TÜRK ANAYASA HUKUKU SİTESİ

 anayasa.gen.tr

 

Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2000,  32+1072 s. www.anayasa.gen.tr/tah.htm

 

Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları, Üçüncü Baskı, 2005, XVI+ 432 s. www.anayasa.gen.tr/tahd.htm

Kemal Gözler, Anayasa Hukukuna Giriş: Genel Esaslar ve Türk Anaya Hukuku, Bursa,  Ekin Kitabevi Yayınları, Altıncı Baskı, Ekim 2005, XVI+384 s. www.anayasa.gen.tr/ahg.htm Kemal Gözler (Haz.), Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, Ekim 2005 Baskı,  (128 s., link.

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr

Başlangıçta Belirtilen Temel İlkeler

 

 

Kemal Gözler

Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.193-201'den alınmıştır (www.anayasa.gen.tr/baslangicilkeleri.htm (15 Kasım 2005).

 

 

 

PLAN

X. Başlangıçta Belirtilen Temel İlkeler.................................................................................... 193

Atatürk İlke ve İnkılâpları Üzerine Bir not....................................................................... 196

    1. Atatürk İlkeleri......................................................................................................... 197

    2. Atatürk İnkılâpları.................................................................................................... 200

Temel İlkeler Hakkında Genel Bir Değerlendirme................................................................... 201

 

 

 

X. Başlangıçta Belirtilen Temel İlkeler

Bibliyografya.- Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.49-51; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.88-91; Sabuncu, Anayasaya Giriş, op. cit., s.15-17; Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.113-115; Yüzbaşıoğlu, Türk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku, op. cit., s.116-131; Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.143-145; Hüseyin Nail Kubalı, Anayasa Hukuku Dersleri: Genel Esaslar ve Siyasî Rejimler, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1971, s.122-124.

Anayasamızın 2’nci  maddesine göre “Türkiye Cumhuriyeti... başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan... bir... devlet”tir. “Başlangıçta belirtilen temel ilkeler”i görmeden önce kısaca “başlangıç” hakkında genel bilgi verelim.

Başlangıç  ve Başlangıcın Hukukî Değeri.- Bazı anayasalar, yapılış sebeplerini ve dayandıkları temel felsefeyi “başlangıç (dibace , préambule)” denen kısımlarında açıklamaktadırlar. Bu kısımlar çoğu zaman edebî bir üslûpla yazılır ve bolca tantanalı cümlelerden oluşur[263]. Bu nedenle, anayasaların başlangıçlarının genelde pozitif hukukî değer taşımadığı, pozitif anayasa hükümlerinin yorumunda yol gösterici, ışık tutucu bir etkiye, manevî bir değere sahip oldukları ileri sürülmüştür[264]. Ne var ki, bu görüş 1982 Anayasasının 176’ncı  maddesinin ilk fıkrası karşısında geçersizdir. Bu fıkraya göre, Anayasanın başlangıç kısmı, “Anayasa metnine dahildir”. Dolayısıyla, başlangıç da, Anayasanın diğer maddeleriyle aynı pozitif hukukî değere sahiptir. Başlangıçta geçen ilkelerin genel, soyut, edebî bir üslupla kaleme alınması, başlangıcın pozitif hukukî değerini ortadan kaldırmaz. Başlangıç metninin anlamını tespit etmek, onu uygulayacak organa, örneğin Anayasa Mahkemesi aittir. Anayasa Mahkemesine başlangıçtaki bir ilkeye dayanarak bir kanunu iptal edebilir.

Başlangıçta Belirtilen İlkeler.- Anayasamızın 2’nci maddesi, Cumhuriyetin niteliği olarak başlangıçta belirtilen temel ilkelere gönderme yapmaktadır. O halde burada başlangıçta belirtilen temel ilkelerin neler olduğunu saptamamız gerekir. 1982 Anayasasının başlangıç kısmı oldukça uzun bir metindir. Bu metnin ilk iki paragrafı, 23 Temmuz 1995 tarih ve 4121 sayılı kanunla çıkarılmıştır.  

Başlangıçta geçen temel ilkelerin neler olduğu sorunu oldukça tartışmalı bir sorundur. Kanımızca, başlangıcın yeni şeklinde şu temel ilkeler belirtilmektedir [265]:

- Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık (paragraf 1, 5)

- Atatürk milliyetçiliği (p.1, 5)

- Atatürk medeniyetçiliği  (p.5)

- Çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi (p.2)

- Millî egemenlik (p.3)

- Anayasanın ve hukukun üstünlüğü (p.4)

- Hürriyetçi demokrasi (p.3)

- Kuvvetler ayrılığı (p.4)

- Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği (p.5)

- Kuvvetler ayrılığı (p.4)

- Lâiklik (p.5)

- Her Türk vatandaşının onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını geliştirme hakkı (p.6)

- Türk vatandaşlarının millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu (p.7)

Bu ilkelerin önemli bir bölümü, Anayasanın çeşitli maddelerinde ayrıca düzenlenip somutlaştırılmıştır. Böyle bir durumda, Ergun Özbudun’a  göre, Anayasa Mahkemesinin anayasaya uygunluk denetimi yaparken, Başlangıçtaki ilkelere değil, Anayasanın metnindeki ilkelere dayanması daha uygun olur[266]. Kanımızca da, Anayasanın maddelerinde açık hükümler varken, Anayasa Mahkemesinin başlangıçta belirtilen hükümleri ölçü norm olarak kullanmasına gerek yoktur. Bununla birlikte, Anayasanın maddelerinde bir hüküm yoksa, Anayasa Mahkemesinin başlangıçta geçen soyut kavram ve ilkeleri ölçü norm olarak kullanması mümkündür. Bir metnin genel ve soyut olması onun pozitif değerden yoksun olduğu anlamına gelmez[267]. Bu durumda bu metnin anlamı yorumla tespit edilir.

Başlangıçta geçen genel ve soyut olduğu düşünülen kavram ve ilkeleri belirginleştirmek Anayasa Mahkemesine düşer. Örneğin, Anayasa Mahkemesi, bir depremden sonra ortaya çıkan zararların giderilmesi için çıkarılan bir kanununu Anayasaya uygunluğunu denetlerken Başlangıçta (paragraf 7) geçen “Türk vatandaşlarının... millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu” yolundaki hükmü ölçü norm olarak kullanabilir.

Anayasa Mahkemesi bazı kararlarında anayasaya uygunluk denetiminde Anayasanın Başlangıç kısmını ölçü norm olarak kullanmıştır. Örneğin Anayasa Mahkemesi, yabancılara mülk satışı kararı diye bilinen 13 Haziran 1985 tarih ve K.1986/7 sayılı Kararında, denetlediği hükümleri Başlangıçta belirtilen bazı ilkelere aykırı görerek iptal etmiştir. Anayasa Mahkemesi bu kararında şöyle demiştir:

                   “Başlangıç’ın  4. Paragrafındaki; Türkiye Cumhuriyetinin “Dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi” olduğu ilkesiyle de devletin beşerî unsurunu oluşturan milletin diğer milletlerle hak eşitliğine sahip bulunduğu vurgulanmıştır.

                   Başlangıç’ın 7. Parafrafında ise “Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin... karşısında korunma görmeyeceği” ilkesi ile de Anayasa’nın öngördüğü hukuk düzeni içinde millî menfaatlerin her şeyin üstünde tutulması gereği belirlenmiştir.

                   Ülkede yabancının arazi ve emlak edinmesi salt bir mülkiyet sorunu gibi değerlendirilemez. Toprak, devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesidir.

                   Karşılıklı muamele (mütekabiliyet) esası uluslararası ilişkilerde eşitliği sağlayan bir denge aracıdır.

                   ... Başlangıç’ın 4. ve 7. paragraflarında yer alan Anayasa’nın yorumu ve uygulamasında siyasal kadroların öznel değerlendirmelerini etkisiz bırakmak amacıyla getirildiği kuşkusuz bulunan temel ilkelere aykırı bulunmuştur”[268].

Anayasa Mahkemesi bu kararıyla mütekabiliyet ilkesini, Başlangıcın  Türkiye Cumhuriyetinin “Dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi” olduğunu belirten ilk şeklinin 4’üncü paragrafı hükmünden çıkarmaktadır. Ergun Özbudun’un isabetle belirttiği gibi, bu hükümden mütekabiliyet ilkesinin çıkarılabileceği pek şüphelidir[269]. Zira, devletlerin kendi millî çıkarlarının gereği olarak gördükleri konularda mütekabiliyet ilkesinden vazgeçmeleri devletlerin egemenlik bakımından eşitliği ilkesini bozmaz[270]. Diğer yandan Başlangıcın (ilk şeklinin) 7’nci paragrafında yer alan “hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin... karşısında korunma görmeyeceği” ilkesinin, Anayasa Mahkemesinin iddia ettiği gibi, “siyasal kadroların öznel değerlendirmelerini etkisiz bırakmak amacıyla getirildiği” söylenemez. Zira, bu takdirde, Anayasa Mahkemesi millî menfaatleri belirlemede tekel sahibi olur ki, bu yerindelik denetimine yol açar. Ergun Özbudun’un isabetle belirttiği gibi,

“demokratik bir siyasal sistemde millî menfaatin veya kamu yararının takdiri, seçilmiş siyasal kadrolara aittir. Anayasanın, belli bir millî menfaat anlayışını tüm siyasal partilere empoze etmek istemiş olabileceği düşünülemez. Aksi taktirde demokratik siyasal yarışma anlamını kaybeder”[271].

Anayasa Mahkemesi, TEK’in özelleştirilmesi hakkında  verdiği 9 Aralık 1994 tarih ve K.1994/42-2  sayılı Kararında da Anayasanın Başlangıç kısmına dayanarak kanunu iptal etmiştir. Mahkeme şöyle demiştir:

                   “İçerdiği temel görüş ve ilkeler yönünden Anayasa’nın öbür hükümleriyle eş değer olan Anayasa’nın Başlangıç Kısmı’nın yedinci paragrafında, “Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin... karşısında korunma görmeyeceği” ilkesi ile de Anayasa’nın öngördüğü hukuk düzeni içinde ulusal çıkarların her şeyin üstünde tutulması gereği belirlenmiştir...

                   Bu nedenlerle dava konusu ek 1. maddenin son fıkrası ile ek 4. maddesinde herhangi bir sınır getirilmeden TEK’in, teşebbüs, kuruluş, müessese, bağlı ortaklık, iştirak, işletme ve işletme birimlerinin yabancılara satılmasına olanak sağlanması Anayasa’nın Başlangıç’ının yedinci paragrafındaki “Türk millî menfaatleri”nin korunması... ilke(sine) aykırıdır, iptalleri gerekir”[272]

Yukarıda açıklandığı gibi, Anayasa Mahkemesinin Başlangıçta geçen “hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin... karşısında korunma görmeyeceği” ilkesine dayanarak kanunları bu şekilde iptal etmesi, kanımızca, Anayasa Mahkemesinin yapmaması gereken yerindelik denetimine tipik bir örnektir.

Bu iki örnek şunu göstermektedir ki, Anayasanın Başlangıcında belirtilen ilkeler, her ne kadar anayasaya uygunluk denetiminde ölçü norm olarak kullanılabilirse de, Türk Anayasa Mahkemesinin şimdiye kadar bunu başarıyla yaptığı söylenemez. Anayasa Mahkemesinin anayasaya uygunluk denetiminde Başlangıçta belirtilen ilkelerden olabildiği ölçüde uzak durmasında yarar vardır.

- Atatürk İlke Ve inkılâpları  Üzerine Bir not

Başlangıcına göre, 1982 Anayasası, “Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve essiz kahraman Atatürk'ün... inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda” (paragraf 1) “...yorumlanıp uygulanmak üzere, Türk Milleti tarafından, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi” olunmuştur. Başlangıcın 5’inci paragrafı da “hiçbir düşünce ve mülahazanın Atatürk... ilke ve inkılâpları... karşısında korunma göremeyeceği”ni belirtmektedir. Keza, Anayasamızın daha birçok maddesinde (m.42, 58, 81, 134), “Atatürk ilke ve inkılâpları” ifadesi geçmektedir. Dolayısıyla 1982 Anayasası ortamında Atatürk ilke ve inkılâplarının pozitif bir temele sahip oldukları söylenebilir. O halde burada Atatürk ilke ve inkılaplarını görmek uygun olur.

1. Atatürk İlkeleri

Bilindiği gibi, Atatürk ilkeleri, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik ve inkılapçılık olmak üzere altı tanedir. Bunlar isim olarak 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanununun 2’nci maddesinde sayılmışlardı (10 Kanunuevvel 1937 tarih ve 3115 sayılı Kanunla ilâve edilmiştir). 1961 ve 1982 Anayasalarında ise bunlar bu şekilde isim olarak sayılmamaktadır.

a) Anayasada Geçenler: Cumhuriyetçilik, Lâiklik ve Milliyetçilik .- 1982 Anayasasının 1 ve 2’nci maddeleri, Atatürk ilkelerinden üçünü (cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik), ayrıca kabul etmiştir. O halde bu üç ilke bakımından ortada bir problem yoktur. Bunlar pozitif anayasal temele sahip ilkelerdir. Keza biz, cumhuriyetçiliğin[273], laikliğin[274] ve milliyetçiliğin[275] ne olduğunu yukarıda gördük. O nedenle Atatürkçülük ilkelerinden bu üçü hakkında burada ayrıca açıklama yapmaya gerek yoktur.

b) Anayasada Geçmeyenler: Devletçilik, Halkçılık ve İnkılapçılık.- Atatürk ilkelerinin bir kısmı (devletçilik, halkçılık ve inkılapçılık) ise, 1982 Anayasası tarafından ayrıca ve açıkça bir temel ilke olarak kabul edilmemiştir. Bununla birlikte, yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasanın Başlangıcı bir ayrım yapmaksızın, Atatürk ilkelerine gönderme yapmaktadır. Acaba Anayasada ayrıca isim olarak geçmeyen Atatürk ilkelerinin hukukî değeri nedir? Bu ilkeler de pozitif hukukî değere sahip midir?

Kanımızca Anayasada ayrıca ve açıkça kabul edilmemiş olan Atatürk ilke ve inkılâpları konusunda da tereddüde yer yoktur. Zira Anayasamızın başlangıç bölümünde ve daha birçok maddesinde (m.42, 58, 81, 134), “Atatürk ilke ve inkılâpları” ifadesi geçmektedir. Dolayısıyla 1982 Anayasası ortamında Atatürk ilke ve inkılâplarının pozitif bir değere sahip olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, Atatürk ilkelerinin neden ibaret olduğu Anayasa metninde düzenlenmemiştir. Anayasada geçen ifade, sadece “Atatürk ilke ve inkılâpları” ifadesidir. O nedenle, tarihsel olarak bildiğimiz “Atatürk ilke ve inkılâpları”nın hukukî değerini tartışmanın bir anlamı yoktur. Hukukî değere sahip olan tek ifade “Atatürk ilke ve inkılâpları” ifadesidir. Bu ifadenin ne anlama geldiğini söyleyecek organ ise, yeri geldiğinde, Anayasa Mahkemesidir. Anayasa Mahkemesinin bu konudaki görüşleri ise şöyledir:

aa) Halkçılık İlkesi.- Necmi Yüzbaşıoğlu’nun  tespitlerine göre, Anayasa Mahkemesi, gerek 1961, gerekse 1982 Anayasası döneminde açıkça halkçılık ilkesini anayasaya uygunluk denetiminde ölçü norm olarak kullandığı bir karar yoktur[276]. Şüphesiz halkçılık ilkesiyle ilgili olan demokratik devlet, sosyal devlet, sosyal adalet, eşitlik gibi çeşitli kavram ve ilkelerin Anayasa Mahkemesi tarafından kullanıldığı birçok karar vardır. Ancak bu ayrı bir sorundur.

bb) Devletçilik İlkesi .- Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında Atatürk’ün devletçilik ilkesi tanımlanmaya çalışılmıştır. Anayasa Mahkemesi, 18 Şubat 1985 tarih ve K.1985/4 sayılı Kararında Atatürk’ün devletçilik anlayışı  hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“Atatürk’ün iktisadî görüşleri katı ve doktriner olmayıp, ülke koşullarına uygun politikalar izlenmesine açıktır. Başka bir deyişle ülkeyi geri kalmışlıktan kurtarmak için şartlara göre kamu kesimi veya özel kesime ağırlık verilmesinin bu görüşlere ters düştüğü söylenemez”[277].

Anayasa Mahkemesi devletçilik ile sosyal devlet ilkeleri arasında bir ilişki görmekle birlikte, Anayasa Mahkemesine göre, Anayasada devletin sosyal ve ekonomik hayata müdahalesi konusunda “devletçilik” değil, “sosyal devlet” ilkesi öngörülmüştür. Keza sosyal devlet, devletçilik demek değildir ve sosyal devlet ilkesi devletçiliği gerektirmez. Anayasa Mahkemesi 1985 yılında verdiği K.1985/16  sayılı Kararında da şöyle demiştir:

“1924 Anayasasında 1937 yılında yapılan değişiklikle ‘Devletçilik’ Türkiye Cumhuriyeti Devletinin niteliklerinden biri sayıldığı halde, 1961 ve 1982 Anayasalarında devletçilik ilkesine yer verilmemiştir... Anayasa liberal bir iktisadî politika takibine elverişli olduğu kadar, karma bir iktisadi politika takibine de müsaittir... Devletçiliğin sosyal devleti gerçekleştirmenin tek aracı olmadığı vurgulanmalıdır”[278].

Anayasa Mahkemesinin bu kararlarını eleştirenler[279] varsa da, kanımızca bu kararlar yerindedir. Zira, Ergun Özbudun’un  isabetle belirttiği gibi,

“KİT’leri ve devletçiliği sosyal devletin bir gereği saymak, sosyal devletin çağdaş anlamına ve Batı demokrasilerinin uygulamalarına uygun değildir. Üstelik, Anayasanın devletçi ve müdahaleci bir ekonomik politikanın izlenmesini zorunlu kıldığının kabulü, çok partili demokratik rejimin mahiyetine aykırı düşer. Eğer siyasî partiler ekonomik politika alanında farklı görüşleri savunamayacaklar veya uygulayamayacaklarsa, çok partili demokratik yarışmanın ne anlamı kalacaktır”[280]?

cc) İnkılapçılık İlkesi .- Aşağıda göreceğimiz gibi Atatürk, tevhid-i tedrisat, şapka iktisası, tekke ve zaviyelerin kapatılması, medenî nikahın kabulü, Latin harflerinin kabulü gibi birtakım inkılâplar yapmıştır. O halde inkılapçılık ilkesi, Atatürk’ün bu inkılaplarının korunması anlamına gelir. Oysa Anayasa Mahkemesi, Atatürk’ün inkılapçılık ilkesini sadece bu inkılapların korunması anlamında değil, hareketsizliğin tersi anlamında, “sürekli değişiklik” olarak tanımlamıştır. “İnkılapçılık” terimi yerine “devrimcilik” terimini kullandığı 11-25 Şubat 1975 tarih ve K.1975/22  sayılı Kararında Anayasa Mahkemesi şöyle demiştir:

“Burada özellikle Atatürk devrimleri deyimi üzerinde durmak gerekir. Devrim kavramı, sözcüğün açık anlamından da belirleneceği üzere, durgunluğun, alışkanlığın, hareketsizliğin tersidir. Devrimcilikte hiçbir zaman duraklama yoktur. Bilim ve tekniğin gelişmesiyle modern toplum yaşamının koşulları da sürekli değişikliğe uğrar. Kendisini bu değişikliğe uyduramayan, yani devrim yapamayan [sic!] sosyal topluluklar çağın gerisinde kalmaya ve ileri toplumların sömürgesi olmaya mahkumdurlar. İşte Atatürk devrimlerinde temel amaç, geri kalmışlıktan kurtulmak, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktır. Belirli bir süre geçtikten sonra, Atatürk devrimlerinin amaçlarına ulaştığı ve artık yeni bir atılıma gereksinme duyulmayacağını kabul etmeye olanak yoktur. Çünki, Atatürk devrimleri çağdaş uygarlık düzeyi doğrultusunda sürekli hareket halindedir ve birbirini ara vermeden izlerler”[281].

Anayasa Mahkemesi bu görüşünü 1982 Anayasası döneminde verdiği 25 Ekim 1983 tarih ve K.1983/2  sayılı Huzur Partisi  Kararında da tekrarlamıştır[282].

Anayasa Mahkemesinin bu görüşü oldukça tuhaftır. Bu karar göstermektedir ki, Anayasa Mahkemesi, ya “devrim” teriminin ne anlama geldiğini bilmemektedir; ya da, ilerleme için sürekli devrim yapılması gerektiğini düşünmektedir. Eğer bu şıklardan birincisi doğruysa, Anayasa Mahkemesi üyelerinin genel dilbilgisi düzeylerinin fevkalâde yetersiz olduğu; ikincisi doğruysa, Anayasa Mahkemesinin, bir mahkeme için oldukça fantastik bir sosyal düzen anlayışına sahip olduğu sonucu ortaya çıkar. Siyasal düşünceler tarihinde sürekli devrimi savunan düşünürler vardır. Ancak bir hukuk düzeninin tepesinde yer alan bir mahkemenin “sürekli devrim” tezini savunması anlaşılabilir bir şey değildir. Bir mahkeme kararında “devrimcilikte hiçbir zaman duraklama yoktur... Devrim yapamayan sosyal topluluklar çağın gerisinde kalmaya... mahkumdurlar” şeklinde cümleler okumak hayret vericidir.

Kanımızca, Atatürk’ün inkılapçılık ilkesi, Atatürk’ün yaptığı eğitim-öğretim, giyim, yazı vb alanlarda yaptığı birtakım inkılapların korunması anlamına gelmektedir. İnkılapçılığın kurulu bir hukuk düzeninde bundan başka bir anlamı olamaz. Anayasamıza göre, inkılâplar bir kere yapılmıştır ve bunlar korunmalıdır. Her gün inkılâp yapılması düşünülemez.

2. Atatürk İnkılâpları  

Anayasamızın Başlangıç kısmı Atatürk inkılâplarına da gönderme yapmaktadır. Atatürk inkılâplarının ne olduğu konusunda Anayasamızda düzenleme vardır. Anayasamızın 174’üncü maddesinde İnkılâp Kanunları şu şekilde belirlenmiştir:

1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;

2. 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun;

3. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;

4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinîn evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü;

5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun;

6. 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkında kanun;

7. 26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap ve Ünvanların Kaldırıldığına dair Kanun;

8. 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.

Anayasanın 174’üncü maddesinin ilk fıkrasına göre, yukarıda sayılan İnkılâp Kanunlarının amacı, “Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma” ve “Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma” gibi ikili bir amacı vardır. Anayasa Mahkemesi de 4 Kasım 1986 tarih ve K.1986/26 sayılı Kararında inkılâp kanunlarının amacı hakkında aynı değerlendirmeyi yapmıştır:

“Bu maddenin getiriliş amacının lâik devlet düzeninin korumak olduğu yönü tartışma götürmez. Madde de devrim kanunları olarak adlandırılan yasaların bir kısmı, devletin lâiklik niteliği ile ilgili bulunmaktadır”[283].

Anayasa Mahkemesi 7 Mart 1989 tarih ve K.1989/12 sayılı Türban Kararında da inkılâp kanunlarının “Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını” güttüğünü vurgulamıştır[284].

- Temel İlkeler Hakkında Genel Bir Değerlendirme

Yukarıda Türkiye Devletinin temel niteliklerine ilişkin ilkeler olarak cumhuriyetçilik, üniter devlet, insan haklarına saygılı devlet, Atatürk milliyetçiliğine bağlı devlet, demokratik devlet, lâik devlet, sosyal devlet ve hukuk devleti ilkelerini gördük.

Bu kavramlar ve ilkeler şüphesiz pozitif temele sahip kavram ve ilkelerdir. Bu kavram ve ilkeler oldukça soyut ve geneldir. Şüphesiz ki, bir kavramın veya ilkenin genel ve soyut olması onun hukukî geçerliliğini ortadan kaldırmaz. Onları somutlaştırmak ve belirginleştirmek onları uygulayacak ve yorumlayacak olan yetkili makamlara, örneğin Anayasa Mahkemesine düşer. Ne var ki, bu kavram ve ilkelerin içeriklerinin belirginleştirilmesi oldukça zordur. Hukuk devleti kavramında gördüğümüz gibi, doktrin ve Anayasa Mahkemesi bu kavramların içeriklerini birtakım tabiî hukuk ilkeleriyle doldurmaya teşebbüs edebilir. Bu halde ise bu ilkeler tabiî hukuk ilkesi haline dönüşürler. Neticede Anayasa Mahkemesi bir kanunu bu ilkelerden birisine aykırı görerek iptal edebileceği gibi, uygun bularak iptal etmeyebilir de. Anayasa Mahkemesinin ne zaman bir kanunu bu kavramlara ve ilkelere aykırı görüp iptal edeceği önceden hiçbir şekilde tahmin edilemez. Hukukun en önemli özelliği önceden bilinmesidir. Bu kavramların kullanıldığı her denetim pek muhtemelen bir hukukîlik denetimi değil, yerindelik denetimine dönüşecektir. O nedenle, kanımızca, Anayasa Mahkemesi, kanunların Anayasaya uygunluğunu denetlerken, Anayasanın başka açık hükümlerine dayanmak imkanına sahipken Anayasanın 1, 2 ve 3’üncü maddesinde sayılan bu temel ilkelere dayanmamalıdır. Anayasa Mahkemesi, bu ilkeleri kullanmaktan olabildiği ölçüde uzak durmalıdır. Kullanacaksa da bu kavram ve ilkeleri dar bir tarzda ve açık seçik bir şekilde tanımlamalıdır ki, bir dahaki seferde, Anayasa Mahkemesinin benzer bir kanunu bu ilkelere aykırı görüp iptal edip etmeyeceği önceden tahmin edilebilsin.

* * *

1982 Anayasasının temel ilkelerini bu şekilde gördükten sonra şimdi, izleyen bölümde, 1982 Anayasasına göre temel hak ve hürriyetler sistemini inceleyelim.


 

[262].  Anayasa Mahkemesi, 13 Temmuz 1999 Tarih ve E.1999/24, K.1999/30  Sayılı Karar, Resmî Gazete, 5 Temmuz 2000, Sayı 24100, s.55-60.

[263].  Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.49; Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.144.

[264].  Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.145; Hüseyin Nail Kubalı, Anayasa Hukuku Dersleri: Genel Esaslar ve Siyasî Rejimler, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1971, s.122-124.

[265].  Değişik yazarların listeleri için bkz.: Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.49; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.89; Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.113-114.

[266].  Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.50.

[267].  Bu konuda bkz. Gözler, Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, op. cit., s.45.

[268].  Anayasa Mahkemesi, 13 Haziran 1985 Tarih ve E.1984/14, K.1986/7 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 21, s.173-174. Aynı gerekçe şu kararda da tekrarlanmıştır: Anayasa Mahkemesi, 9 Ekim 1986 Tarih ve E.1986/24, K.1986/24 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 22, s.259-260.

[269].  Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.50.

[270]Ibid.

[271]Ibid., s.51.

[272].  Anayasa Mahkemesi, 9 Aralık 1994 Tarih ve E.1994/43, K.1994/42-2 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 31, Cilt 1, s.292, 295.

[273].  Bkz. supra, s.105-115.

[274].  Bkz. supra, s.137-149.

[275].  Bkz. supra, s.123-131.

[276].  Yüzbaşıoğlu, Türk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku, op. cit., s.85.

[277].  Anayasa Mahkemesi, 18 Şubat 1985 Tarih ve E.1984/9, K.1985/4 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 21, s.59.

[278].  Anayasa Mahkemesi, 27 Eylül 1985 Tarih ve E.1985/2, K.1985/16 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 21, s.222.

[279].  Örneğin Lûtfi Duran, “Anayasa Mahkemesine Göre Türkiye’nin Hukuk Düzeni”, Amme İdaresi Dergisi, Cilt 19, Sayı 1, Mart 1986, s.9; Yıldızhan Yayla, “Sosyal Devletten İktisadî Devlete veya Kamu Hizmetinin Sonu”, Hukuk Araştırmaları, Cilt 1, Sayı 1, 1986, s.37.

[280].  Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.104.

[281].  Anayasa Mahkemesi, 11-25 Şubat 1975 Tarih ve E.1973/37, K.1975/22 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 13, s.116. (Üniversiteler Kanunu Kararı). (İtalikler bize ait).

[282].  Anayasa Mahkemesi, 25 Ekim 1983 Tarih ve E.1983/2 (Parti Kapatma), K.1983/2 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 20, s.362 (Huzur Partisi).

[283].  Anayasa Mahkemesi, 4 Kasım 1986 Tarih ve E. 1986/11, K.1986/26 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 22, s.318 (Semavi Dinlere Hakaret).

[284].  Anayasa Mahkemesi, 7 Mart 1989 Tarih ve E.1989/1, K.1989/12 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 25, s.155 (Türban Kararı).

 

 


 

Copyright

(c) Kemal Gözler. 2005. Bu sayfaya izin almadan link verilebilir. Ancak, bu web sayfası, önceden izin almaksızın ne suretle olursa olsun, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, tekrar yayınlanamaz, dağıtılamaz, başka internet sitelerine metin olarak konulamaz. İzin için kgozler@hotmail.com adresine başvurunuz. 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı Kanun ve 3.3.2004 tarih ve 5101 sayılı Kanunla değişik 71 ve 72’nci maddeleri, bir fikir ve sanat eserini herhangi bir yöntemle çoğaltanları, dağıtanları, satanları, elinde bulunduranları, paraya çevrilmeksizin, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis cezası veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya  zararın ağırlığı dikkate alınarak bunların her ikisiyle birden cezalandırmaktadır.

Alıntılar (İktibas) Konusunda Açıklamalar

Bu çalışmadan yapılacak alıntılarda (iktibaslarda) 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 35’inci maddesinde öngörülen şu şartlara uyulmalıdır: (1) İktibas, bir eserin “bazı cümle ve fıkralarının” bir başka esere alınmasıyla sınırlı olmalıdır (m.35/1). (2) İktibas, maksadın haklı göstereceği bir nispet dahilinde ve münderecatını aydınlatmak maksadıyla yapılmalıdır (m.35/3). (3) İktibas, belli olacak şekilde yapılmalıdır (m.35/5) [Bilimsel yazma kurallarına göre, aynen iktibasların tırnak içinde verilmesi ve iktibasın üç satırdan uzun olması durumunda iktibas edilen satırların girintili paragraf olarak dizilmesi gerekmektedir]. (4) İktibas ister aynen, ister mealen olsun, eserin ve eser sahibinin adı belirtilerek iktibasın kaynağı gösterilmelidir (m.35/5). (5) İktibas edilen kısmın alındığı yer belirtilmelidir (m.35/5).

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı Kanun ve 3.3.2004 tarih ve 5101 sayılı Kanunla değişik 71’inci maddesinin 4’üncü fıkrası, 35’inci maddeye aykırı olarak “kaynak göstermeyen veya yanlış yahut kifayetsiz veya aldatıcı kaynak” göstererek iktibas yapan kişileri, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya  zararın ağırlığı dikkate alınarak bunların her ikisiyle birdencezalandırmaktadır.

Ayrıca Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 18 Şubat 1981 tarih ve E.1980/1, K.1981/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre kararına göre, “iktibas hususunda kullanılan eser sahibinin ve eserinin adı belirtilse bile eser sahibi, haksız rekabet hükümlerine dayanarak Borçlar Kanununun 49. maddesindeki koşulların gerçekleşmesi halinde manevi tazminat isteyebilir”.

Yukarıdaki şartlara uygun olarak alıntı yapılırken bu çalışmaya şu şekilde atıf yapılması önerilir:

Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.193-201 (www.anayasa.gen.tr/baslangicilkeleri.htm, 15 Kasım 2005).


23 Mayıs 2005
Editör: Kemal Gözler

kgozler@hotmail.com

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr