir yetki değildir. Cumhurbaşkanının bu yetkiyi kullanabilmesi için milletlerarası andlaşmanın Türkiye Büyük Millet Meclisinin çıkaracağı bir kanun ile uygun bulunması veya Bakanlar Kurulu kararnamesiyle uygun bulunması gerekir. Her halükârda onay işlemi bir Bakanlar Kurulu kararnamesi biçiminde olmaktadır. Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işlemler sorununa aşağıda tekrar değineceğiz.

6. Türkiye Büyük Millet Meclisi Adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını  Temsil Etmek

Yukarıda Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkilerini incelediğimiz bölümde gördüğümüz gibi, “savaş hali ilân etme” ve “Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine” ve “Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verme” yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Görüldüğü gibi bu alanda temel yetki, Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Ancak Silahlı Kuvvetler ile ilgili bazı konularda yetkinin yürütme organına ait olması kaçınılmazdır. Bunlardan birisi de “başkomutanlığı temsil” yetkisidir. 104’üncü maddeden açıkça anlaşılacağı gibi, başkomutanlık Cumhurbaşkanına verilmiş değildir. 104’üncü madde, Cumhurbaşkanına sadece “Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanlığını temsil etme” yetkisini vermiştir. Bu husus, anayasanın 117’nci  maddesinde de açıklığa kavuşturulmuştur. Maddeye göre, “başkomutanlık, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevî varlığından ayrılamaz ve Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur”. Aslen Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevî kişiliğine ait olan ve Cumhurbaşkanının tarafından temsil edilen bu başkomutanlık görevleri, yine Anayasanın 117’nci maddesinin üçüncü fıkrasına göre, Genelkurmay Başkanı tarafından “Cumhurbaşkanlığı namına yerine getirilir”. Dolayısıyla, burada başkomutanlık hakkında özet olarak üç şey söyleyebiliriz: 1) Başkomutanlığın sahibi, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. 2) Başkomutanlık, Cumhurbaşkanının tarafından temsil olunur. 3) Başkomutanlık görevleri Genelkurmay başkanı tarafından yerine getirilir.

Kanımızca, “Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanlığını temsil etme” yetkisi, Cumhurbaşkanının “icraî” değil, sembolik ve törensel bir yetkisidir. Zira, yukarıda da belirtildiği gibi, başkomutanlık esasen Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Cumhurbaşkanının bunu sadece “temsil” etme yetkisi vardır. Başkomutanlık görevi fiilen Genelkurmay Başkanı tarafından icra edilmektedir. Buna göre, Başkomutanlık adına icraî işlemler yapan makam Genelkurmay Başkanlığıdır. Bu nedenlerle, “Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanlığını temsil etme” yetkisi, Cumhurbaşkanına tek başına verilmiş bir yetkidir.

7. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kullanılmasına Karar Vermek 

Cumhurbaşkanının Anayasanın 104’üncü maddesinde sayılan yetkilerinden birisi de “Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek”tir. Ancak “Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek” yetkisi, Anayasanın 92’nci  maddesi uyarınca, kural olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Ancak, 92’nci maddenin ikinci fıkrasına göre, “Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin anî bir silahlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silahlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde Cumhurbaşkanı da, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verebilir”. Demek ki, Cumhurbaşkanının doğrudan Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verme yetkisi istisnaî bir yetkidir ve kullanılması için şu şartların gerçekleşmesi gerekir:

1. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede olmalıdır.

2. Ülkenin anî bir silahlı saldırıya uğramış olması gerekir.

3. Silahlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması gerekir.

Bu yetki de aşağıda açıklayacağımız gibi[46], yürütme alanında icraî bir yetkidir. Böyle yetkilerin kullanılması sorumluluk gerektirir. Parlâmenter sistemde sorumluluk Bakanlar Kuruluna ait olduğuna göre, bu yetki kural olarak Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılamaz. Cumhurbaşkanı bu yetkiyi Bakanlar Kurulu ile birlikte kullanabilir. Ancak, bu yetkinin asıl sahibinin Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğuna ve bu yetkinin Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin anî bir silahlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silahlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde, zaman kaybetmemeksizin derhal silahlı kuvvetlerin kullanılmasına imkân vermek için Cumhurbaşkanına verildiği göz önünde tutulursa, ülkenin anî bir saldırıya veya işgale uğraması durumunda Bakanlar Kurulunun toplanması da mümkün olmayabilir veya gecikerek toplanabilir. Böyle bir durumda, Bakanlar Kurulu toplanamamış olsa bile, imkân varsa, başbakan ve millî savunma bakanının veya bunlardan en az birinin de karşı-imzalarının alınması uygun olur. Buna imkân yoksa, Cumhurbaşkanı da suna tek başına karar verebilir.

8. Genelkurmay Başkanını Atamak  

Cumhurbaşkanının Anayasanın 104’üncü maddesinde sayılan bir diğer yetkisi de “Genelkurmay Başkanını atamak”tır. Genelkurmay Başkanı, Anayasanın 117’nci  maddesine göre, “silahlı kuvvetlerin komutanı”dır. Cumhurbaşkanının Genelkurmay Başkanını atama usûlü Anayasanın 117’nci maddesinde açıkça düzenlenmiştir: “Genelkurmay Başkanı, Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine, Cumhurbaşkanınca atanır”. Demek ki Genelkurmay başkanını Cumhurbaşkanı tek başına atayamaz. Bu konuda bir tartışma yapmaya gerek yoktur.

9. Millî Güvenlik Kurulunu Toplantıya Çağırmak ve Millî Güvenlik Kuruluna Başkanlık Etmek

Cumhurbaşkanının, Anayasanın 104’üncü maddesinde yer alan diğer bir yetkisi de “Millî Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak ” ve “Millî Güvenlik Kuruluna Başkanlık etmek”tir. Millî Güvenlik Kurulu Anayasanın 118’inci maddesinde düzenlenmiş, millî güvenlik alanında istişarî kararlar alan anayasal bir kuruldur. Bu kurulun, Cumhurbaşkanının başkanlığında kurulduğu 118’inci maddede de belirtilmiştir.

Kanımızca, Cumhurbaşkanı “Millî Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak” ve Kurula “başkanlık etmek” yetkilerini tek başına kullanabilir. Zira, bu kurulun kararları istişarîdir. Bu Kurul, merkezî idarenin başkent teşkilatında yer alan bir yardımcı kuruluştur. Bu Kurulun icraî karar alma yetkisi yoktur. Bildirdiği görüşlerin hayata geçebilmesi için, ya kanun, ya kanun hükmünde kararname, ya da Bakanlar Kurulu kararı gerekir. Her halükârda kanunun tasarısının hazırlanmasında, kanun hükmünde kararname çıkarılmasında ve Bakanlar Kurulu kararı alınmasında tüm yetki ve sorumluluk Bakanlar Kuruluna aittir. Dolayısıyla icraî karar alma yetkisi olmayan bu Kurulun toplantıya çağrılması ve bu Kurula başkanlık edilmesi sorumluluk doğurması mümkün olan bir işlem değildir. Bu nedenle siyasal olarak sorumsuz olan Cumhurbaşkanının böyle bir Kurulu toplantıya çağırmasında ve ona başkanlık etmesinde bir sakınca yoktur.

10. Başkanlığında Toplanan Bakanlar Kurulu Kararıyla
Sıkıyönetim veya Olağanüstü Hal İlân Etmek ve Kanun
Hükmünde Kararname Çıkarmak

Cumhurbaşkanının, Anayasanın 104’üncü maddesinde yer alan diğer bir yetkisi de “başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilân etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak”tır. Olağanüstü hallerin ve sıkıyönetimin ne olduğu, bunların nasıl ilân edileceği ve bu dönemlerdeki düzenlemelerin nasıl yapılacağı Anayasanın 118 ilâ 122’nci maddelerinde düzenlenmiştir. Biz bunları aşağıda olağanüstü yönetim usûllerini incelerken ayıraca göreceğiz. Burada sadece şunu söyleyelim ki, olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilân etme yetkisi normal Bakanlar Kuruluna değil, “Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu”na aittir. Bu hallerde düzenlemeler, olağanüstü hal ve sıkıyönetim kanun hükmünde kararnameleri ile yapılır. Bu tür kanun hükmünde kararnameleri çıkarmaya yetkili makam da, normal Bakanlar Kurulu değil, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kuruludur.

Anayasadan da açıkça anlaşıldığı gibi, Cumhurbaşkanının tek başına olağanüstü hal veya sıkıyönetim ilân etme ve olağanüstü hal veya sıkıyönetim kanun hükmünde kararnameleri çıkarma yetkisi yoktur. Bu yetki kendisinin başkanlığında toplanan Bakanlar Kuruluna aittir.

11. Kararnameleri İmzalamak  

Cumhurbaşkanının, Anayasanın 104’üncü maddesinde sayılan yetkilerinden birisi de “kararnameleri imzalamak”tır.

Burada ilk önce “kararname”den ne anlaşılması gerektiğini belirtmek gerekir. Kanımızca, üç çeşit kararname vardır.

a) Kanun Hükmünde Kararnameler .- Kanun hükmünde kararnameler hukukî rejimi Anayasa da ayrıca düzenlenmiş olan bir kararname tipidir. Kanun hükmünde kararnamelerinde Cumhurbaşkanı tarafından imzalanmaları gerekir.

b) Bakanlar Kurulu Kararnameleri .- Bakanlar Kurulu kararnamesi, Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan, yani başbakan ve bütün bakanların imzasını taşıyan “kararname”dir. Bu kararnamenin tekemmül etmesi için Cumhurbaşkanı tarafından da imzalanması gerekir.

Örnek 17: Bakanlar Kurulu Kararnamesi

(Resmî Gazete, 6 Ocak 2000, Sayı: 23928, s.15)

Bakanlar Kurulundan

Karar Sayısı: 99/13868

Ekli listede görev yerleri ile ad ve soyadları yazılı şahısların karşısında belirtilen görevlere atanmaları; İçişleri Bakanlığı'nın 10/12/1999 tarihli ve 20804 sayılı yazısı üzerine, 5442 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi ile 23/4/1981 tarihli ve 2451 sayılı Kanunun 2 nci maddesine göre, Bakanlar Kurulu'nca 20/12/1999 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Süleyman DEMİREL

CUMHURBAŞKANI

Bülent ECEVİT                          Bakanlar Kurulunun listesi

Başbakan

20/12/1999 Tarihli ve 99/13868 Sayılı Kararnamenin Eki LİSTE

ADI VE SOYADI                                        ESKİ GÖREVİ                                                        YENİ GÖREVİ

M. Temel KOÇAKLAR                              Batman Valisi                                                         Mardin Valisi

İsa PARLAK                                               Mülkiye Başmüfettişi                                              Batman Valisi

Fikret GÜVEN                                            Mardin Valisi                                                          Düzce Valisi

c) Ortak (Müşterek) Kararname  veya Üçlü Kararname .- Bunlar ilgili bakanın, başbakanın ve Cumhurbaşkanının imzalarının bulunduğu kararnamelerdir. İlgili bakanın başbakan olduğu durumlarda bu kararnamelerde iki imza (başbakan+Cumhurbaşkanı) bazen dış görevlere atamalarda dört imza (ilgili bakan+Dışişleri Bakanı+Başbakan+Cumhurbaşkanı) bulunur[47]. 1996 yılında çıkarılan 4158 sayılı Kanun ile Bakanlar Kurulunun birden çok siyasî parti tarafından oluşturulması durumunda, Mecliste en çok üyesi bulunan diğer iki iktidar partisine mensup başbakan yardımcıları tarafından da imzalanacağı öngörülmektedir.

Buna göre, sadece kanun hükmünde kararnameler değil, bütün kararnameler, Bakanlar Kurulu kararnameleri ve ortak kararnameler de Cumhurbaşkanı tarafından imzalanmalıdır.

Örnek 18: Ortak (Müşterek) Kararname 
(Resmî Gazete, 24 Şubat 2000, Sayı 23974, s.24-31)

Atama Kararı

(...) Kaymakamlıklara... Atanmalara Dair Karar

   İçişleri Bakanlığından:

Karar Sayısı: 2000/179

1. (...)

85. Dönem Kaymakamlık Kursunu başarı ile bitiren Kaymakam Adaylarından:

Aksu Kaymakamlığına Konya Kaymakam Adayı Osman AHSEN'in,

Yozgat-Aydıncık Kaymakamlığına Çorum Kaymakam Adayı Abdulmuttalip AKDEMİR'in,

Eskil Kaymakamlığına Kütahya Kaymakam Adayı Şahin ARSAL'ın,

Beylikova Kaymakamlığına Burdur Kaymakam Adayı Ahmet AVŞAR'ın,

İnhisar Kaymakamlığına Uşak Kaymakam Adayı Erkan BULGAN'ın,

Başmakçı Kaymakamlığına İçel Kaymakam Adayı Bülent BÜBER'in,

Koyulhisar Kaymakamlığına Muğla Kaymakam Adayı Ekrem CANALP'ın,

(...)

657 Sayılı Devlet Memurları Kanununun 68/A-B, 76, 92, 93 ve 2451 sayılı Kanunun 2 nci maddesi ile bu Kanuna 4158 sayılı Kanunla eklenen ek madde uyarınca naklen ve terfian atanmaları uygun görülmüştür.

  2- Bu Kararı İçişleri Bakanı yürütür.

11 Şubat 2000

Süleyman DEMİREL

CUMHURBAŞKANI

Bülent ECEVİT                                  Dr. D. BAHÇELİ                                                                 S. TANTAN

Başbakan                                              Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı                                   İçişleri Bakanı

Keza, adı “kararname” veya “karar” olsun, veya bir başka şey olsun, Anayasada aksi belirtilmedikçe, kural olarak bütün Bakanlar Kurulu işlemleri Cumhurbaşkanı tarafından imzalanmalıdır. Zira, parlâmenter hükûmet sistemlerinde yürütme organı ikili yapıdadır ve dolayısıyla, yürütme organını oluşturan Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulunun birbirinden bağımsız işlem yapamaması gerekir. Zira, ikili yapıda olan bu organın hukukî sonuç doğurmaya yönelik irade açıklayabilmesi için, her iki kanadının da iradelerinin açıklanması gerekir. Yani Cumhurbaşkanının iradesi de Bakanlar Kurulunun iradesine eklenmelidir.

1992 yılında, bazı atama işlemlerinin ilgili bakanın önerisi ve Başbakanın onayı usûlüyle tekemmül etmesi, yani Cumhurbaşkanının imzasına sunulmaması yolunda, kamuoyunda “by pass yasası ” olarak bilinen 25 Haziran 1992 tarih ve 3825 sayılı Kanun çıkarılmıştır. Bu Kanun Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından 27 Nisan 1993 tarih ve K.1993/18  sayılı Karar ile iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi bu Kararında şu görüşleri dile getirmiştir:

“Cumhurbaşkanı’nın Bakanlar Kurulu’ndan ayrı bir konumu bulunmasına karşın, yürütmeyi oluşturan Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu birbirinden bağımsız işlemler yapma yetkisine sahip değildirler. Anayasanın 8. maddesinde ‘yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından... kullanılır ve yerine getirilir” denilerek yürütme işlemlerinin hukuksal geçerliği için her ikisinin de katılmalarıyla ortaklaşa yapılması gereği çok açık bir biçimde ortaya konulmaktadır... Şu durumda... Başbakan ve tüm bakanların imzaladıkları ‘Bakanlar Kurulu Kararnamesi’ ile yalnızca Başbakan ve ilgili bakanın imzasını taşıyan “müşterek kararname”nin de geçerlilik kazanabilmesi için Cumhurbaşkanı tarafından imzalanması anayasal bir zorunluluktur”[48].

Ancak aşağıda ayrıca göreceğimiz gibi, Cumhurbaşkanının kendisine sunulan kararnameleri veya başka adlar taşıyan Bakanlar Kurulu işlemlerini veya bakan ve Başbakan işlemlerini imzalamayı reddetmek yetkisi kural olarak yoktur. Parlâmenter sistemde, sorumsuz olan Cumhurbaşkanı, sorumlu olan Hükûmetin yaptığı işlemleri imzalamalıdır. Ancak bu işlemlerin mevsukiyeti (authenticité) için de Cumhurbaşkanı imzası gereklidir. Diğer bir ifadeyle Cumhurbaşkanının imzası olmaksızın bu işlemler tekemmül etmez. Cumhurbaşkanının imzası olmadıkça hukukî sonuçlar doğurması, hukukî âlemde değişiklik yapması, ilgililer üzerinde haklar ve yükümlülükler doğurması mümkün değildir. İmzalanması gerektiği halde Cumhurbaşkanı tarafından imzalanmamış bir işleme karşı da dava açılamaz.

12. Sürekli Hastalık, Sakatlık veya Kocama Sebebiyle  Belirli
Kişilerin Cezalarını Hafifletmek  veya Kaldırmak[49]

Cumhurbaşkanının Anayasanın 104’üncü maddesinde sayılan yetkilerinden bir tanesi de, “sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak ” yetkisidir.

Bu yetki Cumhurbaşkanına verilen bir “özel af” yetkisi niteliğindedir. Özel affın ne olduğunu yukarıda Türkiye Büyük Millet Meclisinin af yetkisini incelediğimiz bölümde görmüş idik[50]. Özel af, kesinleşmiş bir cezayı, ortadan kaldıran, azaltan veya değiştiren af çeşididir[51]. Diğer bir ifadeyle, özel af, suçu değil, cezayı ortadan kaldırır veya azaltır. Suçluluk durumunda bir değişiklik olmaz. Özel af, genel af gibi, mahkûmiyetin bütün neticelerini ortadan kaldırmaz[52]. Özel af da iki çeşittir. Birincisi “toplu özel af”, ikincisi “kişiye özgü özel af” veya “bireysel özel af”tır. Toplu özel af çıkarma yetkisi sadece Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Bunu yukarıda gördük[53]. “Kişiye özgü af çıkarma yetkisi” ise Türkiye Büyük Millet Meclisine ve Cumhurbaşkanına tanınmıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin kişiye özgü af çıkarma yetkisi  ile Cumhurbaşkanının kişiye özgü af çıkarma yetkisi arasında birtakım farklılıklar vardır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin kişiye özgü af çıkarma yetkisi sebep itibarıyla sınırlandırılmadığı halde, Cumhurbaşkanının kişiye özgü af çıkarma yetkisi sebep itibarıyla sınırlandırılmıştır. 104’üncü maddesine göre, Cumhurbaşkanının kişiye özgü af çıkarma yetkisi, ancak “sürekli hastalık”, “sakatlık” ve “kocama” sebepleriyle sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla bir mahkûmun cezasını ancak bu üç halden biri varsa “hafifletebilir” veya “kaldırabilir”. Cumhurbaşkanı özel af yetkisini kullanıyorsa bu üç sebepten hangisine dayandığını belirtmelidir. Bu sebepler sınırlı sayıdaki sebeplerdir. Anayasada sürekli hastalık, sakatlık ve kocama “gibi” sebepler denmemiştir. Dolayısıyla bunlara benzetilerek yeni özel af sebepleri yaratılamaz. Uygulamada bu sebeplerin varlığı sağlık raporlarıyla, özellikle Adli Tıp Kurumu raporuyla belgelendirilmektedir. Ancak Cumhurbaşkanının yetkisini kullanmak konusunda takdir hakkı vardır. Bu sebeplerden birini gerçekleşmesi durumunda yetkisini kullanmak zorunda değildir. Bu sebepler olsa bile af yetkisini kullanmayabilir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin kişiye özgü af çıkarma yetkisi özel affın bütün şekillerini içerir. Buna karşılık, Cumhurbaşkanının kişiye özgü af çıkarma yetkisi, Anayasanın 104’üncü maddesinin sözüne göre, sadece cezaları “hafifletmek veya kaldırmak” şeklinde kullanılabilir. Anayasanın sözüne göre, Cumhurbaşkanının cezaları başka cezaya çevirme yetkisi yoktur. Ancak cezayı ortadan kaldırmak yetkisine sahip bir makamın cezayı başka bir cezaya dönüştürme yetkisine sahip olmaması tutarlı bir sonuç değildir. Örneğin, ölüm cezasını ortadan kaldırabilecek Cumhurbaşkanının onu müebbet ağır hapse çevirememesi pek tutarlı bir sonuç değildir. “Çoğu yapmaya yetkili olanın azı da yapmaya yetkili olduğu (qui potest plus, potest minus )” yolundaki kural gereğince[54], Cumhurbaşkanının cezaları başka bir cezaya dönüştürme yetkisine de sahip olduğu sonucuna varılmalıdır[55]. Diğer bir ifadeyle, 104’üncü maddede Cumhurbaşkanına verilen “cezaları kaldırma” yetkisi, evleviyetle, “cezaları bir başka cezaya dönüştürme” yetkisini de içerir.

Ölüm cezaları hakkında Cumhurbaşkanının özel af yetkisini kullanıp kullanamayacağı tartışılmış ise de[56], kanımızca, Cumhurbaşkanı ölüm cezaları hakkında da yukarıdaki sebepler var ise özel af yetkisini kullanabilir.

Kanımızca, Cumhurbaşkanı, sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak yetkisini tek başına kullanabilir. Af, Cumhurbaşkanına devletin tarafsız başı olması sebebiyle, insanî mülahazalarla tanınmış bir atıfet yetkisidir. Tek tek belli kişilerin belli sebeplerle cezalarının kaldırılmasına ve hafifletilmesine ilişkin olarak insanî düşüncelerle öngörülmüş olan, bir atıfet işleminin, Hükûmetin siyasal sorumluluğunu gerektiren bir işlem olmadığı düşünülebilir. Eğer kişiye özgü özel af yetkisinin kullanılması siyasal sorumluluk gerektiren bir konu değilse, Cumhurbaşkanı bu yetkisini tek başına kullanabilmelidir.

Uygulamada bir istikrar yoktur. 1980’li yıllarda Cumhurbaşkanının bazı af kararlarının Başbakan ve Adalet Bakanı tarafından imzalandığı görülmektedir[57]. Ancak son yıllarda af kararlarının sadece Cumhurbaşkanı tarafından imzalandığı görülmektedir[58]. Uygulamada af kararları Resmî Gazetede “cezanın kaldırılması kararı” başlığı altında yayımlanmaktadır.

 

Örnek 19: Cezanın Kaldırılması Kararı 
(Resmî Gazete, 22 Ocak 2000, Sayı 23941, s.4)

Cezanın Kaldırılması Kararı

Hükümlü Hüseyin ALTIN'ın Cezasının Kaldırılması Hakkında Karar

Cumhurbaşkanlığından:

Karar No: 2000/7

İstanbul 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan ve 8/12/1998 gün, Esas No: 1990/332, Karar No: 1998/386 sayılı ilamı ile Türk Ceza Kanununun 403/2, 403/6, 403/7, 59/2, 31, 33, 40, 403/4 üncü maddeleri gereğince neticeten 15 yıl ağır hapis ve 80,375,000 TL. ağır para cezası ile mahkumiyetine, karar verilen ve Yargıtay 10 uncu Ceza Dairesinin 29/6/1999 gün ve 1999/9388-9307 sayılı ilamı ile onaylanmak suretiyle cezası kesinleşen, Balıkesir İl'i, Bandırma İlçesi, Dedeoba Köyü, Cilt: 018, Kütük Sıra: 52, Sahife: 37'de nüfusa kayıtlı Ahmet ve Zübeyde'den olma 24/4/1954 doğumlu, Hüseyin ALTIN'ın, Adli Tıp Kurumunun 13/12/1999 gün ve A.T. No: 130-101299-55730-6564-6571 sayılı raporuna göre; her iki bacakta felç ve sfinkter kontrol kusuru arızasının sürekli sakatlık niteliğinde olması sebebiyle, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 104 üncü maddesinin 2 nci fıkrasının (b) bendi hükmü uyarınca bakiye cezası kaldırılmıştır.

21 Ocak 2000

Süleyman DEMİREL

CUMHURBAŞKANI

13. Devlet Denetleme Kurulunun Üyeleri  ile Başkanını Atamak ve Bu Kurula İnceleme, Araştırma ve Denetleme Yaptırmak

Anayasanın 104’üncü maddesinde Cumhurbaşkanına verilen yetkilerden birisi de “Devlet Denetleme Kurulunun üyelerini ve Başkanını atamak” ile “Devlet Denetleme Kuruluna inceleme, araştırma ve denetleme yaptırmak” yetkisidir. Devlet Denetleme Kurulu, Anayasanın 108’inci maddesinde düzenlenmiştir. Devlet Denetleme Kurulu üyelerinin ve başkanının Cumhurbaşkanı tarafından atanacağı 108’inci maddede belirtilmiştir. Devlet Denetleme Kurulu Cumhurbaşkanlığına bağlıdır. Ve Cumhurbaşkanının istemi üzerine “inceleme, araştırma ve denetlemeleri” yapmaktadır (m.109/1). Devlet Denetleme Kurulu, Silahlı Kuvvetler ve yargı organları dışında bütün kamu kurum ve kuruluşlarını, kamu kurum niteliğindeki meslek kuruluşlarını, kamu iktisadî teşekküllerini, kamuya yararlı dernekler ile vakıfları denetleyebilmektedir. Ne var ki, Devlet Denetleme Kurulu “icraî karar” alma yetkisi yoktur. Denetlemelerini bir rapor ile Cumhurbaşkanına bildirir. İcraî karar alma yetkisi olmayan bir kurulun başkan ve üyelerini Cumhurbaşkanı tek başına seçebilir. Zira bu icraî karar alamayan bir Kurulun faaliyetlerinden dolayı siyasal sorumluluğun üstlenilmesine de gerek yoktur. O nedenle, bu Kurulun Başkanını ve üyelerini siyasal sorumluluğu olmayan Cumhurbaşkanının tek başına ataması normal karşılanmalıdır. Aynı nedenle, icraî karar alamayan bu Kuruldan inceleme, araştırma ve denetleme yapmasını Cumhurbaşkanı tek başına isteyebilir.

14. Yükseköğretim Kurulu Üyelerini Seçmek 

Cumhurbaşkanının Anayasanın 104’üncü maddesinde sayılan yetkilerinden birisi de “Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek”tir. Yükseköğretim Kurulu Anayasanın 131’inci maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddede üyelerin nasıl seçilecekleri gösterilmiştir. Üyelerin bir kısmı doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından seçilir. Diğer bir kısmı ise, üniversiteler, Bakanlar Kurulu ve Genelkurmay Başkanlığınca seçilen adaylar arasından Cumhurbaşkanınca atanırlar. Yükseköğretim Kurulu Başkanı da Yükseköğretim Kurulu üyeleri arasından Cumhurbaşkanınca dört yıl süreyle seçilmektedir. 4 Kasım 1981 tarih ve 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun 6’ncı maddesine göre, bu Kurulun Başkanı da Cumhurbaşkanı tarafından seçilmektedir.

Yükseköğretim Kurulu Türkiye Cumhuriyeti idarî teşkilatı içinde yer alan icraî karar alma yetkisine sahip bir kamu kuruluşudur. Aşağıda açıklayacağımız sebeplerle[59], icraî karar almaya yetkili kurullara atama yapma yetkisini Cumhurbaşkanı tek başına kullanamaz. Bu yetkisini başbakan ve ilgili bakanın karşı-imzalarıyla kullanmalıdır.

15. Üniversite Rektörlerini Seçmek

Cumhurbaşkanının 104’üncü madde de sayılan yürütme alanıyla ilgili son bir yetkisi de, “üniversite rektörlerini seçmek”tir. Rektörlerin Cumhurbaşkanı tarafından seçileceği hususu Anayasanın “yükseköğretim kurumları” başlıklı 130’uncu maddesinde de ayrıca belirtilmiştir. 4 Kasım 1981 tarih ve 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun 13’üncü maddesine göre, üniversite öğretim üyeleri altı rektör adayı belirler. Yükseköğretim Kurulu bu adaylar arasından üç kişiyi atanmak üzere Cumhurbaşkanına sunar. Cumhurbaşkanı bu üç kişiden birini rektör olarak atar.

Acaba, Yükseköğretim Kurulu üyelerini ve başkanının ve üniversite rektörlerini Cumhurbaşkanı tek başına mı yoksa karşı-imza kuralına uyarak mı atayabilir?

Kanımızca aşağıda ayrıca açıklayacağımız gibi, Cumhurbaşkanı Yükseköğretim Kurulu üyeleri ile Başkanını ve rektörleri tek başına atayamaz. Bu atama işlemi için ilgili bakanın ve Başbakanın karşı imzası gerekir. Zira, gerek Yükseköğretim Kurulu, gerek tek tek üniversiteler, bir danışma kurulu değildir. Merkezî idareden ayrı bir tüzel kişiliğe sahip, hizmet bakımından bir adem-i merkeziyet kuruluşlarıdırlar. Dolayısıyla, Yükseköğretim Kurulunun ve üniversitelerin icraî karar alma yetkisi vardır. İcraî karar alma yetkisine sahip bir kurumun üyelerinin ve başkanının, yürütmenin sorumsuz kanadı olan Cumhurbaşkanının tarafından tek başına atanabileceğini söylemek parlâmenter sistemin mantığına aykırıdır. Bu sistemde sorumluluk kimde ise yetki de ondadır. Keza, Cumhurbaşkanının bu atamaları tek başına yapabilmesi hukuk devleti ilkesine de aykırıdır. Zira, Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemlere karşı yargı yolu kapalıdır. İcraî makamlara yapılan atamaların yargı denetimi dışında kalması hukuk devleti açısından sakıncalıdır.

Uygulamada Yükseköğretim Kuruluna üye ve başkan seçimi ve keza rektör atama kararları Cumhurbaşkanı tarafından tek başına yapılmaktadır.

Örnek 20: Rektör Atama Kararı 
(Resmî Gazete, 23 Kasım 1999, Sayı 23885, s.3)

Cumhurbaşkanlığından:

Karar Sayısı: 99/44

Açık bulunan Selçuk Üniversitesi Rektörlüğüne, 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun 13 üncü maddesi uyarınca, Yükseköğretim Kurulu'nun önerdiği adaylar arasından, Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Abdurrahman KUTLU yeniden atanmıştır.

22 Kasım 1999

Süleyman DEMİREL

CUMHURBAŞKANI

c. Cumhurbaşkanının Yargı ile İlgili Olan Görev ve Yetkileri

Anayasanın 104’üncü maddesine göre, Cumhurbaşkanının yargı ile ilgili görev ve yetkileri şunlardır:

- Anayasa Mahkemesi üyelerini seçmek,

- Danıştay üyelerinin dörtte birini seçmek,

- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini seçmek,

- Askerî Yargıtay Üyelerini seçmek,

- Askerî Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini seçmek,

- Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.

Bu üyelerin nasıl seçildiklerini, aşağıda yargı organını incelediğimiz kısımda ilgili yüksek mahkemeleri görürken tek tek açıklayacağız. O nedenle burada bu konuya girmiyoruz.

Ancak aşağıda ayrıca belirteceğimiz gibi, Cumhurbaşkanına yargı ile ilgili bu yetkileri ona, devletin “tarafsız” başı olması sıfatıyla verilmiştir. Bu nedenle, Cumhurbaşkanının yargı ile ilgili yetkilerini tek başına kullanabilmesi gerekir. Zira, bu yüksek mahkemelere üye seçimini başbakanın ve adalet bakanının imzasına bağlı kılmak, yargı bağımsızlığı ilkesiyle de bağdaşmayacaktır.

Cumhurbaşkanının Diğer Yetkileri

Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri yukarıda sayılanlardan ibaret değildir. Zira, Anayasanın 104’üncü maddesinin son fıkrası, “Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır” demektedir.

Buna göre, Cumhurbaşkanının Anayasada öngörülen ve 104’üncü maddede sayılmamış olan yetkileri de olabilir. Örneğin, Anayasanın 115’inci maddesine göre, “tüzükler, Cumhurbaşkanınca imzalanır ve kanunlar gibi yayımlanır”. Demek ki, tüzükleri imzalamak da Cumhurbaşkanının bir anayasal görevidir.

Yine Cumhurbaşkanına Anayasa tarafından değil, ama kanunlar tarafından verilmiş yetkiler de olabilir. Örneğin:

-   Radyo ve Televizyon Yüksek Kuruluna üye seçmek (11 Kasım 1983 tarih ve 2954 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu, m.6) (Mülgadır).

-   Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yüksek Kuruluna üye seçmek (11 Ağustos 1983 tarih ve 2876 sayılı Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Kanunu, m.5)

-   Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kuruluna üye seçmek (21 Temmuz 1983 tarih ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu, m.53).

V. Cumhurbaşkanının Tek Başına Yapacağı İşlemler sorunu

Yukarıda gördüğümüz gibi, Cumhurbaşkanının yasama, yürütme ve yargı ile ilgili olan pek çok görev ve yetkisi vardır. Cumhurbaşkanı bu görev ve yetkilerini yapacağı işlemler ile yerine getirir. Acaba Cumhurbaşkanı işlemlerden hangisini tek başına, hangisini “karşı imza” ile yapar?

A. Genel Olarak Karşı-İmza Kuralı ve Değişik Ülkelerden Örnekler

Bu soruya cevap vermeden önce kısaca “karşı-imza  (contreseing , countersignature )” kuralından bahsetmek uygun olur. Parlâmenter hükûmet sistemlerinde, yürütme organı ikili yapıdadır: Devlet başkanı ve hükûmet. Bu ikiliden birincisi yani devlet başkanı (cumhurbaşkanı veya hükümdar) sorumsuzdur. Bu ikiliden ikincisi olan hükûmet (bakanlar kurulu, yani başbakan ve diğer bakanlar) ise sorumludur. Bakanlar kurulu hem bir bütün olarak parlâmento karşısında sorumludur (kolektif sorumluluk); hem de bakanlar tek tek kendi bakanlığından dolayı parlâmentoya karşı sorumludurlar (bireysel sorumluluk). Demokratik mantık, sorumluluk kimdeyse, yetkinin de onda olmasını gerektirir. Buna göre, parlâmenter sistemde devlet başkanlarının, yani hükümdar veya cumhurbaşkanlarının yetkileri sembolik ve törenseldir. Buna karşılık, gerçek yetkiler sorumluluk sahibi olan hükûmette, yani başbakan ve bakanlardadır. Ne var ki, demokratik gelişmelerden önce, tarihsel olarak yetkiler devlet başkanlarına (hükümdarlara ve cumhurbaşkanlarına) ait idi. Devletin yüksek işlemleri devlet başkanı tarafından yapılıyordu. Demokratik gelişmeler ile birlikte, karar alma yetkisi adım adım sorumlu makamlar olan başbakan ve bakanlara geçti. Ne var ki, bu durumda da bu işlemlerin devlet başkanları tarafından imzalanmaları usûlüne devam edildi. Devlet başkanlarının imzaları o işlemlerin mevsukiyetini (authenticité) belgelendiriyordu.

Monarşilerde, devlet başkanlarının sorumsuzluğu ilkesi mahkemeler tarafından tam olarak tanınır. Örneğin İngiltere’de “kral hata yapmaz  (the King can do no wrong [60] ilkesi geçerlidir. Bu ilke, kralın davranışlarından dolayı krala karşı dava açılamaması sonucunu doğurmaktadır. Ancak mahkemeler, kralın bir işlemine başbakan veya ilgili bakan imza atmış ise, o işleme karşı açılacak davalara bakmaktadırlar. Kralın sorumsuzluğu ilkesinin ortaya çıkarabileceği sakıncaları giderebilmek için mahkemeler, kralın bir işleminin geçerliliği için bu işleme başbakanın veya bir bakanın katılması gerektiği, o işlemin başbakan veya bakan tarafından da imzalanması gerektiği ve böyle bir işlemden dolayı da, kralın değil, başbakan veya ilgili bakanın sorumlu olduğu ve dolayısıyla böyle bir işleme karşı da dava açılabileceğini kabul etmişlerdir. Böylece İngiliz Anayasa hukukunda “karşı-imza (countersigna-ture)” kuralı doğmuştur[61].

Günümüzde, yazılı bir anayasaya sahip monarşilerde de “karşı-imza” kuralı kabul edilmiştir. Örneğin 29 Aralık 1978 tarihli İspanyol Anayasasının 64’üncü maddesine göre, “Kralın işlemleri Başbakan ve gerekli hallerde, yetkili bakanlar tarafından imzalanır... Kralın işlemlerini imzalayan kişiler, bu işlemlerden sorumludur”.

Karşı-imza kuralı  cumhuriyetlerde de geçerlidir. Cumhuriyetlerdeki devlet başkanlarına genelde cumhurbaşkanı denir. Cumhurbaşkanlarının da siyasal sorumlulukları yoktur. Sorumluluğu olmayan Cumhurbaşkanlarının işlemlerinin geçerli olabilmesi için sorumluluk sahibi olan başbakan veya ilgili bakan tarafından imzalanmaları gerekmektedir. Bu durumda da bu işlemlerden doğan sorumluluk, Cumhurbaşkanına ait değil, bu işlemi imzalayan başbakan veya ilgili bakana ait olmaktadır. Örneğin, 23 Mayıs 1949 tarihli Alman Anayasasının 58’inci maddesine göre, “Federasyon Başkanının kararları ve emirlerinin geçerli olması için federal Başbakan veya yetkili federal bakan tarafından imzalanmalıdır”. Keza, 4 Ekim 1958 tarihli Fransız Anayasasının 19’uncu maddesine göre, Cumhurbaşkanının işlemleri başbakan ve gerekli hallerde, sorumlu bakan tarafından imzalanır. Aynı şekilde, 27 Aralık 1947 tarihli İtalyan Anayasasının 89’uncu maddesine göre de, Cumhurbaşkanının işlemleri, sorumluluğu yüklenen bakan tarafından imzalanmadıkça geçersizdir.

O halde gerek kralların, gerekse cumhurbaşkanlarının yaptıkları tüm işlemler kural olarak karşı-imza kuralına tabidir. Yani kralların ve cumhurbaşkanlarının yaptıkları işlemler başbakan veya ilgili bakan tarafından imzalanırlar ve bu işlemlerden doğan sorumluluk karşı-imzayı atan başbakan veya ilgili bakana aittir. Bu kural, yukarıda da belirtildiği gibi demokratik mantığın bir gereğidir. Bir demokraside sorumluluk kimde ise, yetki de onda olmalıdır. Sorumsuz cumhurbaşkanlarının bir demokraside yetki kullanabilmesi düşünülemez.

Ancak karşı-imza kuralının, gerek monarşilerde, gerek cumhuriyetlerde bazı istisnaları mevcuttur.

1. Bir kere, parlâmenter hükûmet sistemlerinde, seçimlerden veya başbakanın istifa etmesinden veya başbakanın güvensizlik oyuyla parlâmento tarafından düşürülmesinden sonra yeni bir başbakanın atanmasında karşı-imza kuralı işlemez. Zaten yeni başbakanın atanmasının, seçimleri kaybeden başbakanın rızasına tâbi tutulması demokratik mantığa da aykırılık teşkil eder. Parlâmenter hükûmet sistemlerinde, seçimlerden sonra, yeni bir başbakanın atanması görevi, krallara veya cumhurbaşkanlarına aittir. Krallar veya cumhurbaşkanları yeni başbakanı tek başlarına atayabilirler[62]. Ancak sorumsuz olan bir makamın başbakan atamak gibi önemli bir yetkiyi kullanması demokratik ilkelere aykırı olarak görülemez; çünkü, kral veya cumhurbaşkanlarının atadıkları başbakanın daha sonra parlâmentodan güvenoyu alması gerekir. Örneğin İngiltere’de Kral veya Kraliçenin Başbakanı tek başına atayabileceği kabul edilmektedir[63]. Keza, 23 Mayıs 1949 tarihli Alman Anayasasının 58’inci maddesi de, karşı-imza kuralının federal başbakanın atanmasına ve görevden alınmasına uygulanmayacağını açıkça öngörmüştür. 4 Ekim 1958 tarihli Fransız Anayasasının 19’uncu maddesi de, Başbakan atama yetkisini karşı-imza kuralından istisna tutmuştur. 29 Aralık 1979 tarihli İspanyol Anayasasının 64’üncü maddesi ise, bu konuda ilginç bir hüküm öngörerek Kralın Başbakan atama işleminin Kongre Başkanı tarafından imzalanacağını öngörmüştür.

2. İkinci olarak, kralların ve Cumhurbaşkanlarının parlâmentoyu feshetme yetkisi de karşı-imza  kuralından istisna tutulmaktadır. Örneğin, 23 Mayıs 1949 tarihli Alman Anayasasının 58’inci maddesi, karşı-imza kuralının Bundestagın feshinde uygulanmayacağını açıkça öngörmüştür. 4 Ekim 1958 tarihli Fransız Anayasasının 19’uncu maddesi de, Millet Meclisini feshetme yetkisini karşı-imza kuralından istisna tutmuştur. Keza, 29 Aralık 1979 tarihli İspanyol Anayasasının 64’üncü maddesi ise, Kralın fesih işleminin, Başbakan tarafından değil, ama Kongre başkanı tarafından imzalanacağını öngörmüştür. İngiltere’de ise Kraliçe fesih yetkisini kural olarak Başbakanın istemiyle kullanır. Ancak yeni bir seçime gitmeksizin Avam Kamarasında yeni alternatif bir hükûmetin kurulmasına imkân verecek parlâmento çoğunluğu varsa veya genel seçimlerin o zaman millî çıkarlara aykırı olacağı açıkça anlaşılıyorsa, Kraliçenin Başbakanın Avam Kamarasının fesih istemini reddedebileceği kabul edilmektedir[64]. Keza, genel seçimlerden yenik çıkan başbakan, tekrar Avam Kamarasının feshini isterse, Kraliçenin bu istemi de reddedebileceği, hatta reddetmesi gerektiği kabul edilmektedir[65].

B. 1982 Anayasasında Karşı-İmza Kuralı

Karşı-imza kuralı  hakkında bu ön açıklamayı yaptıktan sonra, şimdi 1982 Anayasasına göre, Türkiye’deki durumu görelim.

Parlâmenter hükûmet sistemini ve demokrasi ilkesini temel alan 1982 Anayasasının karşı-imza kuralı hakkındaki düzenlemesi esasen yukarıda genel olarak gördüğümüz karşı-imza kuralına paraleldir. 1982 Anayasasının 105’inci  maddesine göre,

“Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur”.

Görüldüğü gibi, Anayasada kural olarak Cumhurbaşkanının işlemlerinin Başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanması öngörülmektedir. Yine Anayasa bu şekilde Başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanan işlemlerden Başbakan ve ilgili bakanın sorumlu olduğunu belirtmektedir. Bu husus sorumsuz olan Cumhurbaşkanının işlemlerinin sorumlu olan başbakan veya bakanlar tarafından imzalanmasını öngören parlâmenter demokrasinin temel kuralıyla uyuşum içindedir. Bu kuralın nedenini yukarıda açıkladığımız için bu konuda daha fazla bir şey söylemeye gerek yoktur.

1982 Anayasasının 105’inci maddesinde hükme bağlanan bir husus da, Cumhurbaşkanının “tek başına yapabileceği” birtakım işlemlerin karşı-imza kuralından istisna olduğudur. Yani, Anayasaya göre, Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği birtakım işlemler vardır ve bu işlemlerin Başbakan ve ilgili Bakan tarafından imzalanmalarına gerek yoktur. Bu husus da esas itibarıyla parlâmenter demokrasinin temel ilkeleriyle uyuşum içindedir. Zira yukarıda da gördüğümüz gibi, kral ve cumhurbaşkanlarının bazı işlemleri, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya gibi demokratik ülkelerde de karşı imza kuralına tâbi değildir. Ancak bu ülkelerin, Anayasalarında kralların ve Cumhurbaşkanlarının hangi işlemlerini tek başına yapabilecekleri tek tek sayılmıştır[66]. Yukarıda gördüğümüz gibi bunlar genelde, başbakan atama ve parlâmentoyu fesih etme yetkisidir. Yazısız anayasa sistemine sahip İngiltere’de bile yukarıda gördüğümüz gibi, Kraliçenin Başbakan atama ve parlâmentoyu feshetme işlemlerini tek başına yapacağı kabul edilmektedir.

Ancak, 1982 Anayasasında Cumhurbaşkanının hangi işlemleri tek başına, hangi işlemleri karşı-imza kuralına uyarak yapacağı belirtilmemiştir[67]. Anayasanın 105’inci maddesinde “Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri”nden bahsetmektedir. Ancak, Anayasada Cumhurbaşkanının hangi işlemleri tek başına yapacağı gösterilmemiştir. Aynı şekilde diğer kanunlarda böyle bir sayım yapılmamıştır. Dolayısıyla, ülkemizde, Cumhurbaşkanının hangi işlemleri tek başına, hangi işlemleri karşı-imza kuralıyla yapacağının belirlenmesi tam anlamıyla tartışmalıdır.

Bu tartışmanın önemini, “Cumhurbaşkanının re’sen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz” diyen Anayasanın 105’inci maddesinin ikinci fıkrası daha da artırmaktadır. Eğer bir işlem, Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği bir işlem ise, o işleme Başbakan ve ilgili bakanın imza atması söz konusu olmadığı gibi, o işleme karşı yargı denetiminin işletilmesi de mümkün değildir. Ortaya, hem siyasal denetimden, hem de yargısal denetimden istisna tutulan bir işlem kategorisi çıkmaktadır ki, bu hem demokrasiye, hem de hukuk devleti ilkesine aykırıdır. Zira bir demokraside yetki siyasal sorumluluğa sahip makamlar tarafından kullanılmalıdır. İkinci olarak, bir hukuk devletinde, yargı denetimi dışında bırakılan işlem bulunmamalıdır.

Böylesine kritik bir konuda ideal olan şey, Anayasanın tek tek hangi işlemlerin karşı-imza kuralından  muaf olduğunu belirtmesiydi. Ancak 1982 Anayasasında böyle bir hüküm yoktur.

 Aslında Danışma Meclisi Anayasa Tasarısında Cumhurbaşkanının tek başına imzalayacağı işlemler tek tek sayılmıştı. Danışma Meclisi Anayasa Tasarısının 113’üncü maddesi şöyleydi:

“Cumhurbaşkanının Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak tek başına imzalayacağı kararları ise şunlardır:

a) Yasama ile ilgili olanlar:

Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak,

Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüğünün, tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasaya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmak,

Anayasa Mahkemesinden iptal kararlarının yeniden incelenmesini istemek,

Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,

b) Yürütme alanına ilişkin olanlar:

Başbakanı atamak,

Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırmak,

Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek,

Millî Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak,

Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak,

İdam cezasını müebbed ağır hapis cezasına çevirmek,

Üniversite Rektörlerini seçmek,

c) Yargı ile ilgili olanlar:

Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askerî Yargıtay Üyelerini, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun tabiî üyeleri dışındaki üyelerini seçmek”.

Eğer bu madde kanunlaşmış olsaydı, burada bu tartışmayı yapmaya gerek kalmayacaktı. Zira madde de Cumhurbaşkanının hangi işlemleri tek başına yapabileceği tek tek sayılmaktadır.

Ne var ki, Danışma Meclisi Anayasa Tasarısının bu maddesi (m.113) Millî Güvenlik Konseyi tarafından “Cumhurbaşkanının tek başına imzalayacağı kararların ayrıca sayılmasında zorunluluk görülmemiştir”[68] denerek çıkarılmıştır.

O nedenle Cumhurbaşkanının hangi işlemlerini tek başına hangi işlemlerini karşı-imza ile yapacağını tespit etmemiz gerekmektedir.

1. Anayasada Belirtilenler

Bir kere, Cumhurbaşkanının 104’üncü maddede sayılan görev ve yetkilerinden bazılarını nasıl kullanacağı Anayasanın diğer maddelerinde belirtilmiştir. Bu durumda artık tartışılacak bir şey yoktur.

a) Örneğin, Cumhurbaşkanının bakan atama yetkisinin “Başbakanın teklifi üzerine” kullanılabileceği Anayasanın 104’üncü ve 109’uncu maddelerinde açıkça belirtilmiştir. O halde bakan atama yetkisi Cumhurbaşkanının tek başına kullanabileceği bir yetki değildir.

b) Cumhurbaşkanının “Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak” yetkisinin nasıl kullanılacağı Anayasanın 93’üncü maddesinde düzenlenmiştir. Bu madde uyarınca, Türkiye Büyük Millet Meclisi, “tatil” veya “ara verme” sırasında iken Cumhurbaşkanı tarafından “doğrudan doğruya” veya “Bakanlar Kurulunun istemi” üzerine toplantıya çağırılır (m.93/2). Bu nedenle Cumhurbaşkanı, “Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak” yetkisini tek başına kullanabileceği gibi, Bakanlar Kurulunun istemi üzerine de kullanabilir.

c) Keza milletlerarası andlaşmaları onaylamak yetkisi de ayrıca Anayasanın 90’ıncı maddesinde düzenlenmiştir. Yukarıda gördüğümüz gibi, milletlerarası andlaşmaların onaylanabilmesi için bu andlaşmaların Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından veya Bakanlar Kurulu tarafından onaylanmasının uygun bulunması gerekir. Keza onaylama işlemi de 31 Mart 1963 tarih ve 244 sayılı Milletlerarası Andlaşmaların Yapılması, Yürürlüğü ve Yayımlanması... Hakkında Kanunun 3’üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca Bakanlar Kurulu kararnamesi biçiminde gerçekleşmektedir. Bu nedenle, Cumhurbaşkanının milletlerarası andlaşmaları tek başına onaylama yetkisinin olmadığını söyleyebiliriz.

d) Genelkurmay Başkanının atanma usûlü de Anayasanın 117’nci maddesinde ayrıca düzenlenmiştir. Anayasanın 117’nci maddesine göre, “Genelkurmay Başkanı, Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine, Cumhurbaşkanınca atanır”. Demek ki Genelkurmay Başkanını Cumhurbaşkanı tek başına atayamaz. Bu konuda bir tartışma yapmaya gerek yoktur.

e) Sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilân etmek yetkisi de yine Anayasanın 104, 119, 120, 121, 122’nci maddeleri uyarınca ancak Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu ile birlikte kullanabileceği bir yetkidir. Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal veya sıkıyönetim ilân edemez.

f) Sıkıyönetim veya olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamesi çıkarmak yetkisi de yine Anayasanın 104, 119, 120, 121, 122’nci maddeler uyarınca ancak Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu ile birlikte kullanabileceği bir yetkidir. Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal veya sıkıyönetim kanun hükmünde kararnamesi çıkaramaz.

2. “Tarafsız” Devlet Başkanı Olma Sıfatıyla Kullanılan Yetkiler: Cumhurbaşkanının Yasama ve Yargıyla İlgili Yetkileri

Ergun Özbudun’a göre, Anayasa Cumhurbaşkanına bir kısım yetkileri, onun “tarafsız” Devlet Başkanı hüviyeti dolayısıyla vermiştir. Bu yetkilerin “taraflı” olan hükûmetle paylaşılması, bu yetkilerin niteliklerine ve amaçlarına uygun düşmez. Bu nedenle, kendisine tarafsız devlet başkanı sıfatı dolayısıyla tanınmış yetkileri Cumhurbaşkanının tek başına kullanabilir[69].

Örneğin, Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesine ve diğer yüksek mahkemelere üye seçmesi onun tarafsızlık özelliği nedeniyle tanınmış bir yetkidir[70]. Bu yetkinin karşı-imza kuralına tâbi tutulması, yani Başbakanın ve Adalet Bakanının imzasının aranması yargı bağımsızlığına da aykırı olur.

Keza, yine Ergun Özbudun’a göre, kanunları bir kez daha görüşülmek üzere geri gönderme ve kanunlar aleyhine Anayasa Mahkemesinde iptal davası açma yetkisi de Cumhurbaşkanının tek başına kullanabileceği bir yetki olması gerekir. Zira, bu yetkilerin ancak karşı-imza  ile kullanılabileceği kabul edilirse, bu yetkiler bütün anlamını yitirir. Çünkü, Başbakan ve ilgili bakan, kanunun bir kez daha görüşülmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderilmesi için veya kanun hakkında iptal davası açılması için imzalarını vermeyeceklerdir. Zira, söz konusu kanunun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmesini onlar sağlamışlardır[71].

Anayasa Mahkemesinin 1961 Anayasası döneminde verdiği bir kararda tamamıyla Ergun Özbudun’un görüşü doğrultusundadır. Anayasa Mahkemesi 16 Mart 1976 tarih ve K.1976/15  sayılı Kararında şöyle demiştir:

“Anayasa, Cumhurbaşkanına, yürütme organının başı olması yönünden değil, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü temsil eden... tarafsız bir baş olması yönünden kimi görevler vermiştir. Bunlardan biri de Anayasanın 149. maddesinde belirtilen iptal davası açma yetkisidir. Bu yetkinin kullanılmasını 98. madde çerçevesi içinde görmek olanaksızdır. Çünkü, böyle bir durumda, bu yetki ancak Başbakan veya ilgili Bakanca uygun görülmesi halinde kullanılabilecektir. Başka bir deyimle, siyasal iktidarca yasalaştırılan bir metin hakkında Cumhurbaşkanının iptal davası açma yetkisini, Başbakana veya ilgili Bakana devreden veya onları bu yetkiye ortak eden bir sonuç çıkar ki, Anayasanın böyle bir sonucu kabul ettiği düşünülemez”[72].

Ergun Özbudun’a  göre, Cumhurbaşkanının yasama ve yargı ile ilgili yetkileri, kendisine tarafsız devlet başkanı olması sıfatıyla tanınmış yetkilerdir. Bu nedenle, bu yetkilerin Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılabilmeleri gerekir[73].

3. Cumhurbaşkanının Yürütmeyle İlgili Yetkileri

Yukarıda Cumhurbaşkanının yasama ve yargı alanında yetkilerini tek başına kullanabileceğini; zira, bu yetkilerin Cumhurbaşkanına onun devletin tarafsız “başı” olması dolayısıyla verildiğini söyledik. Ancak söylediğimiz bu şey, haliyle Cumhurbaşkanının yürütme ile ilgili yetkileri için geçerli değildir. Zira, yürütme ile ilgili yetkiler, Cumhurbaşkanına “devletin başı” olması sıfatıyla değil, “yürütmenin başı” olması sıfatıyla verilmiştir. Bu yetkilerden hangisinin Cumhurbaşkanı tarafından tek başına hangisinin hükûmet ile birlikte kullanılacağı çok tartışmalıdır.

a) Başbakanı Atamak.- Bir kere, Cumhurbaşkanının yürütmeyle ilgili olan en önemli yetkisi olan başbakan atamak yetkisi, Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılabilecek bir yetkidir. Zira, yukarıda da belirtildiği gibi, yeni başbakanın atanmasını, seçimleri kaybetmiş veya Meclis tarafından düşürülmüş veya istifa etmiş başbakanın karşı-imzasına bağlamak anlamsızdır. Yine yukarıda belirttiğimiz gibi, parlâmenter demokrasilerde başbakanı atamak yetkisi karşı-imza kuralından ayrık tutulmaktadır[74]. Kanımızca, Türkiye’de başbakanı atamak yetkisi Cumhurbaşkanının tek başına kullanabileceği bir yetkidir.

b) İcraî Olup Olmama.- Cumhurbaşkanının yürütmeyle ilgili diğer yetkilerini Cumhurbaşkanının tek başına kullanıp kullanamaması açısından, yapılan işlemlerin “icraî” nitelikte olup olmamasına göre hareket etmek gerekir. Ergun Özbudun’un  belirttiği gibi, icraî nitelik taşımayan, tamamen törensel nitelikteki yürütmeyle ilgili yetkileri Cumhurbaşkanı tek başına kullanabilir. Ancak, “icraî” nitelikteki yetkileri tek başına kullanamaması gerekir[75]. İdare hukukunda “icraîlik  (force exécutoire)”, idarî işlemin tek yanlı irade açıklamasıyla tamamlanması anlamına gelmektedir. Diğer bir ifadeyle, bir idarî işlemin oluşabilmesi için, idarenin iradesini açıklaması yeterlidir; ilgilinin rızasına ihtiyaç yoktur. Yani, idarî işlem, ilgilisi istese de istemese de hukukî sonuçlarını doğurur. İcraîliğin temelinde idarenin kamu gücüne sahip olması yatar. İdarenin, idare edilenlere hak ve yükümlülük getirmeyen, “tespit edici”, “istişarî”, “hazırlayıcı” ve “iç düzen işlemleri” icraî nitelikte değildir. İcraî nitelikte olmayan işlemlere karşı da dava açılamaz[76].

Kanımızca, Cumhurbaşkanı icraî nitelikteki işlemleri tek başına yapamaz. Çünkü bu tür işlemleri yapması, bir kere parlâmenter hükûmet sistemine, ikinci olarak demokrasi ilkesine ve üçüncü olarak hukuk devleti ilkesine aykırı olur.

Parlâmenter Hükûmet Sistemi İlkesine Aykırılık.- Bir kere, icraî karar alma, kamu gücünün kullanılması anlamına gelir. Kamu gücünü kullanmak için ise, “yetki sahibi” olmak gerekir. Parlâmenter sistem de ise yetki sorumluluk ile birlikte gider. Yani sorumluluk kimde ise yetki de ondadır. Sorumluluk sahibi olmayan Cumhurbaşkanının, yetki kullanması, tek başına icraî nitelikte işlemler yapması parlâmenter hükûmet sistemi ilkesine aykırıdır.

Demokrasi İlkesine Aykırılık .- İkinci olarak, icraî karar alma, kamu gücünün kullanılması anlamına gelir. Kamu gücünü kullanmak için ise, “yetki sahibi” olmak gerekir. Bir demokraside ise yetkilerin kaynağı halktır ve halktan bu yetkiler seçim aracılığıyla alınır. O halde, halk tarafından seçilmemiş olan Cumhurbaşkanının icraî işlemler yapma yetkisine tek başına sahip olması demokrasi ilkesine de aykırıdır.

Hukuk Devleti İlkesine Aykırılık.- Üçüncü olarak, icraî karar alma, ilgililerin hukukî durumunda idarenin tek taraflı irade açıklamasıyla değişiklikler yapılması, yani haklar ve yükümlülükler yaratılması anlamına gelir. Bir hukuk devletinde bu tür işlemler hukuka uygun olmalı, hukuka aykırı oldukları iddia ediliyorsa bunlara karşı yargı yolu açık olmalıdır. Oysa, Anayasanın 125’inci maddesinin ikinci fıkrasına göre “Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler...  yargı denetimi dışındadır”. Keza, 105’inci maddesinin ikinci fıkrasına göre, “Cumhurbaşkanının re'sen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz”. Bu şu anlama gelir ki, Cumhurbaşkanının icraî alanda tek başına işlemler yapması, hukuk devleti ilkesine de aykırıdır.

Bu üç nedenden dolayı, Cumhurbaşkanı yürütme alanında icraî nitelikte işlemler yapamaz.

aa) Buna göre, icraî nitelikte olan şu işlemler  Cumhurbaşkanı tarafından tek başına yapılamaz :

- Bakanları atamak ve görevlerine son vermek,

- Yabancı devletlere Türk Devletinin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,

- Milletlerarası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,

- Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek,

- Genelkurmay Başkanını atamak,

- Kararnameleri imzalamak,

- Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek,

- Üniversite Rektörlerini seçmek,

Yukarıdakilerden bazılarının zaten Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılamayacağı ayrıca ve açıkça Anayasada belirtilmiştir: Bakanları atamak ve görevlerine son vermek, Genelkurmay Başkanını atamak gibi. Anayasada belirtilmemiş olan Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek ve üniversite rektörlerini seçmek yetkisi de Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılabilecek yetkilerden değildir. Zira, gerek Yükseköğretim Kurulu, gerek üniversiteler Türkiye Cumhuriyeti idarî teşkilâtı içinde yer alan icraî karar alma yetkisine sahip, diğer bir ifadeyle kamu gücü kullanan kamu kurumlarıdır. Bunlara ilişkin atamaların Cumhurbaşkanı tarafından tek başına yapılması bir kere demokrasi ilkesine aykırıdır; çünkü, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmemektedir. İkinci olarak parlâmenter hükûmet sistemi ilkesine de aykırıdır; zira Cumhurbaşkanı sorumsuzdur; oysa bu ilke sorumsuz makamların yetkisiz olmasını gerektirir. Üçüncü olarak, hukuk devleti ilkesine de aykırıdır; zira bu takdirde Yükseköğretim Kurulu üyesi ve rektör atama işlemlerine karşı dava açılması mümkün olmayacaktır. Oysa hukuk devleti ilkesi idarenin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tâbi olmasını gerektirir. Bir parlâmenter demokraside bu icraî makamlara yapılan atamalardan birinin sorumlu olması gerekir.

Yukarıda görüldüğü gibi bazı kanunlarda, Cumhurbaşkanına bazı kurullara (Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yüksek Kurulu, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu gibi) üye seçme yetkisi verilmiştir. Söz konusu kurullar idarî teşkilât içinde yer alan kurullardır. Bu alanda sorumsuz Cumhurbaşkanının bu yetkisini sorumlu olan Başbakan ve ilgili bakan ile paylaşması gerekir. Yani bu işlemleri tek başına yapamaması gerekir.

bb) Anayasada Cumhurbaşkanının yürütme alanında sayılan ve “icraî” nitelikte olmayan yetkilerini ise Cumhurbaşkanı tek başına kullanabilir.

Örneğin, “Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanlığını temsil etme” yetkisi, Cumhurbaşkanının “icraî” değil, sembolik ve törensel bir yetkisidir. Zira, yukarıda da belirtildiği gibi, başkomutanlık esasen Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Cumhurbaşkanının bunu sadece “temsil” etme yetkisi vardır. Başkomutanlık görevi fiilen Genelkurmay Başkanı tarafından icra edilmektedir. Buna göre, Başkomutanlık adına icraî işlemler yapan makam Genelkurmay Başkanlığıdır. Bu nedenlerle, “Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanlığını temsil etme” yetkisi, Cumhurbaşkanına tek başına verilmiş bir yetkidir.

Keza Devlet Denetleme Kurulu icraî karar alma yetkisine sahip bir Kurul değildir. Bu Kurula üye ve başkan seçme yetkisinin ve keza Kurula inceleme, araştırma ve denetleme yaptırma yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesinde demokrasi, parlâmenter sistem ve hukuk devleti ilkeleri açısından bir aykırılık yoktur.

Aynı şekilde, Millî Güvenlik Kurulunun da icraî karar alma yetkisi yoktur. Cumhurbaşkanının bu Kurulu toplantıya çağırması ve ona başkanlık etmesi de tek başına yapabileceği bir işlemdir. Bunda da demokrasi, parlâmenter sistem ve hukuk devleti ilkeleri açısından bir aykırılık yoktur.

VI. Cumhurbaşkanı Kararnameleri İmzalamak Zorunda mıdır ?

Cumhurbaşkanı gerek kanun hükmünde kararnameleri, gerek Bakanlar Kurulu kararnamelerini, gerek ortak kararnameleri imzalamak zorunda mıdır? Bu kararnameleri imzalamayı reddedebilir mi? Diğer bir ifadeyle, Cumhurbaşkanı hükûmetin kararnamelerini denetleyebilir mi?

Bu konuda doktrinde[77] ve Anayasa Mahkemesi kararlarında[78] ikili bir ayrım yapılmaktadır. Denmektedir ki, Cumhurbaşkanı Bakanlar Kurulunun hukuka uygun kararnameleri üzerinde siyasal yerindelik denetimi yapamaz. Ama Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulunun hukuka aykırı kararnamelerini imzalamak zorunluluğu da yoktur.

O halde burada iki ayrı soru sormak gerekmektedir: 1) Cumhurbaşkanı siyasal yerindelik düşüncesiyle kararnameleri imzalamayı reddedebilir mi? 2) Cumhurbaşkanı hukuka aykırılık sebebiyle kararnameleri imzalamayı reddedebilir mi?

A. Cumhurbaşkanı Siyasal Yerindelik Düşüncesiyle Kararnameleri İmzalamayı Reddedebilir mi ?

Cumhurbaşkanının kararnameleri imzalamayı reddetme hakkına mutlak olarak sahip olduğu genellikle iddia edilmemektedir. Cumhurbaşkanının siyasal yerindelik düşüncesiyle bir kararnameyi imzalamayı reddedemeyeceği genellikle kabul edilmektedir. Zira, parlâmenter sistemde yetki, sorumluluk sahibi olan başbakan ve bakanlara aittir. Demokrasi yukarıda da belirtildiği gibi, yetkinin sorumluluk sahibine ait olmasını öngörür. Bir demokraside kim sorumluysa, yetkili de odur. Başbakan ve bakanlar sorumlu olduğuna göre, bunların kararnamelerini yerindelik düşüncesiyle Cumhurbaşkanı imzalamayı reddedemez. Bu konu doktrinde genel olarak kabul edildiği gibi, Anayasa Mahkemesinin 27 Nisan 1993 tarih ve K.1993/18  sayılı Kararında da kabul edilmiştir. Mahkemeye göre,

“Anayasa’nın ilgili kurallarının parlâmenter sistemin temel ilkelerinin ışığında değerlendirilmesi sonucu, Cumhurbaşkanına tanınan bütün bu yetkilere karşın sistem özde parlâmenter demokrasi olduğundan ve sorumluluk da hükûmette bulunduğundan, Anayasa’ya ve yasalara aykırı olmadıkça, Cumhurbaşkanı’nın Bakanlar Kurulu işlemlerini siyasal yerindelik yönünden denetleyemeyip, imzalamak zorunda olduğu açıktır... Cumhurbaşkanı’nın rolü(nün), uyarı ve tavsiyeden öteye geçmemesi gerek(mektedir)”[79].

B. Cumhurbaşkanı, Hukuka Aykırılık Sebebiyle Kararnameleri İmzalamayı Reddedebilir mi ?

Siyasal yerindelik denetimi yapmaya yetkili olmayan Cumhurbaşkanı, acaba, kararname hakkında hukukîlik denetimi yapabilir mi? Yani Cumhurbaşkanı hukuka aykırı olduğu sebebiyle bir kararnameyi imzalamayı reddedebilir mi? Doktrinde bu soruya olumlu yanıt verilmektedir. Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulunun hukuka aykırı kararnamelerini imzalamak zorunda olmadığı ileri sürülmektedir[80].

Bu görüş Anayasa Mahkemesinin 27 Nisan 1993 tarih ve K.1993/18 sayılı Kararında da kabul edilmiştir. Mahkemeye göre,

“kuşkusuz Anayasa’da, tarafsızlığını sağlama konusunda özen gösterilen Cumhurbaşkanı, siyasal yaşamda bir denge ve kararlılık öğesi olarak düşünülmüş; çoğunluk partisinin emrinde bir yürütme aracı, hiçbir yetki sahibi olmayan “simgesel” bir Devlet başkanı durumuna sokulması amaçlanmamıştır. Bu nedenle, hukuka aykırı bir işlem söz konusu olduğunda Cumhurbaşkanı’nın tutumu farklı olabilecektir. Çünkü, Cumhurbaşkanı’nın sorumsuzluğu, onun hukuka aykırı kararnameleri imzalamak zorunda olduğu biçimde yorumlanamaz.

                   Böyle bir anlayış, herşeyden önce Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’nın 103. maddesinde öngörülen andına aykırı düşer. Bunun gibi, ‘Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarının ve idare makamlarını ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır” denilen Anayasa’nın 11. maddesi Cumhurbaşkanı’nı da bağlar... Cumhurbaşkanı’nın mahkeme kararına aykırı düşecek bir Bakanlar Kurulu kararnamesini imzalamak zorunda olması Anayasa’ya bağlı kalmak, Anayasa’yı uygulamak ve savunmak görevleriyle bağdaşmaz. Hatta Cumhurbaşkanı, bunları imzalamamakla yükümlüdür”[81].

C. Görüşümüz

Kanımızca, Cumhurbaşkanının kararnameler üzerinde siyasal yerindelik denetimi yapma yetkisinin olmadığı gibi, hukuka uygunluk denetimi yapma yetkisi de yoktur. Diğer bir ifadeyle, Cumhurbaşkanının imza yetkisi bakımından kararnameler arasında “hukuka uygun kararnameler - hukuka aykırı kararnameler” şeklinde bir ayrım yapılamaz. Zira, bir kararnamenin hukuka aykırı olduğu, kendiliğinden bilinen apaçık bir şey değildir. Bir kararnamenin hukuka uygun yahut aykırı olduğunu söylemek için de o kararnamenin metninin yorumlanarak anlamının tespit edilmesi gerekir. Yorum ise, realist yorum teorisinin gösterdiği gibi[82], yorumcuya bağlıdır. A’ya göre hukuka uygun olan bir metin, B’ye göre hukuka aykırı olabilir. Realist yorum teorisinin  gösterdiği gibi, yorum, bir “tanıma” işlemi değil, bir “irade” işlemidir. O nedenle, bir kararname de Bakanlar Kuruluna göre hukuka uygun, Cumhurbaşkanına göre hukuka aykırı olabilir. Cumhurbaşkanının kararnameyi hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle imzalamayı reddetmesi durumunda, yerindelik düşüncesiyle reddetmesi durumunda olduğu gibi, bir “irade” kullanmaktadır. Bir demokraside ise “irade” açıklamaya, halk veya onun temsilcileri yetkilidir. Parlâmenter sisteme sahip Türk demokrasisinde ise, halk tarafından seçilmemiş olan Cumhurbaşkanı “irade” açıklamaya yetkili değildir. Bu nedenle kanımızca, Cumhurbaşkanının bir kararnameyi hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle de imzalamayı reddetme yetkisi yoktur. Çünkü, bir kararnamenin hukuka aykırı olup olmadığı da neticede bir irade sorunu, bir iktidar sorunudur. Pratikte de Cumhurbaşkanının bir kararnameyi yerindelik sebebiyle imzalamaması ile hukukîlik sebebiyle imzalamaması arasında hiçbir fark olmayacaktır. Hükûmet, hukuka uygun bir kararnamesinin Cumhurbaşkanı tarafından kasten imzalanmadığını iddia edecektir. O nedenle kanımızca, Cumhurbaşkanı önüne gelen bütün kararnameleri imzalamak zorundadır. Bu bakımından “yerindelik denetimi-hukukîlik denetimi” ayrımı yapılamaz. Cumhurbaşkanı siyasal bakımdan yerinde görmediği kararnameleri imzalamak zorunda olduğu gibi, hukuka aykırı gördüğü kararnameleri de imzalamak zorundadır.

Kanımızca, Cumhurbaşkanının kararnameler üzerinde sadece bir “minimum denetim yetkisi ” vardır. Bu denetim yetkisi de, kendisine sunulan kararnamenin mevsukiyetini (authenticité) incelemekten ibarettir. Yani kendisine sunulan kararname, gerçekten Bakanlar Kurulundan çıkmış bir kararname midir? Kararname adı altında önüne gelen metin, gerçekten Bakanlar Kurulundan çıkmamış, Bakanlar Kurulu yetkilerini gasp etmiş darbeci bir gruptan çıkmış ise, Cumhurbaşkanı, böyle bir kararnameyi imzalamayı reddedebilir. Keza, Cumhurbaşkanı kendisine sunulan Bakanlar Kurulu kararnamesini başbakan ve eksiksiz bütün bakanların imzalarını taşıyıp taşımadığı bakımından da inceleyebilir. Kararnamede bir veya birkaç bakanın imzası eksik ise Cumhurbaşkanı, kararnameyi imzalamayı reddedebilir. Keza bazı imzalar faksla tamamlanmış ise, Cumhurbaşkanı bu kararnameyi de kanımızca imzalamayabilir. Zira kolektif bir işlem olan Bakanlar Kurulu kararnamesi tüm bakanların irade açıklamasıyla tekemmül eder. Henüz tekemmül etmemiş bir kararnameyi Cumhurbaşkanı imzalamayabilir. Kanımızca, keza ortak kararnamelerde de imza noksanı varsa, Cumhurbaşkanı kendi imzasını koymayı reddedebilir. Örneğin, bir yüksek kamu görevlisinin ataması için, ilgili bakanın, başbakanın ve Cumhurbaşkanının imzası öngörülmüş ise, kararname sadece ilgili bakanın imzasını taşıyorsa, Cumhurbaşkanı bunu imzalamayı reddedebilir. Çünkü, ortak kararnameler bir “karma işlem” niteliğindedir. Bunların tekemmül etmesi için öngörülen iradeler öngörüldükleri sıraya uyularak birbirine eklenmelidir. Buradaki sırada ilgili bakan, başbakan ve Cumhurbaşkanı şeklindedir. Bu sıraya uyulmamış ise, örneğin kararname önce Cumhurbaşkanının imzasına sunulmuş ise, bu kararnameyi de Cumhurbaşkanı imzalamayı reddedebilir.

Böyle istisnaî bir minimum kontrol yetkisinin dışında, kararnamenin siyasal bakımdan yerinde olmadığı veya hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle Cumhurbaşkanı kararnameleri, imzalamayı reddedemez. Bunları imzalamak zorundadır. Ancak buna rağmen, Cumhurbaşkanı kararnameleri reddederse ne olur?

Cumhurbaşkanının kararnameyi imzalamayı reddetmesi  anayasal yetkisini aşması demektir. Aşağıda ayrıca tartışacağımız gibi vatana ihanet bu şekilde tanımlanırsa, Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından vatana ihanetle suçlandırılabilir. Ne var ki, Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlandırılması için, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az dörtte üçünün oyu gerekir ki, bu miktara pratikte ulaşmak pek mümkün değildir.

Mekanist anayasa anlayışı [83] çerçevesinde meseleye bakarsak, Cumhurbaşkanının imzalamayı reddetmesine karşı partneri durumundaki diğer anayasal organların tepki göstermesi ihtimal dahilindedir. Örneğin, kendi kararnamelerini imzalamayan Cumhurbaşkanına Hükûmet, Cumhurbaşkanlığı bütçesini kısarak cevap verebilir.

Aslında Cumhurbaşkanının Hükûmetin kararnamelerini imzalamaması bir kriz yaratır. Bizim bu krizin nasıl çözülebileceğini düşünmemiz gerekir. Kanımızca, böyle bir durumda, Hükûmetin istifa etmesi önerilebilir. Bu Hükûmetin arkasında parlâmento çoğunluğu olduğuna göre, onun dışında yeni bir Hükûmetin 45 gün içinde kurulması mümkün olmayacaktır. Bu durumda da Anayasanın 116’ncı maddesi gereği yeni seçimlere gidilmesi gerekebilecektir[84]. Yeni seçimlerde halk bu krizi çözecektir. Tabiî hükûmetle böylesine bir çatışma içine giren Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermeyebilir de. Ancak bu takdirde, güvenoyu alamayan hükûmetlerle ülkeyi yönetme riskini kendi üstüne almış olur.

Kanımızca, durum ne olursa olsun, kararnameleri imzalanmayan Bakanlar Kurulunun parlâmenter bir demokrasi de istifa etmesi gerekir. Zira, kararname çıkaramadıkça, bu Bakanlar Kurulunun ülkeyi yönetmesi mümkün değildir. Birtakım işlemleri yapamayan, kaymakam atayamayan, vali atayamayan, yüksek memurları görevden alamayan bir Hükûmetin ülkeyi yönetmesi mümkün değildir. Bunları yapamıyorsa istifa etmesi gerekir. Zira, böyle bir durumda ülkeyi yönetme yetkisine sahip olmayan Hükûmet, yine sorumluluk sahibidir. Yetkisini kullanamayan organın sorumluluğu boşu boşuna üstlenmesinin bir anlamı yoktur. Kim yetkiyi kullanıyorsa sorumluluğu da o üstlenmelidir. Kullandığı yetkilerin hesabını o vermelidir. Kararnameleri imzalanmayan bir hükûmetin görevde kalması, davul ile tokmağın iki ayrı kişiye verilmesine benzetilebilir. Demokrasinin mantığı, davul ile tokmağın aynı kişinin elinde olmasını gerektirir. Diğer bir ifadeyle bir demokrasi de, davulu kim taşıyorsa, tokmakta onun elinde bulunmalı, davulu o çalmalıdır. Tokmağı elinden alınan kişinin yapması gereken normal şey, davulu da sırtından çıkarıp atmaktır. Aksi taktirde boşu boşuna davul taşımış olur. Türk demokrasisinde, davul da, tokmak da Hükûmetin elindedir. Tokmak Hükûmetin elinden alınıyorsa veya Hükûmetin tokmağı kullanması şu ya da şekilde engelleniyorsa, Hükûmetin yapması gereken tek şey, davulu sırtından çıkarmaktır.

VII. Cumhurbaşkanının Sorumluluğu

Cumhurbaşkanının sorumluluğunu üç ayrı açıdan incelemek gerekir: Siyasî sorumluluğu, cezaî sorumluluğu, hukukî sorumluluğu. Bunları tek tek görmeden önce, kısaca genel olarak bunların anlamlarını ve birbirinden olan farklarını görelim.

Cezaî Sorumluluk .- Cezaî sorumluluk ceza hukukuna ilişkin sorumluluk demektir. Cezaî sorumluluğa kişinin suç işlemesi yol açar. Cezaî sorumluluğun müeyyidesi “idam”, “hapis cezası” veya “para cezası” gibi cezalardır. Cezaî sorumluluk alanında adlî yargı kolunun ceza mahkemeleri görevlidir.

Hukukî Sorumluluk .- “Hukukî” sıfatı buradaki anlamıyla, özel hukuka (medenî hukuk, borçlar hukuku ve ticaret hukuku) ilişkin demektir. Örneğin, borçlar hukuku alanında sorumluluk, bir “borç ilişkisi”nden kaynaklanır. “Borç” ise bir “sözleşme” veya “haksız fiil” dediğimiz bir davranıştan doğar. Kişinin sözleşmeye uymaması veya yaptığı haksız fiil neticesinde ortaya çıkan zararları gidermesi gerekir. Bu genellikle, “tazminat” ile olur. Yani, hukukî sorumluluğun genellikle müeyyidesi belli bir miktar tazminat ödenmesidir. Hukukî sorumluluk alanında görevli mahkemeler adlî yargı koluna mensup hukuk mahkemeleridir.

Siyasî Sorumluluk .- Siyasî sorumluluk  devleti yöneten kişilerin ekonomik, sosyal, kültürel, malî, vs. akla gelen her konudan kaynaklanabilecek sorumluluklarıdır.

A. Siyasî Sorumluluk

Kavram.- Siyasî sorumluluk , “egemen”e karşı yönetenlerin sorumluluğudur[85]. Mutlak bir monarşide, yöneticiler krala karşı sorumludur. Hükümdarın isteklerini yerine getiremeyen, yahut hükümdarın hoşuna gitmeyen yöneticiler, hükümdar tarafından görevlerinden alınabilirler. Bir diktatörlükte ise, siyasî sorumluluk diktatöre karşıdır. Bir darbe ertesinde siyasî sorumluluk, darbeyi yapan ve iktidarı elinde tutan kişiye ve komiteye karşıdır. Örneğin 12 Eylül döneminde hükûmetin siyasî sorumluluğu Millî Güvenlik Konseyine karşı idi.

Bir demokraside, egemenlik halka, daha doğru bir ifadeyle seçmenlere ait olduğuna göre, siyasî sorumluluk da seçmenler ve onun temsilcilerine karşıdır.

Başkanlık sistemlerinde, başkanın siyasî sorumluluğu doğrudan seçmenler karşısındadır. Başkanlık sistemlerinde siyasî sorumluluk, başkanın görev süresi bittikten sonra, seçimlere tekrar katılması ve artık seçmenlerin arzularını tatmin etmiyorsa tekrar seçilememesi ile gerçekleşir. Başkanlık sistemlerinde, siyasal nedenlerle, başkanın görevine yeni seçimler vesilesiyle ancak halk son verebilir.

Parlâmenter sistemlerde ise, seçmenler milletvekillerini seçmektedir. Milletvekilleri doğrudan doğruya seçmenler karşısında sorumludur. Yeni seçimlerde halkın arzularını yerine getirememiş milletvekillerinin görevine seçmemek suretiyle halk son verir. Parlâmenter sistemlerde hükûmetin sorumluluğu ise, doğrudan doğruya seçmenler karşısında değil, seçmenlerin seçtiği milletvekilleri karşısındadır. İşte parlâmenter sistemlerde “siyasî sorumluluk”tan kastedilen şey, hükûmet edenlerin, halkın seçtiği milletvekillerinden oluşan parlâmento karşısında sorumluluğudur. Parlâmenter sistemlerde bu sorumluluk güvensizlik oylarıyla müeyyidelendirilir[86].

* * *

Parlâmenter Hükûmet Sistemlerinde Devlet Başkanlarının Siyasî Sorumsuzluğu.- Parlâmenter hükûmet sistemlerinde, yürütme organı ikili yapıdadır. Bir tarafta devlet başkanı (kral veya cumhurbaşkanı) diğer tarafta da Bakanlar Kurulu (başbakan+bakanlar) yer alır. Bu ikiliden birincisi, yani devlet başkanı sorumsuz, ikincisi, yani Bakanlar Kurulu ise sorumludur. Hem Bakanlar Kurulu bir bütün olarak parlâmento karşısında sorumludur (kolektif sorumluluk); hem de bakanlar tek tek kendi bakanlığından dolayı parlâmentoya karşı sorumludurlar (bireysel sorumluluk). Parlâmenter hükûmet sistemlerinde, parlâmento güvensizlik oyuyla Bakanlar Kurulunu kolektif olarak veya sadece bir bakanı düşürebilir.

Ancak parlâmento devlet başkanını görevden alamaz. Yani devlet başkanı parlâmento karşısında sorumsuzdur. Parlâmenter hükûmet sistemlerinde, devlet başkanı halk tarafından seçilmediğine göre, devlet başkanının halk karşısında da sorumluluğu yoktur. Diğer bir ifadeyle, devlet başkanının halk tarafından görevden alınması da mümkün değildir. Özetle parlâmenter hükûmet sistemlerinde devlet başkanı, ne doğrudan doğruya halk, ne de parlâmento karşısında sorumludur.

Demokratik mantıkta, yetki ile sorumluluk beraberdir. Kim sorumluysa o yetkilidir. Sorumsuz olan kişi yetkisizdir de. Buna göre, parlâmenter hükûmet sistemi eğer demokratik bir hükûmet sistemi ise, bu sistemde de, sorumluluk ile yetki birlikte gider. Devlet başkanı sorumsuz ise, aynı zamanda yetkisizdir de.

Demokratik parlâmenter hükûmet sistemlerinde sorumsuz olan devlet başkanının bütün işlemlerinin sorumlu olan başbakan veya ilgili bakan tarafından imzalanmaları usûlü benimsenmiştir. Buna yukarıda da bir vesileyle gördüğümüz gibi “karşı-imza (contreseing, countersignature) kuralı” denmektedir. Devlet başkanının, başbakan veya bakan tarafından imzalanmış işleminden doğan sorumluluk, artık devlet başkanına ait değil, başbakan veya ilgili bakana aittir. Böylece parlâmenter hükûmet sistemlerinde de devlet başkanlarının sorumsuzluğu sorunu bu şekilde çözümlenmiştir.

O halde, demokratik parlâmenter hükûmet sistemlerinde, gerek kralların gerek cumhurbaşkanlarının yaptıkları tüm işlemler kural olarak karşı-imza kuralına tabidir. Yani kralların ve Cumhurbaşkanlarının yaptıkları işlemler başbakan veya ilgili bakan tarafından imzalanırlar ve bu işlemlerden doğan sorumluluk da karşı-imzayı atan başbakan veya ilgili bakana aittir. Bu kural, yukarıda da belirtildiği gibi demokratik mantığın bir gereğidir. Bir demokraside sorumluluk kimde ise, yetki de onda olmalıdır. Sorumsuz devlet başkanının bir demokraside yetki kullanabilmesi düşünülemez.

* * *

Türkiye’de Cumhurbaşkanının Siyasî Sorumsuzluğu.- Parlâmenter hükûmet sistemlerinde devlet başkanlarının siyasî sorumsuzluğuna ilişkin bu ön açıklamayı yaptıktan sonra, şimdi 1982 Anayasasına göre, Türkiye’de Cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğu sorununu görelim.

Parlâmenter hükûmet sistemini ve demokrasi ilkesini temel alan 1982 Anayasasının karşı-imza kuralı hakkındaki düzenlemesi esasen yukarıda genel olarak gördüğümüz karşı-imza kuralına paraleldir. 1982 Anayasasının 105’inci maddesine göre,

 “Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur”.

Görüldüğü gibi, Anayasada kural olarak Cumhurbaşkanının işlemlerinin başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanması öngörülmektedir. Yine Anayasa bu şekilde başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanan işlemlerden Başbakan ve ilgili bakanın sorumlu olduğunu belirtmektedir. Bu husus sorumsuz olan Cumhurbaşkanının işlemlerinin sorumlu olan Başbakan veya bakanlar tarafından imzalanmasını öngören parlâmenter demokrasinin temel kuralıyla uyuşum içindedir. Bu kuralın nedenini yukarıda açıkladığımız için bu konuda daha fazla bir şey söylemeye gerek yoktur.

O halde Cumhurbaşkanının siyasî sorumsuzluğunun temelinde, karşı-imza kuralının yattığını, yani Cumhurbaşkanının yetkisizliğinin yattığını söyleyebiliriz.

Burada şunu belirtmek isteriz ki, karşı-imza kuralı Cumhurbaşkanının siyasî sorumsuzluğunun temelinde bulunur. Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanan kararlardan, Cumhurbaşkanının değil, Başbakan ve ilgili bakanın sorumlu olması, cezaî sorumluluk veya hukukî sorumluluk için değil, sadece siyasî sorumluluk için geçerlidir. Diğer bir ifadeyle, Cumhurbaşkanının işlemlerini imzalayan Başbakan ve bakan, Cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğunu üstlenirler; hukukî veya cezaî sorumluluğunu değil.

1982 Anayasasının 105’inci maddesinde hükme bağlanan bir husus da, Cumhurbaşkanının “tek başına yapabileceği” birtakım işlemlerin karşı-imza kuralından istisna olduğudur. Sorumsuz olan Cumhurbaşkanının hangi işlemleri tek başına yapabileceği sorununu yukarıda gördük. O nedenle bu soruna burada tekrar değinmiyoruz.

Buna göre, Cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğu yoktur. Bu şu anlama gelmektedir. Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından görevinden alınamaz. Keza Cumhurbaşkanı halk tarafından da görevinden alınamaz.

Peki, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Cumhurbaşkanının görev süresini kısaltmak suretiyle Cumhurbaşkanının görevinin sona ermesini doğuran işlem yapabilir mi? Cumhurbaşkanının siyasî sorumsuzluğu ilkesi olduğuna göre, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Cumhurbaşkanının görevden alınması sonucunu doğuran işlemler yapamaması gerekir. Ama zaten Anayasada Cumhurbaşkanına karşı kullanılabilecek bir “güvensizlik önergesi” usûlü öngörülmediğine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Cumhurbaşkanının siyasal sorumluluğunu doğuracak bir işlem yapması mümkün değildir. Ancak, talî kurucu iktidar sıfatıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasanın 175’inci maddesinde öngörülen usûle uygun olarak, Anayasanın 101’inci maddesini değiştirerek Cumhurbaşkanının görev süresini indirebilir. Böyle bir durumda artık, Cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğu söz konusu değildir. Böyle bir durum bir anayasa değişikliğidir. Bu da 175’inci maddedeki şartlar dahilinde her zaman mümkündür.

B. Cumhurbaşkanının Cezaî Sorumluluğu 

Kavram.- Cezaî sorumluluğun  ceza hukukuna ilişkin sorumluluk demek olduğunu yukarıda söylemiştik. Cezaî sorumluluğa kişinin suç işlemesi yol açar. Cezaî sorumluluğun müeyyidesi, “idam”, “hapis cezası” veya “para cezası” gibi cezalardır. Cezaî sorumluluk alanında adlî yargı kolunun ceza mahkemeleri görevlidir.

Genel Olarak.- Parlâmenter sistemlerde devlet başkanının cezaî sorumsuzluğu kural olarak kabul edilmektedir. Bu konuda monarşiler ile cumhuriyetler arasında ayrım yapmak gerekir.

Monarşilerde, devlet başkanının, yani kralın cezaî sorumsuzluğu tam ve mutlaktır. Krallar görevleriyle ilgili olsun ya da olmasın, bütün suçlarından dolayı sorumsuzdur. Mesela İngiltere’de bu konuda lâtife yollu olarak, “Kral bir bakanı öldürürse bundan Başbakan sorumludur. Eğer Başbakanı öldürürse, kimse sorumlu değildir” denilmektedir[87]. 1876 Osmanlı Kanun-ı Esasîsi de, hükümdarın şahsının “mukaddes ve gayrı mesul” olduğunu hükme bağlıyordu (m.5). Kralların sorumsuzluğunun altında “kral hata yapmaz (the King can do no wrong[88] , le roi ne peut mal faire )” ilkesi yatmaktadır. Bu ilke kralı bütün beşerî fiillerinden sorumsuz kılmaktadır. Hangi tür fiil söz konusu olursa olsun, krala karşı dava açılamaz.

Cumhuriyetlerde ise cumhurbaşkanının cezaî sorumsuzluğu  mutlak değildir. Cumhurbaşkanının cezaî sorumluluğu bakımından, cumhurbaşkanının “göreviyle ilgili suçları” ile cumhurbaşkanının “kişisel suçları” arasında ayrım yapılmaktadır. Göreviyle ilgili suçlarından dolayı kural olarak cumhurbaşkanlarının sorumsuzluğu kabul edilmektedir. Bunun istisnası olarak “vatana ihanet  (haute trahison )” hali kabul edilmektedir. Kişisel suçlarından dolayı ise, Cumhurbaşkanının sorumlu olduğu kabul edilmektedir.

Bu ön açıklamayı yaptıktan sonra şimdi, Türkiye’de Cumhurbaşkanının cezaî sorumluluğu meselesini görelim.

Türkiye’de Cumhurbaşkanının Cezaî Sorumluluğu.- Cumhurbaşkanının sorumluluğu meselesi 1982 Anayasasının 105’inci maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddede, cezaî sorumluluk meselesi açıkça düzenlenmemiştir. Maddede Cumhurbaşkanının “göreviyle ilgili suçları-kişisel suçları” şeklinde bir ayırımda da bulunulmamıştır. Maddede aşağıda göreceğimiz gibi, Cumhurbaşkanının vatana ihanetten sorumlu olduğu belirtilmiş, başka bir şey denmemiştir.

Düzenleme bu olmakla birlikte, Cumhurbaşkanının cezaî sorumsuzluğunun ancak göreviyle ilgili suçlarından dolayı mümkün olabileceği, Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili olmayan, adî suçlarından her vatandaş gibi sorumlu olduğu kabul edilmektedir[89]. O nedenle Cumhurbaşkanının cezaî sorumluluğunu adî suçlarından ve göreviyle ilgili suçlarından dolayı sorumluluğu şeklinde ikiye ayırarak incelemek uygun olur.

1. Cumhurbaşkanının Kişisel Suçlarından Dolayı Sorumluluğu

1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu 41’inci maddesinin ikinci fıkrasında açıkça “Reisicumhurun husûsat-ı şahsîyesinden dolayı mes’uliyeti” öngörülmüştü. 1961 ve 1982 Anayasalarında ise Cumhurbaşkanının adî suçlarından dolayı sorumlu olduğu ayrıca öngörülmemiştir.

Yukarıda da belirtildiği gibi, monarşilerden farklı olarak cumhuriyetlerde devlet başkanlarının, yani cumhurbaşkanlarının göreviyle ilgili olmayan kişisel suçlarından (adî suçlarından) dolayı sorumlu olduğu kabul edilmektedir. Aynı şeyin bu konuda özel bir hüküm içermeyen 1982 Anayasası için de kabulü mümkündür. Zira, bir kişi olarak Cumhurbaşkanı da Türk Ceza Kanununa tâbidir. Türk Ceza Kanununun hükümlerinden ayrık tutulduğu ayrıca ve açıkça belirtilmedikçe, o da bir Türk vatandaşı gibi Türk Ceza Kanunu hükümlerine tâbidir. O halde, Cumhurbaşkanını kişisel suçlarından bağışık tutan bir hüküm olmadığına göre, Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili olmayan kişisel suçlarından dolayı sorumlu olduğu sonucuna varılabilir[90].

Bu sonuca “ceza kurallarının mecburîliği ilkesi”nden hareketle de ulaşabiliriz. Bu ilkeye göre, ceza kanunları yürürlüğe girdikleri andan itibaren, hükümlerini ihlâl eden bütün kişiler hakkında, zorunlu olarak uygulanır[91]. Eğer ceza kanunları kural olarak bütün kişiler için “mecburî” ise, Cumhurbaşkanı, ayrıca ve açıkça bu kuraldan istisna tutulmadıkça, ceza kanunlarına tâbidir.

Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından sorumlu olduğu kabul edilirse, sorumluluğunun gerçekleştirilebilmesi için izlenecek usûl nedir? 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanununun 41’inci maddesinin ikinci fıkrası, izlenecek usûlü şu şekilde belirlemişti:

“Reisicumhûrun husûsât-ı şahsîyesinden dolayı mes’ûliyeti lâzım geldikte işbu Teşkilât-ı Esâsiyye Kanûnunun masûniyet-i teşrîiyeye taallûk eden 17’nci maddesi mûcibince hareket edilir”

Yani 1924 Anayasası, Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı sorumluluğu söz konusu olduğunda, yasama dokunulmazlığını düzenleyen bu Anayasanın 17’nci maddesine göre hareket edilmesini öngörmekteydi. Yani, Cumhurbaşkanının ilk önce, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından dokunulmazlığının kaldırılması gerekmekteydi. Bu hüküm isabetli bir hüküm idi. Devletin başı durumunda olan önemli bir kişinin düzmece ceza kovuşturmalarıyla rahatsız edilmemesi gerekir. Anayasanın, milletvekillerine ve hatta milletvekili olmayan dışarıdan atanan bakanlara tanıdığı bu güvencenin Cumhurbaşkanına da tanıması kadar normal bir şey olamaz.

1961 ve 1982 Anayasalarında ise, Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı sorumluluğu lâzım geldiğinde nasıl hareket edileceği hususu düzenlenmemiştir. Buna göre, Cumhurbaşkanı hakkında normal bir vatandaş gibi ceza kovuşturması yapılabilecektir. Oysa, böylesine önemli bir makamı işgal eden kişi hakkında milletvekillerine tanınan dokunulmazlık benzeri bir dokunulmazlık tanınmasında yarar olurdu[92].

1961 Anayasası döneminde bu sorun karşısında İlhan Arsel, 1924 Anayasasında öngörülen düzenlemenin örnek alınmasını, Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından yargılanabilmesi için, Anayasadaki yasama dokunulmazlığı ile ilgili hükümlere uyulması gerektiğini, buna göre, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilk önce Cumhurbaşkanının dokunulmazlığını kaldırması gerektiği sonucuna varmaktadır[93].

1982 Anayasası döneminde Ergun Özbudun da, Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı sorumluluğu lâzım geldiğinde, “milletvekili dokunulmazlığı hükümlerinin uygulanması gerek”tiğini düşünmektedir[94]. Zira yazara göre,

“Anayasanın milletvekillerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi dışından atanan bakanlara... tanıdığı dokunulmazlık imtiyazını Cumhurbaşkanından esirgemek istemiş olduğunu düşünmek zordur”[95].

Sulhi Dönmezer  ve Sahir Erman da Cumhurbaşkanının bir vatandaş gibi doğrudan doğruya kovuşturulamayacağını düşünmektedirler. Yazarlar, Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı kovuşturmaya başlanabilmesi için, vatana ihanet halinde kovuşturma bakımından uygulanacak usûlün örnek alınmasının uygun olacağını düşünmektedirler. Yazarlara göre,

“Cumhurbaşkanının özlük fiillerinden dolayı, genel usûllere göre, kovuşturmaya hemen başlamak söz konusu olmamak gerekir; aksi takdirde, her isteyenin, Cumhurbaşkanı aleyhinde, mesela bir beyanından dolayı, şahsî dava açmak imkânına sahip olduğunu kabul etmek gerekir ki, uygun olmaz. Bu gibi hallerde teessüs edecek Anayasa teamülü[96], muhtemel olarak, vatana ihanet halinde kovuşturma bakımından uygulanacak usûle uygun olacaktır”[97].

Kanımızca, Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından sorumluluğu lâzım geldiğinde, milletvekili dokunulmazlığı usûlleri veya vatana ihanetten dolayı suçlandırma usûlü örnek alınamaz. Böyle bir şeyin örnek alınması “kıyas” yapılması anlamına gelir ki, kamu hukukunda, özellikle ceza hukuku alanında kıyas yapılamaz. Kamu hukuku alanında tüm yetkiler “verilmiş yetkiler”dir ve bu yetkiler devamlı olarak verildikleri ölçüde mevcutturlar. Diğer bir ifadeyle kamu hukuku makamları, kendilerine ne kadar yetki verilmiş ise o kadar yetkilidirler. Ayrıca ve açıkça anayasa ve kanunlar tarafından yetkilendirilmedikçe kamu hukuku organları yetkisizdir. Kamu hukuku organlarının yetkisizliği kural, yetkisi istisnadır. Bu nedenle verilen tüm yetkiler dar yoruma tâbi tutulur. Dar yorum geçerliyse, milletvekili dokunulmazlığını düzenleyen Anayasanın 83’üncü maddesi, burada uygulanamaz. Keza vatana ihanetten dolayı suçlandırılma usûlünü düzenleyen Anayasanın 105’inci  maddesinin son fıkrası da burada uygulanamaz.

Kanımızca, şüphesiz ki, Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı sorumluluğu lâzım geldiğinde milletvekili dokunulmazlığına benzer bir dokunulmazlıktan yararlanması “uygun olurdu”. Ne var ki, Anayasa şu ya da bu sebepten böyle bir usûl öngörmemiştir. Anayasada bu konuda bir boşluk olabilir. Ne var ki, biz tali kurucu iktidar yetkisine sahip olmadığımıza göre, bu boşluğu doldurmaya yetkili değiliz. Böyle bir boşluk olduğu düşünülüyorsa, 105’inci maddeye bu boşluğu dolduran bir fıkra Anayasanın 175’inci maddesindeki usûle uyularak konulabilir.

Böyle bir değişiklik yapılmadıkça, kanımızca, Cumhurbaşkanı kişisel suçlarından dolayı bütün vatandaşların tâbi olduğu aynı kurallara tâbidir.

2. Cumhurbaşkanının Göreviyle İlgili Suçlarından Dolayı
Sorumluluğu

Göreviyle ilgili suçlarından dolayı Cumhurbaşkanı, kural olarak sorumsuzdur. Bu kuralın istisnasını Cumhurbaşkanının vatana ihanetten dolayı sorumluluğu oluşturmaktadır.

a) Kural: Sorumsuzluk

Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili eylem ve işlemlerinden dolayı cezaî sorumluluk yoktur. 1961 Anayasasının 98’inci maddesinin ilk fıkrası “Cumhurbaşkanı göreviyle ilgili işlemlerden sorumlu değildir” diyerek bu esası açıkça dile getiriyordu. 1982 Anayasasında bu yolda bir hüküm yoktur. Ancak, Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili fiillerinden dolayı münhasıran vatana ihanetten dolayı sorumluluğu düzenlendiğine göre, bu hükmün mefhumu muhalifinden Cumhurbaşkanının vatana ihanet kapsamına girmeyen göreviyle ilgili fiillerinden dolayı cezaî sorumluluğunun olmadığı sonucuna varabiliriz.

Cumhurbaşkanının, vatana ihanet dışında göreviyle ilgili suçlarından dolayı cezaî sorumsuzluğunun temelinde ne yatmaktadır? Ergun Özbudun’a göre, Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili suçlarından dolayı sorumlu olmaması, karşı-imza kuralının bir sonucudur.

“Cumhurbaşkanı, ilke olarak, görevini yerine getirirken tek başına işlem yapamadığı, Cumhurbaşkanı işlemlerinde Başbakan ve ilgili bakanların imzaları bulunması gerektiği için, işlemden doğan cezaî sorumluluğunun da Başbakan ve ilgili bakanlara ait olması gerektiği kabul edilmiştir”[98].

Kanımızca, Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili eylem ve işlemlerinden sorumsuzluğunun nedeni karşı-imza kuralı değildir. Bir kere, yukarıda da belirttiğimiz gibi, karşı-imza kuralı, cezaî veya hukukî sorumluluk alanında değil, siyasî sorumluluk alanında geçerli bir kuraldır. Karşı-imza kuralı ile Cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğunu Başbakan ve ilgili bakan üstlenmiş olur. Bu şu anlama gelir ki, Cumhurbaşkanının imzasını taşıyan bir işlemden dolayı Türkiye Büyük Millet Meclisi hesap sormaya kalkarsa bunun hesabını, Cumhurbaşkanından değil, başbakan ve ilgili bakandan sorabilir. İkinci olarak Cumhurbaşkanının işlemlerinin karşı imza kuralına tâbi olduğu, “görevini yerine getirirken tek başına işlem yapamadığı” için cezaî sorumluluğunun olmadığını söylemek de mümkün değildir. Zira, bir kere Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler vardır. Örneğin Cumhurbaşkanı yüksek mahkeme üyelerini tek başına atamaktadır. Yukarıda tartıştığımız gibi Yükseköğretim Kurulu üyelerini ve rektörlerini atamak yetkisi kanımızca karşı-imza kuralına tâbi olmasına rağmen, uygulamada bu atama işlemlerini Cumhurbaşkanı tek imzayla yapmaktadır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanının karşı-imza kuralına tâbi olmayan işlemleri vardır. Cumhurbaşkanının bu işlemleri nedeniyle suç işlemesi, örneğin rüşvet karşılığında bir kişiyi yüksek mahkemeye üye olarak ataması ihtimalinde ortada göreviyle ilgili bir suç vardır. Nihayet, suç denen şey, mutlaka bir “işlem” ile değil, bir “fiil” ile de işlenebildiğine ve insan fiili de çok çeşitli şekillerde tezahür edebildiğine göre, Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili çeşitli suçlar işlemesinin mümkündür. Haliyle bu suçları oluşturan fiillerin Başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanmadığı ortadadır.

O halde, Cumhurbaşkanının bu fiillerinden dolayı sorumsuz olmasını bir başka temelde açıklamamız gerekir. Kanımızca, Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili suçlarından dolayı sorumsuzluğunu, daha ziyade, devlet başkanının geleneksel statüsünün bir kalıntısı olarak düşünmek gerekir. Egemenliğin kural olarak krala ait olduğu bir sistemde, zaten kralın suç işlemesi düşünülemez. Zamanla mutlak monarşilerden çıkılmış, egemenlik halka geçmiş olsa da, devlet başkanlarının bu geleneksel imtiyazlı statüleri devam etmiştir. Monarşiler yıkılıp, yerlerine cumhuriyetler kurulunca, cumhurbaşkanlarının statüleri kralların statülerine benzetilerek düzenlenmiştir. Bu nedenle, Cumhurbaşkanlarının da, görevleriyle ilgili suçlarından dolayı, krallar gibi sorumsuz olduğu kural olarak kabul edilmiştir.

Bu husus, yukarıda açıkladığımız gibi, 1982 Anayasasının 105’inci maddesinde de kabul edilmiştir. O halde, Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili suçlarından dolayı cezaî sorumsuzluğunun pozitif temeli, 1982 Anayasasının 105’inci maddesinin üçüncü fıkrasıdır.

b) İstisna: Cumhurbaşkanının Vatana İhanetten Dolayı Sorumluluğu

Monarşilerde kralların göreviyle ilgili suçlarından cezaî sorumsuzluğu mutlaktır. Cumhuriyetlerde ise cumhurbaşkanlarının göreviyle ilgili suçlarından cezaî sorumsuzluğu mutlak değildir. Bunun bir istisnası vardır. Bu istisna, Cumhurbaşkanlarının vatana ihanetten  dolayı sorumluluğudur.

1982 Anayasası da aynı yönde hüküm getirmektedir. Anayasanın 105’inci maddesinin ikinci fıkrasına göre,

“Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır”.

aa) Suçlandırma ve Yargılama Usûlü

Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlandırılması  usûlü ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 16 Mayıs 1996 tarih ve 424 sayılı TBMM Kararı ile eklenmiş olan 114’üncü maddesinde de düzenlenmiştir. Anayasanın 105 ve İçtüzüğün 114’üncü maddesi birlikte göz önüne alındığında vatana ihanetle suçlandırma usûlünü şu şekilde açıklayabiliriz:

1. Vatana İhanetle Suçlandırma Önergesi.- Vatana ihanetle suçlandırma önergesi Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri tutarındaki (=184) üye tarafından yazılı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilebilir. Önergede, hangi “ceza hükmüne dayanıldığı ve suçlandırılması istenen Cumhurbaşkanınca işlendiği ileri sürülen suçun hangi gerekçeyle vatana ihanet  sayılması gerektiği” belirtilir (İçtüzük, m.114/son).

İçtüzüğün 114’üncü maddesinin ilk fıkrasında açıkça belirtildiği gibi, sadece görevdeki Cumhurbaşkanı değil, görevden ayrılmış bulunan eski Cumhurbaşkanları da vatana ihanetle suçlandırılabilir.

2. Görüşme.- Bu önerge derhal Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgisine sunulur; suçlandırılması istenen Cumhurbaşkanına bildirilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgisine sunulmasından itibaren yedi gün sonraki birleşimin gündemine alınır (İçtüzük, m.113/2). Bu birleşimde, vatana ihanetle suçlandırılması istenen Cumhurbaşkanı da dinlenir. Suçlandırılması istenen Cumhurbaşkanı, dilerse savunmasını yazılı olarak da gönderebilir. Bu savunma Genel Kurulda aynen okunur (İçtüzük, m.113/3).

3. Oylama.- Cumhurbaşkanı dinlendikten veya yazılı savunması okunduktan sonra oylamaya geçilir. Oylama Anayasada ve İçtüzükte aksi belirtilmediğine göre “işaret oyu” ile yapılır. Oylamada Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlandırılabilmesi için, yani “Yüce Divana sevkine karar verilebilmesi” için, üye tamsayısının dörtte üç (=413) çoğunluğu gerekir (Anayasa, m.105/son).

4. Sevk Kararı.- Yüce Divana sevk kararında “hangi ceza hükmüne dayanıldığı ve suçlandırılması istenen Cumhurbaşkanınca işlendiği ileri sürülen suçun hangi gerekçeyle vatana ihanet sayılması gerektiği” belirtilir (İçtüzük, m.114/son).

5. Vatana İhanet ile Suçlandırılıp Yüce Divana Sevkedilen Cumhurbaşkanı, Görevinde Kalır mı?- Bu soruya Anayasada açık bir cevap verilmemiştir. Ergun Özbudun’a göre,

“göreviyle ilgili adî bir suçtan dolayı Meclisçe Yüce Divana sevkedilen bir bakan, bakanlıktan düşmüş sayıldığına (m.113/3) göre, Türkiye Büyük Millet Meclisinin çok daha büyük bir çoğunluğuyla ve çok daha ağır suçla suçlanan bir Cumhurbaşkanının, görevine devam edebileceğini düşünmek güçtür. Bu sebeple, Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlanması durumunda Cumhurbaşkanlığı sıfatının sona ereceğini kabul etmek yerinde olur”[99].

Kanımızca da, vatana ihanetle suçlanan ve Yüce Divana sevkedilen bir Cumhurbaşkanının görevde kalmaması “uygun olur”. Ancak, Anayasada vatana ihanetle suçlanan Cumhurbaşkanının görevinin sona erdiğini belirten bir hüküm veya bu durumda olan Cumhurbaşkanının görevine son vermeye yarayacak bir usûl öngörülmemiştir. Kanımızca, bakanlar için öngörülmüş olan 113’üncü maddenin üçüncü fıkrasındaki hüküm, Cumhurbaşkanına uygulanamaz. Zira bu takdirde 113’üncü maddenin üçüncü fıkrasındaki hüküm genişletilerek yorumlanmış olur ki, kamu hukukunda böyle bir yorum caiz değildir. Kamu hukukunda tüm yetkiler, “verilmiş yetkiler”dir. Yani “genel” değil, “istisnaî” niteliktedir. Bu tür yetkilerin genişletici yoruma tâbi tutulmaları mümkün değildir. Kaldı ki, böyle bir durumda, kim ya da hangi organ, Cumhurbaşkanının Cumhurbaşkanlığı sıfatının düşmüş olduğunu söyleyecektir? Hukuk düzeninden kimse, bunu söylemeye yetki almamıştır. Bütün makamlar bu konuda yetkisizdir. Kanımızca, bu yolda Anayasaya bir hüküm konulmadıkça, vatana ihanetle suçlanan Cumhurbaşkanının Cumhurbaşkanlığı sıfatının, pozitif hukuk bakımından devam ettiği söylenebilir.

6. Yüce Divanda Yargılama.- Cumhurbaşkanının vatana ihanetten bu şekilde suçlandırılması durumunda, Cumhurbaşkanını yargılayacak makam, Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesidir (Anayasa, m.148/3). Yüce Divanda savcılık görevini Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet Başsavcıve-kili yapar (Anayasa, m.148/4).

Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatıyla baktığı işlerde izleyeceği usûl, 10 Kasım 1983 tarih ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usûlleri Hakkında Kanunun 35 ilâ 40’ıncı maddelerinde düzenlenmiştir. 35’inci maddesine göre, Anayasa Mahkemesi, Yüce Divan sıfatıyla çalışırken “yürürlükteki kanunlara göre duruşma yapar ve hüküm verir”.

Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlandırılması, ceza muhakemesinde “son soruşturmanın açılması” anlamına gelir[100].

Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanına isnat edilen fiilin, yani Türkiye Büyük Millet Meclisinin verdiği “Yüce Divana sevk kararı”nda belirttiği fiilin suç teşkil edip etmediğini; ediyorsa, bu fiilin gerçekten Cumhurbaşkanı tarafından işlenmiş olup olmadığını serbestçe takdir edebilir[101]. Ancak, Anayasa Mahkemesi, isnat edilen fiilin vatana ihanet suçunu değil, bir başka suçu oluşturduğuna karar verip Cumhurbaşkanını o suçtan yargılamaya devam edemez. Cumhurbaşkanının fiilinin vatana ihanet şeklinde tavsifi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Cumhurbaşkanını Yüce Divana sevk kararıyla yapılmıştır. Yani bu konuda yetki Anayasa Mahkemesine değil, Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir[102]. Bu şu anlama gelir ki, Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanını, vatana ihanet suçu dışında bir başka suçtan dolayı yargılayamaz. Cumhurbaşkanı zaten vatana ihanet suçu dışında bir başka suçtan dolayı yukarıda gördüğümüz gibi sorumsuzdur. Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanına isnat edilen fiilin vatana ihanet suçunu oluşturmadığını, ama bir başka suçu oluşturabileceğini düşünüyorsa, Cumhurbaşkanı hakkında beraat kararı vermelidir.

bb) Vatana İhanet Kavramı

“Vatana ihanet” ne demektir? Vatana ihaneti nasıl tanımlayabiliriz? İlk önce şuna işaret edelim ki, Türkiye’de “vatana ihanet” denilen şeye yabancı anayasalar “yüksek ihanet  (haute trahison , Hocverrat)” demektedir.

aaa) Fransa’da “Yüksek İhanet  (Haute Trahison)” Kavramı.- Fransa’da anayasa hukuku doktrini tarafından yüksek ihanet konusunda verilmiş çeşitli tanımlar vardır. Örneğin, A. Bard ve P. Robiquet’ye göre, yüksek ihanet, yürütme organının millî temsilin haklarını ihlâl eden bütün işlemleridir[103]. Pierre Cot, yüksek ihaneti, “anayasanın uygulanmasının reddedilmesi” olarak tanımlamaktadır[104]. Georges Vedel’e göre ise, “yüksek ihanet, Cumhurbaşkanının görevinin gereklerini siyasî nitelikte ihlalidir[105]. Marcel Prélot daha geniş bir tanım yapmıştır. Ona göre, yüksek ihanet, Cumhurbaşkanı ile parlâmento arasında ağır bir uyuşmazlık halinde ortaya çıkabilir. Cumhurbaşkanının takip edilebilmesi için Cumhurbaşkanının ceza hukuku anlamında bir suçlu olması gerekmez. Cumhurbaşkanının milletin diğer temsilcileri ile derin ve açık bir çatışma içine girmesi yeterlidir[106]. Dominique Turpin’e göre, yüksek ihanet, kurumların düzenli çalışmasını engelleyerek, görevinin gereklerini yerine getirmeyen Cumhurbaşkanı için öngörülmüştür[107]. Dmitri Georges Lavroff’a göre, yüksek ihanet, Cumhurbaşkanının kendisine Anayasa tarafından verilmiş olan yetkilerini kötüye kullanmasıdır. Özellikle, diğer organların anayasal yetkilerini çiğnemek ve kendi yetkilerinin sınırlarını kasten ihlâl etmek şeklinde ortaya çıkar[108].

Tüm bu tanımlardan ortaya çıkan ortak fikir odur ki, Fransa’da yüksek ihanet, Cumhurbaşkanının görevlerinin gereklerine aykırı davranması şeklinde ortaya çıkan bir “siyasî cürüm (crime politique)” olarak görülmektedir. Bu açıdan Cumhurbaşkanının değişik fiilleri, yüksek ihanet olarak nitelendirilebilir. Örneğin, Dominique Turpin’e göre, Cumhurbaşkanının Fransız Anayasasının 5’inci maddesinin kendisine verdiği yetkileri yerine getirmemesi veya 16’ncı maddesinin kendisine verdiği olağanüstü hal yetkilerini olağanüstü hal olmadan kötüye kullanması veya Parlâmentonun izni olmadan savaş ilân etmesi yüksek ihanet oluşturabilir[109]. Yine Turpin’e göre, yargı denetimine tâbi olmayan işlemleri dolayısıyla da Cumhurbaşkanı yüksek ihanet ile suçlandırılabilir. Örneğin, af ilân etme yetkisi, Millet Meclisi fesih yetkisi, referanduma başvurma yetkisi, kanunları yayımlama yetkisi gibi yetkilerini Anayasaya aykırı bir şekilde kullanması veya gerektiği halde kullanmaması durumunda Cumhurbaşkanının yüksek ihanetle suçlandırılması mümkündür[110].

bbb) Türkiye’de.- Türk hukuk mevzuatında, “vatana ihanet suçu” ismini taşıyan bir suç yoktur. Bununla birlikte, vatana ihanetle ilgili görülebilecek çeşitli kanunlar ve bazı kanunlarda maddeler vardır.

Örneğin 29 Nisan 1336 (1920) tarih ve 2 sayılı Hiyanet-i Vataniye Kanununun  1’inci maddesinde vatan hainliği şu şekilde tanımlanmıştır:

“Saltanatın ilgasına ve hukuku hakimiyet ve hükümranisinin gayri kabili tecezzi ve ferağ olmak üzere Türkiye halkının mümessili hakikisi olan Büyük Millet Meclisinin şahsiyeti maneviyesinde mündemiç bulunduğuna dair 1 Teşrinisani 1338 tarihli karar hilafına veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin meşruiyetine isyanı mutazammın kavlen veya neşriyatta bulunanlar haini vatan  addolunur”.

Hiyanet-i Vataniye Kanununun suç saydığı fiiller daha sonraki tarihli Türk Ceza Kanununda ayrıca düzenlendiği için bu Kanunun bir hükmü kalmamıştır[111].

Türk Ceza Kanununun ikinci kitabının birinci babının birinci ve ikinci fasıllarında yazılı suçların önemli bir kısmı (m.125 vd.) vatana ihanet ile ilgilidir.

Askerî Ceza Kanununun üçüncü babının birinci faslının (m.54-60) başlığı da “ihanet”tir. Ancak bu fasılda vatana ihanet suçunu tanımlayan bir hüküm yoktur.

O halde Türk kanunlarında vatana ihanet suçunu tanımlayan ve bu suça bir ceza öngören bir hükmün bulunmadığını söyleyebiliriz. Aynı şey başka ülkeler için, örneğin Fransa için de geçerlidir. Fransa’da da vatana ihanet suçunu tanımlayan bir kanun hükmü yoktur.

cc) Suçların ve Cezaların Kanunîliği İlkesi Karşısında Vatana İhanet Suçu

Bilindiği gibi, ceza hukuku alanında “kanunsuz suç ve ceza olmaz (nullum crimen, nullum poena sine lege)” ilkesi geçerlidir. Bu ilke, Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlandırılmasında geçerli midir?

aaa) Fransa’daki Görüşler

Bu konuda, Fransa’da üç değişik görüş ileri sürülmüştür. Türkiye’ye örnek teşkil etmesi açısından bu görüşleri burada kısaca vermenin yararlı olacağını düşünüyoruz.

1. “Cezacı” Görüş.- Üçüncü Cumhuriyet döneminde Léon Duguit tarafından savunulun ve “cezacı (pénaliste) anlayış” denilen görüşe göre, “kanunsuz suç ve ceza olmaz (nullum crimen, nullum poena sine lege)” ilkesi vatana ihanet  suçunda da geçerlidir. Bu ilke Yüce Divanda (Haute Cour) da uygulanır. Vatana ihanet suçunun kurucu unsurları daha önceden kanun tarafından belirlenmedikçe, Yüce Divan Cumhurbaşkanını vatana ihanetten dolayı yargılayamaz[112]. Bu görüş, Fransız doktrininde hiçbir zaman baskın görüş haline gelememiştir[113].

2. “Anayasacı” Görüş.- Buna karşılık, Maurice Hauriou[114], Joseph Barthélemy ve Paul Duez[115] tarafından savunulan “anayasacı (constitu-tionnaliste) anlayış” denilen ikinci bir görüşe göre, Cumhurbaşkanının vatana ihaneti, münhasıran ceza hukuku ilkelerine nazaran tanımlanamaz. Zira, bu durumda suçlandırma, esasen, siyasî niteliktedir ki, bu ancak siyasî bir müeyyide ile tatmin edilebilir[116].

Bugün Fransa’da doktrinin çoğunluğu[117], vatana ihanet konusunda anayasacı anlayışı kabul etmektedir. Yazarların çoğunluğuna göre, vatana ihanet esasen bir “siyasal suç (crime politique)”tur[118]. Bu görüşte olan yazarlar, vatana ihaneti, “siyasî”[119] veya “siyasî-cezaî (politico-pénale[120] bir usûl olarak görmektedirler. Dolayısıyla, vatana ihanet suçunun kanunî tanım yokluğu durumunda da takip edilebileceğini düşünmektedirler[121]. Yani onlara göre Cumhurbaşkanı, ceza kanununun suç olarak nitelendirmediği fiillerden dolayı da vatana ihanetten dolayı yargılanabilir. Buna göre, Yüce Divan (Haute Cour) suçların ve cezaların kanunîliği (Nullum crimen, nulla poena sine lege) prensibine tâbi değildir[122]. O halde, hangi fiillerin vatana ihanet suçunu oluşturduğunu belirlemekte[123] ve buna ceza vermekte Yüce Divan (Haute Cour) tam yetkilidir[124].

3. Karma Görüş.- Bu iki görüş arasında, Adhémar Esmein bir “orta yol” önermiştir. Yüce Divan Cumhurbaşkanının görevden alınmasına karar verebilir. Ama, Yüce Divan, ancak, Cumhurbaşkanının fiilleri ceza kanunu tarafından belirlenmiş bir suç tanımına giriyorsa, ceza verebilir[125].

Bu anlayış daha sonra Georges Vedel[126] tarafından tekrar ele alınmıştır. Georges Vedel’e göre, Yüce Divan Cumhurbaşkanına iki çeşit müeyyide uygulama yetkisine sahiptir: Cumhurbaşkanının görevden alınmasından ibaret olan siyasî müeyyide ve ceza hukuku anlamında cezalar vermeden ibaret olar cezaî müeyyide[127]. Vedel’in anlayışında,

“Cumhurbaşkanının Millet Meclisi tarafından vatana ihanetle suçlandırılması ve Yüce Divanın vatana ihanet hükmü, sadece, Cumhurbaşkanının sakat bir işlem yaptığı, görevinin gereklerine ihanet ettiği anlamına gelir ki, bu siyasî bir tespittir ve bizatihi dar anlamda bir ceza uygulanmasını gerektiren bir cürüm veya kabahatin işlendiği anlamına gelmez. Eğer vatana ihanet, bir cürüm veya kabahat olarak değil de, bir siyasî suçlandırma olarak kabul edilirse, bir kanun metni onu tanımlamıyor olsa da, vatana ihanet mevcut olabilir”[128].

Bu anlayışa göre, eğer Cumhurbaşkanının ceza kanununun bir maddesine girmeyen bir siyasî hatası varsa, Yüce Divan Cumhurbaşkanının görevden alınmasına karar verebilir. Bu siyasî hatayı cezalandıran bir siyasî müeyyidedir. Burada suçluların ve cezaların kanunîliği ilkesi ihlâl edilmiş olmaz[129]. Buna karşılık, Cumhurbaşkanının vatana ihanet oluşturduğu kabul edilen fiilleri, ayrıca ceza kanunu tarafından tanımlanan bir cürüm veya kabahat oluşturuyorsa, Yüce Divan, Cumhurbaşkanının görevden alınmasından başka, ayrıca gerçek anlamda cezalara hükmedebilir. Bu ise tamamıyla, suçluların ve cezaların kanunîliliği ilkesi ile uyum içindedir[130]. Diğer bir ifadeyle, Vedel’e göre, Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlandırılması durumunda

“Yüce Divan aynı zamanda hem Cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğunu, hem de cezaî sorumluluğuna hükmedebilir. Suçların ve cezaların kanunîliği ilkesi, ancak bu ikinci tür sorumluluğa ilişkindir ve vatana ihanetin takdiri bir şekilde değerlendirilmesine engel değildir”[131].

Jean Foyer’in gözlemlediği gibi[132], Georges Vedel’in görüşü, vatana ihanetin siyasî özelliği ile kanunîlik ilkesini uzlaştırma avantajına sahiptir.

bbb) Türkiye’deki Durum

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Türkiye’de ceza kanunlarımızda, tanımlanmış bir “vatana ihanet” suçu yoktur. Suçların ve cezaların kanunîliği ilkesi karşısında bu meseleyi nasıl çözebiliriz? Yukarıda Fransa’da öne sürülen üç görüş, aynen Türkiye’de dile getirilebilir. Buna göre, bir kere denebilir ki, ceza kanunu vatana ihanet suçunu tanımlamadıkça, Cumhurbaşkanı Yüce Divan tarafından vatana ihanet ile yargılanamaz. İkinci bir görüşe göre denilebilir ki, vatana ihanet için kanunîlik ilkesi aranmaz. Vatana ihanet, Cumhurbaşkanının anayasal görevlerini yerine getirmemesi ve yetkilerini ihlâl etmesi demektir. Görevini kötüye kullanan Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından vatana ihanet ile suçlandırılabilir; Yüce Divan da Cumhurbaşkanına uygun bir ceza verebilir. Üçüncü bir görüşe göre denebilir ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Cumhurbaşkanını anayasal görevlerini yapmaması nedeniyle suçlandırabilir ve bu nedenle de Yüce Divan Cumhurbaşkanını görevden alabilir. Ancak, Yüce Divanın Cumhurbaşkanına ceza verebilmesi için, Cumhurbaşkanının suçlandırıldığı fiilin ayrıca Türk Ceza Kanununun bir maddesini de ihlâl etmesi gerekir.

ccc) Görüşümüz

Kanımızca, Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlandırılıp Yüce Divan tarafından yargılanıp yargılanamayacağı sorusuna aşağıdaki ihtimaller üzerinde cevap vermek gerekir.

1. Eğer ceza kanunlarımızda “vatana ihanet suçu ” var ise, Cumhurbaşkanı, sadece ve sadece bu suç kapsamına girebilecek somut bir fiilinden dolayı vatana ihanetle suçlandırılabilir ve Yüce Divanda da sadece ve sadece bu fiilinden dolayı yargılanabilir ve bir cezaya da mahkûm olabilir.

2. Ama yok eğer, ceza kanunlarımızda “vatana ihanet suçu” diye bir suç mevcut değil ise, Cumhurbaşkanı, vatana ihanet ile suçlandırılamaz ve Yüce Divanda vatana ihanetten dolayı yargılanamaz.

O halde ceza kanunlarımızda “vatana ihanet suçu” var mıdır, yok mudur? Bu soruya cevap vermek bizim uzmanlık alanımıza girmemektedir. Bu soruya, kendi disiplinlerinin ilkeleri doğrultusunda[133] ceza hukukçuları cevap vermelidir. Biz incelemelerimizde, Türk ceza mevzuatında, yukarıda belirttiğimiz gibi, vatana ihanet ile ilgili hükümler bulunmasına rağmen, bizatihi ve doğrudan doğruya bir “vatana ihanet suçu”nun kurucu unsurlarını tanımlayan ve buna ceza tertip eden bir kanun maddesinin olmadığı kanısına ulaştık. O nedenle, açıklamalarımızı yukarıdaki ikinci ihtimal üzerinden yapacağız. Ancak, bir gün vatana ihanet suçu ihdas eden bir kanun çıkarsa, veyahut ceza hukukçuları mevcut kanunlarda bir “vatana ihanet suçu”nun var olduğunu bize gösterebilirlerse, aşağıdaki açıklamalarımızdan vazgeçip yukarıda belirttiğimiz birinci ihtimali savunuruz.

Biz, ceza kanunlarımızda “vatana ihanet suçu”nun olmadığı varsayımıyla, Türkiye’de Cumhurbaşkanının vatana ihanet suçu nedeniyle Yüce Divanda yargılanamayacağını düşünüyoruz.

Zira, Türk hukukunda suçların ve cezaların kanunîliği ilkesi anayasal düzeyde bir ilkedir. Anayasamızın 38’inci maddesinin ilk fıkrası, “kimse işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilinden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez” demektedir. Bu madde karşısında, nasıl olacak da, Yüce Divan, bir kişinin bir kanun tarafından suç olarak kabul edilmemiş bir fiilini suç olarak kabul edecek ve ona yine bir kanun tarafından öngörülmemiş bir cezayı verecek? Bu soruya hukuk mantığı bakımından olumlu cevap vermek mümkün değildir. Yüce Divan, Cumhurbaşkanını vatana ihanetten suçlu bulup cezalandırması durumunda Anayasanın 38’inci maddesini ihlâl etmiş olacaktır. Yüce Divan bunu sadece Anayasanın 38’inci maddesi nedeniyle değil, aynı zamanda 10 Kasım 1983 tarih ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesi Kuruluşu ve Yargılama Usûlleri Kanununun, “Anayasa Mahkemesi, Yüce Divan sıfatıyla çalışırken yürürlükteki kanunlara göre duruşma yapar ve hüküm verir” diyen 35’inci maddesi nedeniyle de yapamaz. Yüce Divan eğer “yürürlükteki kanunlara” göre hüküm verecek ise, her şeyden önce, vatana ihaneti suç sayan ve buna ceza veren bir kanun bulmalıdır. Eğer böyle bir kanun bulamıyorsa, “Kanunun sarih olarak suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez” diyen Türk Ceza Kanununun 1’inci maddesi uyarınca Yüce Divan vatana ihanetle suçlandırılan Cumhurbaşkanı hakkında beraat kararı vermelidir.

Vatana ihanetin ceza hukuku kavramı olmadığı, ceza kanunlarına göre tanımlanmaması gerektiği, bunun siyasî nitelikte bir prosedür olduğu, vatana ihanetin aslında Cumhurbaşkanının görevlerini kötüye kullanmasının bir yaptırımı olduğu iddia edilemez. Zira, vatana ihanetle suçlandırma kurumu, Cumhurbaşkanının sorumluluğu şemasında, Cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğu alanına değil, Cumhurbaşkanının cezaî sorumluluğu alanına girmektedir. Cezaî sorumluluk alanında da yukarıda açıklandığı gibi, Cumhurbaşkanının kişisel suçlarıyla görev suçları arasında ayrım yapılmıştır. Kişisel suçlarından sorumlu olan Cumhurbaşkanı, göreviyle ilgili suçlarından dolayı, vatana ihanet dışında, sorumsuzdur.

Bu şema göz önünde bulundurulursa, Cumhurbaşkanının anayasa kurallarına aykırı davranması, vatana ihanet suçunu oluşturmaz. Bu olsa olsa, belki onun siyasî sorumluluğu ile ilgili bir husustur ki, Cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğunun olmadığı tartışmasızdır. Cumhurbaşkanının anayasa kurallarına aykırı davranması belki de ceza hukuku anlamında bir suç, özellikle görevini kötüye kullanma veya görevini ihmal suçunu oluşturabilir; ancak Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili suçlarından dolayı cezaî sorumluluğunun olmadığı da tartışmasızdır. O halde, siyasî sorumluluk veya göreviyle ilgili suçlarından dolayı cezaî sorumluluk alanına giren Cumhurbaşkanının eylem ve işlemlerinin zaten mantık olarak vatana ihanet suçunu oluşturması mümkün değildir.

O halde, vatana ihanet suçunun Cumhurbaşkanının sorumluluğu şemasındaki yerini unutmamak gerekir. Bu yer, Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili suçlarından dolayı cezaî sorumsuzluğunun bir istisnası niteliğindedir. Bu istisna da, haliyle dar yorumlanmalıdır. Ve asıl önemlisi bu ceza hukuku sorumluluğuna ilişkin olduğuna göre, böyle bir istisnanın olabilmesi için, her şeyden önce böyle bir suçun mevcut olması gerekir. Türk hukuk sisteminde ise, bir suç ancak kanunla yaratılabilir. Görünen odur ki, böyle bir suç yaratan bir kanun da yoktur. O halde olmayan bir suç nedeniyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlandırılması ve Anayasa Mahkemesi tarafından Yüce Divan sıfatıyla yargılanması mümkün değildir.

Bu sonuçta yadırganacak bir yan yoktur. Eğer Cumhurbaşkanının vatana ihanetten dolayı yargılanabilmesi arzu ediliyorsa, kanun koyucunun yapması gereken şey, her şeyden önce, bir “vatana ihanet suçu”nu ihdas etmesi, yani vatana ihanet suçunu oluşturan fiili veya fiilleri belirlemesi ve bunlara ceza tertip etmesi gerekir.

* * *

Vatana İhanet Konusunda Sonuç.- Kanımızca, vatana ihanet suçu ihdas eden bir kanun çıkmadıkça, Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlandırılmasını isteyen önergeler Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından gündeme alınmamalıdır. Ancak bu sonuca rağmen, Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığı böyle bir önergeyi gündeme almışsa ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlandırılmasına karar vermiş ise ne olacaktır?

Bu durumda, Türkiye Büyük Millet Meclisinin vatana ihanetle suçlandırma kararının iptal edilmesine imkân verecek bir usûl olmadığına göre[134], Cumhurbaşkanı vatana ihanetle suçlandırılmış olacaktır. Kanımızca, Yüce Divana sevk kararı, Cumhurbaşkanının Cumhurbaşkanlığı sıfatını sona erdirmez. Çünkü, yukarıda da açıkladığımız gibi, Anayasamızda bu konuda bir hüküm yoktur. Bakanların Yüce Divana sevk edilmesi halinde bakanlıktan düşmelerini öngören Anayasanın 113’üncü maddesinin üçüncü fıkrası hükmü istisnaî bir hükümdür; dolayısıyla genişletilerek yorumlanamaz. Burada kıyas yapılamaz. O halde Cumhurbaşkanı görevde kalır.

Ancak vatana ihanetle suçlandırılmış Cumhurbaşkanının bu durumda Yüce Divanda vatana ihanetten dolayı yargılanması gerekir. Yargılama işlemleri yapılabilir. Ancak yukarıda açıkladığımız nedenlerle, Yüce Divan, Cumhurbaşkanının hakkında vatana ihanetten mahkûmiyet kararı veremez ve onun hakkında ceza tertip edemez. Yüce Divan böyle bir durumda kanunîlik ilkesi uyarınca, vatana ihanet suçunun unsurlarını tanımlayan bir kanun olmadığı gerekçesiyle beraat kararı vermek zorundadır.

Demek ki, pratikte Cumhurbaşkanı vatana ihanetle suçlandırılabilir ve Yüce Divanda yargılanabilir. Yukarıda açıkladığımız kanunîlik ilkesi kişinin yargılanmasına değil, “cezalandırılmasına” engeldir. O halde Cumhurbaşkanı Yüce Divanda yargılanabilir. Ama Yüce Divan Cumhurbaşkanına ceza veremez, mutlaka Cumhurbaşkanı hakkında beraat kararı vermek durumundadır.

C. Cumhurbaşkanının Hukukî Sorumluluğu

Monarşilerde devlet başkanlarının, yani kralların sorumsuzluğu mutlaktır. Kralların cezaî sorumluluğu olmadığı gibi, hukukî sorumluluğu da yoktur. Yani krala karşı ceza davası açılamayacağı gibi, hukuk davası açılıp, kraldan tazminat da istenemez. Sorumsuzluğun altında, “kral hata yapmaz (the King can do no wrong[135] ilkesi yattığını daha önce de söylemiştik[136].

Cumhuriyetlerde ise, devlet başkanının, yani cumhurbaşkanının hukukî sorumluluğu ilkesi açısından bir ayrım yapmak gerekmektedir: Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili eylem ve işlemlerinden dolayı hukukî sorumluluğu yoktur. Ancak, cumhurbaşkanının görevi dışındaki kişisel eylem ve işlemlerinden dolayı sorumluluğunun tam olduğu kabul edilmektedir.

1. Cumhurbaşkanının Göreviyle İlgili Eylem ve İşlemlerinden
Dolayı Hukukî Sorumluluğu

Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili eylem ve işlemlerinden dolayı hukukî sorumluluğunun olmadığı kabul edilmektedir. 1961 Anayasasının “Cumhurbaşkanı, göreviyle ilgili işlemlerinden sorumlu değildir” diyen 98’inci maddesinin ilk fıkrası hükmünden bu sonuç daha kolay çıkarılabilmekte idi. 1982 Anayasasının 105’inci maddesinde bu açıklıkta bir fıkra yoktur.

Ancak aynı sonuca 1982 Anayasasında da kısmen ulaşılabilir. Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili işlemlerinden dolayı hukukî sorumluluğunun olmadığını söyleyebiliriz. Zira, Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili işlemleri, ya başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanır; ya da bunlar Cumhurbaşkanınca tek başına yapılmıştır. Eğer bunlar, karşı-imza kuralına tâbi iseler, yani başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanmışlar ise, Anayasanın 105’inci maddesinin ilk fıkrası uyarınca bunlardan kaynaklanan tüm sorumluluk bunları imzalayan başbakan ve ilgili bakana aittir. Örneğin bir müşterek kararnameyle görevinden alınan biri, haksız yere görevinden alındığından bahisle, Cumhurbaşkanına karşı tazminat davası açamayacaktır.

Yok eğer bu işlemler, Cumhurbaşkanı tarafından tek başına yapılmışlar ise, Cumhurbaşkanının bunlardan hukukî sorumluluğu yine yoktur. Zira, Anayasanın 125’inci maddesinin ikinci fıkrası, “Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler yargı denetimi dışındadır” demektedir. Keza, Anayasanın 105’inci maddesinin ikinci fıkrası da, “Cumhurbaşkanının re’sen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz” demektedir. Burada geçen “yargı mercii” hukuk mahkemelerini de kapsar. Bu iki hükümden yola çıkarak, Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemlerden, dolayısıyla özel kişilerin zarara uğradıklarını beyanla hukuk mahkemelerine başvurup tazminat isteyemeyeceklerini söyleyebiliriz.

Buna göre örneğin Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet Meclisi açış konuşması yaparken birisine hakaret etmesi durumunda, hakarete uğrayan kişi kişisel haklarına saldırıda bulunulduğundan bahisle Cumhurbaşkanı hakkında hukuk mahkemesinde tazminat davası açamayacaktır.

Yargıtayın içtihadı da bu doğrultudadır.

Olay.- Aziz Nesin, kamu oyunda “aydınlar dilekçesi” olarak bilinen “Türkiye’de demokratik düzene ilişkin gözlemler ve istekler” başlıklı bir dilekçenin hazırlayıcılarından biridir. Cumhurbaşkanı Kenan Evren , Manisa ve Gördes’te yaptığı açık hava konuşmalarında “aydınlar dilekçesi”ni hazırlayan ve imzalayanların vatan haini olduğu yolunda görüşler dile getirmiştir. Aziz Nesin , Cumhurbaşkanının bu şekilde kişilik haklarına saldırıda bulunduğunu ileri sürerek, Kenan Evren  aleyhine manevî tazminat davası açmıştır.

Ankara 9’uncu Asliye Hukuk Mahkemesi,

“görevi sırasındaki işlemlerinden ötürü sorumsuzluğu ve yargı bağışıklığı bulunan Cumhurbaşkanı hakkında dava açılamayacağı”

gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar verilmiştir.

Bu karar, Yargıtay 4’üncü Hukuk Dairesi tarafından şu gerekçe ile onanmıştır:

“Cumhurbaşkanı, esas itibariyle görevi ile ilgili eylemlerinden dolayı sorumsuzdur. Anayasa ve kanunlarda yapılması istenilen değişikliklere de yer verilen “Türkiye’de demokratik düzene ilişkin gözlemler ve istekler” başlıklı dilekçe kendisine sunulan Cumhurbaşkanının; yurt gezisi sırasında yaptığı açık hava toplantılarında ‘Aydınlar Dilekçesi’ ile ilgili olarak görüş açıklamasının görevi ile ilgisi olduğu kuşkusuzdur”[137].

Yargıtayın onama kararından sonra, davacı Aziz Nesin Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna bireysel başvuruda bulunmuş, ama Komisyon da davacının başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir[138].

2. Cumhurbaşkanının Göreviyle İlgili Olmayan Eylem ve
İşlemlerinden Dolayı Hukukî Sorumluluğu

Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili olmayan, kişisel eylem ve işlemlerinden dolayı sorumluluğu, tüm diğer gerçek kişiler gibi, tamdır.

Cumhurbaşkanının bir gerçek kişi olarak “hukukî sorumluluğu”, Cumhurbaşkanının özel hukuka ilişkin sorumluluğu demektir. Özel hukuk ise medenî hukuk, borçlar hukuku gibi hukuklardan oluşmaktadır.

Medenî hukuk, kişiler hukuku, aile hukuku, miras hukuku, eşya hukuku gibi hukuk dallarından oluşmaktadır. Kişiler hukukundan kaynaklanan haklara ve yükümlülüklere bir gerçek kişi olan Cumhurbaşkanının tâbi olduğuna hiç şüphe yoktur. Örneğin Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliğinin şartlarından biri de milletvekili seçilme yeterliliğinin bir şartı olarak kısıtlı olmamaktır. Burada kısıtlılık kişiler hukukuna göre belirlenir. Cumhurbaşkanının tüm diğer gerçek kişiler gibi aile hukukundan kaynaklanan haklara ve yükümlülüklere tâbi olduğundan da şüphe yoktur. Cumhurbaşkanının miras hukuku hükümlerine göre haklara ve borçlara sahip olduğundan da şüphe yoktur. Aynı şekilde Cumhurbaşkanının eşya hukukundan doğan hak ve borçlara sahip olduğuna da şüphe yoktur. Örneğin Cumhurbaşkanı, gayrimenkul ve menkul mallara malik olabilir; bunları devir ve ferağ edebilir. O halde Cumhurbaşkanının bir gerçek kişi olarak medenî hukuk alanında sorumluluğunun tüm diğer gerçek kişiler gibi tam olduğunu söyleyebiliriz.

Borçlar hukuku alanında sorumluluk, bir “borç ilişkisi”nden kaynaklanır. “Borç” ise, bir “sözleşme” veya “haksız fiil” dediğimiz bir davranıştan doğar. Cumhurbaşkanı da hak ve fiil ehliyetine sahip bir gerçek kişi olarak, borçlar hukuku alanına giren satım, kira gibi sözleşmeler yapabilir. O halde Cumhurbaşkanının sözleşmeden kaynaklanan sorumluluğu olabilir. Cumhurbaşkanı da tüm gerçek kişiler gibi, yaptığı sözleşmelerden doğan borçlarını ifa etmelidir. İfa etmiyorsa, tüm gerçek kişiler gibi, borcunu yerine getirmeyen Cumhurbaşkanı hakkında mahkemeler birtakım müeyyidelere, özellikle tazminat ödemeye hükmedebilirler. Örneğin, Cumhurbaşkanı kendisine bir ev kiralamış, ama kirayı ödememiş ise kendisine karşı dava açılabilir.

Borçlar hukuku alanında borcun diğer bir kaynağı da “haksız fiil”dir. Cumhurbaşkanı da tüm gerçek kişiler gibi, “haksız fiil” niteliğinde olan davranışlarından dolayı başkalarının uğradığı zararları tazmin etmekle yükümlüdür. Örneğin kusurlu olarak otomobiliyle bir yayaya çarpıp onun bacağını kırması durumunda Cumhurbaşkanı, verdiği zarardan sorumludur. Bu zararı gidermelidir. Gidermiyorsa, kendisine karşı zarar gören kişi hukuk mahkemesinde dava açıp tazminat isteyebilir; mahkeme de haksız fiil sorumluluğunun şartları gerçekleşiyorsa, Cumhurbaşkanını tazminat ödemeye mahkûm edebilir.

Cumhurbaşkanlığı İdarî Teşkilâtının İdare Hukuku Çerçevesinde Sorumluluğu.- Cumhurbaşkanının sorumluluğuna ilişkin son olarak belirtelim ki, Cumhurbaşkanlığı idarî teşkilâtının idare hukuku çerçevesinde sorumluluğu tamdır ve her zaman söz konusu olabilir. Örneğin Cumhurbaşkanı ile mülakat için Cumhurbaşkanlığı köşküne gelen gazetecinin başına avize düşmesi sonucu ölmesi veya Cumhurbaşkanlığının verdiği bir resepsiyonda ikram edilen yiyeceklerin bozuk olmasından dolayı bazı kimselerin zehirlenmesi durumunda, Cumhurbaşkanlığı idarî teşkilâtının sorumluluğu söz konusudur. Burada normal olarak idarenin kusurlu sorumluluğu ilkesi geçerlidir. Dava, idarî yargıda görülür. Danıştay Kanununun 24’üncü maddesinde sayılan işlerden birine girmediğine göre bu dava Ankara İdare Mahkemesinde görülür. Davada husumet Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine yöneltilmelidir.

VIII. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği 

Bibliyografya.- Gözübüyük ve Tan, op. cit., c.I, s.154; Günday, op.cit., s.276; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.233.

Cumhurbaşkanının kendi görevlerini yerine getirebilmesi için belli bir idarî teşkilâta ihtiyacı vardır. Bu idarî teşkilât “Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği”dir. Anayasanın 107’nci maddesine göre, “Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinin kuruluşu, teşkilât ve çalışma esasları, personel atama işlemleri Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenir”. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından yapılan ve sadece Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan bir düzenleyici işlemdir. Cumhurbaşkanının “Cumhurbaşkanlığı kararnamesi” çıkarabilmesi için normal kanun hükmünde kararnamelerden farklı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinden “yetki kanunu” ile yetki almasına gerek yoktur. Cumhurbaşkanının bu tür kararname çıkarma yetkisi, bizzat Anayasanın 107’nci maddesinden kaynaklanmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği , 18 Ağustos 1983 tarih ve 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmiştir. Bununla birlikte bu Kararnameden önce, 17 Ağustos 1983 tarih ve 2879 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Kanunu çıkarılmıştır.

18 Ağustos 1983 tarih ve 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine göre, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği teşkilâtı, Genel Sekreterlik, Cumhurbaşkanlığı Danışmanlığı, Güvenlik İstihbaratı Danışmanlığı, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürlüğü ve Devlet Denetleme Kurulu Başkanlığı birimlerinden oluşmuştur. Devlet Denetleme Kurulu dışındaki bu birimler 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmiştir. Devlet Denetleme Kurulu ise 14 Ocak 1981 tarih ve 2443 sayılı Kanunla düzenlenmiştir.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Dolayısıyla, Genel Sekreter, Cumhurbaşkanına karşı sorumludur. Genel Sekreter Cumhurbaşkanlığı idarî teşkilâtının hiyerarşik amiridir. Genel Sekreter, Cumhurbaşkanına Anayasa ve Kanunlarla verilmiş görev ve yetkilerinin kullanılması için gerekli işlemleri hazırlar; Cumhurbaşkanının basın ve halkla ilişkilerini sağlar; Cumhurbaşkanına yapılan başvuruları değerlendirir; Cumhurbaşkanınca görevlendirilmesi halinde onu temsil eder.

IX. Devlet Denetleme Kurulu

Bibliyografya.- Gözübüyük ve Tan, op.cit., c.I, s.737-740; Günday, op.cit., s.277-279; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.233-234; Selçuk Soybay, “Devlet Denetleme Kurulunun Görev Alanı”, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, Yıl 4, 1983, Sayı 1-3, s.105-121; Selçuk Soybay, “Devlet Denetleme Kurulunun Konumu ve İşlevi (I)”, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, Yıl 5, Aralık 1984, s.107-114; Selçuk Soybay, “Devlet Denetleme Kurulunun Konumu ve İşlevi (II)”, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, Yıl 6, Aralık 1985, s.215-224.

Devlet Denetleme Kurulu, 1 Nisan 1981 tarih ve 2443 sayılı Devlet Denetleme Kurulunun Kurulması Hakkında Kanun ve bu Kanunu değiştiren 16 Ocak 1990 tarih ve 406 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile düzenlenmiştir. Devlet Denetleme Kurulu aynı zamanda anayasal bir Kuruldur. Anayasanın 108’inci maddesinde düzenlenmiştir.

1. Amacı

Devlet Denetleme Kurulunun kuruluş amacı Anayasanın 108’inci maddesinde “idarenin hukuka uygunluğunun, düzenli ve verimli şekilde yürütülmesinin ve geliştirilmesinin sağlanması” olarak açıklanmıştır.

2. Yapısı

Devlet Denetleme Kurulu Cumhurbaşkanlığına bağlıdır (Anayasa, m.108). Anayasanın 108’inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre, “Devlet Denetleme Kurulunun üyeleri ve üyeleri içinden başkanı, kanunda belirlenen nitelikteki kişiler arasından, Cumhurbaşkanınca atanır”. 2443 sayılı Kanuna göre Kurul dokuz üyeden oluşur. Üyeler, yüksek öğrenim yapmış, devlet hizmetinde en az oniki yıl başarı ile çalışmış kimseler arasından doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanır. İki yılda bir üyelerin üçte biri yenilenir. Kurul Başkanı da iki yıllık süre için Cumhurbaşkanınca seçilir. 406 sayılı Kararnameye göre, üyeler görev süreleri dolmadan Cumhurbaşkanı tarafından görevlerinden alınabilirler. Bu üyelerin güvencesiz bir statüde bulunduğu anlamına gelir. Devlet Denetleme Kurulunun bir de Sekreterliği vardır. Bu Kurulun idarî hizmetlerinin yürütülmesini sağlar.

3. Görevleri

Devlet Denetleme Kurulunun görevleri  Anayasanın 108’inci maddesinde sayılmıştır. Buna göre, Devlet Denetleme Kurulu, Cumhurbaşkanının istemi üzerine aşağıda belirtilen kurum ve kuruluşlarda türlü inceleme, araştırma ve denetlemeler yapar:

- Tüm kamu kurum ve kuruluşlarında

- Sermayesinin yarısından fazlasına bu kurum ve kuruluşların katıldığı her türlü kuruluşta,

- Kamu kurumu niteliğinde olan meslek kuruluşlarında,

- Her düzeydeki işçi ve işveren kuruluşlarında,

- Kamuya yararlı derneklerle vakıflarda.

Anayasanın 108’inci maddesinin başında, Devlet Denetleme Kurulunun amacı olarak “idarenin hukuka uygunluğunun, düzenli ve verimli şekilde yürütülmesinin ve geliştirilmesinin sağlanması” amacı belirtilmiş olmasına rağmen, görevleri arasında hiçbir şekilde, “idare”ye dahil olmayan, “işçi ve işveren kuruluşları”nın ve “kamuya yararlı derneklerle vakıflar”ın da denetim kapsamının içine sokulması bir tutarsızlıktır.

Bununla birlikte idare içinde yer alan Silahlı Kuvvetler, Devlet Denetleme Kurulu denetim kapsamının dışında tutulmuştur (Anayasa, m.108/2). Keza, yargı organları da Devlet Denetleme Kurulunun görev alanı dışında kalmaktadır (m.108/2).

4. Çalışma Usûlü

Devlet Denetleme Kurulunun kendiliğinden harekete geçip inceleme ve araştırma yapması mümkün değildir. Devlet Denetleme Kurulu Cumhurbaşkanının istemi üzerine çalışabilir. Böyle bir durumda, incelemeyi görevlendireceği bir üye veya birçok üye eliyle yapar. Araştırma yapan üyeler, gerekli gördükleri belgeleri ilgili kişi ve kuruluşlardan isteyebilirler. İstedikleri bilgi ve belgelerin verilmesi zorunludur. Çalışmaların sonunda görevlendirilen üye veya üyeler bir rapor hazırlar. Bu rapor Kurulda görüşülür; karara bağlanır ve Cumhurbaşkanına sunulur.

5. Kurul Kararlarının Hukukî Niteliği

2443 sayılı Kanunun 1990 yılında 406 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile değiştirilmesinden önceki düzenlemesine göre, Devlet Denetleme Kurulu kararlarının bağlayıcı olmadığını  kolaylıkla söyleyebilirdik. Zira, bu düzenlemeye göre, Devlet Denetleme Kurulu raporları Cumhurbaşkanının onayına sunulmaktaydılar. Cumhurbaşkanının onayına sunulduktan sonra rapor, Başbakanlığa ve diğer ilgili kurumlara gönderilecekti. Sonuç hakkında Başbakanlıkça Cumhurbaşkanlığına bilgi verilecekti. Bunun ötesinde Devlet Denetleme Kurulu raporlarının bağlayıcılığı hakkında herhangi bir hükme yer verilmemişti. Bu nedenle, Devlet Denetleme Kurulu raporlarının hiyerarşik denetim ve öteki idarî denetim yollarını harekete geçirmek için yapılan bir uyarıdan başka bir işlevi yoktu[139]. Ne var ki bu noktada 2443 sayılı Kanun 1990 yılında 406 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile değiştirilmiştir. Yeni düzenlemeye göre, Kurul raporları Cumhurbaşkanı tarafından onaylandıktan sonra Başbakanlığa gönderilir. “Kurul raporlarında, incelenmesi, teftişi, tahkiki veya dava açılması istenilen konular, en geç kırkbeş gün içinde, gereği yapılmak üzere, Başbakanlıkça yetkili mercilere intikal ettirilir. Sonuçtan Başbakanlık aracılığıyla Cumhurbaşkanlığına bilgi verilir”. Keza Cumhurbaşkanı gerek gördüğünde, önemli konularla ilgili raporları “doğrudan adlî ve idarî mercilere intikal ettirir”. Bu değişiklikten sonra, Devlet Denetleme Kurulu raporlarının “bağlayıcılık gücünün artmış” olduğu düşünülebilir[140].

Görüşümüz.- Ancak, kanımızca, değişiklik ne olursa olsun, Devlet Denetleme Kurulu raporlarının bağlayıcı gücü yoktur. Kurulun hazırladığı raporların kamu kurum ve kuruluşlarını bağladığı iddia edilemez. Şüphesiz ki, kamu kurum ve kuruluşu bakımından Devlet Denetleme Kurulunun raporu, bir “ihbar” niteliğindedir. Kamu kurum ve kuruluşu bu ihbarı öğrendikten sonra gerekli soruşturmayı yapar, soruşturması neticesinde gerekli kararları alabilir. Ancak, kamu kurum ve kuruluşunun Devlet Denetleme Kurulu raporu doğrultusunda işlem yapma mecburiyeti yoktur. Kamu kurumu bu işlemi yapmazsa onun üzerinde Cumhurbaşkanlığının kullanabileceği icraî bir yetki yoktur. Bu nedenle, 406 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin düzenlemesi ne olursa olsun, kanımızca Türk idare hukuku sisteminde, Devlet Denetleme Kurulu raporlarına bağlayıcı güç tanınması mümkün değildir.

6. Eleştiri

Devlet Denetleme Kurulunun varlığı Türkiye Cumhuriyeti idarî teşkilâtına hâkim olan temel ilkeler ile bağdaşmamaktadır. Türk idarî teşkilâtına hâkim olan ilkelerden birisi, “idarenin bütünlüğü ilkesi”dir. Bu ilkeyi sağlayıcı yetkilerden birisi de “hiyerarşi yetkisi”dir[141]. “Denetleme yetkisi” hiyerarşi yetkisinin kapsamında yer alan bir yetkidir[142]. Bu nedenle, denetlemenin ön koşulu, denetleyen makam ile denetlenen makam arasında hiyerarşi ilişkisinin olmasıdır. Yani ancak hiyerarşi yetkisine sahip bir makam denetleme yetkisine sahip olabilir. Aralarında hiyerarşi ilişkisi olmayan makamlar arasında denetleme ilişkisi de olamaz.

Ülkemizde merkezî idare, yahut genel idare, bakanlıklar şeklinde teşkilâtlandırılmıştır. Bir bakanlığın en üst hiyerarşik amiri bakandır. Anayasamızın 112’nci  maddesinin ikinci fıkrası, “her bakan... kendi yetkisi içinde yer alan işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden sorumludur” demek suretiyle, her bir bakanın kendi bakanlığının en yüksek hiyerarşik amiri olduğunu belirtmiş bulunmaktadır[143].

Dolayısıyla, bir bakanlık üzerinde denetleme yetkisi ancak bakanlığın en yüksek hiyerarşik amiri olan bakan tarafından doğrudan doğruya veya onun emir ve talimatıyla görevlendireceği bir kişi veya kurul tarafından kullanılabilir. Bakanlık üzerinde başka bir makamın denetleme yetkisi kullanması düşünülemez, zira, bakanlık üzerinde başka bir makamın hiyerarşi yetkisi yoktur.

Buna göre, idare hukukunun temel ilkelerine göre, Cumhurbaşkanına bağlı olan Devlet Denetleme Kurulu, bir bakanlık üzerinde denetleme yetkisine sahip olamaz. Zira, Cumhurbaşkanlığı ile bakanlık arasında bir hiyerarşi ilişkisi yoktur. Cumhurbaşkanı, bir bakanlık üzerinde hiyerarşi yetkisine sahip değildir. Hiyerarşi yetkisine sahip olmayan Cumhurbaşkanının bir bakanlıkta denetleme yaptırması, Türk idare hukuku sisteminin temel ilkelerinden biri olan “idarenin bütünlüğü” ilkesine aykırıdır. “İdarenin bütünlüğü” ilkesi aynı zamanda anayasal düzeyde bir ilkedir. Anayasanın 123’üncü maddesi ile kabul edilmiştir.

Devlet Denetleme Kurulunun bakanın emri ve haberi olmaksızın, onun sorumluluğu altında bulunan kişiler üzerinde denetleme yapması, bakanın tüm prestijini sarsar. Bu husus, “her bakan... kendi yetkisi içinde yer alan işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden sorumludur” diyen Anayasamızın 112’nci maddesinin ikinci fıkrasıyla çelişmektedir.

Devlet Denetleme Kurulunun bir bakanlıkta denetleme yapması, parlâmenter hükûmet sisteminin temel ilkelerine de aykırıdır. Zira, parlâmenter sistem, yürütmenin sorumsuz kanadı olan devlet başkanının yürütmenin sorumlu kanadı olan hükûmetin ve bakanlıkların işlerine karışmamasını öngörür.

Devlet Denetleme Kurulunun  bir bakanlıkta denetleme yapması, demokrasi ilkesine de aykırıdır. Demokrasi, yetki ile sorumluluğun aynı kişide olmasını gerektirir. Türk anayasa sisteminde, bir bakanlığın işlerinden dolayı sorumluluk bakana aittir (Anayasa, m.112). Cumhurbaşkanı ise sorumsuzdur (Anayasa, m.105). O halde, bir bakanlıktaki tüm yetki, sorumlu olan bakanda toplanır. Denetleme yaptırmak, hiyerarşi yetkisinin kullanılması anlamına gelir. O halde, sorumsuz olan Cumhurbaşkanının bir bakanlıkta denetleme yapması parlâmenter demokrasi ilkesine aykırılık teşkil eder.

* * *

Cumhurbaşkanını bu şekilde gördükten sonra, şimdi izleyen bölümde Bakanlar Kurulunu görelim.

 


 


[1].   Bkz. supra, s.307-311.

[2].   Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.365; Ahmet Kerse, Türkiye’de 1961 Anayasası Göre Cumhurbaşkanı, İstanbul, Sümer Matbaası, 1973, s.34.

[3].   Ahmet Kerse’ye göre, bu şartın konulmasındaki asıl etken, “1960 sonraki Türkiye’sinde devlet yönetimindeki öncülüğü yeniden ele geçirmeye çalışan bürokrasinin değer yargısıdır. 1950-1960 arasında ‘tahsilsiz’ bir Cumhurbaşkanının devletin başında olması, yüksek öğrenim yapmış olsaydı kendisini Anayasa ve kanun dışı davranışlara kaptırmazdı inancını kuvvetlendirmiştir” (Kerse, op. cit., s.35).

[4].   İtalikler bize ait.

[5].   Kazım Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Ankara, Ajans-Türk Matbaası, 1966, s.2850-2851.

[6].   Bu husus 1961 Anayasasından 1982 Anayasasının farklılığıdır. 1961 Anayasasına göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri dışından birinin Cumhurbaşkanı seçilmesi mümkün değildi.

[7].   Bkz. supra, s.265-273.

[8].   Bu hükmün değiştirilmesi için Nisan 2000’de değişiklik teklifi verilmişse de bu teklif Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından reddedilmiştir.

[9].   Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 18, Cilt 33, s.128-129, 302.

[10]. Gözübüyük ve Tan, op. cit., c.II, s.907.

[11]. Kerse, op. cit., s.60-62.

[12]. Ibid., s.63.

[13]. Bu konudaki tartışmalar için bkz. Kerse, op. cit., s.57-64.

[14]. Örneğin Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.291; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.236; Sabuncu, Anayasaya Giriş, op. cit., s.163; İlhan Arsel’e göre ise, Yüce Divana sevk edilen Cumhurbaşkanının, görevinden “geçici” olarak ayrıldığı kabul edilmelidir. Ancak Cumhurbaşkanı Yüce Divanda mahkûm olursa Cumhurbaşkanlığı makamı boşalmış sayılacaktır (Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.370). Aynı yönde, Kerse, op. cit., s.54-55.

[15]. Örneğin Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.291.

[16]. Pozitivizm hakkında bkz. Gözler, Hukukun Genel Teorisine Girişi, op. cit., s.73-79; Gözler, Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, op. cit., s.16-24.

[17]. Tabiî hukuk hakkında bkz. Gözler, Hukukun Genel Teorisine Giriş, op. cit., s.55-64.

[18]. Post-pozitivizm hakkında bkz. Gözler, Hukukun Genel Teorisine Girişi, op. cit., s.80-81.

[19]. Kerse, op. cit., s.67-68.

[20]. Edip F. Çelik, Milletlerarası Hukuk, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1975, c.I, s.495.

[21]. Ibid.

[22]. Bkz. supra, s.406-411.

[23]. Yılmaz Aliefendioğlu, “Yasaların Cumhurbaşkanınca Geri Gönderilmesi”, Amme İdaresi Dergisi, Cilt 21, Mart 1988, Sayı 1, s.5-38; Erdoğan Teziç, “Cumhurbaşkanının Geri Gönderme Yetkisi”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1987, Cilt 3, s.83-105.

[24]. Bkz. supra, s.407-411.

[25]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.379.

[26]. Bu konuda etraflı bilgi için bkz. Karamustafaoğlu, Yasama Meclislerini Fesih Hakkı, op. cit., s.105-126.

[27]. Bkz. infra, s.523.

[28]. 1958 Fransız Anayasasının 9’uncu maddesine göre, Fransız Cumhurbaşkanı Bakanlar Kuruluna her zaman başkanlık eder. Bakanlar Kurulu, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanır.

[29]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.374.

[30]. Ömer İlhan Akipek, Devletler Hukuku, Ankara, Başnur Matbaası, Üçüncü Bası, İkinci Kitap, (1965 ?), s.103.

[31]. Ibid., s.104-105.

[32]. Ibid., s.105.

[33]. Akipek, op. cit., İkinci Kitap, s.105; Çelik, op. cit., s.506.

[34]. Çelik, op. cit., s.506.

[35]. Ibid., s.509.

[36]. Ibid., s.512.

[37]. Bkz. infra, s.524-525.

[38]. Bkz. supra, s.440-449.

[39]. Bu konudaki tartışmalar için bkz. supra, s.443, 447.

[40]. Pazarcı, op. cit., c.I, s.153.

[41]. Bkz. supra, s.443-444.

[42]. Bkz. supra, s.444-446.

[43]. Pazarcı, op. cit., s.154.

[44]. Ibid.

[45]. Ibid.

[46]. Bkz. infra, s.524-525.

[47]. Gözübüyük ve Tan, op. cit., c.I, s.151.

[48]. Anayasa Mahkemesi, 27 Nisan 1993 Tarih ve E.1992/37, K.1993/18 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 31, c.I, s.113.

[49]. Aşağıda açıklayacağımız sebeplerle buna “kişiye özgü özel af ilân etmek yetkisi” de denebilir. Fransız Anayasası buna, “droit de faire da grâce” demektedir.

[50]. Bkz. supra, s.460.

[51]. Dönmezer ve Erman, op. cit., c.III, s.300.

[52]. Ibid.

[53]. Bkz. supra, s.457-461.

[54]. Bu kural aslında hukukta akıl yürütme ilkelerinden biri olan “evleviyet (argumentum a fortiori) ilkesi”nin bir sonucudur. Yukarıda ilke, evliyet ilkesinin bir alt ilkesi olan argumentum a maiori ad minus ilkesinin bir uygulamasıdır. Söz konusu ilkeler için bkz. Gözler, Hukukun Genel Teorisine Giriş, op. cit., s.178-180.

[55]. Aynı yönde bkz. Dönmezer ve Erman, op. cit., s.303.

[56]. Kerse, op. cit., s.122.

[57]. Örneğin 17.2.1984 tarih ve 84/29850 sayılı Salih Poyraz’ın cezasının kaldırılması kararında başbakan ve ilgili bakanı da imzaları vardır (Resmî Gazete, 22.2.1984, Sayı 18320, s.3).

[58]. Bu Resmî Gazetelere bakarak edindiğimiz genel izlenimdir. Bu konuda tüketici bir tarama çalışması yapamadık.

[59]. Bkz. infra, s.524-525.

[60]. De Smith ve Brazier, op. cit., s.133.

[61]. Ibid., s.134.

[62]. Başbakan atama gibi önemli bir yetkiyi Krala vermek istemeyen 1974 İsveç Anayasası bu yetkiyi Rigstag (İsveç’in Parlâmentosu) Başkanına vermiştir (Arent Lijphart, Çağdaş Demokrasiler (Çev. Erfun Özbudun ve Ersin Onulduran), Ankara, Türk Demokrasi Vakfı ve Siyasî İlimler Türk Derneği Yayınları, Tarihsiz (1988), s.57). Bir ülkenin anayasa yapıcıları hükûmetin kurulması gibi önemli bir görevi krala veya cumhurbaşkanlarına vermek istemiyorsa bunun tersi yolda bir kural koymalıdır. Aksi takdirde, kral veya cumhurbaşkanları bu yetkiye tek başlarına sahiptirler.

[63]. De Smith ve Brazier, op. cit., s.116, 161-164.

[64]. Ibid., s.118.

[65]. Ibid., s.117.

[66]. 1949 Alman Anayasasının 58’inci maddesi; 1958 Fransız Anayasasının 19’uncu maddesi; 1979 İspanyol Anayasasının 64’üncü maddesi.

[67]. Bu arada belirtelim ki, 1982 Anayasası, 1949 Alman Anayasasından, 1958 Fransız Anayasasından, 1979 İspanyol Anayasasından çok daha uzun olmasına rağmen, onlardan daha “teknik” değildir. 1982 Anayasasının ayrıntılı düzenleme gerekmeyen yerlerde çok ayrıntılı düzenlemeler yaptığı, ama siyasal iktidarın kullanılmasına ilişkin çok önemli bazı konularda da sustuğunu, boşluk bıraktığını gözlemlemek gerekir. Bu da bize “uzun” anayasanın, “teknik” anayasa demek olmadığını göstermektedir.

[68]. Kocahanoğlu, op. cit., s.159.

[69]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.286. Aynı yönde: Mehmet Turhan, Hükûmet Sistemleri, Ankara, Gündoğan Yayınları, İkinci baskı, 1993, s.118. Kenan Evren de 1982 Anayasasını halka tanıtırken aynı yönde görüşler dile getirmiştir: “Cumhurbaşkanı sadece yürütmenin başı değildir. Aynı zamanda Devletin de başıdır. Bu itibarla da, Anayasada mevcut olması gereken, fakat üç büyük organdan herhangi birine verilmesi uygun ve isabetli görülmeyen bazı yetkiler vardır ki, ancak Cumhurbaşkanına tevdi edilebilmektedir... Taraflı olan hükûmete de bazı yetkiler verilmiştir. Ancak, muhalefet-iktidar arası ciddî çekişmelere ve huzursuzluklara yol açabilecek olan yetkiler, Cumhurbaşkanına tanınmıştır. Bunun dışında da muhakkak Cumhurbaşkanına verilmesi gereken yetkiler de vardır ki, esasen onları başka makama vermek doğru olmaz, mümkün de değildir” (Kenan Evren, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in Yeni Anayasayı Devlet Adına Resmen Tanıtma Programı Gereğince Yaptıkları Konuşmalar (24 Ekim - 5 Kasım 1982), Ankara, Türkiye Büyük Millet Meclisi Basımevi, 1982, s.88-89.

[70]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.286.

[71]. Ibid.

[72]. Anayasa Mahkemesinin 16 Mart 1976 tarih ve E.1975/183, K.1976/15 sayılı Kararı, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 14, s.68.

[73]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.287.

[74]. Örneğin 1949 Alman Anayasasının 58’inci maddesi; 1958 Fransız Anayasasının 19’uncu maddesi; 1979 İspanyol Anayasasının 64’üncü maddesi.

[75]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.187-288.

[76]. Günday, op.cit., s.97 vd; Gözübüyük ve Tan, op. cit., c.I, s.320 vd; Onar, op. cit., c.I, s.338; Chapus, op. cit., c.I, s.747 vd.

[77]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.289; Turhan, Hükûmet Sistemleri, op. cit., s.124;

[78]. Anayasa Mahkemesi, 27 Nisan 1993 Tarih ve E.1992/37, K.1993/18 sayılı Kararı, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 31, c.I, s.115.

[79]. Anayasa Mahkemesi, 27 Nisan 1993 Tarih ve E.1992/37, K.1993/18 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 31, c.I, s.115 (İtalikler bize ait).

[80]. Kerse, op. cit., s.145; Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.289; Turhan, Hükümet Sistemleri, op. cit., s.124.

[81]. Anayasa Mahkemesi, 27 Nisan 1993 Tarih ve E.1992/37, K.1993/18 Sayılı Kararı, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 31, c.I, s.115.

[82]. Bu teori hakkında bkz. Kemal Gözler, “Realist Yorum Teorisi ve Mekanist Anayasa Anlayışı”, Anayasa Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1998, Cilt 15, s.207-242; Gözler, Hukukun Genel Teorisine Giriş, op. cit., s.195-215.

[83]. Gözler, “Realist Yorum Teorisi ve Mekanist Anayasa Anlayışı”, op. cit., s.220 vd.

[84]. Tabiî hükûmetle böylesine bir çatışma içine giren Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermeyebilir de.

[85]. Didier Mauss, “Responsabilité”, in Olivier Duhamel ve Yves Mény, Dictionnaire consti-tutionnel, Paris, P.U.F., 1992, s.926.

[86]. Siyasî sorumluluk ile hukukî ve cezaî sorumluluk arasındaki farklar konusunda aşağıda bakanların sorumluluklarını incelediğimiz yere bakınız. 

[87]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.290.

[88]. De Smith ve Brazier, op. cit., s.133.

[89]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.290.

[90]. Sulhi Dönmezer ve Sahir Erman da, “hukuk devleti ilkesi”nden ve maddedeki ibarenin “karşıt kavramı”ndan yola çıkarak, Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından sorumlu olduğu sonucuna varmaktadır (Dönmezer ve Erman, op. cit., c.I, s.245-246).

[91]. Dönmezer ve Erman, op. cit., c.I, s.240.

[92]. Bu vesileyle belirtelim ki, gerek 1961, gerekse 1982 Anayasaları, 1924 Anayasasından çok daha uzun ve ayrıntılı olmalarına rağmen, bazı noktalarda 1924 Anayasası kadar “teknik” değillerdir.

[93]. Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.391 (dipnot 441).

[94]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.290.

[95]. Ibid.

[96]. Kanımızca, anayasa hukukunda teamül geçerli olamaz (Bkz.: Gözler, Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, op. cit., s.239-266).

[97]. Dönmezer ve Erman, op. cit., c.I, s.246.

[98].    Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.290-291.

[99].    Ibid., s.291.

[100].  Kerse, op. cit., s.174.

[101].  Dönmezer ve Erman, op. cit., c.I, s.243; Kerse, op. cit., s.174.

[102].  Dönmezer ve Erman, op. cit., c.I, s.243; Kerse, op. cit., s.174.

[103]. A. Bard et s. Robiquet, La Constitution de 1875, Paris, 1876, s.270’den nakleden: Antide Moreau, “La haute trahison du président de la République”, Revue du droit public, 1987, s.1579, dipnot 192.

[104]Commission de la Constitution, séance du 28 août 1946, s.382’den nakleden Pierre Desmottes, De la responsabilité pénale des ministres en régime parlementaire français, (Thèse, Université de Caen, Faculté de droit, mai 1962), Paris, L.G.D.J., 1968, s.274, dipnot 13.

[105]. Georges Vedel, Droit constitutionnel, Paris, Sirey, 1949 (réimpression, 1989), s.431.

[106]. Prélot, Institutions politiques..., op. cit., s.641 cité par Moreau, op. cit., s.1579.

[107]. Dominique Turpin, Droit constitutionnel, Paris, P.U.F., 2e édition, 1994, s.517.

[108]. Dmitri Georges Lavroff, Le droit constitutionnel de la Ve République, Paris, Dalloz, 1995, s.517-518.

[109]. Dominique Turpin, “Parfaire l'Etat de droit en reformant ou supprimant la Haute Cour de justice”, Les Petites affiches, 4 mai 1992, n° 54, s.41.

[110]Ibid., s.41-42.

[111].  Kerse, op. cit., s.161.

[112]. Duguit, Traité de droit constitutionnel, op. cit., 2e éd., 1924, t.IV, s.810.

[113]. Jean Foyer, “Haute Cour de justice”, Répertoire de droit pénal et de procédure pénale, (Encyclopédie Dalloz - Droit pénal), t.II, s.5.

[114]. Maurice Hauriou, Précis de droit constitutionnel, Paris, Sirey, 2e édition, 1929, (reprint par C.N.R.S., Paris, 1965), s.451-452, 533-536.

[115]. Joseph Barthélemy ve Paul Duez, Traité de droit constitutionnel, Paris, Dalloz, 1933, (Réimpression: Economica, 1985), s.620-621.

[116]. Moreau, op. cit., s.1569.

[117]. Voir Moreau, op. cit., s.1580; Foyer, op. cit., s.4, n° 37; Antonin Besson, “Haute Cour de justice”, Répertoire de droit public et administratif, Mise à jour 1990, Editions Dalloz, Vol.II, p.1185‑1188. s.1186; Turpin, “Parfaire l'Etat de droit en reformant ou supprimant la Haute Cour de justice”, op. cit., s.40; Turpin, Droit constitutionnel, op. cit., 2e éd., s.517; Xavier Delcros, “Commentaire des articles 67 et 68”, in François Luchaire et Gérard Conac (sous la direction de -), La Constitution de la République française, Paris, Economica, 2e édition, 1987, s.1183; Georges Burdeau, Francis Hamon ve Michel Troper, Droit constitutionnel, Paris, L.G.D.J., 23e édition, 1993, s.695; Jean Gicquel, Droit constitutionnel et institutions politiques, Paris, Montchrestien, 12e édition, 1993, s.647-648; Maurice Duverger, Le système politique français, Paris, P.U.F., 20e éd., 1990, s.254; Benoît Jeanneau, Droit constitutionnel et institutions politiques, Paris, Dalloz, 8e édition, 1991, s.175; Jean Massot, La présidence de la République en France, Paris, Documentation française, 1977, s.100; Jean-Pierre Rougeaux, “La Haute Cour de justice sous la Ve République”, Revue du droit public, 1978, s.1029; Patrick Auvret, “La responsabilité du chef de l'Etat”, Revue du droit public, 1988, s.96-117.

[118]. Besson, op. cit., s.1186, n°29; Duverger, Le système politique française, 20e éd., op. cit., s.254.

[119]. Gicquel, op. cit., 11e éd., s.648; Hauriou, op. cit., 1929, s.536.

[120]. Vedel, Droit constitutionnel, op. cit., s.429, 541-547.

[121]. Foyer, op. cit., s.4, n°37.

[122]. Besson, op. cit., s.1186, n°23.

[123]. Foyer, op. cit., s.4, n°39.

[124]. Desmottes, op. cit., s.200-201; Raymond Lindon et Daniel Amson, La Haute Cour : 1789-1987, Paris, P.U.F., Coll. « Politique d'aujourd'hui », 1987, s.38-39.

[125]. Adhémar Esmein, Eléments de droit constitutionnel français et comparé, 8e édition revue par Henry Nézard, Paris, Sirey, 1928. t.II, s.226.

[126]. Georges Vedel, “La compétence de la Haute-Cour”, in Mélanges dédies à M. le professeur Joseph Magnol, Paris, Librairie du Recueil Sirey, 1948, s.393-422; Vedel, Droit constitutionnel, op. cit., s.430-431, 546-547.

[127]. Vedel, Droit constitutionnel, op. cit., s.546.

[128]Ibid.

[129]Ibid., s.547.

[130]Ibid.

[131]Ibid.

[132]. Foyer, op. cit., s.4, n° 41.

[133].  Ceza hukukçuları burada sadece kendi disiplinlerinin ilkeleri doğrultusunda değerlendirme yapmalı, anayasa hukukunun ilkelerini veya anayasa hukuku konusundaki birtakım ihtiyaçları ve başka mülahazaları işe karıştırmamalıdırlar. Zira, vatana ihanet sorununu anayasa hukukçuları, ceza hukukçularının bu değerlendirmesine atıfta bulunarak çözeceklerdir. Ceza hukukçuları da anayasa hukukuna atıfta bulunurlarsa hiçbir mesele çözülmüş olmaz. Kendi kendine atıf yapan bir sistem anlamsızdır, saçmadır.

[134].  Suçlandırma kararı bir “parlâmento kararı” niteliğindedir. Anayasada öngörülen istisnalar dışında parlâmento kararları Anayasa Mahkemesi denetimine tâbi değildir. O nedenle Cumhurbaşkanının vatana ihanetle suçlandırılmasına ilişkin kararlar da Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi değildir.

[135].  De Smith ve Brazier, op. cit., s.133.

[136].  Bu ilke eski zamanlarda mutlak bir şekilde uygulanırdı. Kralı bütün beşeri davranışlarından sorumsuz kılıyordu. Kralın hangi davranışı söz konusu olursa olsun krala karşı dava açılamıyordu. Ancak bu ilke zamanla yumuşatılmıştır. Örneğin İngiltere’de 1947 tarihli Crown Proceeding Act ile tacın sözleşmeden kaynaklanan hukukî sorumluluğu kabul edilmiştir (De Smith ve Brazier, op. cit., s.134, 625-643).

[137].  Yargıtay 4’üncü Hukuk Dairesi, 27 Nisan 1984 Tarih ve E.1987/2865, K.1987/3701 Sayılı Karar (Nakleden: Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.231).

[138].  Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Aziz Nesin Türkiye’ye Karşı, No.13901, 6 Temmuz 1989 (Nakleden: Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.231).

[139].  Günday, op. cit., s.278.

[140].  Örneğin Günday böyle düşünmektedir (Günday, op. cit., s.278).

[141].  Günday, op. cit., s.54-56.

[142].  Günday, op. cit., s.56; Gözübüyük ve Tan, op.cit., c.I, s.733.

[143].  Günday, op. cit., s.54.

 

 

PLAN

I. Cumhurbaşkanının Seçimi.................................................................................................... 482

A. Cumhurbaşkanı Seçilme Yeterliliği................................................................................ 482

1. Türk Vatandaşlığı..................................................................................................... 482

2. Kırk Yaşını Doldurmuş Olmak................................................................................. 482

3. Yüksek Öğrenim Şartı............................................................................................... 482

4. Milletvekili Olmak veya Milletvekili Seçilme Yeterliliğine Sahip Olmak................ 484

5. Daha Önce Cumhurbaşkanlığı Yapmamış Olmak..................................................... 484

B. Seçme Yetkisi................................................................................................................ 485

C. Seçim Usûlü.................................................................................................................. 485

II. Cumhurbaşkanlığı Görevinin Başlaması ve Sona Ermesi.................................................... 587

A. Göreve Başlama............................................................................................................ 487

1. Görev Süresi Dolan Cumhurbaşkanının Durumu..................................................... 487

2. Göreve Başlayıncaya Kadar Cumhurbaşkanı Seçilen Kişinin Statüsü..................... 487

3. Andiçme................................................................................................................... 488

4. Göreve Başlama Anı (Görev Süresinin Başlangıç Anı)............................................ 488

B. Cumhurbaşkanlığı Görevinin Sona Ermesi Halleri........................................................ 489

1. Sürenin Dolması....................................................................................................... 489

2. Çekilme (İstifa)......................................................................................................... 490

3. Ölüm......................................................................................................................... 490

4. “Başka Bir Sebeple” Cumhurbaşkanlığı Makamının Boşalması............................... 490

5. Vatana İhanet ile Suçlandırılma................................................................................. 491

 

III. Cumhurbaşkanına Vekâlet................................................................................................. 492

A. Cumhurbaşkanının Geçici Olarak Görevinden Ayrılması Hali..................................... 493

B. Cumhurbaşkanlığı Makamının Boşalması Hali............................................................. 493

C. Vekilin Yetkileri............................................................................................................ 493

 

IV. Cumhurbaşkanının Görev ve Yetkileri.............................................................................. 494

A. Cumhurbaşkanının Yasama ile İlgili Görev ve Yetkileri................................................ 495

1. Yasama Yılının İlk Günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde Açılış Konuşmasını Yapmak                495

2. Türkiye Büyük Millet Meclisini Toplantıya Çağırmak........................................... 495

3. Kanunları Yayımlamak............................................................................................. 496

4. Kanunları Tekrar Görüşülmek Üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine Geri Göndermek  496

4. Anayasa Değişikliklerine İlişkin Kanunları Halkoyuna Sunmak.............................. 497

5. Anayasa Mahkemesinde İptal Davası Açmak......................................................... 497

6. Türkiye Büyük Millet Meclisi Seçimlerinin Yenilenmesine Karar Vermek............. 497

A. Cumhurbaşkanının Yürütme ile İlgili Görev ve Yetkileri.............................................. 498

1. Başbakanı Atamak ve İstifasını Kabul Etmek.......................................................... 498

2. Başbakanın Teklifi Üzerine Bakanları Atamak ve Görevlerine Son Vermek............ 498

3. Gerekli Gördüğü Hallerde Bakanlar Kuruluna Başkanlık Etmek veya Bakanlar Kurulunu Başkanlığı Altında Toplantıya Çağırmak               499

4. Yabancı Devletlere Türk Devletinin Temsilcilerini Göndermek, Türkiye Cumhuriyetine Gönderilecek Yabancı Devlet Temsilcilerini Kabul Etmek................................................................................................................................. 500

5. Milletlerarası Andlaşmaları Onaylamak ve Yayımlamak......................................... 502

6. Türkiye Büyük Millet Meclisi Adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin
Başkomutanlığını Temsil Etmek.............................................................................. 504

7. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kullanılmasına Karar Vermek........................................ 505

8. Genelkurmay Başkanını Atamak.............................................................................. 506

9. Millî Güvenlik Kurulunu Toplantıya Çağırmak ve Millî Güvenlik Kuruluna Başkanlık Etmek         506

10. Başkanlığında Toplanan Bakanlar Kurulu Kararıyla Sıkıyönetim veya
Olağanüstü Hal İlân Etmek ve Kanun Hükmünde Kararname Çıkarmak................ 506

11. Kararnameleri İmzalamak....................................................................................... 507

12. Sürekli Hastalık, Sakatlık veya Kocama Sebebiyle Belirli Kişilerin Cezalarını Hafifletmek veya Kaldırmak    510

13. Devlet Denetleme Kurulunun Üyeleri ile Başkanını Atamak ve Bu Kurula İnceleme, Araştırma ve Denetleme Yaptırmak            512

14. Yükseköğretim Kurulu Üyelerini Seçmek.............................................................. 513

15. Üniversite Rektörlerini Seçmek.............................................................................. 513

C. Cumhurbaşkanının Yargı ile İlgili Olan Görev ve Yetkileri........................................... 514

Cumhurbaşkanının Diğer Yetkileri..................................................................................... 515

V. Cumhurbaşkanının Tek Başına Yapacağı İşlemler Sorunu................................................. 515

A. Genel Olarak Karşı-İmza Kuralı ve Değişik Ülkelerden Örnekler................................ 515

B. 1982 Anayasasında Karşı-İmza Kuralı......................................................................... 518

1. Anayasada Belirtilenler............................................................................................ 521

2. “Tarafsız” Devlet Başkanı Olma Sıfatıyla Kullanılan Yetkiler:
Cumhurbaşkanının Yasama ve Yargıyla İlgili Yetkileri............................................ 522

3. Cumhurbaşkanının Yürütmeyle İlgili Yetkileri......................................................... 523

 

VI. Cumhurbaşkanı Kararnameleri İmzalamak Zorunda mıdır?.............................................. 526

A. Cumhurbaşkanı Siyasal Yerindelik Düşüncesiyle Kararnameleri İmzalamayı Reddedebilir mi?              527

B. Cumhurbaşkanı, Hukuka Aykırılık Sebebiyle Kararnameleri İmzalamayı
Reddedebilir mi?........................................................................................................... 527

C. Görüşümüz................................................................................................................... 528

 

VII. Cumhurbaşkanının Sorumluluğu...................................................................................... 531

A. Siyasî Sorumluluk......................................................................................................... 531

B. Cumhurbaşkanının Cezaî Sorumluluğu......................................................................... 534

1. Cumhurbaşkanının Kişisel Suçlarından Dolayı Sorumluluğu................................... 535

2. Cumhurbaşkanının Göreviyle İlgili Suçlarından Dolayı Sorumluluğu...................... 538

a) Kural: Sorumsuzluk............................................................................................ 538

b) İstisna: Cumhurbaşkanının Vatana İhanetten Dolayı Sorumluluğu.................... 540

.... aa) Suçlandırma ve Yargılama Usûlü.................................................................. 540

.... bb) Vatana İhanet Kavramı................................................................................ 542

.... cc) Suçların ve Cezaların Kanunîliği İlkesi Karşısında Vatana İhanet Suçu........ 544

....      aaa) Fransa’daki Görüşler............................................................................. 544

....      bbb) Türkiye’deki Durum............................................................................. 547

....      ccc) Görüşümüz............................................................................................ 547

C. Cumhurbaşkanının Hukukî Sorumluluğu...................................................................... 550

1. Cumhurbaşkanının Göreviyle İlgili Eylem ve İşlemlerinden Dolayı Hukukî Sorumluluğu   551

2. Cumhurbaşkanının Göreviyle İlgili Olmayan Eylem ve İşlemlerinden Dolayı
Hukukî Sorumluluğu................................................................................................ 552

VIII. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği.............................................................................. 554

IX. Devlet Denetleme Kurulu................................................................................................. 555

1. Amacı....................................................................................................................... 555

2. Yapısı....................................................................................................................... 555

3. Görevleri................................................................................................................... 555

4. Çalışma Usûlü.......................................................................................................... 556

5. Kurul Kararlarının Hukukî Niteliği........................................................................... 556

6. Eleştiri...................................................................................................................... 557

 


 

Copyright

(c) Kemal Gözler. 2005. Bu sayfaya izin almadan link verilebilir. Ancak, bu web sayfası, önceden izin almaksızın ne suretle olursa olsun, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, tekrar yayınlanamaz, dağıtılamaz, başka internet sitelerine metin olarak konulamaz. İzin için E-Mail: kgozler@hotmail.com adresine başvurunuz. 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı Kanun ve 3.3.2004 tarih ve 5101 sayılı Kanunla değişik 71 ve 72’nci maddeleri, bir fikir ve sanat eserini herhangi bir yöntemle çoğaltanları, dağıtanları, satanları, elinde bulunduranları, paraya çevrilmeksizin, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis cezası veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya  zararın ağırlığı dikkate alınarak bunların her ikisiyle birden cezalandırmaktadır.

Alıntılar (İktibas) Konusunda Açıklamalar

Bu çalışmadan yapılacak alıntılarda (iktibaslarda) 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 35’inci maddesinde öngörülen şu şartlara uyulmalıdır: (1) İktibas, bir eserin “bazı cümle ve fıkralarının” bir başka esere alınmasıyla sınırlı olmalıdır (m.35/1). (2) İktibas, maksadın haklı göstereceği bir nispet dahilinde ve münderecatını aydınlatmak maksadıyla yapılmalıdır (m.35/3). (3) İktibas, belli olacak şekilde yapılmalıdır (m.35/5) [Bilimsel yazma kurallarına göre, aynen iktibasların tırnak içinde verilmesi ve iktibasın üç satırdan uzun olması durumunda iktibas edilen satırların girintili paragraf olarak dizilmesi gerekmektedir]. (4) İktibas ister aynen, ister mealen olsun, eserin ve eser sahibinin adı belirtilerek iktibasın kaynağı gösterilmelidir (m.35/5). (5) İktibas edilen kısmın alındığı yer belirtilmelidir (m.35/5).

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı Kanun ve 3.3.2004 tarih ve 5101 sayılı Kanunla değişik 71’inci maddesinin 4’üncü fıkrası, 35’inci maddeye aykırı olarak “kaynak göstermeyen veya yanlış yahut kifayetsiz veya aldatıcı kaynak” göstererek iktibas yapan kişileri, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya  zararın ağırlığı dikkate alınarak bunların her ikisiyle birdencezalandırmaktadır.

Ayrıca Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 18 Şubat 1981 tarih ve E.1980/1, K.1981/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre kararına göre, “iktibas hususunda kullanılan eser sahibinin ve eserinin adı belirtilse bile eser sahibi, haksız rekabet hükümlerine dayanarak Borçlar Kanununun 49. maddesindeki koşulların gerçekleşmesi halinde manevi tazminat isteyebilir”.

Yukarıdaki şartlara uygun olarak alıntı yapılırken bu çalışmaya şu şekilde atıf yapılması önerilir:

Kemal Gözler,  “Yürütme", www.anayasa.gen.tr/yurutme.htm (erişim tarihi)


23 Mayıs 2005
Editör: Kemal Gözler

E-Mail: kgozler@hotmail.com

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr