Kitabın tam metnini PDF formatında aşağıdaki linklere tıklayarak
indirebilirsiniz.
Ön kapak ve iç kapaklar ve içindekiler (Sayfa
I-VIII)
Giriş, Bölüm 1-3 (Sayfa 1-112)
Bölüm 4-7 (Sayfa 113-218)
Bölüm 8-10 ve Sonuç (Sayfa 219-290)
Bibliyografya, Dizin ve Arka Kapak (sayfa
291-320)
Kemal Gözler, Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, Bursa, Ekin
Kitabevi Yayınları,1999, VIII+320 s.
İçİndekİler
Dördüncü Bölüm
ANAYASAÜSTÜLÜK SORUNU
Giriş: Anayasaüstülük
Kavramı.......................................................................................
113
1. Dış Anayasaüstülük - İç
Anayasaüstülük........................................................... 113
2. Dar Anlamda Anayasaüstülük
- Anayasa Normları Arasında Hiyerarşi........ 114
I. Anayasaüstü Prensiplerin
Varlığını Savunan Tezlerin Açıklanması...................... 119
A. Bazı Tabiî Hukuk
Prensiplerinin Anayasaüstülüğü Tezi.................................. 121
B. Bazı İnsan Hakları
Prensiplerinin Anayasaüstülüğü Tezi................................. 122
C. Millî Egemenlik İlkesinin
Anayasaüstülüğü Tezi............................................... 125
D. Anayasaüstü Değerde
Hukukun Genel İlkelerinin Varlığı Tezi........................ 128
E. Anayasaüstü Değerde
Teamülün Varlığı Tezi..................................................... 130
F. Fransa’da Üçüncü
Cumhuriyet Döneminde 1789 Bildirgesinin Anayasaüstülüğü Tezi 131
G. Türkiye’de Anayasa
Mahkemesinin Bazı Kararlarında Savunulan Anayasaüstülük Tezleri 135
II.
Eleştiri.............................................................................................................................
136
A. Genel
Eleştiri............................................................................................................
137
B. Özel
Eleştiriler...........................................................................................................
140
1. Bazı Tabiî Hukuk
Prensiplerinin Anayasaüstülüğü Tezinin Eleştirisi......... 140
2. Bazı İnsan Hakları
Prensiplerinin Anayasaüstülüğü Tezinin Eleştirisi....... 141
3. Millî Egemenlik İlkesinin
Anayasaüstülüğü Tezinin Eleştirisi..................... 141
4. Anayasaüstü Değerde
Hukukun Genel İlkelerinin Varlığı Tezinin Eleştirisi 143
5. Anayasaüstü Değerde Bir
Teamülün Varlığı Tezinin Eleştirisi................... 144
6. Fransa’da Üçüncü
Cumhuriyet Döneminde 1789 Bildirgesinin Anayasaüstülüğü Tezinin Eleştirisi 144
7. Türkiye’de Anayasa
Mahkemesinin Bazı Kararlarında Savunulan Anayasaüstülük Tezlerinin
Eleştirisi 146
Sonuç: Anayasaüstü
Prensiplerin Hukuken Geçersizliği............................................
148
Beşinci Bölüm
ANAYASA NORMLARI ARASINDA HİYERARŞİ SORUNU
I. Anayasa Normları Arasında
Hiyerarşi Tezlerinin Açıklanması............................... 153
A. Temel Hakların Sert
Çekirdeğine İlişkin Anayasa Hükümlerinin
Diğerlerine Üstünlüğü Tezi (Birinci Derece
Temel Hakların Varlığı Tezi)............
154
B. Millî Egemenliğe İlişkin
Anayasa Normlarının Üstünlüğü Tezi........................ 158
II.
Eleştiri.............................................................................................................................
161
A. Genel
Eleştiri............................................................................................................
163
B. Özel
Eleştiriler...........................................................................................................
163
1. Temel Hakların Sert
Çekirdeğine İlişkin Anayasal Hükümlerin Üstünlüğü (Birinci Derece Temel
Hakların Varlığı) Tezinin
Eleştirisi..............................................................................................................................
164
2. Millî Egemenliğe İlişkin
Anayasa Normlarının Üstünlüğü Tezinin Eleştirisi 166
Anayasanın Değiştirilemeyecek
Hükümleri Diğer Hükümlerinden Üstün
Müdür?..........................................................................................................................
168
Sekizinci Avrupa Anayasa
Mahkemeleri Konferansında Anayasa Normları Arasında Hiyerarşi Sorunu 171
A.
Almanya...................................................................................................................
173
B.
Belçika.......................................................................................................................
174
C.
İspanya.....................................................................................................................
174
D.
İtalya.........................................................................................................................
174
G.
İsviçre........................................................................................................................
175
Dördüncü Bölüm
Anayasaüstülük sorunu
Giriş: anayasaüstülük kavramı
Anayasa hukuku doktrininde, “anayasaüstülük (supraconsti-tutionnalité
)” başlığı altında aslında değişik sorunlar incelenmektedir. Bu
nedenle, anayasaüstülük konusunda birtakım ayrımlar yapmak uygun olur.
1. Dış Anayasaüstülük
- İç Anayasaüstülük
Anayasa hukuku doktrininde uluslararası hukuk normlarının
anayasa normlarına üstünlüğü sorununun da bazen anayasaüstülük sorunu
altında incelendiği görülmektedir.
Kanımızca, bu sorun ile iç nitelikteki bazı prensiplerin anayasa normlarına
üstünlüğü sorunu arasında açık bir ayrım yapmak gerekir. Louis Favoreu’nün bu
konuda kullandığı terimleri ödünç alarak,
birinci soruna “dış anayasaüstülük (supraconstitutionnalité
externe
)”, ikinci soruna ise, “iç anayasaüstülük (supraconstitutionnalité
interne
)” ismini verebiliriz. Profesör Favoreu, iç
anayasaüstülük başlığı altında, “tali kurucu iktidar tarafından kabul edilen
anayasal kanunların millî anayasaüstü normlara uymak zorunda olup olmadığı
sorununu”
ve dış anayasaüstülük sorunu altında da, “anayasal normların
ulusalüstü veya uluslararası normlara tâbi olup olmadığı” sorununu
incelemektedir.
Millî anayasaüstü normlar ile uluslararası anayasaüstü
normlar arasındaki ortak nokta, bu normlara anayasanın üstünde bir değer
atfedilmesidir. Bununla birlikte bu iki tür arasındaki benzerlik bundan
ibarettir. Zira bu iki tip anayasaüstü norm, kaynak itibarıyla
birbirlerinden ayrılırlar: Aşağıda görüleceği üzere, ulusal anayasaüstü normlar
pozitif bir temelden mahrumdurlar. Kendilerine anayasaüstü değer
atfedilsin veya atfedilmesin uluslararası hukuk normları pozitif bir
kaynağa sahiptir; zira onlar, uluslararası andlaşmalardan veya uluslararası örf
ve âdetlerden kaynaklanmaktadır.
Ayrıca aşağıda göreceğimiz gibi, iç anayasaüstü normların
varlığı konusundaki tartışma tabiî hukukçular ile pozitivistler arasında cereyan
eder. Birinciler bu tür normların varlığına taraftardır. Oysa ikinciler bu tür
normların varlığını kategorik olarak reddeder. Zira onlara göre, bu normlar
pozitif temelden mahrumdurlar; dolayısıyla hiçbir şekilde, geçerli olamazlar.
Buna karşın, eğer uluslararası hukukun üstünlüğü çerçevesinde tekçi anlayışı
kabul ediyorlarsa, pozitivistler de dış anayasaüstü normların varlığını kabul
edebilirler.
Bu nedenlerle, iç anayasaüstülük sorunu ile dış
anayasaüstülük sorununu ayrı ayrı incelemek gerekir.
2. Dar Anlamda Anayasaüstülük - Anayasa
Normları
Arasında Hiyerarşi
“İç anayasaüstülük sorunu (supraconstitutionnalité
interne
)” başlığı altında, anayasa hukuku
doktrininde aslında iki değişik sorunun incelendiği gözlemlenebilir.
Birincisi, kökeni itibarıyla anayasa-dışı olan ama anayasaüstü bir değere
sahip hukuk normlarının var olup olmadığı sorunudur. İkincisi ise,
anayasa normlarının aynı değere sahip olup olmadığı sorunudur. Georges Vedel, birinci soruna “tam
anayasaüstülük (supraconstitutionnalité complète,
pleine supraconstitutionnalité)”,
“harfiyyen anayasaüstülük
” (supracons-titutionnalité à la lettre)”,
“saf halde anayasaüstülük
(supraconsti-tutionnalité à l'état pur)”;
ikinci soruna ise, “eksik anayasaüstülük (supraconstitutionnalité
incomplète)”, “anayasaüstülük-benzeri (para‑supraconstitutionnalité)”,
“gizli anayasaüstülük
(supraconstitu-tionnalité cachée
)
gibi isimler vermektedir.
Biz, karışıklığa yol açmamak için, birinci soruna, sadece “anayasaüstülük”;
ikinci soruna ise, “anayasa normları arasında hiyerarşi” ismini vereceğiz.
Bu iki kavramın ortak bir noktası var: Anayasayı değiştirme
iktidarını, anayasa tarafından öngörülmemiş olan sınırlar ile sınırlandırmak.
Eğer anayasa yargıcı, anayasaüstülüğü bir geçerli hukuk normları topluluğu
olarak kabul ederse, bir anayasal norm ile bir anayasaüstü norm çatıştığında,
anayasal normu geçersiz olduğu sonucuna varacaktır. Anayasa normları arasında
hiyerarşi kavramının da anayasaüstülüğün etkisi gibi bir etkisi vardır.
Zira eğer anayasa yargıcı, anayasa normları arasında hiyerarşi olduğunu kabul
ederse üst derece bir anayasa normu ile alt derece bir anayasa normu arasında
bir hiyerarşinin olduğunu kabul ederse, üst derece anayasa normunu tercih
edecek; böylece, şu ya da bu üst derece anayasa normu, anayasayı değiştirme
iktidarının yetkisi dışında kalacaktır.
Kısacası, bu iki kavramın ortak bir fonksiyonu vardır: Anayasanın metninde
öngörülmemiş olan sınırlar ile anayasayı değiştirme iktidarını sınırlandırmak.
Bununla birlikte kanımızca, bu kavramlar ortak bir amaca ve
aynı etkilere sahip olsalar da, gerçek anlamda anayasaüstü prensipler ile
anayasa içi hiyerarşinin üst basamağında bulunan normları ayrı ayrı incelemek
gerekir. Zira, onlar maddî varlıkları itibarıyla birbirinden farklıdır.
Anayasaüstü prensipler, anayasal metinlerde bulunmazlar,
doğrudan ya da dolaylı bir şekilde bu metinlerden kaynaklanmazlar.
Dolayısıyla, bu prensipler, tamamıyla maddî varlıktan mahrumdur. Oysa, anayasa
içi hiyerarşide kendilerine üst bir değer atfedilen prensipler, maddî varlığa
sahiptir. Diğer bir ifadeyle, anayasa normları arasında hiyerarşi teorisi,
anayasal metinlerde temelini bulan normlar arasında bir derecelendirmeyi
öngörmektedir.
Böylece, biri diğerine göre, derecelendirilen anayasal normların hepsi pozitif
bir varlığa sahiptirler.
Anayasaüstülük ve anayasa normları arasında hiyerarşi
kavramları doktrinde sıkça kullanılan iki kavramdır. Bununla birlikte, bu iki
kavram arasında açık bir ayrım ihdas edilmemiştir. Anayasa normları arasında
hiyerarşi sorunu genellikle, anayasaüstülük konusu içinde incelenmiştir.
Anayasallık bloğu içinde üst derecede yer alan normların “harfiyyen (à la
lettre)”
anayasaüstü nitelikte olmadıklarını gözlemleyen Georges Vedel bile, bu tür normları
yine anayasaüstülük başlığı altında incelemektedir.
Louis Favoreu
de, anayasa normları arasında hiyerarşi konusuna girmesi gereken sorunları,
anayasaüstülük başlığı altında incelemektedir. Örneğin, “iç anayasaüstülük”
başlığı altında “anayasayı değiştirme iktidarı tarafından kabul edilen anayasal
kanunların ulusal anayasaüstü normlara, yani bizatihi anayasadan çıkan
normlara uymak zorunda olup olmadığı”
sorununu incelemektedir. Oysa, yukarıda verdiğimiz bizim ayrımımıza göre, bir
anayasal kaynağı olan normlar, anayasaüstülük başlığı altında değil, anayasa
normları arasında hiyerarşi başlığı altında incelenmelidir.
Özetle bizim için, gerçek anlamda anayasaüstü prensipler ve
kendilerine anayasa normları arasındaki hiyerarşide üst bir değer atfedilen
anayasal normlar maddî varlıkları bakımından farklılaşırlar. Birinciler,
bütünüyle pozitif varlıktan mahrumdur. Oysa ikinciler, anayasal metinler içinde
maddî varlıklarını bulur. Dolayısıyla gerçek anlamda anayasaüstü prensipler,
sadece anayasal metinler tarafından değil, herhangi bir pozitif metin tarafından
formüle edilmemişlerdir. Diğer bir ifadeyle, anayasaüstü prensipler, sadece
anayasal temelden mahrum değil, aynı zamanda bütün pozitif değerden de
mahrumdur.
Ancak, anayasaüstü prensipler ile kendilerine anayasa
normları arasındaki hiyerarşide üst bir değer atfedilen anayasal normlar
arasındaki fark burada kalır. Aslında, bu ikinci grup normun pozitif bir varlığı
vardır; ama onların diğer anayasa normları karşısındaki üstlük durumunun bir
pozitif temeli yoktur. Zira, anayasa normları arasında hiyerarşi pozitif hukuk
açısından geçerli değildir.
Anayasaüstü prensiplerin hukukî geçerliliği sorununu
incelemeye başlamadan önce, şunu belirtmek yararlı olacaktır: Anayasaüstü
prensiplerin varlığı sorunu, tabiî hukuk ve hukukî pozitivizm gibi
değişik hukuk anlayışları arasındaki çatışmaya ilişkindir; zira, bu prensipler
pozitif temele sahip değildir. Dolayısıyla, anayasaüstü prensiplerin varlığı
muhtemelen tabiî hukukçular tarafından savunulacak; pozitivistler tarafından ise
eleştirilecektir. Gerçekten de bu sonuncular için, hukuk normu, beşerî iradenin
ürünüdür. Diğer bir ifadeyle, insan iradesi tarafından konulmamış bir şey, bir
hukuk normu olamaz.
Diğer yandan, anayasa normları arasında hiyerarşi
sorunu maddî ve şeklî anayasa anlayışları arasındaki
çatışmayla ilgilidir. Dolayısıyla, anayasa normları arasında bir hiyerarşinin
olduğu tezinin, maddî anayasa anlayışı taraftarlarınca savunulacağı; buna
karşılık, şeklî anayasa anlayışı taraftarlarınca eleştirileceği tahmin
edilebilir.
Kısacası, anayasaüstü
prensiplerin varlığı üzerine tartışma, tabiî hukukçular ile pozitivistler; buna
karşılık, anayasa normları arasında hiyerarşi tartışması ise maddî ve şeklî
anayasa anlayışları taraftarları arasında olacaktır. Dolayısıyla, bu sorunların
çözümü, bu çarpışan taraflar arasındaki tercihe bağlıdır.
* * *
Şimdi anayasaüstü prensipler varlığı yolundaki tezleri
inceleyelim.
Yukarıda anayasaüstü prensiplerin tanımını yapmıştık.
Burada sadece, bu prensiplerin şu iki unsur ile tanımlandığını hatırlatalım:
Anayasaüstü bir değer ve pozitif olmayan bir kaynak.
Acaba köken olarak pozitif bir temele sahip bulunmayan; ama
anayasaüstü bir değere sahip prensipler var mıdır?
Bir Ön Saptama.- Anayasaüstü prensiplerin varlığı
yolundaki tezleri incelemeden önce şunu saptayalım ki, anayasaüstülük sorunu, bu
prensiplere hukuk kuralı niteliğinin atfedilmesiyle başlar.
Diğer bir ifadeyle, Georges Vedel’in isabetle belirttiği gibi, bazı
etik prensiplerin veya bir politik credonun parçası olan prensiplerin
moral olarak anayasadan daha değerli olduğunu söylemekte hiçbir sakınca
yoktur.
Ancak anayasaüstü prensiplerin anayasaüstü değer taşıdığını savunanlardan
bazıları, bu prensiplerin moral değerlerini açıklamakla yetinmemekte,
onlara ayrıca hukukî değer de atfetmektedirler. İşte tartışma bu noktada
başlamaktadır. Bizim insan haklarının moral değerinin anayasanın üstünde
yer aldığı yolundaki düşünceye bir itirazımız yoktur. Bizim itirazımız, insan
hakları prensiplerinin hukuken de anayasanın üstünde yer aldığı
görüşünedir.
Örneğin Serge Arné
’ye göre, “insan onuruna saygı” veya
“ayrımcılık yapılmaması
” prensibi o derecede önemlidir ki, bu
prensiplerin ihlâl edilmesi “medenî olan her insanı isyan ettirir”.
Eğer Serge Arné bunu demekle kalsaydı, hiçbir problem çıkmayacaktı. Ama yazar,
daha ileri giderek, bu prensiplere bir hukukî statü de atfetmektedir.
Zira, Arné “anayasaüstülüğü” bile, “anayasaüstülük, ‘norm’ olarak nitelenen
bazı prensip ve kuralların anayasanın içeriğine üstünlüğüdür”
şeklinde tanımlamaktadır. Yani Serge Arné “insan onuruna saygı” gibi birtakım
prensipleri “hukuk normu” olarak görmektedir. Aslında Serge Arné’de bu konuda
hiçbir üstü kapalı yan yoktur. O, bu prensiplere, “ilk önce moral, sonra
da hukukî değer atfedileceğini” açıkça yazmaktadır.
Serge Arné örneğinde görüldüğü gibi, insan haklarının anayasaüstülüğü kavramı
basit bir doktrinal spekülasyon değildir. Georges Vedel'in isabetle gözlemlediği
gibi, bu anayasaüstülük kavramı bir “işlemsel etki (effet
opératoire)”ye sahiptir.
Bu “işlemsel etki” çiftedir ve şu iki önermeyle özetlenebilir:
1.
Kurucu iktidar anayasaüstü insan hakları prensiplerini ne değiştirebilir;
ne de ilga edebilir.
2.
Anayasa yargısı organları anayasaüstü insan hakları prensibi ile bir
anayasa normu çatıştığında birincisini uygulamalı; ikincisini ise ihmal
etmelidir.
Bu “işlemsel etki”, Serge Arné ve Stéphane Rials’ın açıklamalarından
izlenebilir. Serge Arné anayasaüstü prensiplerin hiçbir aykırılığa ve
sınırlandırmaya tahammül edemeyeceklerini iddia etmektedir.
Ona göre, kurucu iktidar dahi bu anayasaüstü prensipleri kabul etmek zorundadır.
Stéphane Rials, daha da ileri giderek “aslî kurucu iktidar diye bir şeyin
olamayacağını, sadece bir “anayasaüstü kurulmuş kurucu iktidar
(pouvoir constituant ‘supraconstitué’
)”ın olabileceğini iddia etmektedir.
Tali kurucu iktidar konusunda ise Serge Arné ve Stéphane Rials, bu iktidarın
hiçbir anayasaüstü ilkeyi değiştiremeyeceğini yazmaktadırlar.
***
Bu ön saptama ve açıklamadan sonra, şimdi anayasaüstü
prensiplerin varlığını savunan tezleri incelemeye geçebiliriz. İlk önce bu
tezleri, açıklamasını, sonra da eleştirisini yapacağız.
I. Anayasaüstü Prensiplerin Varlığını Savunan Tezlerin Açıklanması
Bazı yazarlara göre, anayasaüstü değere sahip bazı yüksek
hukukî prensipler olabilir. Dolayısıyla, bu prensipler anayasayı değiştirme
iktidarı tarafından değiştirilemezler. Böylece bu prensipler, anayasayı
değiştirme iktidarının maddî sınırlarını oluştururlar. Anayasaüstülük
taraftarlarının hepsi bu tür prensiplerin varlığını kabul etmektedirler. Bununla
birlikte, bu anayasaüstü prensiplerin listesi üzerinde uzlaşmış değillerdir.
Herkes kendi anlayışına uygun olarak değişik bir liste oluşturmaktadır.
Örneğin Serge Arné
’ye göre, anayasaüstü prensipler arasında en
azından şunlar yer almalıdır:
(1) “İnsan onuruna
saygı”;
(2)
“Ayrımcılık yapılmaması ve dayanışma”;
(3) “Çoğulculuk”.
Buna karşılık, anayasaüstülüğün bir diğer savunucusu olan
Stéphane Rials, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 16’ncı maddesinden
hareketle dört anayasaüstü prensip öneriyor:
(1)
“Anayasa yazılı olmalıdır;
(2)
en yüksek iktidarın ve sonuçta kurucu iktidarın
tek
sahibi millettir;
(3)
‘kuvvetler ayrılığı’ prensibi ve
(4)
temel haklar kurucu iktidarın iradesine üstündür”.
Dolayısıyla anayasaüstü prensiplerin
nasıl teşhis edilebileceği sorunu kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır.
Anayasaüstü prensiplerin varlığı sorunu biryana bırakılsa bile, anayasaüstülük
taraftarlarının hepsi tarafından kabul edilmiş bir anayasaüstü prensipler
listesi düzenlemek imkânsızdır. Köken olarak bir metne dayanmadıklarından,
herkes bu prensipleri istediği gibi algılamak ve değişik bir liste önermekte
serbesttir. Burada biz, anayasa hukuku doktrini tarafından anayasaüstü prensip
olarak ileri sürülen prensipleri seçerek izleyen listeyi oluşturduk:
- Tabiî hukuk
prensipleri
- Bazı insan hakları
prensipleri
- Millî egemenlik
prensibi
- Hukukun genel
prensipleri
- Teamül
Bu ilkelerden, tabiî hukuk prensipleri, hukukun genel
prensipleri, teamül gibi bazılarını bir güçlükle karşılaşmaksızın anayasaüstü
başlığı altına yerleştirebiliriz. Zira, onlar, tanımları gereği, pozitif
kökenden yoksundur; onlar bir metne bağlanmaksızın tasavvur edilmektedir. Buna
karşılık, bazı insan hakları prensiplerinin ve millî egemenlik prensibinin
anayasaüstülük başlığı altında değil de, anayasa normları arasında hiyerarşi
başlığı altında incelenmesinin gerekip gerekmediği sorulabilir. Zira anayasa
içinde insan haklarını düzenleyen hükümler olduğu gibi (1982 Anayasası, m.12 vd.),
millî egemenlik ilkesini düzenleyen hüküm de vardır (ör. 1982 Anayasası, m.6:
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”).
Bu nedenle şunu belirtelim ki, burada incelenecek olan
insan hakları prensipleri, anayasaya dahil olan ilkeler değildir. Diğer yandan,
saf halde anayasaüstülük taraftarlarının tasavvur ettiği şekildeki millî
egemenlik prensibinin temelini bir anayasal metinde bulmaya ihtiyacı yoktur.
A. Bazı Tabiî Hukuk Prensiplerinin Anayasaüstülüğü Tezi
Şüphesiz, gerçek anlamda anayasaüstü prensipler
kategorisine en saf örneği tabiî hukuk prensipleri sağlamaktadır. Bu prensipler,
bütün pozitif kökten tamamıyla yoksundur. Herhangi bir yerde kayıtlı
değildirler.
Yukarıda ikinci bölümde gördüğümüz gibi,
tabiî hukuk anlayışına göre, bir normun geçerli olabilmesi için, belirli bir
finalist unsurun gereklerini yerine getirmesi gerekir. Bu finalist unsur,
tabiî hukukçu yazardan yazara değişir. Bazıları için bu unsur, adalettir;
diğerleri için ise, ortak yarar, refah veya dayanışmadır.
Buna göre, eğer bir anayasa normu adaleti gerçekleştirmeye hizmet etmiyorsa,
ortak yararı amaçlamıyorsa, refahı artırmaya çalışmıyorsa, dayanışmaya katkıda
bulunmuyorsa, o norm, geçerli bir hukuk normu sıfatına sahip olamaz. Dolayısıyla
tabiî hukuk anlayışında, bu finalist unsur, örneğin adalet idesi, anayasal
normların geçerliliklerinin ölçütü haline gelmektedir. Eğer bir anayasa hükmü,
adaletin gereklerine uygun değilse, geçerli olamamaktadır. Bundan dolayı, bu
anlayışta, gerek aslî kurucu iktidar, gerek tali kurucu iktidar bazı finalist
unsurlarla bağlıdır.
Örneğin, İsviçreli anayasa hukukçusu Jean Darbellay’a göre, anayasayı
değiştirme iktidarı,
“egemen bir iktidardır; ama koşulsuz bir iktidar
değildir. Bu iktidar ancak siyasal topluluğun bütününün iyiliği için
mevcuttur; zira siyasal toplum, insanın iyiliği için vardır. Bu iktidar, insanın
temel doğal eğilimlerine karşı yeni anayasa normları ihdas edemez. O, tabiî
hukuka tâbidir....
Dolayısıyla, kurucu iktidarın böyle temeller üzerine oturtacağı hukuk düzeni,
adaletin gereklerini bilmezden gelemez; zira, adalet dışında başka bir temel
üzerinde insanlar arasında medenî ilişkilerin kurulması mümkün değildir... O
halde, kurucu iktidar, keyfi bir iktidar ile karıştırılamaz. O, bizatihi eşyanın
tabiatıyla sınırlıdır”
.
Jean Darbellay
, eklemektedir ki, “akıl dışı, gayri âdil,
tabiata karşı bir kural, siyasal toplumun kendisi için mevcut olduğu mutluluğu
artıramaz. O halde, tüm adaletsizlik, siyasal yaşamın kuruyup yok olmasının
kökeninde bulunur”.
Böylece ona göre, siyasal iyinin araştırılması dokunulmaz bir
şeydir.
Dolayısıyla, Darbellay, “aşikâr bir adaletsizliği (injustice
flagrante
) kabul eden, tabiî hukuku apaçık ihlâl eden”
bir anayasa hükmü, hukuken geçerli bir anayasa normu olamaz.
Kanımızca, bazı tabiî hukuk prensiplerinin anayasaüstülüğü
tezi kabul edilemez. Biz yukarıda tabiî hukuk anlayışının yanlışlığını
gösterdiğimiz için,
burada tekrar, genelde tabiî hukuk ve özelde Darbellay’ın eleştirisine
girmiyoruz.
B. Bazı İnsan Hakları Prensiplerinin Anayasaüstülüğü Tezi
Serge Arné “temel hakların mantık gereği anayasanın üstüne
yerleştirilmesi” gerektiğini ileri sürmektedir.
Ona göre, insan onuruna saygı prensibi tamamen anayasaüstü değerdedir.
Bu ilkeden yola çıkarak yazar, insanın fizikî varlığına dokunulmaması, insanın
manevi varlığına yönelik aşağılayıcı muamele yapılmaması, insan yaşamına ve keza
özel hayatın gizliliğine saygı gösterilmesi prensiplerinin anayasaüstü değerde
olduğunu düşünmektedir.
Yine yazar, kişi güvenliği ile bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından
yargılanma hakkını da aynı nitelikte görmektedir.
Stéphane Rials
da “temel hakların anayasa koyucu iktidarın
iradesinin üstünde” olduğunu iddia etmektedir.
İnsan hakları prensiplerinin anayasanın üstünde bulunduğu
düşüncesi çok açık bir şekilde René Château
tarafından savunulmuştur. Yazara göre, her
demokrasi, anayasa yapma iktidarını sınırlandırma eğilimindedir. Bireysel
özgürlükler, yurttaşların medenî eşitliği gibi temel ilkelere hiçbir anayasa
değişikliği dokunamaz. Yazar, anayasanın dokunamayacağı bu temel prensiplerin
başında insan haklarının geldiğini düşünmektedir. Ona göre, “gerçek bir
demokraside, insan hakları her şeyin, her iktidarın, hatta kurucu iktidarın bile
üzerindedir”.
Maryse Baudrez
anayasanın değiştirilmesi konusunda, halkın
kendi kendisiyle sınırlı olduğunu veya en azından bireyin, yani halkı oluşturan
üyelerin hakları ile sınırlı olduğunu yazmaktadır.
İnsan haklarının anayasaüstülüğü ve dolayısıyla, kurucu
iktidar insan hakları ile sınırlı olduğu düşüncesi, kurucu iktidar kavramının
ortaya atıcısı Emmanuel Sieyès’te de bulunmaktadır. Sieyès, Anayasa Komitesi önünde,
1789 Temmuzunda, “her sosyal birliğin ve dolayısıyla her siyasal teşkilâtın (constitution
politique), insan ve yurttaş haklarına ulaşmak, onları ifade etmek ve
sağlamaktan başka bir amacı olamayacağını” bildiriyordu.
Bu hakların tanınması ve açıklanması, her siyasal teşkilâtın ulaşmayı
hedeflediği amacı göstermek demektir.
Kendi hazırladığı Bildirge tasarısının 9’uncu maddesinde, Sieyès, “özgürlüğün,
mülkiyetin, yurttaşların güvenliğinin bütün el atmaların üstünde bir sosyal
garanti üzerine dayanması gerektiğini” ifade ediyordu.
Carré de Malberg’in belirttiği gibi,
kuşkusuz, Sieyès’in doktrininde, insana sağlanması gereken yetiler, her “sosyal
birlik”ten, her sosyal düzenden önce gelen tabiî haklardır. Dolayısıyla, bu
yetileri tanıyan ve ilan eden Haklar Bildirgesi, sadece kurulmuş iktidarları
değil, kurucu iktidarı da bağlar.
Anayasaüstülük fikri, 26 Ağustos 1789 İnsan ve Yurttaş
Hakları Bildirgesinde de bulunmaktadır.
Bildirgenin başlangıcında, “insan haklarının bilinmemesinin, unutulmasının veya
hor görülmesinin kamunun bedbahtlıklarının ve hükûmetin bozulmasının yegâne
sebepleri olduğu”
ve özellikle 2’nci maddesinde “her siyasal topluluğun amacı(nın) insanın tabiî
ve zamanaşımına uğramaz haklarının korunması”
olduğu belirtilmiştir. Diğer yandan 12’nci maddeye göre, “insan haklarının
güvence altına alınması bir kamu kuvvetinin varlığını gerektirir”.
16’ncı maddeye göre ise, “hakların teminat altına alınması sağlanmamış ... her
cemiyet asla bir kuruluşa (anayasaya) sahip değildir”.
Özetle, Bildirgenin anlayışına göre, bir anayasa, insan haklarını sağlama
amacına yöneliktir. O halde, anayasayı yapan ve değiştirecek olan kurucu iktidar
da anayasanın bu amacıyla doğal olarak bağlıdır.
C. Millî Egemenlik İlkesinin Anayasaüstülüğü Tezi
Egemenlik ve anayasaüstülük üzerine Georges Vedel ile Louis Favoreu arasındaki bir
tartışmada Vedel “egemenlik konusu ile anayasaüstülük konularının birçok noktada
çakıştığını” belirtmektedir.
Bu noktalardan birisi, “millî egemenlik ilkesini dokunulmaz kılmak için
anayasaüstülük kavramının kullanılmasıdır”.
Fransa’da millî egemenlik ilkesinin
anayasaüstülüğü sorunu, Maastricht Andlaşmasının onaylanması
tartışmaları sırasında ortaya atılmıştır. Maastricht Andlaşmasının millî
egemenlik ilkesine aykırı olduğu iddia edilmiştir. Oysa, millî egemenlik
ilkesinin anayasaüstülüğü tezi taraftarlarına göre, millî egemenlik ilkesi
anayasaüstü değerdedir ve dolayısıyla anayasayı değiştirme iktidarı bu ilkeye
saygı göstermelidir.
Örneğin Léo Hamon
’a göre,
“yazılı anayasa hükümlerinin üstünde, ne meclislerin,
ne yurttaşların çoğunluğunun dokunamayacağı bir çeşit ‘süper anayasallık (super
constitutionnalité)’ vardır... Bugün, insanın temel haklarından
bahsedilmekte ve bir anayasanın –anayasa değişikliğinin– ancak, bu haklara
saygılıysa meşru olduğu kabul edilmektedir. Ve millî egemenlik ilkesi, insan
hakları ilkesinden daha az önemli bir ilke değildir”.
Profesör Hamon
, bir işlemin ancak millî egemenlik ilkesine
dokunmuyorsa geçerli olabileceğini, eğer bu işlem bu ilkeye dokunuyorsa geçerli
olamayacağını düşünmektedir.
Böylece Hamon’a göre, dış politika alanında bir “ortak politika”nın ihdası,
“Fransız millî politikasının yok olması anlamına” gelir.
Kısacası, Léo Hamon’a göre, millî egemenlik ilkesi, anayasaüstü değerdedir.
Diğer yandan, Olivier Beaud da, millî egemenlik ilkesini
anayasaüstülük statüsüyle donatmaktadır.
Ayrıntılara girmeksizin, belirtelim ki, Olivier Beaud, egemenliğin
devredilmezliğinin modern biçimi olarak,
kurucu iktidarın devredilmezliği ilkesinden bahsetmektedir.
O, anayasayı değiştirme iktidarının bu ilke ile bağlı olduğunu düşünmektedir.
Ona göre, halkın egemenliğine ilişkin anayasa hükümleri, anayasayı değiştirme
iktidarı tarafından değil, aslî kurucu iktidar tarafından değiştirilebilir.
Zira, eğer bu hükümler, değiştirme iktidarı tarafından değiştirilebilir ise,
egemenliğin kurucu ve sistematik niteliği, “anayasal yasakoyucu (législateur
constitutionnel)”
tarafından oylanan herhangi bir madde karşısında silinebilir.
Böylece Olivier Beaud’ya göre, anayasayı değiştirme iktidarının maddî olarak
sınırlandırılmaması, devletin ve halkın egemenliğinin yazgısını Kongre şeklinde
toplanan parlâmenterlerin
çoğunluğunun eline verir. Bu şu anlama gelir ki, anayasayı değiştirme görevi
için toplanan Parlâmentonun egemen hale gelmesi demektir.
Oysa, Beaud’ya göre, anayasal yasakoyucu (législateur constitutionnel)
egemenlik değildir.
Kurucu iktidarın devredilmezliği ilkesi
uyarınca, sadece halk, egemenliğe dokunabilir.
Olivier Beaud’nun teorisinin anayasa normları arasında
hiyerarşi konusu altına yerleştirilmesinin gerekip gerekmediği sorulabilir.
Kanımızca, Beaud’nun teorisinin bir kısmı, anayasaüstülük sorununa ilişkindir.
Zira, Beaud, anayasayı değiştirme iktidarını, yukarıda görüldüğü gibi,
egemenliğin devredilmezliğinin modern
karşılığı olarak aslî kurucu iktidarın devredilmezliği ilkesi ile sınırlandırmaktadır. Ve bu ilke, profesör Beaud tarafından
tasavvur edildiği şekliyle, herhangi bir hukukî metinde yer almamaktadır. Diğer
bir ifadeyle, bu ilke bütün pozitif varlıktan mahrumdur. Anayasayı değiştirme
iktidarının, Anayasanın halkın millî egemenliğine ilişkin hükümleri
değiştiremeyeceği iddiası, Fransız 1958 Anayasasının 3’üncü maddesinden değil,
metin kaynağı bilinmeyen “aslî kurucu iktidarın devredilmezliği” diye bir
ilkeden çıkmaktadır.
Ama diğer yandan, Olivier
Beaud
anayasa hükümleri arasında, onların halkın egemenliğine ilişkin olup olmamaları
fonksiyonu itibarıyla bir hiyerarşileştirme de önermektedir. Beaud, halkın
egemenliğine ilişkin anayasa hükümlerini, anayasa normları arasında hiyerarşide
üst bir basamağa yerleştirmektedir. Teorisinin bu ikinci kısmı, “anayasa
normları arasında hiyerarşi” başlığı altında incelenmelidir.
Belçika’da, Pierre Wigny millî egemenlik ilkesinin anayasaüstü değer taşıdığını iddia etmektedir. Ona göre, “anayasa, kuruluşunu ve
işleyişini düzenlediği iktidarın üstünde yer alır. Ama egemen iradesini
açıkladığı ulusun altında yer alır. Hiçbir şey bağımsız bir devletin, siyasal
teşkilatını değiştirmesini engelleyemez”.
Profesör Wigny “ulus, egemendir. Bu egemenlik bütünü ve her bir parçası itibarıyla
devredilemez. Yazılı veya geleneksel hiçbir hukuk hükmü, ulusun iradesine karşı
dayanamaz”.
Sonuç olarak, Pierre Wigny’ye göre, anayasa değişikliği millî egemenlik ilkesini
değiştirmeye yetmez. Bunun için, yazara göre, bir devrimin olması lazımdır.
Aynı yönde, Pierre Wigny, “Belçika’nın bağımsızlığının anayasaüstü bir gerçeklik
olduğunu” düşünmektedir.
d. anayasaüstü değerde hukukun genel ilkelerinin
varlığı tezi
Anayasa hukuku doktrininde ve hatta hukukun genel
teorisinde hukukun genel ilkelerinin ne olduğu açıkça tanımlanmamaktadır. Bu
konuda tam bir belirsizlik hâkimdir.
Bunlar genelde, içerikleri itibarıyla çok önemli görülen ve bir metne
dayanmayan, ancak zaman zaman yargı kararlarında geçen ilkelerdir. Bu ilkelere
örnek olarak şunlar verilebilir: Hakkın kötüye kullanılmaması
(abus du droit
) ilkesi, ihkak-ı haktan imtina (déni
de justice) edilemeyeceği ilkesi, ayrımcılık yapılmaması ilkesi (principe
de non-discrimination), nesafet (équité) ilkesi,
kazanılmış haklara (droits acquis) saygı ilkesi, kesin hükme (res iudicata) saygı ilkesi, söze bağlılık (pacta
sunt servanda
) ilkesi, kimsenin kendi davasında hâkim
olamayacağı (nemo iudex in sua causa) ilkesi
vb.
Fransa’da Anayasa Konseyi 1979 yılında
verdiği iki kararda “hukukun genel ilkesi” olarak, “kuvvetler ayrılığı”
ve “kamu hizmetinin devamlılığı”
ilkelerine, bunların kaynaklandıkları metinleri belirtmeden atıfta bulunmuştur.
Bu halde, bu ilkelere olağan yasako-yucu uymak zorundadır.
Aynı şekilde, sadece olağan yasakoyucunun değil, aynı
zamanda anayasayı değiştirme iktidarının da uymak zorunda olduğu hukukun genel
ilkelerinin olup olmadığı sorusu sorulmuştur.
Georges Vedel
’in gözlemlediği gibi, Fransa’da
“Cumhurbaşkanlığı süresinin muhtemel kısaltılması
tartışmaları vesilesiyle..., az ya da çok açıkça, anayasa değişikliğinin, kökeni
ve meşruluk temeli esrarengiz olan, ‘hukukun genel ilkeleri’ne uygun olması
gerektiğinin savunulduğu işitilmiştir. Öyle ki, eğer devam eden Cumhurbaşkanlığı
süresine uygulanmazsa, anayasa değişikliği kanunun geçersizlik ile malûl
olacaktır”.
Keza, René David,
Alman Anayasa Mahkemesi
ne göndermede bulunarak şunu belirtmektedir:
“Anayasa hukuku, Anayasa metni ile sınırlı değildir.
Anayasa hukuku, ‘yasakoyucunun pozitif bir ilkede somutlaştırmadığı bazı genel
ilkeler’den de oluşmuştur. Kurucu yasama organını (législateur
constituant
) bile bağlayan süpra-pozitif bir hukuk
mevcuttur. ‘Kurucu iktidarın keyfine göre, her şeyi düzenleyebileceği fikrinin
kabulü, modası geçmiş bir pozitivizme geri dönüş anlamına gelir’”.
Hollanda’da kanunların hukukun genel ilkelerine uygunluğu sorunu
Harmonisation Act Case (HR 14 Nisan 1989, NJ
1989, 469) ortaya çıkmış, Hollanda Yüksek Mahkemesi, bu
Kanunun bazı kısımlarının hukukun genel prensibi olarak gördüğü, “hukukî
kesinlik (legal certainty)” ilkesi
ne aykırı olduğunu tespit etmiş; ancak, kendisinin bu konuda yasama organını
düzeltme yetkisi olmadığına karar vermiştir.
Pierre Vandernoot
’un belirttiğine göre,
Belçika’da da hukukun genel ilkelerinin hiçbir zaman anayasa veya yazılı bir
kanun karşısında üstün gelemeyeceği kabul edilmektedir.
Türk Anayasa Mahkemesi, 1963 yılında verdiği eski bir
kararında şöyle demiştir:
“kanunlarımızın, Anayasanın açık hükümlerinden önce,
hukukun bilinen ve bütün uygar memleketlerde kabul edilen
prensiplerine uygun olması şarttır”.
Bu karar konusunda, Erdoğan Teziç, Anayasa Mahkemesinin
“Hukukun Genel prensiplerinin Anayasadan önce, üstün bir referans norm özelliği
taşıdıklarını içtihat yolu ile benimsemiş”
olduğu yorumunu yapmıştır.
E. anayasaüstü değerde teamül
ün varlığı tezi
Georges Vedel
’in gözlemlediği gibi,
anayasa hukuku doktrininde, teamülün (coutume),
sadece anayasal değil; ama aynı zamanda anayasaüstü değerde olduğunu
iddia edenler de vardır.
Örneğin, Léon Duguit bazı teamülî ilkeleri anayasaüstü değerde olması gerektiğini
düşünmüştür. Zira, onlar, 1789 Bildirgesinden kaynaklanmaktadırlar.
Diğer yandan, Francine Batailler’e göre, Maurice Hauriou gibi bazı yazarlar,
teamüle anayasaüstü bir değer atfetmektedirler. Zira, “bu yazarlar teamülü
bizzat anayasanın üstüne yerleştirmektedirler”.
Nihayet, Francis Delpérée, kurucu iktidarın bir “anayasa-öncesi teamül (coutume
préconstitutionnelle)” ile
sınırlı olduğunu iddia etmektedir.
F. Fransa’da üçüncü Cumhuriyet döneminde
1789 Bildirgesinin anayasaüstülüğü tezi
Fransa’da 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları
Bildirgesi
nin hukukî değeri sorunu doktrinde uzun
zamandan beri tartışılmaktadır. Bununla birlikte, bu tartışmanın verileri,
1946’dan ve özellikle, 1973’ten beri değişmiştir. Zira, 1946 ve 1958
Anayasalarının “başlangıç (préambule)” bölümleri, açıkça, 1789 İnsan ve
Yurttaş Hakları Bildirgesine göndermede
bulunmaktadır. Keza, Fransız Anayasa Konseyi de 27 Aralık
1973
tarihli kararıyla,
1789 Bildirgesinin anayasal değerini açıkça tanımıştır.
Dolayısıyla, Fransa’da Dördüncü (1946 Anayasası) ve Beşinci
Cumhuriyet (1958 Anayasası) dönemlerinde, 1789 Bildirgesi pozitif anayasal
temele sahiptir. O nedenle, bu dönemlerde, 1789 Bildirgesinin pozitif değeri
sorunu değil; ancak, bu bildirgenin anayasallık bloğundaki yeri sorunu
tartışılabilir. Buna göre, 1789 Bildirgesinin ilkeleri ile 1946 ve 1958
Anayasalarının hükümleri arasındaki üstünlük sorunu, anayasaüstülük başlığı
altında değil, anayasa normları arasında hiyerarşi başlığı altında
incelenmelidir.
Ancak Üçüncü Cumhuriyet döneminde, 1789 Bildirgesinin
değeri sorunu anayasa normları arasında hiyerarşi sorununa değil,
anayasaüstülük sorununa girer. Çünkü, Üçüncü Cumhuriyet döneminde, 1789
Bildirgesi kaynağını, yürürlükteki anayasal metinlerde bulmuyordu. İşte burada
biz, 1789 Bildirgesinin hukukî değeri konusunda Üçüncü Cumhuriyet döneminde
yapılan klasik tartışmayı inceleyeceğiz.
Üçüncü Cumhuriyet döneminde, 1875 Anayasal Kanunlarında
geçmemesine rağmen, Maurice Hauriou
ve Léon Duguit 1789 Bildirgesinin hukukî değer
taşıdığını savunabilmişlerdir.
1. Maurice Hauriou.- İlk önce, Maurice
Hauriou’nun “siyasal anayasa” ile “sosyal anayasa” arasında ayrım yaptığını
hatırlatalım. Ona göre, siyasal anayasa, çok sayıda ve periyodik değişiklikler
geçirir. Sosyal anayasa ise kalıcıdır.
Hauriou, 1875 Anayasasının susmasına rağmen, 1789 Bildirgesinin hukukî hayatta
kalışını, açıklamak için, onu “sosyal anayasa”nın içine yerleştirir. Zira ona
göre, “Haklar Bildirgesi tam bu sosyal anayasanın anayasal metnidir”.
Dolayısıyla, sosyal anayasanın tamamlayıcı bir parçası olan 1789 Bildirgesi
varlığını sürdürür.
Bununla birlikte, Maurice Hauriou, 1789 Bildirgesine açıkça
bir anayasaüstü değer atfetmez. Onun anayasal nitelikte olduğunu belirtmekle
yetinir. Ancak, Maurice Hauriou’nun doktrininin anayasaüstülük tezlerine
yabancı olmadığını gözlemleyebiliriz. Zira, anayasayı değiştirme iktidarının
sadece 14 Ağustos 1884 tarihli anayasal kanun ile öngörülmüş olan hükûmetin
cumhuriyet şeklinin değiştirme yasağı ile sınırlandırılmasını değil; aynı
zamanda anayasal metinlerde yer almayan maddî sınırlar ile de
sınırlandırılmasını savunuyordu. Ona göre,
“yazılı anayasanın üstüne
yerleştirilen anayasal meşruluk (légitimité constitutionnelle)
oluşturmaya elverişli birçok temel prensip mevcuttur... Kendisi için bir metnin
var olduğu, hükûmetin cumhuriyet şeklinden bahsetmeksizin, kendileri için bir
metne ihtiyaç olmayan daha birçok başka prensip vardır. Zira, bu
prensiplerin ayırıcı özelliği metin olmaksızın mevcut ve geçerli olmalarıdır”.
Aynı yönde, Maurice Hauriou şunu da yazmıştır:
“Bizzat anayasal kanun, yargıcın denetiminden
kurtulmamalıdır. Anayasal kanun üzerinde bu denetimin icra edilebileceği
fırsatlar vardır. Örneğin, bir anayasa değişikliği anayasal meşruluk ile
çelişki halinde olabilir... Bu anayasal meşruluk, bizatihi kanun-üstülüğün (superlégalité)
üzerinde bulunur. Çünkü, o prensiplerden oluşur ve prensipler daima metinlerin
üstünde yer alır”.
2. Léon Duguit.- Duguit ise, daha da ileri giderek,
1789 Bildirgesinin sadece anayasal değil, aynı zamanda anayasaüstü değere sahip
olduğunu savunmuştur.
Duguit, 1789 Bildirgesinin hâlâ bir kanunun pozitif bir
değerine sahip olup olmadığını ve Bildirgenin ilân ettiği prensipler ile çelişki
halinde bulunan bir kanun yapan kurucu yasakoyucu yahut olağan yasakoyucunun
hukuka aykırı bir kanun yapmış sayılıp sayılmayacağı sorusunu sormuştur.
Duguit bu soruya olumlu yanıt vermiştir:
“Haklar bildirgeleri filozof bir yasakoyucu
tarafından yazılan basit dogmatik formüller veya basit teorik önermeler
değildiler... Onlar sadece olağan yasakoyucuyu değil; aynı zamanda kurucu
yasakoyucuyu
(législateur constituant) bağlayan
gerçek pozitif kanunlardı... Özellikle, 1789 Haklar Bildirgesi günümüzde hâlâ
pozitif teşriî gücünü korumaktadır. İnanıyorum ki, diyor Duguit, eğer bugün
yasakoyucu 1789 Haklar Bildirgesinde ifade edilen prensiplerden birini ihlâl
eden bir kanun yaparsa, bu kanun anayasaya aykırı olacaktır. Aynı şekilde
inanıyorum ki, 1789 Haklar Bildirgesi, sadece olağan yasakoyucuyu değil, aynı
zamanda kurucu yasakoyucuyu da bağlar. 25 Şubat 1875 tarihli Anayasal
Kanununun 8’inci maddesi koşullarına göre oluşan Millet Meclisi, Bildirgenin
hükümlerine aykırı bir kanunu hukuken yapamaz”.
Böylece Léon Duguit belirtmektedir ki,
“1789 sisteminde, kademeleşen üç kategori kanun
vardır: Haklar bildirgeleri, anayasal kanunlar ve olağan kanunlar. Kurucu
yasakoyucu bildirgelere, olağan yasakoyucu kurucu yasakoyucuya tâbidir”.
İlginçtir ki, Léon Duguit Traité’sinin üçüncü
cildinin 603 ile 607’nci sayfaları arasında, 1789 Bildirgesinin sadece olağan
yasakoyucuyu değil, aynı zamanda kurucu yasakoyucuyu da bağladığı fikrini aşağı
yukarı aynı ifadelerle dört defa tekrarlamakta tereddüt etmemektedir:
“Haklar bildirgeleri sistemi devletin eylemini
bağlayan sınırları belirlemeye çalışır. Ve bunun için de, olağan
yasakoyucunun olduğu kadar, kurucu yasakoyucunun da saygı göstermesi gereken
yüksek ilkeleri dile getirirler”.
“[1789 Bildirgesi] olağan yasakoyucunun ve
kurucu yasakoyucunun tâbi olduğu temel kanundur”.
“[1789 Bildirgesi] devletin yetkilerini,
olağan yasakoyucunun ve hatta kurucu yasakoyucunun yetkilerini sınırlar”.
“Bu şekilde kavranan Haklar bildirgesi, olağan
kanunların üstünde, ve hatta anayasal kanunun üstünde olan ve ondan
farklı olan gerçek bir kanundur”.
Aynı fikir, Traité’nin ikinci cildinde de ileri
sürülmüştür: 1789 Bildirgesi, o dönemin anlayışında, “basit bir felsefî
bildirge” değil; ama tersine, “bütün kanunlardan, hatta anayasal kanunlardan
bile üstün temel bir kanun” idi.
G. Türkiye’de Anayasa Mahkemesinin Bazı Kararlarında Savunulan
Anayasaüstülük Tezleri
Türk Anayasa Mahkemesi 1965 yılında
verdiği bir kararında şu görüşü ileri sürmüştür:
“155. maddenin
Türk toplumunu daha ileri uygarlık düzeyine çıkarmak için, Anayasanın ruhuna
uygun değişmelere imkân sağlamak maksadiyle kabul edilmiş olduğu söz götürmez
gerçektir. Ancak, Türk toplumunu geriletici, temel hak ve hürriyetleri, hukuk
devleti ilkesini yok edeci, bir kelime ile, 1961 Anayasasının özünü ortadan
kaldırıcı ve bu niteliği ile ‘değişiklik’ olarak kabul edilmesi caiz olmayan ve
Anayasanın devrilmesini öngören maksatların, sözü geçen 155. maddenin gölgesinde
gerçekleştirilebilmelerini düşünmek mümkün değildir”.
Kararda görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesine göre, Anayasa,
ancak “Türk toplumunu daha ileri uygarlık düzeyine çıkarmak için”
değiştirilebilir. Yüksek mahkemeye göre, “Türk toplumunu geriletici” anayasa
değişikliklerinin “155. maddenin gölgesinde gerçekleştirilebilmelerini düşünmek
mümkün değildir”. Bu akıl yürütmeden, Anayasa Mahkemesinin “Türk toplumunu daha
ileri uygarlık düzeyine çıkarma” ve “Türk toplumunu geriletmeme” amaçları
anayasaüstü değerde amaçlar veya ilkelerdir. Zira, Anayasa Mahkemesine göre, bu
amaçlara aykırı anayasa değişikliği mümkün değildir.
Türk Anayasa Mahkemesi, 1971 yılında, 17 Nisan 1970 tarih
ve 1254 sayılı anayasa değişikliği kanunu üzerine verdiği kararında, anayasaüstü
değerde prensiplerin olabileceği yolunda gerekçeler ileri sürmüştür. Bu kararda
Mahkeme şöyle diyordu:
“Anayasalar bir devletin dayandığı hukukî yapının
belkemiği niteliğindedir. Devletin temel kuruluşlarının düzeni ile o kuruluşlara
düşen görevler ve kişilerin hak ve ödevleri bu hukukî yapının bütününü
oluştururlar. Ancak Anayasa düzeninin öyle temel kuruluşları, hak ve ödev
kuralları vardır ki, bunların çağdaş uygarlığın gerekleri
ne
aykırı hükümlere bağlanması düzenin bütününü sarsabilir”
Anayasa Mahkemesi benzer bir düşünceyi, 1975 yılında
verdiği bir kararda da dile getirmiştir:
“Anayasa düzeni diye adlandırabileceğimiz bu yapının
öyle kuruluşları, hak ve ödev kuralları vardır ki, bunların hukukun üstün
kurallarına ve çağdaş uygarlığın oluşum ve gelişim süreci gereklerine
aykırı düşen kimi hükümlere bağlanması, sözü geçen düzenin bütünlüğünü
bozabilir”.
Görüldüğü gibi, Türk Anayasa Mahkemesi, “çağdaş uygarlığın
gereklerini” anayasaüstü bir prensip olarak değerlendirmektedir. Ancak burada
belirtelim ki, Anayasa Mahkemesi söz konusu davalarda verdiği kararları, bu
“çağdaş uygarlığın gerekleri”ne değil, Anayasanın maddelerine dayandırmıştır.
II. Eleştiri
Böylece anayasaüstü prensiplerin varlığını savunan değişik
tezleri gördükten sonra, şimdi bu tezlerin eleştirisine geçebiliriz.
İlk önce anayasaüstülük teorisinin genel bir eleştirisini
yapacağız. Daha sonra ise yukarıda gördüğümüz anayasaüstü prensiplerin varlığını
savunan tezlere yöneltilen özel eleştirileri vereceğiz.
A. Genel Eleştiri
Hatırlanacağı üzere biz yukarıda anayasaüstülük ile tabiî
hukuk arasındaki bağlantının altını çizmiştik. Şimdi, biz bu tezlerin tabiî
hukukçular tarafından savunulduğunu ve pozitivistler tarafından ise
eleştirildiğini göreceğiz.
Louis Favoreu’nün sandığının aksine,
yazarların çoğunluğu, anayasaüstülük tezlerinin, ancak tabiî hukukun
varlığının kabul edilmesi durumunda savunulabileceğini düşünmektedir.
Georges Vedel’in isabetle belirttiği gibi, eğer anayasaüstülüğe kabul edilebilir
bir anlam verilmek isteniyorsa, ona ne ad verilirse verilsin, yargı organlarını
tabiî hukukun egemenliği altına sokmak gerekir.
Anayasaüstülük taraftarı olan Stéphane Rials’ın “anayasaüstülüğün tabiî
hukukun değişik bir şeklinden ibaret olduğunu”
itiraf etmesi bu bakımdan ilginçtir. Dahası Stéphane Rials, anayasaüstülük
kavramının “tabiî hukukçu anayasacıların bu disiplinin diğer sanatkârlarıyla
iletişim” aracı olduğunu belirterek,
bu kavramın yerindeliğini açıklamaktadır. Zira onlar için anlaşılabilir bir
kavram olan anayasaüstülük, tabiî hukukçulara mahsus kavramlar içinde bir yer
alabilir.
Anayasaüstülük teorisine en yıkıcı eleştirileri
yöneltenlerden birisi hiç şüphesiz Georges Vedel’dir. Yazar bu teoriye şu
eleştirileri yöneltmektedir:
Bir kere, Georges Vedel, “Fransız hukukunda anayasanın
üstünde bir derecede yer alan hukukî normların bulunmadığını gözlemlemektedir.
Georges Vedel göstermektedir ki, anayasal metinler tarafından ifade edilmeyen ve
onlardan çıkmayan prensipleri, Fransız Anayasa Konseyi, hukuk normu olarak kabul
etmemiştir. Bu husus, anayasa-dışı (extraconstitutionnelle) kökene sahip anayasaüstü normların varlığını dışlamaktadır.
İkinci olarak, Georges Vedel’e göre, “anayasaüstü hukuk
normları kavramı mantıksal olarak inşa edilemez bir kavramdır”.
Zira, “anayasaüstülük, saf halde, anayasanın üstünde ama anayasa tarafından
ifade edilmeyen kuralların olduğunu ve bu kuralların keşfedilmesinin ve
uygulanmaya konulmasının yüksek bir yargı organına ait olduğu varsayımına
dayanır”.
Bu ise, bu yargı organının kurucu iktidar yetkisini ele geçirdiği anlamına
gelir. Bu durumda yazılı anayasa kurallarının “anayasa-altılığı” ve bazı
prensiplerin “anayasa-üstülüğü” ortaya çıkacaktır.
Böylece anayasaüstülük, oluşumu, üyelerinin seçimi ve statüsü açısından hiçbir
zaman meşru olarak kurucu iktidar yetkisine sahip olamayacak bir organa bu
kurucu iktidar yetkisinin fiilen verilmesi anlamına gelir.
Üçüncü olarak, Georges Vedel’e göre, “anayasaüstülük
demokratik hukuk düzeni için de tehlikelidir”.
Bu kavram, az çok uzun vadede demokratik dengeleri sarsacaktır.
Demokratik denge, diyor Georges Vedel, değişik organları karşılıklı olarak
sınırlandıran bir yetki paylaşımı üzerine dayanır. “Ama bu paylaşılmış yetkiler
şebekesinin ötesinde, demokratik egemenliğin paylaşılmadan icra edileceği bir
hukukî yerin mevcut olması gerekir. İşte bu yer kurucu iktidarın yeridir”.
Diğer bir ifadeyle, “sadece kurucu iktidar aslî egemenliği
bütünüyle elinde bulundurur”.
Anayasa yargısının meşruluğunun temeli, kurucu iktidarın şu ya da bu anayasa
normunu değiştirebilmesi veya anayasa yargısı organına onun beğenmediği bir
yorumu empoze edebilmesi olgusunda yatar.
Vedel’e göre, bu şemaya, anayasaüstülük mitinin ithali
sistemin tümden bozulmasına yol açar.
Böylece “egemen tahtan düşürülecek”
ve kurucu iktidar artık ilksel bir iktidar olmayacaktır. Bu durumda kurucu
iktidar, meşruluk şartlarına tâbi olacaktır. Oysa meşruluğu tanımlayacak ve
tecessüm ettirecek iktidar, kurucu iktidarın kendisidir. Kısacası,
anayasaüstülük “kurucu iktidarı tahrip etme makinesi” haline gelecektir.
Diğer yandan, Georges Vedel, anayasaüstülüğün “hakimler
hükümetine” yol açacağını belirtmektedir. Ona göre, anayasa yargısı organında
bir kanunun iptali için dava açan azınlık milletvekilleri davalarını kabul
ettirmek için anayasaüstülük argümanına başvuruyorlarsa, kanunun kaderi, anayasa
yargısı organını bu anayasaüstülük argümanını kabul edip etmemesine bağlıdır.
Georges Vedel’e göre, anayasa yargısı organının, birtakım
prensiplerin anayasaüstülüğü tezinin cazibesine kapılması, ona meşruluğunu
kaybettirecektir. Hangi ustalık kullanılırsa kullanılsın, sözde anayasaüstü olan
prensip, bir yerde yazılı değildir, bir yerden öğrenilemez. O bireysel
psikolojinin temsilinden başka bir şey değildir. Parlak ama boş bir söz (phraséologie
majesteuse
) den başka bir şey olmayan kişisel kanaatler
adına bir kanun onaylanacak veya iptal edilecektir. Anayasa yargısı organı,
kendini hukukun aslî kaynağı, ilk normatif güç, açıkçası egemenliğin gasıbı
haline getirecektir.
Ayrıca Georges Vedel’e göre, anayasaüstülük, tarihin
belirli bir döneminde insanlığın artık kendisine dokunulması mümkün olmayan
kesin değerler sistemini yarattığı yanılsamasına dayanır.
Hans Kelsen’in tabiî hukukun dinî ve metafizik bir niteliğe sahip olduğunu
belirtmesi gibi,
Georges Vedel de, anayasaüstülük teorisinin dinî karakterde olduğunu
düşünmektedir:
“İnsana yaratılmış bir statü veren inançlar
sisteminde, Yaratıcı tarafından empoze edilmiş kurallar topluluğunun mevcut
olduğu tasavvur edilebilir. Ama eğer insan, yaratılmamış bir tabiatın çocuğu
ise, binlerce yıl boyunca kendisinin yaratıcısı yine insandır. İnsanın
kendisinin çizdiği model dışında, izleyeceği bir model yoktur”.
B. Özel Eleştiriler
Böylece anayasaüstülük teorisinin genel eleştirisini
verdikten sonra, şimdi, şu ya da bu ilkenin anayasaüstülüğünü savunan değişik
tezlerin tek tek eleştirisine geçelim. Bazı tabiî hukuk prensiplerinin
anayasaüstülüğü tezinin eleştirisi ile konuya başlayalım.
1. Bazı Tabiî Hukuk Prensiplerinin Anayasaüstülüğü Tezinin Eleştirisi
Kanımızca, bazı tabiî hukuk prensiplerinin anayasaüstü
değer taşıdığı tezi
doğru değildir; zira, tabiî hukukun varlığı ispatlanabilmiş değildir.
Pozitivistler tabiî hukuk teorisine birçok eleştiri yöneltmiştir. Bu
eleştirilere göre, özetle, bir kere, eğer tabiatın âdil bir Tanrı
tarafından yaratıldığı ve idare edildiği kabul edilmezse, tabiatta içkin (immanent)
bir düzen yoktur.
İkinci olarak, tabiî hukukçu rasyonalizm taraftarlarının iddia ettikleri
gibi tüm insanlara ortak bir akıl mevcut değildir.
Üçüncü olarak, mutlak değerler yoktur.
Dördüncü olarak, tabiî hukuk
, hukuk bilimi ile bu bilimin konusunu
birbirine karıştırır.
Nihayet, bu doktrin, bir mutlak adalet teorisine dayanır. Oysa, “âdil
olan”ı, “âdil olmayan”dan ayıracak objektif ve evrensel bir ölçüt yoktur ve
böyle bir ölçüt, tabiatın gözlemlenmesi yoluyla elde edilemez. Sonuç olarak
herkes, kendi bilincinin gereklerine göre, tabiî hukuku algılamakta serbest
kalır. Böylece, eğer bu doktrin kabul edilirse, aynı durumda, bir ilke,
bazılarına göre anayasaüstü, diğer bazılarına göre ise anayasaüstü
olmayacaktır. Açıktır ki, böyle bir sonuç objektif olarak kabul edilebilir
değildir.
2. Bazı İnsan Hakları Prensiplerinin Anayasaüstülüğü Tezinin Eleştirisi
Anayasaüstülük taraftarlarınca tasavvur edildiği şekliyle,
insan hakları prensiplerinin bir hukukî değeri yoktur. Zira, onlar, maddî
varlıktan (existence matérielle) mahrumdur. Hukukî geçerliliğin ilk
koşulunu bile yerine getirememektedirler. Anayasal metinlerde bulunan insan
hakları prensipleri ise anayasaüstü değil, anayasal bir değere sahiptir.
3. Millî Egemenlik İlkesinin Anayasaüstülüğü Tezinin Eleştirisi
Eğer, millî egemenlik ilkesi, 1982
Türk Anayasasının 6’ncı veya 1958 Fransız Anayasasının 3’üncü maddesinde olduğu
gibi, bir anayasal metinde yer alıyorsa,
bu ilke, anayasaüstü değil, anayasal değerdedir; çünkü, bu durumda, Georges
Vedel’in isabetle belirttiği gibi, millî egemenlik ilkesi, anayasa karşısında,
bir üstünlük statüsünden yararlanamaz. Bu ilke de, anayasanın diğer ilkeleri
gibi, anayasal değerde bir normdur ve ona aykırı düzenlemeler bir anayasa
değişikliği ile yapılabilir.
Ve eğer kendisine anayasaüstü değer atfedilen millî
egemenlik ilkesi anayasa metninde bulunmuyorsa, herhangi bir hukukî değere sahip
olamaz. Zira, böyle bir prensibin maddî varlığı yoktur. Diğer bir ifadeyle, bu
halde millî egemenlik ilkesi
hukuken mevcut değildir; dolayısıyla sadece
anayasaüstü ve anayasal değil, bütün hukukî değerden mahrumdur.
Örneğin, yukarıda görüldüğü gibi, Olivier Beaud anayasayı değiştirme
iktidarını egemenliğin devredilmezliğinin modern biçimi olarak aslî kurucu
iktidarın devredilmezliği ilkesi ile sınırlandırmaktadır. Ve Beaud tarafından
tasavvur edildiği şekliyle bu prensip, herhangi bir hukukî metinde yer
almamaktadır. Yani, bütün pozitif mevcudiyetten mahrumdur. Anayasayı değiştirme
iktidarının Anayasanın halkın egemenliğine dokunan hükümlerini değiştiremeyeceği
iddiası, Fransız 1958 Anayasasının 3’üncü maddesinden değil; ama metin kaynağı
bilinmeyen “[aslî] kurucu iktidarın devredilmezliği” diye bir prensipten
çıkmaktadır.
Dolayısıyla, bu egemenliğin devredilmezliği ilkesi tabiî hukuk özelliğini
taşımaktadır.
Oysa Olivier Beaud
, kendi teorisinin tabiî hukuk ile ortak bir
noktasının bulunmadığını düşünmektedir. Ona göre, ulus egemenliği veya devlet
egemenliği ilkeleri tabiî hukuk ilkeleri değildir. Onlar tarihin ve beşerî
iradenin ürünüdürler. Dolayısıyla, egemenlik, tabiî hukuk düşüncesinin gözünde
adalet idesinin olduğu gibi ebedî ve aşkın bir ilke değildir.
Oysa kanımızca, Olivier Beaud bize basitçe, bu egemenlik ilkesinin “beşerî irade” tarafından
konulan hangi metinde yer aldığını göstermeliydi.
Eğer bu ilke, 1958 Fransız Anayasasının 3’üncü maddesinde yer alıyorsa, yukarıda
gösterdiğimiz gibi, anayasaüstü değil, anayasal değerde bir hükümdür. Yok eğer
bir anayasal metinde bulunmuyorsa, bu ilke kaçınılmaz olarak tabiî hukuk ilkesi
niteliğindedir. Bu alternatifte orta bir yol yoktur. Millî egemenlik ilkesi ya
anayasa metninde vardır, ya yoktur. Türkiye’de ve Fransa’da olduğu gibi birinci
varsayım geçerli ise, millî egemenlik ilkesi, anayasanın tüm diğer hükümleri
gibi, anayasaüstü değil, anayasal değerdedir. Yok eğer ikinci hipotez
geçerliyse, bu ilke bütün maddî varoluştan mahrumdur. Dolayısıyla sadece
anayasaüstü değil, herhangi bir hukukî değere bile sahip olamaz. İkinci
varsayımda millî egemenlik ilkesinin anayasaüstü değerde olduğunu iddia etmek
kaçınılmaz olarak tabiî hukuk anlayışının kabulünü gerektirir.
4. Anayasaüstü Değerde Hukukun Genel İlkelerinin Varlığı Tezinin Eleştirisi
Kanımızca, hukukun genel ilkeleri (principes
généraux du droit) anayasaüstü değerde değildir.
Zira, bizim benimsediğimiz, pozitivist hukuk anlayışına göre, bir ilke ancak,
beşerî irade tarafından konulmuş bir metinde yer alıyorsa hukuken geçerlidir.
Dolayısıyla, hukukun genel ilkesi olduğu iddia edilen bir ilke, eğer anayasa
metninde yer alıyorsa,
bu ilke, anayasaüstü değil, anayasal değerdedir. Aslında, hukukun genel ilkeleri
için böyle bir durum, tanım gereği söz konusu olamaz; zira bu ilkeler, “metin
olmaksızın uygulanabilecek” ilkeler olarak tanımlanmaktadır.
Dahası, bu ilkelere “genel” denmektedir; ancak, bunlar
sadece “belirli” bir uygarlıkta “genel”dir. Bu ilkeler, aslında Avrupa
uygarlığında bilinen ilkelerdir. Dünyada tüm kıtalara, tüm uygarlıklara özgü
“hukuk normu genel ilkeleri” yok gibidir. Aslında Milletlerarası Adalet Divanı
Statüsünün 38’inci maddesinde, doğrudan hukukun genel ilkelerinden değil,
“medenî milletlerce tanınmış hukukun genel ilkeleri (principes généraux du droit reconnus par les nations civili-sés)”nden
bahsedilmesinin altında, bir bakıma dünyanın tüm ülkelerinde geçerli bir hukukun
genel ilkesinin olamayacağı gerçeği yatmaktadır.
5. Anayasaüstü Değerde Bir Teamülün Varlığı
Tezinin
Eleştirisi
Georges Vedel
, anayasaüstü değerde teamül fikrinin “hukuk
sistemine tabiî hukuku tekrar sokmak için icat edilmiş talihsiz bir araçtan
ibaret olduğunu” yazmaktadır.
Ayrıca, Georges Vedel’e göre, anayasaüstü bir teamülî hukukun varlığı fikrini
kabul etmek mümkün değildir; zira bu bazı pozitif hukuk ilkelerine mutlak
dokunulmazlık verilmesi anlamına gelecektir.
6. Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet Döneminde 1789
Bildirgesi
nin Anayasaüstülüğü Tezinin
Eleştirisi
1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin anayasaüstü
değer taşıdığı yolunda Léon Duguit
’nin tezi, Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet
döneminde Adhémar Esmein ve Raymond Carré de Malberg tarafından
eleştirilmiştir.
Adhémar Esmein’i göre, 1789 Haklar Bildirgesi herhangi bir
hukukî değere sahip değildir:
“Haklar Bildirgeleri, yasal, hatta egemen bir yetkiye
sahip bir heyetten, kurucu meclislerden çıkmaktadır; ama bunlar, açık seçik ve
icra kabiliyeti olan kanun maddeleri değildir. Bunlar saf ve basit ilke
bildirgeleri (déclarations de principes) dir”.
Léon Duguit’nin tezi Raymond Carré de Malberg tarafından
da eleştirilmiştir. Carré de Malberg üç argüman ileri sürer.
Bir kere, Carré de Malberg gözlemlemektedir ki, “1789
Bildirgesi, 1793, ve yıl III, ve 1848 Bildirgeleri ile ikame edilmiştir. Bu
Bildirgelerin bugün yürürlükte olduğu ise, şimdiye kadar kimse tarafından iddia
edilmemiştir”.
Sonra, Carré de Malberg’e göre, şu iki şeyden
sadece biri mümkündür: Ya 1789 Bildirgesi, 1791 Anayasasının bir parçası idi; ve
bu halde, bu Bildirge, bu Anayasanın ilgası ile ortadan kalkmıştır. Ya da
tersine, Bildirge, 1791 Anayasasından bağımsızdı ve gelecek anayasaya temel
hizmeti görecek olan esaslı fikirleri ilan etmekteydi. Ama bu halde, Bildirge,
dogmatik bir kapsamdan ziyade, felsefî bir kapsama sahipti. Veya Bildirge, tabiî
hukuk kavramlarını ifade ediyordu. Bunlar ise, pozitif hukuk kuralı etkililiğine
sahip hukukî düzenlemeler olarak kabul edilemezler.
Nihayet, Carré de Malberg, Anayasaya dahil edilse bile,
1789 Bildirgesinin hukukî değere sahip olamayacağını düşünmektedir. Zira, 1789
Bildirgesi, gerçek anlamda bir “haklar bildirgesi (déclaration de droits)”
değil, sadece bir “ilkeler bildirgesi (déclaration de
principes)” dir. Bildirge, hakim tarafından uygulanmaya elverişli olabilecek
hukuk kuralları koymaz. Bildirge, bireylere mahkemeler önünde ileri
sürebilecekleri sınırları açık seçik belirlenmiş haklar vermez. Belirsiz ve
genel ifadeler ile yetinir. Böylece bildirge zımnen tanıdığı bireysel hakları
tamamıyla yasama organının düzenleme yetkisine bırakır.
Böylece, Carré de Malberg şu sonuca varmaktadır: “1789
Bildirgesinin hâlâ yürürlükte olduğunu ispatlamak bir şeye yaramaz. Yasama
iktidarına ve hatta kurucu iktidara üstün bir yüksek kanun olarak yaşadığının
gösterilmesi, bu konuda 1875 Anayasasının susuşu nedeniyle, vatandaşların
haklarına ilişkin Meclislerin sahip olduğu koşulsuz gücü sınırlandıramaz.
Özetle, Carré de Malberg’in gösterdiği gibi,
1789 Bildirgesi, 1791 Anayasasının bir parçası idi. Dolayısıyla, bu dönemde,
1791 Anayasası ile aynı hukukî değere sahip idi. O halde, 1791 Anayasasının yok
oluşunun 1789 Bildirgesinin de yok oluşuna yol açtığı sonucuna varmak
gerekecektir. Diğer bir ifadeyle, Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet döneminde, 1875
Anayasasında kayıtlı olmayan 1789 Bildirgesinin, sadece anayasal veya
anayasaüstüsel değil, aynı zamanda bütün hukukî değerden mahrum olduğunu
söyleyebiliriz.
7. Türkiye’de Anayasa Mahkemesinin Bazı Kararlarında Savunulan
Anayasaüstülük Tezlerinin Eleştirisi
Her şeyden önce belirtelim ki, Türk Anayasa Mahkemesi söz
konusu kararlarda “çağdaş uygarlığın gerekleri” kavramını bir anayasa
değişikliklerini denetlemekte bir ölçü norm olarak kullanmamıştır. Yani anayasa
değişikliklerini bu gereklere aykırı gördüğü için değil, anayasanın
değiştirilemez olduğunu düşündüğü maddelerine aykırı gördüğü için iptal
etmiştir. Bu şu demektir ki, “çağdaş uygarlığın gerekleri” kavramı, Anayasa
Mahkemesi kararlarında obiter dictum olarak geçmektedir.
Dolayısıyla bu kavram, içtihad oluşturmaz; bağlayıcı değildir.
“Çağdaş uygarlığın gerekleri”
kavramı her ne kadar Anayasa Mahkemesi iptal kararlarına gerekçe oluşturmamış
olsa da, bu kavramın bir Anayasa Mahkemesi kararında geçmesi, ve özellikle de
anayasaüstü bir değer taşıdığının ileri sürülmesi eleştiriye açıktır.
Hüseyin Nail Kubalı
,
Coşkun San
,
Rona Serozan
ve Ekrem Serim
,
Anayasa Mahkemesinin bu görüşünü desteklemektedirler.
Örneğin Coşkun San’a göre, anayasayı değiştirme iktidarı
sadece anayasanın metininde yer alan sınırlara
değil, aynı zamanda “anayasa metninin dışında ve üstünde bulunan sınırlara”
da tâbidir.
Keza, Mehmed Akad
da, Anayasa Mahkemesinin “çağdaş uygarlığın
gerekleri” kavramını kullanmasını doğru bulmaktadır. Yazara göre, Anayasa
Mahkemesi kararları, “toplumun sosyo-ekonomik isterlerini karşılayacak, üstelik
ileriye dönük özlemleri de yanıtlayacak ipuçlarını da beraberinde getiriyor”.
Akad, çağdaş uygarlık kavramını, “zaman içinde sürekli değişime açık ve dinamik
bir kavram olarak” görmektedir.
Sonuç olarak yazara göre,
“Çağdaş uygarlık koşullarına dayalı bir devlet biçimi
kabullenen Anayasa Mahkemesinin böylece ileriye dönük bir sistem belirlediği ve
bu tabandan geriye dönüşü de yasakladığıdır. Böyle olunca, anayasaya ya da sosyo-ekonomik
yapıya getirilecek değişiklik önerilerinin yönü hep ‘Toplumsal Devlet modelini’
ileriye götürecek nitelikte olacak”.
Buna karşılık, Türk anayasa hukuku doktrininin çoğunluğu,
Anayasa Mahkemesi tarafından dile getirilen bu anayasaüstülük tezini şiddetle
eleştirmiştir. Birçok yazar, “çağdaş uygarlığın gerekleri” gibi kavramların
tanımlanmasının çok güç olduğunun altını çizmiştir.
Burhan Kuzu’nun isabetle belirttiği gibi, eğer Anayasa Mahkemesinin bu
anayasaüstülük tezi kabul edilirse, anayasaya uygunluk denetiminin bir
“yerindelik denetimi” haline gelebilir.
Keza, Erdoğan Teziç
’e göre de, Anayasa Mahkemesinin görüşü,
“pozitif bir temele dayanmamaktadır. Kurucu iktidar,
Anayasanın değiştirilebileceği kuralını açık ve seçik bir şekilde koymuş, bunun
dışında, istisnaî olarak, Anayasanın değiştirilemeyen maddesini de belirtmiştir.
Bu istisnanın genişletilmesine pozitif hukuk açısından hiç bir imkân yoktur.
Anayasanın 155. maddesindeki usullere uyulmak şartıyla, değiştirilemeyecek bir
hüküm yoktur”.
Dahası Teziç
’e göre, eğer Anayasa Mahkemesi bir anayasa
değişikliğini birtakım anayasaüstü ilkelere veya anayasanın ruhuna aykırı olduğu
gerekçesiyle iptal ederse, Mahkemenin, kurucu iktidarın da üstünde bir güç
haline gelecektir.
Kanımızca, Türk Anayasa Mahkemesinin kullandığı bu
anayasaüstü değerde bu “çağdaş uygarlığın gerekleri” kavramının belirsizliği
bir yana, bu kavramdan hiçbir şekilde hukukî bir sonuç çıkarılamaz. Zira bu
kavram bütünüyle maddî varoluştan yoksundur. Hukukî geçerliliğin birinci şartını
bile yerine getirmemektedir.
Sonuç: anayasaüstü ilkelerin hukuken geçersizliği
Böylece anayasaüstü prensiplerin varlığı yolundaki tezlerin
sırasıyla açıklamasını ve eleştirisini gördükten sonra, şimdi anayasaüstülük
sorununun genel bir değerlendirmesini yapacağız. Bu değerlendirme, pozitivist
hukukî geçerlilik anlayışına göre yapılacaktır. Diğer bir ifadeyle, burada
kendilerine anayasaüstü bir değer atfedilen prensiplerin hukuken geçerli olup
olmadıklarını araştıracağız.
Yukarıdaki birinci ve üçüncü bölümlerde gördüğümüz gibi bir
işlemin anayasa normu olarak hukuken geçerli olabilmesi için birtakım koşullar
vardı. Bunlar, ön koşullar, asıl koşul ve ek koşullar olarak üçe ayrılmaktaydı.
Ön koşullar, maddî varlık, normatiflik, hukukîlik ve anayasallık olmak
üzere dört tane idi.
Anayasa normlarının geçerliliğinin asıl koşulu ise, bu normların biçimsel
geçerliliği yani bir hukuk düzenine aidiyetiydi.
Bu şekilde geçerli olan anayasa normunun geçersizliğe düşmemesi için de iki
ek koşul gerekiyordu. Bunlardan birincisi hukuk düzeninin etkililiği, diğeri
ise bizzat o normun minimum etkililiği idi.
Şimdi kendilerine anayasaüstü bir değer atfedilen
prensiplerin bu koşulları yerine getirip getirmediklerini araştıralım. Bu
koşullardan birincisi ile, yani maddî varlık (existence matérielle)
koşulu ile işe başlayalım:
Yukarda anayasaüstülük taraftarlarının hepsinin anayasaüstü
prensiplerin varlığını kabul ettiklerini gözlemledik. Bununla birlikte, onlar,
anayasaüstü prensiplerin listesi konusunda hem fikir değillerdir. Her biri kendi
anlayışı doğrultusunda değişik bir liste düzenlemektedir. Aslında, bu farklılık,
bu prensiplerin gerçekte bütün maddî varoluştan mahrum olmalarından
kaynaklanmaktadır. Bu prensipler, bir somut taşıyıcıda, bir belgede yer
almazlar. Bu nedenle, bu anayasaüstü prensiplerin yer aldığı instrumentum’un
varlığını göstermek tamamen imkânsızdır. Bu prensipler nerede bulunmaktadır?
Onların içeriğini nereden, hangi belgeye, hangi dergiye bakarak öğrenebiliriz?
Bu sorulara herhangi bir cevap verilemez. Zira, bu prensipler herhangi bir yerde
yazmazlar.
Örneğin, temel hakların kurucu iktidarın iradesinden üstün
olduğu yolundaki Stéphan Rials’ın ilkesi nerede yazmaktadır? Veya insan onuruna
saygı ilkesinin kurucu iktidarı bile bağladığı yolundaki Serge Arné’nin ilkesi
nerede bulunmaktadır? Keza, anayasayı değiştirme iktidarının egemenliğin
devredilmezliği ilkesi ile bağlı olduğu yolundaki Olivier Beaud’nun ilkesi
geçerliliğini nereden almaktadır?
Stéphane Rials ve Serge Arné belki, “insanın kalbinde veya
tabiatta” diye cevap vereceklerdir! Olivier Beaud ise belki bize, “egemenliğin
sistematik ve kurucu niteliğinde (dans
la nature systématique et fondatrice de la souveraineté)” diye
cevap verecektir. Ama her halükârda, bize bir belge gösteremeyeceklerdir. Bu
prensipler, pozitif değildir; en azından insan iradesi tarafından
konulmamışlardır. Oysa bizim izlediğimiz pozitivist anlayışa göre, yukarıda
birinci bölümde, “normatiflik” şartını incelediğimiz başlık altında gördüğümüz
gibi,
hukuk normu bir beşerî ürün (création humaine) dür. Yani, yetkili beşerî
irade tarafından konulmamış bir şey, hukuk normu olamaz.
Aslında, “anayasaüstü normlar
” bizatihi tabiî hukukçu yazarlar tarafından
konulmuşlardır. Böylece bu yazarlar, sadece olağan yasakoyucunun değil,
aynı zamanda anayasaüstülük teorileri sayesinde, aslî kurucu iktidarın yerine
de koymuşlardır.
Dahası, anayasaüstü prensiplerin objektif yoklukları,
bizatihi onların tanımından kaynaklanmaktadır. Zira bu prensipler, yukarıda
görüldüğü gibi, anayasanın üstünde bir değere sahip, ama anayasa tarafından
ifade edilmemiş prensipler olarak tanımlanmıştır. Böylece, anayasaüstü değerde
oldukları iddia edilen bu prensipler, sadece, “anayasa-dışı (extra-constitutionnel)”
değil, aynı zamanda “metin-dışı (extra-textuel)”dırlar. Dolayısıyla,
bizim hukukî geçerlilik anlayışımıza göre, bu prensipler sadece anayasaüstü
değerden değil, aynı zamanda tüm hukukî değerden de mahrumdurlar.
Kısacası, kendilerine “anayasaüstü” denen prensipler, maddî
varoluştan mahrumdurlar; dolayısıyla, hukukî geçerliliğin ön koşullarından
ilkini yerine getirememektedirler. Bu nedenle, madden mevcut olmayan bu
prensipler, herhangi bir hukukî değere sahip olamazlar.
Sonuç olarak, kanımızca,
“anayasaüstü değerde hukuk normları” diye bir şey mevcut değildir. “Anayasaüstü”
sıfatı ile nitelendirilen prensipler, maddî varoluştan ve dolayısıyla, tüm
hukukî değerden mahrumdurlar.
***
Son olarak şuna işaret edelim ki, bazı prensiplerin
anayasaüstülüğü tezi, sanıldığı gibi masum bir doktrinal spekülasyon değildir.
Bu tezin iki pratik sonucu vardır. Eğer bazı prensiplerin anayasaüstülüğü
kabul edilirse, bir kere kurucu iktidarın anayasa yapma ve anayasayı
istediği gibi değiştirme yetkisi sınırlandırılmış olacaktır. İkinci olarak
eğer Anayasa Mahkemesi anayasaüstü değer taşıyan birtakım prensiplerin
bulunduğuna inanırsa, bu prensiplere aykırı gördüğü kanunları, hatta anayasa
değişikliklerini iptal edebilecektir. Bazı prensiplerin anayasaüstülüğünü
savunan yazarlar, bu savundukları prensiplerin içeriğinin ne kadar yüce, ne
kadar kutsal olduklarının altını çizerler. Ama her nedense teorilerinin
yukarıdaki iki pratik sonucunu görmezden gelirler. Anayasaüstülük teorisinin bu
iki pratik sonucunun da vurgulanması gerekir. Çünkü birinci sonuç anayasal
sistemimize tamamen aykırıdır; ikinci sonuç ise ülkede devrim yapılması anlamına
gelir.
Zira, birtakım prensiplerin anayasaüstülüğü kabul edilirse,
Türkiye’deki kurucu iktidar, artık 12 Eylül askerî müdahalesi ertesinde ortaya
çıkan ve seçmenlerin çoğunluğu tarafından halkoylaması ile onaylanan kurucu
iktidar olmaktan çıkacak; bu prensipleri kim açıklıyorsa, o kurucu iktidar
olacaktır. Bu prensiplerin cazibesi ortadadır: Onları ifade eden kişi, bir
ihtilâl yapan kişi kadar otorite sahibi olacaktır.
Birtakım prensiplerin anayasaüstülüğü savunan teorinin
ikinci pratik sonucu ise Anayasa Mahkemesine bu sözde prensiplere aykırı
olan kanunları, hatta anayasa değişikliklerini iptal ettirtmektir. Eğer bir gün
Anayasa Mahkemesi, kendisine bu yönde yapılan telkinlere kapılır ve bir kanunu
1982 Anayasasında yazmayan bir prensibe dayanarak iptal ederse, hatta daha da
ileri giderek, bir anayasa değişikliğini böyle sözde anayasaüstü prensibe aykırı
olduğu gerekçesiyle iptal ederse, o gün Anayasa Mahkemesi, meşruluğunu
yitirecektir. Böyle bir durumda, Anayasa Mahkemesi sadece yasama iktidarını
değil, aynı zamanda kurucu iktidarı da gasbetmiş olacaktır. Diğer bir ifadeyle,
Anayasa Mahkemesi kurulmuş bir organ olmaktan çıkacak, kurucu bir organ haline
gelecektir. Anayasa Mahkemesi üyeleri de o gün ellerine aslî kurucu iktidarı
geçirmiş olacaklardır. Aslî kurucu iktidarın kullanılması, hukukî anlamda devrim
demektir. Şüphesiz bir hukuk düzeni, devrimin tersidir; ona imkân tanımamalıdır.
Türkiye’de bazı prensiplerin anayasaüstülüğü teorisi
kullanılarak, Anayasa Mahkemesine zaman zaman bu yönde telkinlerde
bulunulmaktadır. Türk Anayasa Mahkemesi bu telkinlere şimdiye kadar
kapılmamıştır. Bundan sonra da kapılmaması arzu edilir.
Beşinci Bölüm
Anayasa Normları Arasında
Hiyerarşi sorunu
Dördüncü bölümün “giriş”inde belirtildiği gibi,
anayasa normları arasında hiyerarşi
tezine göre aralarında sıralama yapılan
normlar, anayasal bir temele sahiptir. Diğer bir ifadeyle, burada
inceleyeceğimiz tezler, kaynaklarını anayasal metinlerde bulan normlar arasında
bir derecelendirme öngörür.
Böylece, biri diğerine göre, derecelendirilen normların hepsinin temeli anayasal
değerde bir metinde bulunmaktadır.
Dolayısıyla, bu normlar, pozitif bir varlığa sahiptir. Özetle, anayasa içi
hiyerarşide kendilerine üst bir değer atfedilen normları şu iki unsur ile
tanımlıyoruz: Anayasanın diğer normlarından üstün bir değer ve
anayasal köken.
Biz burada anayasa normları arasında bir hiyerarşinin
varlığını savunan değişik tezlerin ilk önce açıklamasını, sonra da eleştirisini
yapacağız.
Anayasa normları arasında hiyerarşi sorunu Georges Vedel tarafından belirli
bir mizahla şu şekilde açıklanmıştır:
“Anayasal metinlerde kaynağını bulan normlar arasında
anayasa yargıcının belirli bir hiyerarşi bulup bulmadığı ve yargıç için birinci
derecede normlar, ikinci derece normlar veya üçüncü derecede normlar olup
olmadığı sorusu sorulabilir. ‘Bütün insanlar eşittir; ama bazı insanlar
diğerlerine göre daha eşittir” şeklindeki meşhur şaka taklit edilerek
‘Anayasanın bütün yazılı kuralları anayasaldır; ama bazıları diğerlerinden daha
anayasaldır” denilebilir mi”?
Bazı yazarlar bu soruya olumlu cevap vermektedirler. Onlara
göre, anayasa normları arasında belirli bir hiyerarşi vardır. Onlar anayasanın
hükümlerinin değişik değerde olduklarını düşünmektedirler. İçerikleri bakımından
temel nitelikte görülen bazı normların diğerlerinden üstün oldukları iddia
edilmektedir.
Böylece bu teze göre, hiyerarşide en üst basamağa
yerleştirilen hükümler, anayasa değişikliklerine sınır oluştururlar. Diğer bir
ifadeyle, Georges Vedel’in belirttiği gibi, bu yazarlara göre, “anayasada öyle temel
prensipler vardır ki, gelecekteki kurucu iktidarın etkisinden uzaktır”.
Maddî planda, onlara göre, önemleri nedeniyle, anayasa değişikliğinden muaf
hükümler olabilecektir. Dolayısıyla, bu hükümler, sadece yasama iktidarı
karşısında değil, aynı zamanda kurucu iktidar karşısında da dokunulmaz
olacaklardır.
Böylece doktrinde bazı yazarlar, temel hakların sert
çekirdeğine ilişkin anayasa hükümlerinin diğerlerine nazaran üstün bir değerde
olduklarını düşünmektedirler (A). Diğer bazı yazarlar ise, millî egemenliğe
ilişkin anayasa hükümlerinin diğerlerine üstün geldiği kanısındadırlar (B).
A. Temel Hakların Sert Çekirdeği
ne İlişkin Anayasa Hükümlerinin Diğerlerine Nazaran Üstünlüğü Tezi (“Birinci
Derece” Temel Hakların Varlığı Tezi)
Doktrinde temel hakların değerinin aynı olmadığını düşünen
yazarlar vardır. Onlara göre, “bazı temel haklar, diğerlerinden ‘daha temel’dir”.
Böylece, bu anlayışta, birinci derece, ikinci derece, vb. temel haklar vardır.
Dolayısıyla, bu görüşte olan yazarlar, birinci derece temel haklara ilişkin
anayasal hükümler ile diğerleri arasında bir hiyerarşi kurmaktadır. Bu nedenle,
onlara göre, çatışma halinde, birinci derece temel haklara ilişkin olan anayasal
hükümler diğerlerine galip gelmelidir. Buna göre, anayasa değişikliği ile
konulan bir norm, birinci derece temel haklara ilişkin olan anayasal hükümlere
aykırı olmamalıdır. Bu halde, birinci derece temel haklara ilişkin olan anayasal
normlar, anayasa değişikliklerinin sınırını oluşturur.
Fransa’da bu görüşü savunan yazarlar, Fransız Anayasa
Konseyinin içtihadında temel haklar arasında bir maddî hiyerarşi kabul
ettiğini düşünmektedir. Bu yazarlar, Anayasa Konseyinin, temel haklara
içerikleri bakımından değişik bir koruma ve teminat sağladığına inanmaktadır.
Örneğin, Bruno Genevois
Fransız Anayasa Konseyinin temel hakların maddî hiyerarşisini kurduğunu
düşünmektedir.
Bu yazara göre, 1789 Bildirgesi tarafından ifade edilen hakların hepsi aynı
düzeyde teminat altına alınmamıştır.
Bruno Genevois
ayrıca, temel haklar arasında hiyerarşi kurmak için değişik ölçütler
önermektedir: “Açık-seçiklik derecesi”, “hakkın istisnalar ve yumuşatmalar
içerip içermediği hususu”, “hakka baskın kanının bağlılık derecesi”.
Bu gibi ölçütlerden hareketle, Genevois, en iyi korunan özgürlüklerin, kişi
hürriyeti, düşünce ve basın özgürlüğü olduğunu düşünmektedir.
Gerçekten, Georges Vedel’in gözlemlediği gibi, bu şu anlama gelir: “Bazı ilkeler
ve haklar yargıç için, ikinci veya üçüncü derecede iken, bazı ilkeler ve haklar
ise birinci derecede olacaktır. Böylece adım adım, birçok hiyerarşize kategori
halinde temel hakların bir nevi sınıflandırılmasına varılacaktır”.
Keza, Dominique Turpin
, görünüşte biçimsel bir hiyerarşileştirmenin
ötesinde, “gerçekte maddî bir hiyerarşileştirme (une hiérarchisation en
réalité matérielle)”nin varlığına inanmaktadır.
Ona göre, aslında değişik anayasal hükümler arasında değer eşitliği mevcut
değildir.
Örneğin Turpin’e göre, 1789 Bildirgesinin hükümleri tek bir kategori içine
yerleştirilemez. Bunlardan bazıları, yasama organı tarafından uygulamaya
konulmaya ihtiyaç gösterir. Buna karşılık, Bildirgenin 1 ve 2’nci maddeler
Keza Stéphane Rials
, “diğer anayasal prensipler karşısında,
özgürlüğün, –dolayısıyla 1789 Bildirgesinin 2’nci maddesinin– üstünlüğünü
tanımanın en uygun yol olduğunu” düşünmektedir.
Louis Favoreu
ise, 1789 Bildirgesi, 1946 Anayasasının
Başlangıcı ve 1958 Anayasası arasında biçimsel bir hiyerarşinin bulunduğunu
kabul etmemektedir. Bununla birlikte, Favoreu, anayasal yargıç tarafından
sağlanan koruma bakımından değişik hak ve özgürlükler arasında bir ayrım yapılıp
yapılamayacağını sormaktadır.
Böylece Favoreu “birinci ve ikinci derece özgürlükler arasında” bir ayrım yapılmasını önermektedir.
Ve o, bu noktadan hareketle, kişi hürriyetini, dernek, basın ve öğrenim
özgürlüklerini birinci sıraya yerleştirmektedir.
Ona göre, bu dört özgürlük, şu üç noktada kuvvetlendirilmiş bir korumadan
yararlanır:
Bu özgürlükler için bir kere, yasama tarafından ön izin tekniği getirilemez.
İkinci olarak, bu özgürlükler söz konusu olduğunda, yasama organı sadece bunlara
sağlanan korumayı güçlendirmek ve artırmak için müdahale edebilir.
Nihayet, ülkenin bütününde, bu özgürlükler aynı şekilde uygulanmalıdır.
Böylece birinci ve ikinci derece özgürlükler arasında bir
ayrım ihdas eden değişik tezleri görmüş bulunuyoruz. Burada gerçekten bu
özgürlükler arasında “hukukî” anlamda bir hiyerarşinin olup olmadığı sorusu
sorulabilir. Zira, bu yazarların arasında, Louis Favoreu
veya Bruno Genevois
gibi bazıları, kategorik olarak anayasallık bloğunun bileşenleri arasında bir
hiyerarşinin varlığını reddetmektedirler. Bu nedenle, bu hiyerarşi Bruno
Genevois tarafından, “şeklî hiyerarşi”den farklı olarak,
“maddî hiyerarşi” olarak isimlendirilmektedir.
Keza Louis Favoreu de, “maddî hiyerarşi” olarak isimlendirilse bile, bu
hiyerarşinin gerçek anlamda bir hiyerarşi olmadığını belirterek,
hiyerarşiden değil, “birinci derece özgürlükler” ve “ikinci derece
özgürlükler”den bahsetmektedir.
Fakat, kanımızca, anayasal normlar arasında bu yazarlar biçimsel bir hiyerarşi
kurmasalar da, bu tez sonuç olarak aynı kapıya çıkmaktadır. Zira, Georges
Vedel’in isabetle belirttiği gibi, bu anlayışta “kamu özgürlüklerinin
derecelendirilmiş birçok kategoride tasnifine adım adım yaklaşılır”.
Gerçekten de, bizim için belirleyici olan şey, bu tezin
mantığına göre, çatışma halinde birinci derecede yer alan temel haklar,
diğerlerine galip gelecek olmalarıdır. Böylece, anayasayı değiştirme iktidarının
birinci derece temel haklara aykırı bir anayasal norm koyması halinde, anayasal
yargıç birinci derecede temel haklara öncelik verecektir. Açıktır ki, bu
anayasal normlar arasında biçimsel hiyerarşi kuran tezler ile aynı etkiyi
doğurmaktadır. Kısacası, bu anlayışta, birinci derecede yer alan temel haklar,
anayasa değişikliklerine sınır oluştururlar. Neticede, birinci derece temel
haklar, pratikte anayasayı değiştirme iktidarının yetkisi dışında kalacaktır.
Bu sonuç, Robert Badinter’in şu iddiasında çok açık bir
şekilde izlenebilir: “Bizim anayasal sistemlerimizde, kurucu iktidarın
ortadan kaldıramayacağı dokunulmaz özgürlükler vardır. Sadece
bu kutsal çekirdeğe ait olmayan haklar değiştirilebilir”.
Daha ileri giderek Maryse Baudrez
, “doğası gereği insan haklarına
ilişkin olan her anayasal hükmün özü itibarıyla ‘değiştirilemez’”
olduğunu iddia etmiştir.
Bazı yazarlar anayasanın millî egemenliğe ilişkin
hükümlerinin, diğer hükümlere nazaran üstün bir değere sahip olduklarını
düşünmektedir.
Örneğin, Léo Hamon
, anayasada üzerinde değişiklik yapılması
mümkün olmayan prensiplerin var olduğunu düşünmektedir.
Ve ona göre, millî egemenlik böyle prensipler kategorisine girmektedir.
Léo Hamon, belirtmektedir ki, millî egemenliği kaldıran ya da onu sakatlayan bir
parlâmento, Fransızlar arasında din, ırk ve sınıf itibarıyla ayrımlar yaratmayı
iddia eden bir parlâmento gibi tehlikeli bir şekilde davranmış olur.
Olivier Beaud,
daha sistematik bir şekilde, anayasa normları arasında, onların halkın
egemenliğine dokunup dokunmaması itibarıyla bir derecelendirme yapılmasını
önermektedir.
Beaud, halkın egemenliğine ilişkin anayasa hükümlerine, anayasal normlar
hiyerarşisinde yüksek bir yer vermektedir.
Dolayısıyla, bu hükümler, anayasayı değiştirme iktidarı karşısında dokunulmaz
hale gelmektedir.
Olivier Beaud
ilk önce, “Anayasanın bir maddesinin
diğerine, veya millî egemenlik gibi bir anayasal prensibin diğer bir anayasal
prensibe üstünlüğünün olamayacağı”
şeklindeki hâkim doktrini eleştirmektedir. Beaud, böyle bir akıl yürütmede,
millî egemenliğin, anayasa değiştirme usûlüne göre konan herhangi bir anayasal
hükümden daha fazla değere sahip olamayacağına inanmaktadır.
Olivier Beaud
, millî egemenliğin “Anayasanın dokunulmaz
unsuru (élément intangible de la Constitution)”
olduğunu belirtmektedir. Ona göre, egemenlik kayıtları, anayasayı değiştirme
iktidarı tarafından değil, sadece, kurucu iktidar
tarafından kaldırılabilir. Zira, bir egemenlik işlemi ancak bir başka kurucu
işlem ile yıkılabilir. Anayasa değişikliğinin millî egemenlik ilkesi engelini
kaldırmaya yetmemesinin nedeni, bu ilkenin anayasanın değiştirilemeyecek
hükümlerinden biri olarak yorumlanmasıdır. Millî egemenlik ilkesinde mündemiç
“devlet egemenliği (souveraineté de l'Etat)”, anayasanın
makul ve sistematik bir yorumundan çıkarılan zımnî ve otonom bir sınırlandırma
oluşturur.
Böylece Beaud’ya göre, egemenlik kayıtları, anayasa
değişikliklerinin maddî sınırlarına dahildir. Bu kayıtlar arasında, sadece millî
egemenlik değil, aynı zamanda, millî egemenliğin ön koşulu olan devletin
egemenliği de bulunur. Egemenlik kayıtlarının bir parçası olan devletin
egemenliği o halde anayasanın dokunulmaz bir parçasıdır.
Bizzat Olivier Beaud
tarafından belirtildiği gibi, kendisinin
tezi, bazı anayasa hükümlerinin diğerlerine üstünlüğünün hukuken tanınması
amacına yöneliktir.
Ve ona göre, bu üstün olan hükümler, yukarda görüldüğü gibi, millî egemenliğe
ilişkin olanlardır. Kısacası, millî egemenliğe ilişkin anayasa hükümleri
anayasayı değiştirme iktidarı karşısında dokunulmazdırlar.
Bu tezlere yöneltilen eleştirileri görmeden önce, bir ön
saptama yapalım ve “hiyerarşi” teriminden ne anlaşılması gerektiğini
açıklayalım.
Hiyerarşinin Tanımı.- Bilindiği
gibi, Kelsenci hukuk anlayışında, hukuk düzeni, hepsi aynı düzeyde yer alan
hukuk normları sistemi değil; ama üst üste birçok kattan oluşmuş bir yapı, bir
piramit, hukuk normları düzeylerinden ya da katlarından oluşmuş bir hiyerarşidir.
Ve diğer yandan, yukarda görüldüğü gibi, bu anlayışta, bir norm, ancak bir üst
normun öngördüğü şekilde yaratılmışsa geçerlidir. Böylece, hiyerarşinin her
katı, geçerliliğini bu hiyerarşinin bir üst katından almaktadır.
Diğer bir ifadeyle, Kelsen’e göre, bir norm, kendi yaratılmasını düzenleyen
norma uygun değilse, geçerli bir norm olarak kabul edilemez”.
Jean-Marie Auby
’nin saptadığı gibi, Kelsenci hiyerarşi
anlayışı ve Kelsen’in bu anlayıştan çıkardığı sonuçlar kabul edilmese bile,
hiyerarşi olgusunun pozitif hukukta mevcut olduğunu kabul etmek gerekir. Kamu
otoritelerinin normatif yetkileri bu organların hiyerarşideki yetkilerine göre
değişmektedir ve bundan “statik” bir hiyerarşi ve bir normlar
kademelenmesi ortaya çıkmaktadır. Bu sistemde, bazı normlar, diğerlerine göre
alt normlardır. Bu şu anlamdadır ki, bu normlar diğerleriyle uygunluk halinde
konulmamışlarsa geçerli değillerdir. Bu sistemde, bazı normlar ise diğerlerine
göre üst normlardır. Bu şu anlama gelir ki, diğerleriyle çatışmaları halinde, bu
üst normlar tercih edileceklerdir. Bu altlık ve üstlük durumları, bir hukuk
düzeninde tutarlı ve devamlı bir hiyerarşi olmasa da, en azından, hiyerarşik
katların kurulmasına izin verir.
Kelsenci anlayışı izleyerek biz, normlar arasındaki
hiyerarşiyi, normlar arasında bir geçerlilik ilişkisi olarak
tanımlıyoruz. Böylece, eğer iki norm arasında bir hiyerarşi varsa, bu alt
derecedeki normun geçerliliğini üst derecedeki normdan aldığı anlamına gelir.
Diğer bir ifadeyle, üst norma uygun değilse alt norm geçerli değildir.
Dolayısıyla, iki norm arasında çatışma halinde, eğer onlar hiyerarşide değişik
derecelerde yer alıyorsa, biri diğerine tamamıyla tercih edilecektir, yani üst
norma aykırı olan alt norm, tamamıyla yargıç tarafından geçersizleştirilecektir.
Buna karşılık, eğer bu normlar aynı derecede yer alıyorsa, yargıç bunları
yorumla uzlaştırmaya çalışacaktır.
Sonra bu tezlerin yanlış bir yorumunu yapmamak için,
“gerçek anlamda hukukî hiyerarşi
” ile “saf ahlâkî veya siyasî hiyerarşi
” arasında bir ayrım yapmak gerekir.
Hukukî hiyerarşi biri
diğerine göre sıralanan normlar arasındaki geçerlilik ilişkisine göre tanımlanan
hiyerarşidir. Bunu önceki paragraflarda açıkladık. Bu nedenle buna geri
dönmüyoruz.
Bununla birlikte, anayasal normlar arasında, tamamıyla
ahlakî veya siyasî bir hiyerarşinin var
olduğu da düşünülebilir. Zira Georges Vedel’in belirttiği gibi, aynı değerdeki
tüm hükümler, ne aynı öneme, ne de aynı ahlakî ve siyasî saygınlığa sahiptir.
Örneğin, bu açıdan denilebilir ki, Fransa’da basının sansür edilmesini
yasaklayan hüküm (1789 Bildirgesi, m.11), milletvekilliği ile bakanlık görevinin
aynı kişide birleşmesini yasaklayan hüküm (1958 Anayasası, m.23) den daha
önemlidir.
Türkiye’den bir örnek vermek gerekirse denilebilir ki, 1982 Anayasasının millî
egemenlik ilkesine ilişkin olan 6’ncı maddesi, ormanlara ilişkin olan 169’uncu
maddesinden daha önemlidir.
Ama burada eleştirilecek olan tezler, anayasa normları
arasında önem bakımından, ahlakî ve siyasî saygınlık bakımından
farklar olduğunun altını çizmekle yetinmezler; daha ileri giderek, bu normlar
arasında bir hukukî hiyerarşinin olduğunu da iddia ederler. Yani bu
tezlerin savunucularına göre, çatışma halinde, üst anayasal normlar, alt
anayasal normlara galip gelmelidir. Böylece, anayasa değişikliği ile konan bir
anayasa normunun geçerli olması için birinci derece anayasal normlara uygun
olması gerekir. Diğer bir ifadeyle, anayasayı değiştirme iktidarı tarafından
konan bir norm, birinci derece normlara aykırı ise, geçerli bir anayasa normu
olamaz.
Kısacası, burada eleştirilecek olan tezler, şu ya da bu
anayasa normu arasında sadece ahlâkî ve siyasî bir hiyerarşi değil, aynı zamanda
hukukî bir hiyerarşi de kurmaktadırlar. Burada eleştirilecek olan şey bu
tezlerin bu ikinci veçhesidir.
***
Burada ilk önce bu tezlerin genel bir eleştirisini, sonra
da bu tezlerin her birine yöneltilen özel eleştirileri göreceğiz.
Kanımızca, anayasa normları arasında hiyerarşi yoktur.
Zira, biz hiyerarşiyi, normlar arasında geçerlilik ilişkisi olarak
belirlediğimize göre, eğer değişik anayasa normları arasında hiyerarşi varsa, bu
normlardan birileri diğerlerinden geçerliliklerin almalıdırlar. Oysa bilindiği
gibi, anayasal değerde tüm normlar geçerliliklerini tek bir işlemden, kurucu
işlemden alırlar. Örneğin 1982 Türk Anayasasının bütün normları geçerliliklerini
7 Kasım 1982 tarihli halkoylamasından almaktadır. 1958 Fransız Anayasasının
normları ise geçerliliklerini 1958 kurucu referandumundan almaktadır. Diğer bir
ifadeyle hukukî geçerlilikleri açısından, anayasal normlar arasında herhangi bir
hiyerarşi ihdas edilemez. Tüm anayasal normlar aynı kurucu iktidar tarafından
konulmuştur ve anayasanın kendi belirlediği değiştirme usûlüne uygun olarak
değiştirilebilirler veya ilga edilebilirler. Dolayısıyla, anayasal normlar,
birbirlerine nazaran, ne geçerlilik, ne de hukukî güç bakımından farklılaşırlar.
Diğer bir ifadeyle, Georges Vedel
’in belirttiği gibi, temel olduğu düşünülen
bir anayasal hükmün değiştirilmesi, sıradan görülen bir hükmün değiştirilmesi
için gereken usulden farklı bir usûl gerektirmemektedir.
Şimdi bu yukarıda gördüğümüz tezlerin eleştirisine tek tek
geçebiliriz.
1. Temel Hakların Sert Çekirdeği
ne İlişkin Anayasal
Hükümlerin Üstünlüğü (“Birinci Derece” Temel Hakların
Varlığı) Tezinin Eleştirisi
Hatırlanacağı üzere, bazı yazarlara göre, içerikleri
itibarıyla temel haklar arasında bir hiyerarşi vardır. Onlara göre, birinci ve
ikinci derece temel haklar vardır. Çatışma halinde, birinci derece temel haklara
ilişkin anayasal hükümler, diğerlerine üstün gelir. Dolayısıyla, anayasa
değişikliğiyle konulan bir norm, birinci derece temel haklara ilişkin norma
aykırı olmamalıdır.
Yukarıda daha önce gözlemlediğimiz gibi, bu tez
taraftarlarından bazıları anayasal normlar arasında biçimsel değil,
sadece maddî bir hiyerarşinin varlığını ileri
sürseler bile, tezleri, sonuç itibarıyla gerçek anlamda hukukî hiyerarşi ihdası
ile aynı sonucu doğurmaktadır. Zira, bu tez, maddî hiyerarşiden hukukî bir sonuç
çıkarmaktadır. Bazı temel haklar anayasa değişikliğinden varestedir.
Kanımızca, böyle bir hiyerarşi kaçınılmaz olarak maddî
anayasa anlayışı
nın kabulünü gerektirecektir. Oysa, yukarıda
birinci bölümde açıklandığı gibi,
pozitif hukuk açısından geçerli olan anayasa anlayışı, biçimsel anayasa
anlayışıdır. Ve bu anlayışta, belirleyici olan şey, hükümlerin içeriği değil,
şeklidir. Anayasanın şeklî tanımına göre ise, anayasanın bütün hükümleri, aynı
metinde yer alan kurallar olarak, aynı hukukî değere sahiptir. Buna göre,
birinci derecede yer alan bir özgürlüğe ilişkin hükmün değiştirilmesi, ikinci
derecede yer alan bir hükmün değiştirilmesinden farklı bir usûl gerektirmez.
Jean-Yves Chérot,
Bruno Genevois tarafından ortaya atılan maddî hiyerarşi kavramını
şu şekilde eleştirmektedir: Yargıç tarafından anayasal haklara sağlanan koruma
farklılığı, bu hakları teminat altına alan anayasa hükümlerinin içeriğine
ilişkindir. Özgürlüklerin anayasa tarafından korunması, onların aynı şekilde
korunduğu anlamına gelmemektedir. Korunma düzeyleri açısından, özgürlükler
arasında kurulan hiyerarşi, anayasa normlar arasında bir hiyerarşi olduğu
anlamına gelmez. Böyle bir durumda, anayasal normlar arasında değil, koruma
normları arasında bir hiyerarşi vardır. Örneğin, Fransa’da basın özgürlüğü
konusunda ön izin yasağı prensibi anayasal değerde iken, mülkiyet hakkına
ve teşebbüs hürriyetine ilişkin bir düzenleme yasal değerdedir.
Eğer temel haklar arasında bir çatışma varsa, Georges
Vedel’in gösterdiği gibi, onların arasında hiyerarşik bir sıralamaya gitmemek;
ama onları uzlaştırmak gerekir.
Bu tezin taraftarlarının birinci derece temel hakların
listesi konusunda hemfikir olmadıklarını gözlemlemek gerekir. Dominique
Rousseau’nun haklı olarak gözlemlediği gibi,
bilimsel olmak için bu teorinin taraftarları, her şeyden önce, diğerlerine göre
daha çok korunan hakların listesi üzerinde uzlaşmaları gerekir. Bruno Genevois bu hiyerarşinin
doruğuna, kişi hürriyetini, düşünce ve kanaat hürriyetini koymaktadır;
oysa Louis Favoreu, buradan düşünce ve kanaat özgürlük atmakta, dernek
özgürlüğünü ve öğrenim özgürlüğünü ilave etmektedir;
Dominique Turpin ise, hiyerarşinin doruğuna, insanın tabiî ve zamanaşımına uğramaz
haklarının bütününü, özgürlüğü, mülkiyeti, güvenliği ve baskıya karşı direnme
hakkını yerleştirmektedir.
Özel bir anayasal teminattan yararlanan konular üzerindeki bu anlaşmazlık, bu
teorinin otoritesine ve kalitesine zarar vermektedir. Zira, bu husus, bu
teorinin yapısında olan sübjektifliği açıkça gözler önüne sermektedir.
Nihayet, belirtelim ki, anayasada yer alan temel hak ve
özgürlükler arasında bir hiyerarşi olduğu tezi anayasal içtihatlar tarafından
doğrulanmamıştır.
Fransız Anayasa Konseyi, temel haklar arasında çatışma
halinde, mümkün olan en iyi dengeyi bulmak için bu hakları uzlaştırmaya
çalışmaktadır.
Diğer bir ifadeyle, Georges Vedel’in gözlemlediği gibi, haklar, özgürlükler,
prensipler arasında çatışma halinde, bunların içinden birini veya bazılarını
diğerlerinden bazılarına veya birine feda etmemektedir. Oysa değişik dereceler
söz konusu olsaydı bunu normal olarak yapmalıydı.
O halde, Fransız Anayasa Konseyinin anayasa normları arasında hiyerarşi
kurmadığı sonucuna varılabilir.
İlk önce şunu açıkça belirtmek gerekir ki, anayasa normları
arasında onların millî egemenliğe ilişkin olup olmaması itibarıyla hiyerarşi
kuran tez, Fransa’da 1992’de Maastricht Andlaşmasının onaylanması ve
Anayasa ile bu Andlaşma arasındaki aykırılığın giderilmesi amacıyla yapılan
anayasa değişikliği üzerine yapılan tartışmalar esnasında ileri sürülmüştür. Bu
tartışmada ileri sürülen bu tezin amacı, millî egemenlik ilkesinin anayasayı
değiştirme iktidarının yetkisi dışında olduğunu göstermek ve böylece, anayasa
değişikliğini engellemek idi.
Yukarıda belirtildiği gibi, bu tezin savunucularına göre,
anayasanın millî egemenliğe ilişkin hükümleri diğerlerine nazaran üstün bir
değere sahip idi. Dolayısıyla bu hükümler, sadece yasama iktidarı karşısında
değil, aynı zamanda anayasayı değiştirme iktidarı karşısında da dokunulmaz
niteliktedir.
Yukarıda diğer tezlere yöneltilen eleştiriler, bu teze de
yöneltilebilir. Bu tezleri ayrıntılarıyla tekrarlamadan denilebilir ki, millî
egemenlik ilkesi anayasal değerde bir ilkedir. Onun değeri 1958 Fransız
Anayasasının 3’üncü maddesinden çıkmaktadır. Ve biçimsel anayasa anlayışında,
anayasanın bazı maddeleri anayasanın diğer bazı maddeleri karşısında üst bir
değere sahip olamaz. Dolayısıyla, bu madde de (1958 Fransız Anayasası, m.3)
anayasanın tüm diğer maddeleri gibi anayasayı değiştirme iktidarı tarafından
değiştirilebilir. Buna göre, millî egemenliği düzenleyen anayasa maddesi de,
anayasanın değiştirilemez bir hükmü değildir ve anayasa değişikliklerine bir
sınır oluşturmaz.
Nihayet belirtelim ki, millî egemenlik ilkesinin
(1958 Fransız Anayasası, m.3 ve 1789 Bildirgesi, m.3) diğer anayasal hükümlere
nazaran üstün olduğu ve dolayısıyla anayasayı değiştirme iktidarı karşısında
dokunulmaz olduğu tezinin yanlışlığı, Fransız anayasal pratiği tarafından
kategorik olarak ispatlanmıştır. Zira, 1958 Fransız Anayasasına 25 Haziran 1992
tarihli anayasa değişikliği ile eklenen 88-2 ve 88-3 maddeler açıkça millî
egemenlik ilkesini düzenleyen Anayasanın 3’üncü maddesine aykırı hükümler
taşıyordu. Fransız Anayasa Konseyi 2 Eylül 1992 tarihli kararında böyle bir
aykırılığın olabileceğini teyid etmiştir. Anayasa Konseyi Maastricht
Andlaşmasının Anayasanın 3’üncü maddesine uygun olmadığı savı karşısında,
“bir yandan, anayasal metnin 7, 16 ve 189’uncu
maddenin 4’üncü maddenin 4’üncü fıkrasından çıkan anayasanın değiştirilemeyeceği
dönemlere ilişkin sınırlamalar ve diğer yandan ‘hükûmetin cumhuriyetçi biçiminin
anayasa değişikliği konusu yapılamayacağını’ öngören 89’uncu maddenin 5’inci
fıkrasının hükmüne saygı kaydıyla, kurucu iktidar egemendir; uygun olduğunu
düşündüğü biçimde, anayasal değerdeki hükümleri ilga etmek, değiştirmek ve
tamamlamak onun elindedir. Keza, kurucu iktidarın, anayasal değerde bir prensibe
veya kurala aykırı hükümleri Anayasa metnine ithal etmesini engelleyecek bir şey
yoktur. Ve keza bu aykırılık sarih olabileceği gibi, zımnî de olabilir”.
Görüldüğü gibi, Fransız Anayasa Konseyi,
kurucu iktidarın (burada “tali kurucu iktidar” söz konusudur)
kullanılmasında uyulması gereken sınırlamalar olarak, 1958 Fransız Anayasasının
3’üncü maddesini veya 1789 Bildirgesinin 3’üncü maddesini değil, ama 7, 16
maddeler ile ve 89’uncu maddenin 4 ve 5’inci fıkrasını zikretmektedir. Diğer bir
ifadeyle, Anayasa Konseyi, millî egemenlik ilkesini
anayasa değişikliklerine bir sınır olarak görmemektedir. Buna göre, anayasayı
değiştirme iktidarı, millî egemenliği düzenleyen 1958 Fransız Anayasasının
3’üncü maddesini değiştirebilir veya bu maddeye aykırı düzenlemeler yapabilir.
Bu, anayasayı değiştirme iktidarının millî egemenlik ilkesine dokunamayacağı
yolundaki tezin en açık bir şekilde reddidir. Böylece Fransız Anayasa Konseyi,
1958 Fransız Anayasasının 7, 16 maddeleri ile 89’uncu maddenin 4 ve 5’inci
fıkralarından çıkan sınırlamalar dışında anayasayı değiştirme iktidarın
iradesinin tâbi olacağı başka bir sınır olmadığı anlamına gelmektedir. Bir defa
daha tekrarlayalım ki, Fransız Anayasa Konseyinin zikrettiği maddeler arasında
ne, 1958 Fransız Anayasasının 3’üncü, ne de 1789 Bildirgesinin 3’üncü maddesi
yer almaktadır.
Sonuç olarak, anayasayı değiştirme iktidarı tarafından
kabul edilen bir anayasa normu, değiştirdiği veya tamamladığı anayasa normu ile
aynı düzeyde yer almaktadır. Anayasanın görünüşteki tüm hükümleri arasındaki
görünüşteki çelişki, yargıcın yaptığı yorum ile çözümlenir.
Anayasa normları arasında hiyerarşi üzerine bu tartışmayı
kapatmadan önce, anayasanın değiştirilemeyecek hükümlerinin hiyerarşide üst bir
sıra işgal edip etmediği sorununu görmek uygun olacaktır. Zira, bilindiği gibi,
birçok anayasa şu ya da bu hükmünün değiştirilemez nitelikte olduğunu
öngörmektedir. Örneğin, 1958 Fransız Anayasasının 89’uncu maddesinin 5’inci
fıkrasına göre, “hükûmetin cumhuriyetçi biçimi değişiklik konusu yapılamaz”.
Keza, 1949 Alman Anayasasının 79’uncu maddesinin 3’üncü fıkrasına göre,
Anayasanın 1 ve 20’nci maddelerinin değiştirilmesi yasaktır. Benzer bir şekilde,
1982 Türk Anayasasının 4’üncü maddesine göre, Anayasanın ilk üç maddesindeki
hükümlerin değiştirilmesi yasaktır.
Böyle bir durumda haklı olarak, değiştirilmesi yasak olan
hükümlerin Anayasanın diğer hükümleri karşısında üstün bir değere sahip olup
olmadıkları sorusu sorulabilir. Örneğin, Fransa’da hükûmetin cumhuriyetçi
biçimin, Almanya’da Anayasanın 1 ve 20’nci maddeleri, Türkiye’de Anayasanın ilk
üç maddesi, bu Anayasaların diğer maddelerine üstün müdür?
Bazı yazarlar, bu soruya olumlu yanıt verirler. Gerçekten,
içerikleri itibarıyla anayasa normları arasında bir hiyerarşi kuran yazarlar,
anayasaların değiştirilmesi yasak olan hükümleri ile diğer hükümleri arasında
bir hiyerarşinin varlığına taraftardırlar. Zira, bizzat Anayasanın kendisi bazı
hükümlerinin değiştirilemez olduklarını öngörmektedir. Bu yazarlara göre,
anayasalar bu tür hükümlere diğer hükümlere nazaran üst bir değer atfederler.
Doktrinde, bu tür hükümlere işaret etmek için “şeklî hiyerarşi” veya “pozitif
hiyerarşi” ibareleri kullanılmaktadır.
Çünkü, bu durumda, Anayasanın yazılı ve sarih normları, kendi hükümleri arasında
hiyerarşik bir ilişki kurmaktadır”.
Örneğin, İtalyan Anayasa Mahkemesinin 1988/1146 sayılı
kararına göre, “İtalyan Anayasası devrilemeyecek ve değiştirilemeyecek bazı
yüksek prensipler içerir”.
Massimo Luciani’nin belirttiği gibi, bu yüksek prensiplerden, İtalyan
Anayasa Mahkemesi, anayasayı değiştirme iktidarına sınır olarak bizzat Anayasa
tarafından açıkça öngörülen, hükûmetin cumhuriyetçi şeklinin değiştirilmesi
yasağı (1947 İtalyan Anayasası, m.139) gibi mutlak sınırlamaları kastetmektedir.
Avrupa Anayasa Mahkemeleri Sekizinci Konferansında Alman Anayasa Mahkemesi başkanı Roman Herzog, bu soruna değinmiştir.
Roman Herzog’a göre, bir normun değiştirilemez olmasından o normun kaçınılmaz
olarak üstün olduğu sonucu çıkarılamaz. Ama diğer yandan, değiştirilmesi yasak
olan hükümlere kurucu iktidarın özel bir önem verdiği ve dolayısıyla onları özel
bir sıraya yükselttiği fikri de dışlanamaz.
Alman Anayasa Mahkemesi genel sekreteri Karl-Georg Zierlien
de,
aynı soruna değinmiştir. Zierlien’e göre,
“bir normun değiştirilebilir veya değiştirilemez
olması normlar hiyerarşisi sorununa bir cevap oluşturmaz. Değiştirilebilirlilik,
hukuk düzeninin yumuşaklığına ilişkindir. Bir norm, değiştirilebilir olsa bile,
yürürlükte kaldıkça, anayasadaki diğer temel normlar ile aynı sırayı işgal eder”.
Portekiz Anayasa Mahkemesi
başkanı J. M. Cardoso Da Costa,
örnek olarak Portekiz Anayasasının 288’inci maddesinden hareketle, anayasanın
değiştirilemez hükümlerinin anayasal normlar arasında bir hiyerarşi
oluşturmadığını düşünmektedir. Ona göre, böyle bir durumda, hiyerarşi değil,
anayasanın bazı hükümlerini donattığı özel hukukî koruma, teminat ve etki
derecesi farklılığı vardır.
Bu sorunu çözümlemek için biz, bizim yukarıda
verdiğimiz normlar hiyerarşisi tanımımızdan hareket edilmesi gerektiğini
düşünüyoruz. Hatırlanacağı üzere biz, normlar hiyerarşisini, normlar arasında
geçerlilik ilişkisi ile tanımlamıştık. Eğer iki norm arasında geçerlilik
ilişkisi varsa, bunların arasında hiyerarşi de vardır.
O halde, anayasanın değiştirilebilir hükümleri ile
değiştirilemez hükümleri arasında, bir geçerlilik ilişkisi olup olmadığını
araştıralım. Kanımızca, bu hükümler arasında bir hiyerarşi yoktur. Zira her iki
tip hükümler de aynı kökene sahiptir. Biri diğerinden geçerliliğini almazlar.
Örneğin, 1982 Türk Anayasasının devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu yolundaki
1’inci maddesindeki hüküm ile “yanan ormanların yerine yeni orman yetiştirilir”
diyen 169’uncu maddesi arasında bir hiyerarşi yoktur; zira, bunlardan her ikisi
de geçerliliklerini, 7 Kasım 1982 günü yapılan halkoylamasından almaktadırlar.
Kısacası bizim için, anayasanın değiştirilemez hükümleri,
anayasanın diğer hükümlerinden hiyerarşik bakımından üstün değildir. Zira, biz
hiyerarşiyi, değiştirilemezlik niteliği ile değil geçerlilik ilişkisi ile
tanımlamaktayız.
Sonuç olarak, bize göre, anayasa normları arasında hiçbir
durumda hiyerarşi yoktur.
Anayasa normları arasında hiyerarşi konusunu kapatmadan
önce, “anayasal normlar hiyerarşisi ve temel hakların korunmasındaki işlevi”
konusuna özgülenen Sekizinci Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansına
sunulan değişik ülke raporlarında ileri sürülen görüşleri kısaca görmek uygun
olacaktır.
Bu konferansın bizim için bir özelliği de Türk Anayasa
Mahkemesinin ev sahipliğinde Ankara’da 7-10 Mayıs 1990 tarihlerinde düzenlenmiş
olmasıdır. Konferansta sunulan raporlar ve konferansta yapılan tartışmalar
Anayasa Mahkemesi tarafından beş cilt olarak yayınlanmıştır.
Yayınlanan ciltlerde sunulan raporların aslı ve Türkçe çeviri metinleri vardır.
Bu konferansa sunulan raporlardan bazılarının Fransızca asılları veya çevirileri
aynı zamanda Annuaire international de justice constitutionnelle’in 6’ncı
cildinde, bazıları da Revue universelle des droits de l’homme’un 1990
yılı cildinde yayınlanmıştır.
Şimdi değişik ülkelerdeki anayasa normları arasında
hiyerarşi sorununu bu konferansa sunulan raporlar ışığında görelim:
Alman Federal Anayasa Mahkemesi başkanı Roman Herzog, sunduğu raporda
açıkça belirtmektedir ki,
“Alman hukuk anlayışında anayasa normları ilke olarak
eşittirler. Anayasa, sürekli olarak, aralarında çözülemez zıtlıkların olmadığı
şeklinde yorumlanmak zorunda olunan hukukî bir bütündür”.
Roman Herzog
’un belirttiğine göre, Alman hukuk anayasa
anlayışında,
“anayasa yargısı yolu ile anayasal hukukun yeniden
yaratılması mümkün değildir. Çünkü, ne Federal Anayasa Mahkemesinin, ne de
herhangi bir mahkemenin anayasa koyucu yetkisi yoktur”.
Alman Anayasa Mahkemesi başkanı Roman
Herzog, anayasa normları arasında hiyerarşi konusunda somut olarak şunları
söylemektedir:
“Geçerli anayasa hukukunun bütün normları, ve sadece
onlar, aynı kademededirler. Alman anayasa hukuku doktrininde teorik olarak,
‘anayasaya aykırı anayasa normları’nın olabileceği mümkün görünmüştür. Tabiî ki
bu, değişik geçerlilik derecesine sahip anayasa normlarının olacağı anlamına
gelir. Ama uygulamada bu, Federal Anayasa Mahkemesinin de ifade ettiği gibi,
orijinal anayasa metni için değil, sadece sonradan çıkan anayasayı değiştirici
kanunlar için düşünülebilir. Gerçekten de, aynı anayasanın başlangıçtan itibaren
birbirleriyle uyuşmayan hükümler barındırması muhtemel değildir. Muhtemel olan,
anayasa metninin çelişkisizliği varsayımına dayanarak bu tür normların anayasayı
yorumlama ile birbirleriyle uyumlu hale getirilebilmesi ve getirilmek zorunda
olunmasıdır”.
Böylece Almanya’da anayasa normları arasında hiyerarşinin
bulunmadığı sonucuna varabiliriz.
Belçika Hakem Mahkemesi (Cour
d’Arbitrage
)nden gelen heyet, sundukları raporda,
Belçika Anayasasının “hükümleri arasında bir hiyerarşi ihdas etmediğine” işaret
etmişlerdir.
Yine onların belirttiğine göre, Anayasada yer alan normlar arasında muhtemel bir
hiyerarşi konusunda Belçika Hakem Mahkemesinin herhangi bir içtihadı yoktur.
Belçika’da anayasa normları arasında bir hiyerarşinin
bulunmadığı sonucuna varabiliriz.
İspanya Anayasa Mahkemesi hâkimleri Miguel Rodriguez-Pinero, Bravo
Ferrer
ve J. Leguina Villa’nın belirttiklerine göre, İspanyol Anayasası, “kendi hükümleri
arasında açıkça maddî veya şeklî bir hiyerarşik ilişki ihdas etmez”. Keza,
İspanyol Anayasa Mahkemesi, şimdiye kadar, “Anayasanın hükümleri arasında
içtihadî olarak bir hiyerarşi yaratmaya teşebbüs etmemiştir”. Bundan dolayı,
Anayasanın, anayasal normlar karşısında değil, yasama işlemleri karşısında üstün
olduğu söylenebilir.
Profesör Massimo Luciani’nin belirttiğine göre,
İtalya’da, Anayasayı değiştirme yolu (İtalyan Anayasası, m.138)
ile değiştirilmesi imkânsız olan, bizatihi anayasal düzenin varlığı için
öylesine önemli olan temel prensiplerin Anayasanın içinde bulunduğu tezi
yaygındır.
İtalyan anayasa doktrini, anayasayı değiştirme iktidarının
yetkisinin dışında kalan bu yüksek prensipleri değişik şekillerde tanımlamış
bulunmaktadır. Bu hükümlerden bazılarının değiştirilemeyeceği bizzat Anayasanın
metininde açıkça öngörülmüştür. Örneğin İtalyan Anayasasının 139’uncu maddesine
göre, hükûmetin cumhuriyet şeklînde olacağı ilkesi böyledir. Diğer yaygın bir
kanıya göre, “dokunulmaz” haklar da anayasayı değiştirme iktidarının yetkisi
dışında kalan bu yüksek prensiplerdendir. Keza, anayasa metni tarafından
öngörülenlerden bağımsız olarak, maddî nitelikleri nedeniyle değiştirilemeyecek
olan prensipler de vardır.
Bununla birlikte, Massimo Luciani, böyle mutlak sınırların varlığını kabul
etmeyen prensiplerin de bulunduğunu ilâve etmektedir.
İsviçre eski federal hâkimlerinden, profesör Arthur
Haefliger, anayasa normları arasında hiyerarşi konusunda incelenen sorununu,
“içeriklerinden dolayı değiştirilemeyen ve bundan ötürü hiyerarşide özel bir yer
işgal eden anayasa kurallarının olup olmadığı sorunu” şeklinde tanımlamaktadır.
Profesör Haefliger
’e göre, İsviçre’de, “bazı anayasa
kurallarının devletin ve bireyin varlığı için o kadar büyük önemi vardır ki,
bunların anayasadan çıkarılmasına izin verilemez”.
Böylece, yazar, “yeni öğretiye uygun olarak, yüksek bir mevki işgal eden, ve
anayasa değişikliği ile yürürlükten kaldırılamayacak olan küçük bir grup hukukî
kuralların varlığının kabul edilme”si gerektiğini düşünmektedir.
Böylece yazar, yürürlükten kaldırılamayacak olan bazı anayasal kuralların
varlığına inanmaktadır.
Yazara göre bu husus, yürürlükteki anayasa çerçevesinde diğerlerine göre daha
üst düzeye yerleştirilmesi gereken bazı normların olup olmadığı sorusunun
cevaplanması için ipuçları vermektedir.
“Eğer temel bir anayasa normunun daha az önemli bir norm ile çatışma içinde
olduğu düşünülürse, temel norma diğerine göre, öncelik verilmelidir”.
Örneğin yazara göre, din ve basın hürriyetini güvence altına alan anayasa
normlarının, “apsent (absinthe) markası ile bilinen likörün” üretimini
yasaklayan veya gezinti yollarının inşasını teşvik eden anayasa hükümlerinden
daha yüksek bir değeri olduğu kabul edilmelidir.
Böylece Haefliger, anayasa normlarının üzerinde olan bazı
temel hakların mevcut olduğuna inanmaktadır. Dahası, profesör Haefli-ger’e göre,
bu temel hakların yazılı veya yazısız olmasının önemi yoktur.
“Mesela bir anayasa değişikliği ile kişi hürriyetinin
özüne dokunulamaz. Yani belirli durumlarda yazısız hak, yazılı haktan daha üstün
olabilir. Yazısız bir temel hakkın yazılı bir hak karşısında önceliğe sahip
olması şaşırtıcı değildir. Çünkü bir hak, ancak konfederasyonun demokratik hukuk
devleti düzeninin vazgeçilmez bir parçası sayıldığı takdirde temel hak olarak
kabul edilir. Yani yazısız temel haklar, özellikle önemli bir içeriğe
sahiptirler. Ayrıca bu ayrıcalık, yazılı bir anayasa normu, halk ve kantonların
kabulüne dayanırken, yazısız temel hak sadece Federal Mahkeme tarafından kabul
edilerek yürürlükteki hukuka girdiği için yadırganmamalıdır. Mahkeme, yazısız
temel hakları ‘keşfetmez’. Onların doğru bir anlayışla anayasal düzene dahil
olduklarını kabul eder. Devlet üstü normlar, yazılı hukuk düzeninde yer
almasalar da mevcutturlar ve yazısız temel hakların tanınmasının nasıl
gerçekleştiği sorusunun cevaplandırılmasında bu düşünceye dayanılarak yön tayin
edilmelidir”.
Burada belirtmemiz gerekir ki, yukarıdaki paragraflardan da
anlaşılacağı üzere, profesör Haefliger
, yukarıda kendi arzularını dile
getirmektedir. Şüphesiz Haefliger bir kanun koyucu, bir anayasa koyucu değildir.
Dolayısıyla yukarıdaki görüşleri kişisel kanıdan ibarettir. Yukarıdaki
görüşleri, bilimsel nitelikte değildir. Bilim inceleme konusunu tasvir eder.
Profesör Haefliger de, bize hiyerarşi konusunda İsviçre pozitif hukukundaki
durumu tasvir etmeliydi. Haefliger bunu yapmayarak, bu konuda kendi değer
yargılarını sunmuştur.
İsviçre pozitif anayasa hukukunda anayasa normları arasında
bir hiyerarşi yoktur. Zira, bir kere, İsviçre Federal Anayasasında, bazı
normların diğerleri karşısında üstünlüğünü ihdas etmeye elverişli bir hüküm
yoktur. Diğer yandan, İsviçre Anayasasının 120’nci maddesine göre, anayasa
değiştirme yolunda 100.000 İsviçre vatandaşı bir halk teşebbüsü başlatırsa,
halk oylamasını engelleyecek bir usûl Anayasada mevcut değildir. Pozitif durumun
böyle olmasına rağmen, profesör Haefliger’e göre,
“Federal Meclis Anayasanın koruyucusu olarak,
İsviçre’deki rejimin ve hukuk devletinin temellerini sarsacak bir anayasa
inisiyatifini geçersiz ilân etmeli ve oylamayı engellemelidir. Eğer bir
anayasa değişikliği ile demokratik devlet düzeninin, federal sistemin veya kişi
hürriyetlerinin özü zedelenecekse, parlâmento temel kuralların bu şekilde
ortadan kaldırılmasına göz yummamalı, oylamayı engellemelidir”.
Bu paragrafta görüldüğü gibi Haefliger, olanı tasvir
etmiyor, olması gerekeni belirtiyor ve adeta bir anayasa koyucu gibi normatif
bir dil kullanıyor. Yukarıdaki paragraf hukuken geçerli değildir. Çünkü profesör
Haefliger kurucu iktidara sahip değildir. Belirttiği hususlarda parlâmento
bir şey yapamaz. Anayasa parlâmentoya bu konuda bir yetki vermiş değildir.
Parlâmento istese de bir halk teşebbüsünü nasıl engelleyecek, hangi usûlle,
hangi kararla, hangi kanunla? Bu soruya hukuk düzeni içinde kalınarak bir cevap
verilemez.
Altıncı Bölüm
Uluslararası hukuk normlarının anayasaüstülüğü sorunu
Yukarıda dördüncü bölümün girişinde
açıklandığı gibi, anayasaüstülük sorunu, “iç anayasaüstülük” ve “dış
anayasaüstülük” olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. İç anayasaüstülüğü yukarıda
dördüncü bölümde gördük.
Şimdi dış anayasaüstülüğü göreceğiz. Bu başlık altında incelenen sorun, anayasal
normların uluslararası hukuk normlarına tâbi olup olmadığı sorunudur.
Bazı yazarlara göre, uluslararası hukuk normları, anayasa
dahil, bütün iç hukuk normlarına üstündür. Dolayısıyla anayasayı değiştirme
iktidarı (tali kurucu iktidar)
tarafından kabul edilen anayasa normları uluslararası hukuk normlarına uygun
olmak zorundadırlar.
Biz burada ilk önce bu tezin açıklamasını sonra da
eleştirisini yapacağız.
I. Açıklama
Uluslararası hukuk normlarının anayasaüstülüğü tezi lehine
birçok argüman ileri sürülmüştür. Biz, sahip olduğumuz pozitivist anlayış
gereği, uluslararası hukuk normları anayasaüstülüğü lehine ileri sürülen
tabiî hukukçu argümanları hemen dışlıyoruz.
Biz burada sadece pozitivistler tarafından da savunulan argümanları
göreceğiz.
Uluslararası hukukun üstünlüğü lehine bizatihi hukuk
mantığından çıkarılmış bir argüman da ileri sürülebilir. Michel Virally’nin belirttiği
gibi, uluslararası hukukun üstünlüğü,
“bizatihi bu hukukun tanımında mündemiçtir ve
doğrudan ondan çıkmaktadır. Her hukuk düzeni muhataplarına haklar ve hukukî
yetkiler verir...; onlara yükümlülükler yükler, onları bağlar. Dolayısıyla, her
hukuk düzeni ya muhataplarından üstündür, ya da bir hukuk düzeni değildir...
Uluslararası hukuk, muhataplarına, yani devletlere üstün olmaksızın tasavvur
edilemez. Onun üstünlüğünü inkâr etmek, onun varlığını inkâr etmek demektir”.
Uluslararası hukuk normlarının anayasa normlarına üstünlüğü
tezi en açık bir şekilde Hans Kelsen
tarafından açıklanmıştır. Kelsen’e göre,
uluslararası hukukun iç hukuk düzenlerine üstünlüğü düşüncesinden hareket
edilirse, uluslararası andlaşmanın, bu andlaşmayı yapan tarafların bütün iç
hukuk kurallarından üstün olduğu kabul edilebilir.
“Bu açıdan, diyor Hans Kelsen, kanunun, hatta
anayasanın karşısında andlaşmanın bir üstünlüğü vardır. Andlaşma olağan
kanuna veya anayasaya aykırı hükümler taşıyabilir. Oysa bunun tersi
mümkün değildir. Uluslararası hukuk kurallarına göre, bir andlaşma ancak bir
başka andlaşma veya onun tarafından belirlenen bazı vakıalar uyarınca bağlayıcı
gücünü yitirebilir. Âkid taraflardan birinin tek taraflı işlemi ile, özellikle
bir kanun ile, bir andlaşmaya son verilemez. Eğer bir kanun, hatta bir
anayasa, bir andlaşmaya aykırıysa sakattır; yani uluslararası hukuka
aykırıdır. Böyle bir kanun veya anayasa, ilk elden andlaşmaya ve dolaylı olarak
da pacta sunt servanda ilkesine aykırı
olacaktır”.
Böylece Hans Kelsen
’e göre, uluslararası hukuk, bütün iç hukuk
normlarının, hatta onların içinde en üstünü olan anayasa normlarının, üstünde
bulunur.
Dominique Carreau
, uluslararası hukukun iç hukuka üstünlüğünün
uluslararası düzeyde bütünüyle tanınmış bir prensip olduğunu belirtmektedir.
1969 tarihli Andlaşmalar Üzerine Viyana Sözleşmesinin 27’nci
maddesi, “bir tarafın andlaşmanın icra edilmemesine gerekçe olarak kendi iç
hukukunun hükümlerini ileri süremeyeceğini” hükme bağlamaktadır. Profesör
Carreau
’nun altını çizdiği gibi, üstünlük prensibi, uluslararası hukukun iç hukuka
üstün geldiği anlamına gelir. Bu açıdan iç hukuk normunun anayasal, yasal,
düzenleyici v yargısal nitelikte olmasının bir önemi yoktur.
Anayasal kanunlar karşısında uluslararası hukuk normlarının
üstünlüğü yolundaki bu düşünceler sadece teoride kalmamış uluslararası yargı
ve hakemlik pratiği tarafından defalarca teyid edilmiştir.
Bu uluslararası andlaşmaların anayasaya üstünlüğü ilkesini
teyid eden uluslararası hakemlik kararlarına örnek olarak Montijo
Davası (Hakemlik, 26.7.1875) zikredilebilir. Bu davada Kolombiya, Amerika Birleşik
Devletleri ile usûlüne uygun olarak yaptığı bir andlaşmanın hükümlerine uymayı
kendi Anayasasının engel olduğunu belirterek, andlaşma ile bağlı olmadığını,
dolayısıyla kendi Anayasasının uluslararası hukuka üstün olduğunu ileri
sürmüştür. Ancak, bu davada verilen hakemlik kararı, Kolombiya’yı haksız bulmuş
ve açıkça “andlaşmanın anayasaya üstün olduğuna” hükmetmiştir.
Diğer yandan Fransa’yı Meksika’ya karşı getiren Georges
Pinson Davası
nda (Hakemlik, 19.10.1928), Meksika, uluslararası bir
andlaşma ile kendi Anayasası arasındaki uygunluk sorununu ileri sürmüştür.
Hakem, Fransa ile Meksika arasında akdolunan andlaşmanın Meksika Anayasasına
üstün geldiğine karar vermiştir. Hakem bu davada şu karara varmıştır:
“Uluslararası hukukun iç hukuka üstünlüğüne itiraz edilemez... Ulusal
düzenlemeler uluslararası mahkemeler için değersiz değildir; ancak uluslararası
mahkemeler onlarla bağlı değildir”.
Uluslararası hukukun anayasalara üstünlüğünün teyid
edildiği uluslararası mahkeme kararlarına ilişkin olarak ise,
Dantzig’te Polonya Uyruklular (Traitement
des nationaux polonais à Dantzig) Davasını zikredebiliriz. Bu davada,
Dantzig
serbest şehri, bu şehirde ikamet eden Polonyalılara, onların yararlanması
gereken uluslararası andlaşma rejiminin zararına kendi anayasal kurallarını
uygulamak istiyordu. 4 Şubat 1932 tarihli danışma görüşünde (avis consultatif)
Milletlerarası Daimî Adalet Divanı, Dantzig
şehrinin tezini reddetti ve açıkça, uluslararası hukukun yerel anayasal hukuka
üstün olduğuna karar verdi. Divana göre, “uluslararası hukukun veya yürürlükteki
andlaşmaların kendisine yüklediği mükellefiyetlerden kurtulmak için bir devlet,
bir başka devlet karşısında kendi anayasasını ileri süremez”.
Avrupa Birliği (Topluluğu) hukuku çerçevesinde de uluslararası hukukun üye devletlerin
anayasalarına üstünlüğü kabul edilmektedir. Avrupa Topluluğu hukukunun ulusal
anayasalara üstünlüğü esası Avrupa Toplulukları Adalet Divanı tarafından
doğrulanmıştır. İlk defa, Costa c. E.N.E.L. Davası
nda Luxembourg Mahkemesi, Topluluk hukukunun üye devletlerin iç hukuklarına
üstünlüğü prensibini ortaya koydu. Mahkeme, açıkça, Andlaşmadan doğan hukuka,
niteliği ne olursa olsun bir iç hukuk metninin yargısal olarak karşı
gelemeyeceğini, aksi takdirde, bizatihi Topluluğun hukukî temelinin yıkılacağını
açıkça belirtmiştir.
Bu şu anlama gelmektedir: Topluluk hukukunun iç hukuk karşısında üstünlüğü her
bakımdan geçerlidir. Buradaki iç hukuk normu idarî, kazaî, teşriî ve hatta
anayasal düzeyde olabilir.
Divan ilk olarak, iç anayasal düzenlemelerin topluluk hukukunu etkisiz kılmak
için kullanılamayacağına ve böyle bir eylemin “Topluluk kamu düzeni”ne aykırı
olacağına karar vermiştir.
Daha sonra Internationale Handelsgesellschaft Davasında Divan, “bir anayasal yapının prensiplerinin Topluluğun bir
işleminin geçerliliğini etkilemeyeceğine” karar vermiştir.
Uluslararası andlaşmaların anayasaya üstünlüğü ilkesi,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sisteminde
de geçerlidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin de anayasa dahil, bütün iç
hukuk normları karşısında üstün olduğu düşünülmektedir.
Örneğin Louis Favoreu, “anayasal normların dahi Avrupa normları karşısında boyun eğmeleri
gerektiğini” ileri sürmektedir.
Keza Avrupa İnsan Hakları Divanı üyesi Feyyaz Gölcüklü de, “ulusal anayasa veya
yasa koyucusunun Sözleşme normlarına aykırı normlar kabul etmemesi gerektiğini”
belirtmektedir.
Hatta, “anayasal hükümlerin Sözleşmeyle açık çatışması hipotezleri” tasavvur
edilmiştir.
Bu durumlarda, Avrupa insan hakları içtihadı, anayasa dahil olmak üzere bütün iç
hukuk normlarında değişikliklere yol açabilir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, anayasa dahil olmak
üzere, bütün iç hukuk normlarına üstün olduğu prensibi, Avrupa İnsan Hakları
Divanı tarafından da teyid edilmiştir. Open Door ve Dublin Weil Women c.
Irlande Davası Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile bir anayasa hükmü
arasındaki çatışmayı örneklendirmektedir. Bu davada, İrlanda Yüksek Mahkemesinin
İrlanda Anayasasının doğacak çocuğa hayat hakkı tanıyan 40’ıncı maddesinin
3’üncü fıkrasına dayanarak aldığı bir kararın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine
uygunluğu sorunu ortaya çıkmıştır. Bu davada Avrupa İnsan Hakları Divanı,
İrlanda Yüksek Mahkemesi
nin, Birleşik Krallıkta kürtaj yapan klinikler
üzerine bilgi alış-verişini yasaklayan kararını orantılılık ilkesine aykırı
buldu.
Louis Favoreu, bu dava için, Avrupa İnsan Hakları Divanının, Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesine dayanarak, çocuk aldırmayı yasaklayan İrlanda Anayasasının
hükümlerini, dolaylı olarak etkisizliğe uğrattığını düşünmektedir.
Böylece, genel bir şekilde Favoreu, “örneğin ırk veya din nedeniyle ayrımcılık
yapacak her anayasal kanununun Strasbourg Mahkemesi tarafından Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesine aykırı ilân edileceğini” tahmin etmektedir.
Nihayet belirtelim ki, bazı istisnaî örnekler dışında,
bütün devletler, uluslararası hukukun üstünlüğü ve onun bağlayıcı niteliğini
tanımaktadırlar.
Özetle, bu teze göre, uluslararası hukukun iç hukuka
üstünlüğü ilkesi, uluslararası hukukun sadece olağan kanunlara değil, aynı
zamanda anayasal kanunlara da üstün geldiği anlamına gelmektedir. Bu ilke,
hakemlik ve yargı pratiği tarafından teyid edilmiştir. O halde, anayasayı
değiştirme iktidarı (tali kurucu iktidar)
tarafından kabul edilen anayasal kanunlar uluslararası hukuk normlarına uygun
olmak zorundadırlar.
II. Eleştiri
Yukarıda görüldüğü gibi uluslararası hukuk normlarının
ulusal anayasa normlarına üstünlüğü tezini desteklemek için ileri sürülen
başlıca iki tip argüman vardır. Teorik argümanlar, uluslararası hukuk
normlarının anayasal normlar karşısındaki üstünlüğünü, uluslararası hukukun iç
hukuk karşısındaki üstünlüğünden çıkarmaktadır. Pratik argümanlar
ise, uluslararası hukukun üstünlüğü prensibinin uluslararası yargı yerleri
tarafından teyid edildiğini belirtmekten ibarettir.
Kanımızca bu argümanlar çürütülebilir niteliktedir. Teorik
argümanlardan başlayalım.
A. Teorik Argümanların Çürütülmesi
İlk önce itiraf etmek gerekir ki, uluslararası hukuk
normlarının ulusal anayasa normlarına üstünlüğü tezi kendi içinde tutarlı bir
tezdir. Kendi başlangıç varsayımlarından hareketle birtakım sonuçlara
varmaktadır. Aslında bu tez, uluslararası hukukun iç hukuka üstünlüğü
prensibinin doğal bir uzantısıdır. Bu prensip kabul ediliyorsa, kaçınılmaz
olarak, uluslararası hukuk normlarının anayasa normlarına üstünlüğü prensibi de
kabul edilmelidir. Zira, anayasal normlar, iç hukukun tepesinde de bulunsalar,
onun bir parçasıdırlar.
Bununla birlikte, uluslararası hukukun iç hukuk karşısında
üstünlüğü sorunu, eğer düalist anlayış kabul
edilirse, ortaya çıkmaz bile.
Zira bu anlayışta, iç hukuk ve dış hukuk eşit, bağımsız ve ayrı iki
sistem oluştururlar.
Böylece uluslararası hukukun iç hukuka üstünlüğü sorunu
sadece monist anlayış
kabul edilirse ortaya çıkmaktadır. Bununla
birlikte monist anlayış taraftarları da uluslararası hukuk ile iç hukuk
arasındaki ilişki konusuna gelince kendi içlerinde ayrılmaktadırlar. Monist
doktrinin bir kısmı iç hukukun üstünlüğünü,
diğer bir kısmı ise uluslararası hukukun üstünlüğünü
kabul etmektedir.
Acaba uluslararası hukukun üstünlüğü doktrini mi, yoksa iç
hukukun üstünlüğü doktrini mi doğrudur? Bu tartışmanın derinliklerine burada
inmek konumuzu hayli aşar. Ancak hemen belirtelim ki, uluslararası hukukun
üstünlüğü tezinin savunucusu olan Hans Kelsen dahi, bu iki tezin teorik olarak
eşit değere sahip olduğunu kabul etmektedir. Ona göre, iç hukukun üstünlüğü tezi
de mükemmel olarak meşrudur.
Kelsen’e göre, bu tezlerden biri veya diğeri birer hipotezden başka bir şey
değildir. Bunların aralarındaki tercih, hukuk bilimi zemininde yapılamaz.
O halde uluslararası hukuk normlarının ulusal anayasa
normlarına üstünlüğü lehine ileri sürülen teorik argümanların
çürütülmesine ilişkin olarak, bu tezin ancak uluslararası hukukun üstünlüğü
anlayışı ile monist teori birlikte kabul edildiği takdirde savunulabileceği
söylenebilir. Dolayısıyla bir başka varsayımdan hareket edilirse, uluslararası
hukuk normlarının anayasaya üstünlüğü tezi yıkılır. Ve teorik açıdan yukarıda
açıklandığı gibi, uluslararası hukukun üstünlüğü varsayımından hareket etmek
zorunluluğu yoktur. Her iki teori birer hipotez olarak aynı bilimsel değere
sahiptir. Sonuç olarak, teorik düzeyde, uluslararası hukuk normlarının anayasa
normlarına üstünlüğü tezi savunulabileceği gibi, anayasa normlarının
uluslararası hukuk normlarına üstünlüğü tezi de mükemmel olarak savunulabilir.
B. Pratik Argümanların Çürütülmesi
Şimdi pratik argümanların eleştirisine geçebiliriz.
Uluslararası yargı ve hakemlik kararlarının, uluslararası hukuk normlarının
anayasa dahil bütün iç hukuk normlarına üstünlüğü ilkesini teyid ettiği
tartışmasız bir gerçektir. Bununla birlikte profesör Dominique Carreau’nun isabetle
belirttiği gibi, uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesi sonuçları açısından doğru
olarak değerlendirilmelidir. Uluslararası yargı organları, uluslararası hukukun
üstünlüğünü teyid etmektedir; ancak bunu yaparken, bu organlar uluslararası
hukuka aykırı iç hukuk normunu iptal etmemekte; ama sadece bu normun
uluslararası düzeyde “ileri sürülemez (inopposable = dermeyan edilemez)”
olduğuna karar vermektedirler.
Eğer uluslararası yargı organları, bir iç hukuk normu ile
bir uluslararası hukuk normu arasında çatışma olduğunu tespit ederlerse, iç
hukuk normunu iptal etmemekte, sadece onun uluslararası plânda dermeyan
edilemeyeceğine karar vermektedir. Diğer bir ifadeyle uluslararası hukuk normuna
aykırı olan iç hukuk normunun müeyyidesi “geçersizlik” değil, böyle bir normun
uluslararası düzeyde “ileri sürülememesi (inopposabilité)”dir.
Böyle bir durumda, müeyyide, uluslararası hukuka aykırı bir norm koyan devletin
sorumluluğudur.
Bu prensip, birçok kez, uluslararası genel yargı ve
hakemlik kararlarıyla ve Avrupa Toplulukları Adalet Divanı ile Avrupa İnsan
Hakları Divanının içtihadlarıyla teyid edilmiştir.
Bu klasik prensip, ilk defa olarak uluslararası genel yargı
ve hakemlik pratiği ile teyid edilmiştir. Daha önce zikredilen Georges Pinson
Davası
nda Tahkim Mahkemesi, Meksika kanunlarının
uluslararası hukuka aykırılığını tespit etmekle beraber, onları iptal
etmemiştir. Mahkeme sadece onların “uluslararası düzeyde hukukî değerden yoksun”
olduğunu ilân etmiştir.
Aynı şekilde, Polonya Yukarı-Silezyası (Haute-Silésie polonaise)
Davasında
Milletlerarası Daimî Adalet Divanı, bir Polonya kanunu ile Alman-Polonez Cenevre
Sözleşmesi arasında bir çatışma olduğunu tespit etmiştir. Bununla birlikte
Divan, Polonya kanununu iptal etmemiş, ama sadece bu kanunun Almanya’ya karşı
“ileri sürülemez (inopposable)” nitelikte olduğuna karar vermiştir.
Böylece Polonya’nın uluslararası sorumluluğu doğmuştur.
Bu klasik prensip, Avrupa Toplulukları Adalet Divanı
tarafından da teyid edilmiştir. Zira, bilindiği üzere, bir federal sistemde
olduğu gibi, Avrupa Toplulukları Adalet Divanı mahkum ettiği millî kanunları ve
idarî işlemleri iptal veya ilga edemez.
Humblet Davasında Divan, Topluluk hukukuna
aykırılık halinde, “üye devletlerin teşriî ve idarî işlemlerini iptal etme
yetkisi olmadığına” karar vermiştir.
Keza Enka Davası
nda Avrupa Toplulukları Adalet Divanı, “millî
hukuk kurallarını yorumlamaya ve onların Topluluk hukukuna aykırılıkları üzerine
karar vermeye yetkisi olmadığını”
bir kez daha ilân etmiştir.
Aynı prensip, yani uluslararası hukuka aykırı iç hukuk
normlarının iptal edilemeyeceği prensibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
sisteminde de geçerlidir. Sözleşmenin 50’nci maddesine göre, Avrupa İnsan
Hakları Divanı, millî hukuk tedbirlerinin Sözleşmeye aykırı olup olmadığını
“beyan eder (declare)”. Ve eğer buna mahal varsa, Divan, “hakkaniyete
uygun bir surette mutazarrır olan tarafı tatmin eder (...la Cour accorde,
s’il y a lieu, à la partie lésée une satisfaction équitable)”. Yani Avrupa
İnsan Hakları Divanı kararları “beyan edici (bildirici, déclaratoire)”
niteliktedir.
Divan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı bir iç hukuk normunu iptal edemez.
Sözleşmenin 53’üncü maddesine göre, Sözleşmeye aykırı olduğu beyan edilen iç
hukuk normunu değiştirmek mahkum olan devlete düşmektedir.
Marckx Davasında Avrupa İnsan Hakları Divanı
şu kararı vermiştir: “Bizatihi Divan kararı dava konusu hükümleri iptal veya
ilga edemez. Esas itibarıyla bildirici nitelikte olan karar, 53’üncü
maddeden kaynaklanan yükümlülükten kurtulmak için iç hukukunda alacağı
tedbirlerin seçimini devlete bırakmaktadır”.
Avrupa İnsan Hakları Divanı üyesi Feyyaz Gölcüklü’nün isabetle
belirttiği gibi, “ihlâli saptayan karar, ‘Sözleşmeden çıkan vecibelere aykırı’
tasarrufu re’sen ortadan kaldırmamaktadır. Bunun anlamı, Divan kararlarının
infaz için müeyyideden yoksun olduğudur; fakat yukarıda sözü edilen kararlar
devletin uluslararası düzeyde sorumluluğu uçun gerekli tüm unsurları
içermektedir”.
Görüldüğü gibi, bir normun iç geçerliliği ile o normun
uluslararası geçerliliği örtüşmemektedir. Bu nedenle, bir hukuk normunun iç
geçerliliği (validité interne) ile onun
dış geçerliliği
(validité externe)
arasında ayrım yapmak uygun olur.
Yukarıda zikredilen davalarda görüldüğü gibi, uluslararası yargı organları bir
ulusal normun uluslararası hukuka aykırılığını gözlemlediklerinde, sadece bu
normun uluslararası düzeyde “ileri sürülemez (inopposable)” olduğunu
beyan etmektedirler. Böyle bir norm, uluslararası geçersizlikle malûl olsa da,
iç geçerliliğini bütünüyle korumaktadır.
Bir iç hukuk normunun uluslararası hukuka aykırı olmasının
müeyyidesi, bu normun uluslararası düzeyde ileri sürülememesi (inopposabilité) ve
gerekiyorsa, böyle bir normu koyan devletin uluslararası sorumlulu
ğunun doğmasıdır. Ancak uluslararası düzeyde ileri sürülemez bir norm
koyan devletin, bu normu uluslararası hukuka uydurmak için onu ilga etmek veya
değiştirmek gibi bir yükümlülüğü yoktur. Eğer devletin bu bakımdan uluslararası
sorumluluğu doğacaksa, genellikle bir miktar tazminatın ödenmesi uluslararası
hukukun üstünlüğü ilkesine saygıyı sağlamaya yetecektir. Böyle bir halde, ulusal
norm, uluslararası düzeyde ileri sürülemez olarak kalsa da, iç hukuk bakımından
geçerli olmaya devam edecektir.
Bu nedenle, Louis Favoreu’nün anayasal normların
uluslararası veya ulusalüstü normların uygunluğunun bir uluslararası veya
ulusalüstü yargı organı tarafından denetlenebileceği yolundaki görüşünü
paylaşmak mümkün değildir. Kanımızca, “ulusal anayasa hükümlerinin ulusalüstü
anayasaüstülük kontrolüne tâbi olabileceğini”
söylemek aslında ulusal bir hukuk normunun iç geçerliliği ile uluslararası
geçerliliği arasındaki ayrımı bilmezlikten başka bir şey değildir.
Nihayet, yukarıda gösterildiği gibi, birkaç istisnaî örnek
dışında, bütün devletler uluslararası hukukun üstünlüğünü ve onun bağlayıcı
karakterini tanımaktadırlar. Ancak, bu prensibin devletler tarafından
tanındığına göre, devletlerin uluslararası hukuk normlarını kendi hukuk normları
hiyerarşilerinin doruğuna yerleştirmeleri normal olarak beklenir,
Oysa, profesör Dominique Carreau
’nun isabetle gözlemlediği gibi, böyle bir
çözüm, mantıken tek çözüm olmasına rağmen, genel olarak kabul edilmiş olmaktan
çok uzaktır.
Gerçekten de, her devletin anayasası, iç hukuk metinlerine nazaran uluslararası
andlaşmalar hukukî değerini belirlemektedir. Bildiğimiz kadarıyla, uluslararası
andlaşmaların anayasaüstü bir değere sahip olduğunu kabul eden bir anayasa
yoktur.
Genellikle, anayasalar, uluslararası andlaşmalara, Türk Anayasasında olduğu
gibi (m.90) basit bir kanun değeri veya Fransız Anayasasında olduğu (m.55) gibi
kanun üstü; ama anayasa altı bir değer atfetmektedir.
Sonuç olarak, uluslararası yargı ve hakemlik uygulamasının,
uluslararası hukuk normlarının anayasal normlara üstünlüğü prensibinin teyid
ettiği bir gerçek olsa da, bu prensibin müeyyidesi, uluslararası hukuk
normlarına aykırı anayasa normunun geçersizliği değil, bu normun uluslararası
düzeyde “ileri sürülememesi
(inopposabilité)”dir. Diğer bir
ifadeyle, uluslararası hukukun üstünlüğü prensibi uluslararası hukuka aykırı iç
hukuk normlarının geçerliliğini etkilemez. Bu normlar uluslararası düzeyde
dermeyan edilemese de, iç hukuk bakımından mevcut ve geçerli olmaya devam
ederler. Bu da bir normun iç geçerliliği ile dış geçerliliğinin örtüşmediğini
göstermektedir.
Diğer yandan uluslararası hukuk normlarının anayasa
normlarına üstün olduğunu söyleyebilmek için, bu üstünlükten, yani
hiyerarşiden ne anlaşılması gerektiğini öncelikle ortaya koymak gerekir.
Hatırlayalım ki, biz bir önceki bölümde,
hiyerarşiyi normlar arasındaki geçerlilik ilişkisi ile tanımlamıştık. Yani bir
norm ile diğer norm arasında geçerlilik ilişkisi varsa, bunlar arasında
hiyerarşi vardır. Bir norm, geçerliliğini diğer normdan alıyorsa, ilk norm
ikinci norma göre alt düzeyde yer alır. Bir normun iç geçerliliği ile
uluslararası geçerliliği örtüşmediğine göre, uluslararası hukuk normları ile iç
hukuk normları arasında bir hiyerarşi ihdas edilemez. Diğer bir ifadeyle, bir
anayasa normu bir uluslararası hukuk normuna aykırı ise, anayasa normu
uluslararası plânda ileri sürülemese de geçerli kalır. O halde, anayasa normunun
geçerliliğini etkileyemeyen uluslararası hukuk normu, anayasa normunun üzerinde
yer alamaz.
Bununla birlikte şu belirtilebilir ki, eğer bir gün bir
ülkenin anayasası uluslararası hukuk normlarına anayasaüstü bir değer tanır ve
bu ülkenin anayasa mahkemesi, anayasal normların uluslararası hukuk normlarına
uygunluğunu denetlemeye kendini yetkili görürse, o gün gerçekten, uluslararası
hukuk normları ulusal anayasa normlarından üst bir değere sahip olacaktır.
Bununla birlikte, yukarıda gördük ki, anayasalar uluslararası hukuk normlarına
anayasaüstü bir değer atfetmemektedirler. Keza bildiğimiz kadarıyla, anayasal
kanunların uluslararası hukuk normlarına uygunluğunu denetleme konusunda
kendisini yetkili gören bir anayasa mahkemesi de mevcut değildir. Hatta, eğer
bir gün, bir ülkenin anayasası, uluslararası hukuk normlarına anayasaüstü bir
değer atfetse ve bu ülkenin anayasa mahkemesi de anayasal kanunların
uluslararası hukuk normlarına uygunluğunu denetleme yetkisi olduğuna karar verse
bile, böyle bir durumda, uluslararası hukuk normlarının üstünlüğü, uluslararası
hukuktan değil, devletin iç hukukundan kaynaklanacaktır. Bu halde, devletin iç
hukuk hiyerarşisinde anayasanın üstüne bir uluslararası hukuk normları basamağı
ilave edilecektir. Ancak, bu normları oraya yerleştiren şey, bizatihi
uluslararası hukukun gücü değil, yine anayasanın bir maddesi, yani bir iç hukuk
işlemidir. Böyle bir varsayımda, hukuk normları hiyerarşisinin en üst
noktasında, uluslararası hukuk normlarına anayasaüstü değer atfeden anayasa
normu yer alır.
Diğer bir ifadeyle, uluslararası hukuka aykırı iç hukuk
normlarını bizzat uluslararası mahkemeler iptal etmedikçe, uluslararası hukuk
normları anayasaüstü bir değere sahip olamaz. Eğer bir gün uluslararası yargı
yerleri, sadece bir iç hukuk normunun uluslararası hukuka aykırı olduğunu tespit
etmeye değil, aynı zamanda iptal etmeye de yetkili olduklarına karar verirlerse,
o gün, uluslararası hukuk normları gerçekten anayasaüstü bir değere sahip
olacaklardır. Ancak o gün, uluslararası örgütlenmede federal bir aşamaya
geçilmiş olacaktır. Ancak bu aşamada, uluslararası hukukun anayasa normları
karşısında üstünlüğü sorunu değil, federal hukukun federe hukuka
üstünlüğü sorunu ortaya çıkacaktır. Böyle bir sorun aslında, federal anayasanın
federe devletlerin anayasasına üstünlüğü sorunudur ki, bu tamamen mümkündür.
C. Uluslararası Hukukun Bizatihi Varlığına Yönelik Eleştiriler
Uluslararası hukuk normlarının anayasa normlarına üstünlüğü
konusundaki bu tartışmayı kapatmadan önce, burada uluslararası hukukun bizatihi
varlığına dahi birçok yazar tarafından itiraz edildiğini belirtmek gerekir.
Biz burada uluslararası hukukun varlığını savunan Hans
Kelsen’in bu konudaki görüşlerini açıklayıp eleştireceğiz.
Açıklama.- Hans Kelsen’e göre uluslararası
hukuk, gerçek bir hukuktur. Zira, uluslararası hukuk müeyyide niteliğinde cebir
işlemleri uygulamaktadır. Kelsen’e göre, bu bakımdan uluslararası hukuk ile
devletin iç hukuku arasında nitelik farkı yoktur.
Her ikisi de beşerî davranışın cebrî düzenleridir.
Hans Kelsen’e göre, misilleme ve savaş uluslararası hukukun
müeyyidesi
dir.
Çıkarlarına haksız olarak başka bir devlet tarafından müdahale edilen her
devlet, müdahale eden devlete karşı misillemelere başvurmaya yetkilidir.
Misilleme, silahlara başvurmaksızın yukarıdaki koşulda haksız müdahaleyi yapan
devletin çıkarlarına müdahalede bulunmaktır.
Bazen misillemenin uygulanmasında silahlara da başvurulması gerekebilir. Bu
durumda misilleme ile savaş arasında basit bir derece farkından başka bir şey
kalmaz.
Misillemede devletin sadece belirli çıkarlarına müdahale edilir; savaş ise
sınırsız bir müdahaledir.
O halde savaş bir devletin diğer bir devlete karşı silahlı güçleriyle yaptığı
bir eylemdir.
Kelsen’e göre misilleme ve savaş hukukî fiillerdir. Savaş
ya bir hukuka aykırı fiil, ya da bu fiile gösterilen bir tepki, yani
müeyyidedir. Diğer bir ifadeyle, eğer müeyyide niteliğinde değilse, hukuka
aykırı bir fiildir; yok eğer müeyyide niteliğinde ise, savaş “haklı savaş (bellum
justum)”tır.
Dolayısıyla Kelsenci anlayışta uluslararası hukuk bellum justum teorisi
üzerine kuruludur.
Dolayısıyla Kelsen’e göre, iç hukuk ile uluslararası hukuk
arasında fark yoktur ve uluslararası hukuk da gerçek bir hukuktur. Bununla
birlikte Kelsen, uluslararası hukukun teknik anlamda mükemmel olmadığını kabul
etmektedir.
Ona göre uluslararası hukuk, bugünkü gelişim safhasında hâlâ ilkel toplumların
hukukuyla büyük benzerlikler göstermektedir.
Zira devletler için kural koyan uluslararası hukuk, koyduğu kuralların
uygulanması için özel organlar kuramamaktadır. Uluslararası hukuk aşırı ölçüye
varmış bir “adem-i merkezîyet (
décentralisation)” halinde bulunmaktadır.
Uluslararası hukuk bu haliyle ilkel toplumların hukukuna benzemektedir. İlkel
toplumlarda hukukun uygulanması merkezîleşmemiştir. Normu uygulayacak mahkeme
yoktur. Bizzat suçtan zarar gören suçluyu cezalandırmaya yetkilidir.
Aynı şekilde uluslararası düzende de, hakları zarar gören devlet, zarar veren
devlete karşı uluslararası hukukun ihdas ettiği müeyyideler olan misilleme veya
savaş
ile tepki gösterme hakkına bizzat sahiptir.
Bununla birlikte Kelsen’e göre bu çok aşırı adem-i merkezîyet, uluslararası
hukukun varlığını ortadan kaldırmaz. Zira ona göre, uluslararası hukuk ile
devlet hukuku arasında nitelik farkı değil, bir derece farkı vardır.
Uluslararası hukuk, devletin iç hukukunun yüzyıllar önce tamamladığı evriminin
daha ilk safhasında bulunmaktadır.
Eleştiri.- Kanımızca Kelsen’in anlayışı
eleştiriye açıktır.
Hans Kelsen bize misilleme ve savaşı uluslararası hukukun
müeyyideleri olarak takdim etmektedir. Oysa misilleme ve savaşın yukarıda
birinci bölümde yaptığımız müeyyide tanımına uyduğunu söylemek oldukça güçtür.
Birinci bölümde de belirtildiği gibi, müeyyide, hukuk normunun ihlaline tepki
olarak hukuk düzeni tarafından örgütlenmiş bir cebirdir.
Yani müeyyideyi, hukuk normunun ihlâlinden zarar gören kişi değil, yalnızca
hukuk düzeni tarafından yetkilendirilen kişiler ve organlar uygulamaya
yetkilidir. Ve müeyyide de ancak hukuk düzeni tarafından öngörülen şartlar
içinde olabilir. Diğer bir ifadeyle, hukuk düzenin müeyyidesi merkezîleştirilmiş
ve tekelleştirilmiştir.
Misilleme ve savaşın bu ölçütlere uygun olduğunu söylemek oldukça güçtür.
Bir kere, şüphesiz misilleme ve savaşa uluslararası hukuk
normunun ihlâline tepki olarak başvurulması mümkündür (bellum justum).
Ancak herhangi bir uluslararası hukuk normunun ihlâli olmadan da savaşa
başvurulması her zaman mümkündür. Demek ki savaşa, bir normun ihlâline tepki
olarak başvurulabileceği gibi başka bir amaçla da başvurulabilir. Bir savaşın
bir normun ihlâline tepki olarak (bellum justum) başlatılıp
başlatılmadığını tespit etmeye yarayacak, yani “hukuka uygun savaş” ile “hukuka
aykırı savaş”ı birbirinden ayıracak ölçüt ve bu ayrımı yapacak yetkili bir organ
yoktur.
İkinci olarak, savaşın bir uluslararası hukuk normunun
ihlâline tepki olarak başlatıldığı (bellum justum)
kabul edilse bile, savaş uluslararası hukuk normunun ihlâlinden zarar gören
devlet tarafından yürütülmektedir. Oysa hukuk düzeninde müeyyide, normun
ihlâlinden zarar gören kişi tarafından değil, hukuk düzeninin bu amaçla
yetkilendirdiği kişi ve organlar tarafından uygulanmaktadır.
Üçüncü olarak, hukuk düzeninde müeyyide normu ihlâl eden
kişiye karşı zorla uygulanır. Yukarıda görüldüğü gibi, hukuk düzeninin cebri tüm
diğer kişilerin ve diğer cebir düzenlerinin cebrinden daha büyüktür. Dolayısıyla
hukuk düzeninin müeyyidesiyle kimse baş edemez. Baş ederse, o kişi veya düzenin
artık kendi hukuk düzenini kurduğu kabul edilir. Oysa bir uluslararası hukuk
normunu ihlâl eden devlete karşı normun ihlâlinden zarar gören devlet savaş ilân
etse dahi bu savaşı kazanması uluslararası hukuk düzenine bağlı değil, tamamen
kendi silahlı gücüne bağlıdır. Bir uluslararası hukuk normu silahlı kuvvetleri
çok güçlü bir devlet tarafından ihlâl edilirse, bu ihlâlden zarar gören devletin
bu devlete karşı savaş açmaya cesaret edeceği veya buna cesaret etse bile savaşı
kazanabileceği pek düşünülemez.
Nihayet, müeyyidenin uygulanması şartları hukuk düzeni
tarafından belirlenmiştir. Savaşta ise uygulanma şartı yoktur. Tam tersine savaş
sınırsız bir güç kullanımıdır. Bu bakımdan da savaş bir müeyyide olarak kabul
edilemez.
Özetle hukuk düzenlerinin müeyyidesi merkezîleşmiş ve
tekelleşmiştir. Uluslararası hukuk düzeninin müeyyidesi olarak takdim edilen
savaş ise tamamen adem-i
merkezîdir.
Hans Kelsen de savaşın uluslararası hukukun müeyyidesi
olarak arz ettiği bu güçlükleri kabul etmektedir. Ancak ona göre, yukarıda
açıklandığı gibi ortada teknik bir sorun vardır. Uluslararası hukukun müeyyidesi
aşırı ölçüde adem-i merkezîleşmiş olsa
da, yine de mevcuttur. Devletin iç hukukunun müeyyidesiyle uluslararası hukukun
müeyyidesi arasında sadece bir derece farkı vardır. Uluslararası hukuk bugünkü
gelişim seviyesiyle hâlâ ilkel toplumların iç hukukuna benzemektedir. Özetle,
müeyyidenin uygulanmasının adem-i merkezî olması Kelsen’e göre uluslararası
hukuk düzeninin hukukîliğini ortadan kaldırmamaktadır.
Kanımızca, bu noktada Kelsen’e katılmak mümkün değildir.
Burada Kelsen’in iddia ettiği gibi küçük bir teknik ayar sorunu yoktur. Asıl
sorun müeyyidenin aşırı adem-i merkezîleştiği sistemde hâlâ geçerli bir “hukuk
düzeni”nden bahsedilip bahsedilemeyeceği sorunudur. Bize göre bu soruya olumsuz
yanıt vermek gerekir. Çünkü tamamen adem-i merkezî bir sistemde müeyyide mevcut
değildir. Uluslararası hukukun müeyyidesi olarak sunulan savaşa, normun ihlâline
tepki olarak başvurulup başvurulmadığının tespiti mümkün değildir. Zarar gören
devlet bizzat müeyyideyi uygulamaya yetkilidir. Kısacası, savaş bizim
anladığımız anlamda bir müeyyide olarak kabul edilemez. Diğer bir ifadeyle,
uluslararası hukuk normlarının yapıcıları, muhatapları ve bu normların
uygulayıcıları arasında bir fark yoktur. Otto Pfersmann’ın haklı olarak
belirtiği gibi,
uluslararası hukukun üreticileri ile muhatapları arasında bir fark mevcut
olmalıdır. Normun muhataplarının önemli bir kesimi norm koyucularına uymalıdır.
Aksi takdirde ne uluslararası hukuktan, ne de “hukuk”tan bahsedilebilir.
Sonuç
Sonuç olarak, şunları söyleyebiliriz: Bir kere,
uluslararası hukuk normlarının anayasa normlarına üstünlüğü sorunu, eğer düalist
anlayış kabul edilirse ortaya çıkmamaktadır bile. Monist anlayışta kalınsa bile,
eğer iç hukukun üstünlüğü hipotezinden hareket edilirse, uluslararası hukuk
normlarının anayasa normlarına üstünlüğü tezi yıkılır. Ve teorik açıdan,
yukarıda gösterildiği gibi, uluslararası hukukun üstünlüğü varsayımından hareket
etmek zorunluluğu yoktur.
İkinci olarak, ulusal bir normun iç geçerliliği ile
uluslararası geçerliliği birbirinden farklı şeylerdir. Uluslararası düzeyde
ileri sürülemez nitelikte olsa da bir ulusal norm, iç hukuk bakımından geçerli
olmaya devam eder. Zira, uluslararası yargı yerleri, uluslararası hukuka aykırı
olan bir iç hukuk normunu iptal etmemekte, onun sadece uluslararası plânda ileri
sürülemez olduğuna karar vermektedir. Biz normlar hiyerarşisini, normlar
arasındaki geçerlilik ilişkisi ile tanımladık. Bir normun uluslararası
geçerliliği ile iç geçerliliği örtüşmediğine göre, uluslararası hukuk normları
ile iç hukuk normlar arasında bir hiyerarşi ihdas edilemez.
Nihayet, sadece uluslararası hukukun üstünlüğüne
değil, bu hukukun bizzat varlığına dahi itiraz edilebilir. Çünkü, uluslararası
hukuk düzeni öylesine adem-i merkezîdir ki, savaşın bir müeyyidenin
uygulanmasını mı, yoksa hukuka aykırı bir işlem mi oluşturduğu bilinemez.
Yedinci Bölüm
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Türk Hukuk Düzenindeki yeri sorunu
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkiye tarafından
onaylanmış ve usûlüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş bir sözleşmedir.
Anayasamızın 90’ıncı maddesine göre “usûlüne göre yürürlüğe konulmuş
milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir”. Anayasanın sözü her ne kadar
açıksa da bu konuda Türk doktrininde tartışma vardır.
I. Tezlerin Açıklanması
Anayasanın sözünden hareket eden Seha L. Meray
,
Tahsin Bekir Balta
ve Hüseyin Pazarcı
’ya
göre andlaşmalar iç hukukta normlar hiyerarşisinde kanunla aynı seviyede
bulunurlar. Kanunla bir andlaşma arasında çatışma çıkarsa, bu çatışma lex
posterior derogat legi priori (sonraki kanun önceki kanunları ilga eder)
esasına göre çözümlenir.
Türk doktrininde Mümtaz Soysal
,
Edip F. Çelik,
A. Şeref Gözübüyük,
Tekin Akıllıoğlu,
İbrahim Ö. Kaboğlu,
Süheyl Batum
ve Necmi Yüzbaşıoğlu
tarafından savunulan ikinci bir görüşe göre ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
normları, Türk kanunlarının üstünde bir değere sahiptir.
1. Mümtaz Soysal
Mümtaz Soysal, usûlüne uygun olarak yürürlüğe
konulmuş uluslararası andlaşmalar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla
Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı yolundaki Anayasa hükmünden hareketle,
Anayasanın uluslararası andlaşmalara “yasalardan daha ayrıcalıklı, dolayısıyla
daha üstün bir ağırlık kazandır(dığını)” düşünmektedir.
Yazara göre,
“bir devlet uluslararası bir sözleşmeyi imzalayıp
onaylayarak kendisi açısından da hüküm ifade eder konuma getirirken koyduğu
çekinceler dışında, sözleşme hükümlerinin iç hukuktaki etkilerini bilerek ve
öngörerek bunu yapıyor demektir. Bu, uluslararası sözleşmelere yasalardan
biraz farklı, Anayasaya yaklaşıcı, en azından anayasaya yeni bir anlam ve yorum
kazandırıcı bir ağırlık tanımak oluyor. Uluslararası sözleşme hükümlerinin
Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyeceğine göre, o hükümleri de Anayasayla
birlikte düşünmek ve Anayasayı onlarla birlikte yorumlamak gerekecektir”.
Eleştiri.- Mümtaz Soysal, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin kanunlara üstünlüğünü esas itibarıyla, sözleşmenin Anayasaya
aykırılığının iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılamayacağı
yolundaki Anayasa hükmünden (AY, m.90/Son) çıkarmaktadır. Kanımızca, normlardan
birinin denetime tâbi tutulmuş, diğerinin denetim dışı bırakılmış olması onların
arasında hiyerarşi kurmaya yeterli değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi,
hiyerarşi olabilmesi için bu iki tür norm arasında geçerlilik ilişkisi olması
gerekir.
Uluslararası andlaşmaları anayasallık denetimi dışında tutulmasının sebebi, Türkiye’nin uluslararası sorumluluğuna
yol açmamak içindir. Zira, usûlüne göre yürürlüğe girmiş ve Türkiye’yi bağlayan
bir uluslararası andlaşma, Anayasa Mahkemesi tarafından daha sonra iptal
edilirse, bu iptal, andlaşmanın uluslararası geçerliliğini etkilemez. Bir
uluslararası andlaşma, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olsa bile,
uluslararası hukuk bakımından Türkiye’yi bağlamaya devam eder. Değişen hiçbir
şey olmaz. Anayasa Mahkemesinin iptal kararı sadece Türkiye’nin uluslararası
hukuk bakımından sorumluluğunu doğurur. İşte, 1982 Anayasasının 90’ıncı
maddesinin son fıkrasındaki, usûlüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası
andlaşmalar hakkında “Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine
başvurulama(yacağı)” hükmünün nedeni budur.
Ayrıca Mümtaz Soysal
’ın görüşü fevkalâde muğlaktır. Yazarın
uluslararası andlaşmalara anayasal değer tanıyıp tanımadığı konusunda tereddüt
edilebilir. Yazar şu ifadeyi kullanmaktadır: “Bu, uluslararası sözleşmelere
yasalardan biraz farklı, Anayasaya yaklaşıcı, en azından anayasaya yeni bir
anlam ve yorum kazandırıcı bir ağırlık tanımak oluyor”.
Normlar hiyerarşisinde alaca karanlık bölgeler yoktur. Normlar hiyerarşisi
basamakları kesin çizgiler ile birbirinden ayrılmıştır. Bir norm, ya
anayasaldır, ya da yasaldır. Bu ikisinin arasında “yasalardan biraz farklı,
Anayasaya yaklaşıcı” bir bölge yoktur.
Diğer yandan, Mümtaz Soysal, Anayasa Mahkemesinin
kanunların anayasaya uygunluğu denetlerken, uluslararası sözleşmelerden
yararlanabileceğini düşünmektedir. Devlet bir yandan sözleşmeyi onaylarken bir
irade beyan etmiştir. Diğer yandan ise, sözleşmeye aykırı bir kanun çıkararak
bir irade beyan etmiştir.
“Anayasa Mahkemesinin Anayasaya uygunluk denetimi
yaparken bu iki irade arasında bir tercihte bulunması ve sözleşmenin gerisindeki
sınırlayıcı iradeyi üstün sayarak daha özgürlükçü bir Anayasa yorumu
getirmesi hem uluslararası andlaşmalara özel bir yer tanıyan Anayasanın ruhuna
uygun düşecek, hem de insan hakları konusundaki uluslararası gelişmelerin iç
hukuka yansımasını çabuklaştıracak, Anayasaya yeni bir dinamizm
kazandıracaktır”.
Kanımızca, nasıl normlar hiyerarşinde metinler arasında
alaca karanlık bölgeler yoksa, bu metinlerin yaratıcısı olan iradeler arasında
da öyle alaca karanlık bölgeler yoktur. Normlar hiyerarşisine paralel olarak
devlette belki bir “iradeler hiyerarşisi”nin varlığından da bahsedilebilir.
Ancak, bu hiyerarşide dahi, bir uluslararası andlaşmayı onaylayan irade ile bir
kanunu kabul eden irade aynı basamakta yer alır. Kanunu koyan irade de,
andlaşmanın onay kanununu kabul eden irade de, aynı Türkiye Büyük Millet
Meclisinin aynı çoğunluk kuralına tâbi iradesidir. Bu iradeler arasında
hiyerarşi yoktur. Bu iradeler arasında çatışma varsa, bu çatışma, lex
posterior derogat legi priori ilkesine paralel, “sonraki irade önceki
iradeyi ilga eder” ilkesine göre çözümlenir ve sonraki irade tercih edilir.
Diğer yandan, Mümtaz Soysal’ın Anayasa
Mahkemesinden “özgürlükçü bir Anayasa yorumu” yapmasını ve “Anayasaya
yeni bir dinamizm” kazandırmasını istemesi, hukuk bilimiyle uzaktan yakından
ilgisi olmayan, Anayasa Mahkemesine yapılan ideolojik telkinler niteliğindedir.
Hukukta yorum çeşitleri arasında “özgürlükçü anayasa yorumu” ve Anayasa
Mahkemesi görevleri arasında da, “Anayasaya yeni bir dinamizm kazandırmak” gibi
bir görev yoktur.
Mümtaz Soysal
’a ilişkin olarak şunu da belirtmek isteriz
ki, yazar yukarıdaki tebliğinden 11 yıl sonra, 1997 yılında düzenlenen aynı
sempozyumda, benzer bir konuda sunduğu diğer bir tebliğinde,
uluslararası andlaşmaların onaylanmasının uygun bulunmasına dair kanunlarının
Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebileceğini savunmuştur. İkinci tebliğde
söz konusu olan uluslararası andlaşma, “İslâm Ülkeleri Arası Yatırım ve İhracat
Kredi Sigortası Kurumu Kuruluş Andlaşması”dır. Söz konusu andlaşma birçok konuda
“şer’î hükümlere uygunluk” şartını aramaktadır. Mümtaz Soysal, bu Andlaşmanın
içeriğinin Türk Anayasasına aykırı olduğunu gözlemledikten sonra, bu Andlaşmanın
uygun bulunmasına dair Kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesini ve
iptal edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
Onay kanunun anayasallık denetimi
nin yapılıp yapılamayacağı sorunu ile onaylanan andlaşmanın Türk hukuk
düzenindeki yeri sorunu farklı iki sorun gibi görünmektedir. Bu nedenle, Mümtaz
Soysal’ın önceki görüşü ile yeni görüşünün çelişmediği düşünülebilir. Ancak,
Mümtaz Soysal’ın Anayasa Mahkemesi onay kanununun üzerindeki denetimin kapsamı
konusundaki düşüncesi, bu iki sorunu birleştirmektedir. Zira, Mümtaz Soysal’ın
savunduğu anlamda onay kanunun denetlenmesi, onaylanan andlaşmanın içeriğinin
denetlenmesine yol açmaktadır. Oysa Anayasanın açık hükmü (m.90/son),
uluslararası andlaşmaların Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesini
yasaklamaktadır.
Kanımızca da, bir andlaşmanın onaylanmasının uygun
bulunmasına dair bir kanun, Anayasa Mahkemesi denetimine tâbi bir kanundur.
Anayasanın yasakladığı şey, uluslararası andlaşmaların denetlenmesidir.
Anayasamızda, uluslararası andlaşmaların uygun bulunmasına dair kanunların
denetlenmesini yasaklayan bir hüküm yoktur. Dolayısıyla, bizce de, onaylamayı
uygun bulma kanunları Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebilir. Ancak bu
kanunların içeriği tek bir cümleden oluşur: “Falan ülkeyle yapılan filan tarihli
andlaşma uygun bulunmuştur”.
Bu içerikte bir kanunun Anayasa Mahkemesi neyini denetleyecektir? Dolayısıyla,
böyle bir kanun üzerinde Anayasa Mahkemesi denetimi kaçınılmaz olarak şekil
denetiminden ibaret olacaktır. Yani, Türkiye Büyük Millet Meclisi kanunun
son oylamasında öngörülen çoğunlukla kabul edilip edilmediğini araştıracaktır.
Öngörülen çoğunlukla kabul edilmişse, bu kanun anayasa uygundur. İptal
edilemeyecektir.
Oysa Mümtaz Soysal
, böyle bir şekil denetimini değil, bu
onaylamayı uygun bulma kanunu vesilesiyle, bu kanunun onayladığı andlaşma
içeriğini de Anayasa Mahkemesine denetlettirmek istemektedir.
Oysa Anayasa Mahkemesi bunu yaparsa, uluslararası andlaşmaların denetlenmesini
yasaklayan 1982 Anayasasının 90’ncı maddesinin son fıkrasına aykırı davranmış
olacaktır.
Hatırlayalım ki, 1986’da Mümtaz Soysal da uluslararası
andlaşmaların Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenemeyeceği yolundaki
Anayasanın 90’ıncı maddesinin son fıkrasına büyük önem vermekte ve bundan Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesinin Türk kanunlarından üstün olduğu sonucunu
çıkarmaktaydı. Oysa 1997’deki görüşü, 1986’da çok önem verdiği bu hükmün ihlali
sonucunu doğurmaktadır.
Özetle, 1986’da Mümtaz Soysal, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin Türk kanunlarından üstün olduğunu ve dolayısıyla Anayasa
Mahkemesinin Türk kanunlarının bu sözleşmeye uygunluğunun denetlenebileceğini,
Anayasanın usûlüne göre yürürlüğe konan uluslararası andlaşmaların Anayasa
Mahkemesi tarafından denetlenemeyeceği yolundaki hükmünden yola çıkarak
savunmuştur. Oysa aynı yazar, 1997’de Arap ülkeleriyle yapılan bir andlaşmanın
içeriğinin Türk anayasasına aykırı olduğunu gözlemleyerek, bu aykırılığı onay
kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesiyle gidermeye çalışmaktadır.
Görülmektedir ki, Mümtaz Soysal Anayasanın 90’ıncı maddesinin son fıkrasından
yola çıkarak Avrupa ülkeleriyle yapılan bir andlaşmanın anayasal düzeyde
olduğunu ve Türk kanunlarının bu andlaşmaya uygunluğunun denetlenebileceğini
savunurken, İslâm ülkeleriyle yapılan bir andlaşmanın ise Türk Anayasasına
aykırı olduğunu ve Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi gerektiğini
savunabilmektedir.
Görüldüğü gibi yazar, Avrupa ülkeleriyle yapılan bir
andlaşma konusunda başka bir görüş, İslâm ülkeleriyle yapılan andlaşma konusunda
ise başka bir görüşü ileri sürebilmektedir. Bu değişiklik şüphesiz yazarın
entelektüel evriminden kaynaklanmamaktadır. Değişikliğin asıl nedeni, bu
andlaşmaların içeriğinin farklılığıdır. Bu andlaşmalardan birincisi insan
haklarına, diğeri ise, şer’i hükümlerin uygulanmasını öngören İslâm ülkeleri
arası bir sigortaya ilişkindir. Mümtaz Soysal’ın davranış tarzı, formalist bir
hukukçunun hayal sınırlarını zorlayan içeriksel ve ideolojik bir yaklaşım
örneğidir. Eğer hukuk, biçimsel ve mantıksal bir yapı ise, her durumda aynı
sonucu doğurur. Kuralın içeriğine göre sonuç değişemez. Eğer, uluslararası
andlaşmalar, Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenemez ve bundan dolayı da Türk
kanunlarının üstünde yer alıyorsa, Avrupa ile yapılan uluslararası andlaşmalar
da, Arap ülkeleriyle yapılan uluslararası andlaşmalar da Anayasa Mahkemesi
tarafından denetlenemez ve dolayısıyla Türk kanunlarının üstünde bulunurlar.
Bunun dışındaki bir çözüm hukuk mantığına sığmaz.
Burada ayrıca şunu belirtelim ki, Mümtaz Soysal’ın görüşüne
uygun olarak Anayasa Mahkemesi bir uluslararası andlaşmanın onaylanmasının uygun
bulunmasına dair olan kanunu iptal etse bile, bu andlaşma uluslararası hukuk
bakımından ortadan kalkmaz. Zira, usûlüne göre yürürlüğe konulduğuna göre,
Türkiye’yi bağlamaya devam eder. Uluslararası hukuk işlemlerinin geçerliliği bir
iç hukuk işlemi olan Anayasa Mahkemesi kararından etkilenmez. Türk hükûmeti,
Anayasa Mahkemesi tarafından onay kanunu iptal edilmiş bir andlaşmaya uymaz ise,
Türkiye’nin uluslararası sorumluluğu doğar. Dolayısıyla Mümtaz Soysal’ın görüşü,
basit bir doktrinal spekülasyon değil, Anayasa Mahkemesi tarafından benimsenmesi
halinde Türkiye’nin uluslararası sorumluluğuna yol açabilecek bir görüştür.
2. Edip F. Çelik
Edip F. Çelik ise, genel olarak uluslararası
andlaşmaların kanun değerinde olduğu tezinin kabul edilemeyeceğini
düşünmektedir. Eğer andlaşma kanun hükmünde sayılır ve bu andlaşma ile kanun
arasında çatışma olursa, bu çatışma lex posterior esasına göre
çözümlenir. Oysa Çelik’e göre, andlaşma ile sonraki kanun çatışırsa lex
posterior esası uygulanamaz. Örneğin Türkiye’nin sınırlarını belirleyen
Lozan Barış Andlaşması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kabul ettiği bir kanunla
değiştirilemez.
Edip F. Çelik’e göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de sonradan yürürlüğe
konulacak bir kanun ile değiştirilemez. Yazar bu sonuca Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin özelliğinden hareketle varmaktadır. Zira ona göre, Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi Avrupa Konseyi üyelerinin “ortak malvarlığını” ve “gerçekten
demokratik bir rejimin temelini” oluşturur.
Yazara göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1’inci maddesi de bu sonuca
götürmektedir. “Gerçekten de, diyor yazar, bu birinci madde ile Devletler
Sözleşmenin içerdiği hak ve özgürlükleri tanıma yükümü altına girmemişler;
tanımışlardır. Bu iki terimin anlamları farklıdır”.
Bu madde uyarınca taraflar, hak ve özgürlükleri tanımayı yükümlenmemekte;
bunları tanımaktadır ve böylece Devletlerce bir kere onaylandıktan sonra,
hazırlanan metin yasaların ya da anayasaların değiştirilmesini gerektirmeyecek,
tümüyle Devletlerin mevzuatına girmiş olacaktır.
Diğer bir ifadeyle birinci madde ile üye devletlere, Sözleşmeye aykırı
düzenlemeler yapmamayı kabul etmişlerdir.
Eleştiri.- Kanımca Edip F. Çelik’in ileri sürdüğü
argümanlar, hukukî değil, ahlakî niteliktedir. Sözleşmeci devletlerin
Sözleşmedeki hakları “tanımış” olmaları zaten tartışma konusu değildir. Burada
bu tanımanın iç hukuk normlar hiyerarşisindeki yeri tartışılmaktadır. Bir hak,
düzenleyici işlemle de, kanunla da, anayasayla da tanınabilir. Biz Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin tanıdığı hakların yerini tespit etmeye çalışıyoruz.
Diğer yandan Edip F. Çelik burada tartışılan sorunu
yanlış anlamaktadır. Burada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin sonradan
yürürlüğe konulacak bir kanun ile değiştirilip değiştirilemeyeceği
tartışılmamaktadır. Tabiî ki, uluslararası bir sözleşme bir devletin tek taraflı
bir işlemi ile değiştirilemez. Burada tartışılan şey, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin iç hukuktaki yeri sorunudur.
3. A. Feyyaz Gölcüklü ve A. Şeref Gözübüyük
A. Feyyaz Gölcüklü ve A. Şeref Gözübüyük’e göre, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi kanunların, hatta Anayasanın da üstündedir. Yazarlara
göre, Sözleşmenin Anayasaya aykırılığı iddia edilemez. Bunun doğal sonucu ise,
Sözleşme Anayasaya aykırı olsa bile uygulanır. Zira, “Anayasaya aykırılığı ileri
sürülemeyen Sözleşmenin yasaya aykırılığı nedeniyle uygulanamaması Anayasanın
getirdiği sisteme ters düşer. Sözleşmeden sonra yürürlüğe giren bir yasanın
Sözleşmeyi değiştirebileceğini kabul etmek, çelişkili bir yaklaşım olur”.
Keza yazarlara göre,
“uluslararası hukuk bakımından da Sözleşme Türkiye’yi
bağlayan bir andlaşmadır. Sözleşme bu yönden de bir yasa ile değiştirilemez.
Andlaşmalar kendi koydukları kurallara göre bozulabilir ya da değiştirilebilir.
Sözleşme bozulmadıkça, bir yasa ile tek yanlı olarak değiştirilemez. Sözleşmeden
sonra çıkan Anayasa, ya da yasa ile ne açıkça, ne de üstü kapalı bir biçimde
Sözleşmede değişiklik yapma olanağı yoktur. Bu gibi durumlarda sözleşme
yürürlüktedir; hukuksal sonuçlarını hem ulusal hukukta, hem
uluslararası hukukta doğurmaya devam eder”.
Eleştiri.- Yazarlar uluslararası hukukun iç hukuka
üstünlüğü ilkesinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Türk kanunlarına, hatta
Anayasasına üstünlüğü sonucunu çıkarmaktadır. Kanımızca uluslararası hukukun iç
hukuka üstünlüğü ilkesinden böyle bir sonuç çıkarılamaz. Çünkü, bir önceki
bölümde görüldüğü gibi,
bir işlemin iç geçerliliği ile uluslararası geçerliliği farklı farklı şeylerdir.
Kanımızca A. Feyyaz Gölcüklü ve A. Şeref Gözübüyük de
sorunu ortaya yanlış bir şekilde koymaktadırlar. Burada tartışılan şey bir kanun
ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin değiştirilip değiştirilemeyeceği
değildir. Çok taraflı bir uluslararası sözleşmenin tek taraflı olarak, bir iç
hukuk işlemiyle değiştirilemeyeceği zaten ortadadır. Burada tartışılan şey,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin iç hukuk normlar hiyerarşisinde işgal ettiği
yerdir.
4. Tekin Akıllıoğlu
Tekin Akıllıoğlu da, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
“anayasal değer”de, hatta “anayasa üstü” konumda olduğunu düşünmektedir.
Yazara göre, Anayasanın eksenini oluşturan “insan haklarına saygı” ilkesi sadece
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin değil, fakat bütün uluslararası insan hakları
normlarının anayasal değerde sayılmasını zorunlu kılmaktadır.
Eleştiri.- Kanımızca, Tekin Akıllıoğlu’nun tezi
kendi içinde çelişkili bir tezdir. Yazar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
“anayasal”, hatta “anayasaüstü” değerini, Anayasanın eksenini oluşturduğuna
inandığı “insan haklarına saygı” ilkesinden çıkarmaktadır. Kanımızca, yazarın
bahsettiği bu “insan haklarına saygı” ilkesi, eğer 1982 Anayasasının bir ilkesi
ise, bu ilkeden yola çıkılarak, bu ilkenin içinde yer aldığı metnin üstünde yer
alan bir değere ulaşılamaz. Anayasada yer alan bir ilke, nasıl oluyor da, bir
başka metnin değerinin kendi değerinden yüksek olduğunu söyleyebiliyor? Yok eğer
Akıllıoğlu’nun dayandığı bu ilke, kaynağını Anayasadan almıyorsa, bu takdirde
biz, pozitif varoluştan mahrum bir ilkeyle, açıkçası bir tabiî hukuk ilkesiyle
karşı karşıyayız demektir ki, böyle ilkelerin değerini tartışmayı biz hipotez
gereği reddediyoruz. Zira, yukarıda açıklandığımız gibi,
tabiî hukuk ilkeleri maddî varlık koşulunu bile yerine getiremediklerinden bütün
hukukî geçerlilikten mahrumdurlar.
5. İbrahim Ö. Kaboğlu
İbrahim Ö. Kaboğlu da, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
kanunların üstünde yer aldığını, Anayasa Mahkemesinin kanunların Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesine uygunluğunu denetleyebileceğini düşünmektedir. Yazara göre,
“Anayasa Mahkemesinin denetiminde kullanacağı insan
haklarına ilişkin uluslararası metinler özgül bir yer tutmaktadır.
Uluslararası İnsan hakları sözleşmelerinin, anayasaya uygunluk denetiminde
genel olarak uluslararası andlaşmaları aşan özelliği, onların anayasal
düzeyde referans metinler olarak kullanılmalarını gerekli kılar. Kaldı ki,
Anayasanın 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan ‘insan
haklarına saygı’ ilkesi, sadece insan haklarını koruyan iç hukuk kurallarını
değil, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerine de
saygıyı içerdiği öne sürülebilir”.
Eleştiri.- İbrahim Ö. Kaboğlu, insan hakları
konusunda yapılan uluslararası andlaşmaların anayasal düzeyde referans metinler
olduğu yolundaki görüşünü, kanıtlamak için iki argüman ileri sürmektedir.
Bir kere, Kaboğlu, bu sonucu “insan hakları sözleşmelerinin... genel
olarak uluslararası andlaşmaları aşan özelliği”nden çıkarmaktadır. Bu “aşan
özellik” nedir? Yazar bunu açıklamamaktadır. Bundan böylesine önemli bir sonuç
çıkarılabilir mi? Bu noktalar hep boşta kalmaktadır.
Yazar ikinci olarak, insan hakları alanındaki
uluslararası sözleşmelerin anayasal değerini, Anayasanın 2’nci maddesinde
Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan “insan haklarına saygı” ilkesinden
çıkarmaktadır. Kanımızca, Anayasanın 2’nci maddesinden böyle bir sonuç
çıkarılamaz. Zira, Anayasanın 2’nci maddesinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine
yapılan bir gönderme yoktur. Türk Anayasası değişik metinlere gönderme yapan bir
anayasa değildir. Anayasal değerdeki tüm normlar, Türk hukuk düzeninde tek metin
içinde toplanmıştır. Bu, 7 Kasım 1982 tarihinde yapılan halkoylaması ile kabul
edilen metindir. Anayasanın metni dışında, anayasallık bloğuna dahil bir metin
Türkiye’de yoktur.
6. Süheyl Batum
Süheyl Batum’a göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi,
“ortak kültürel miras” çerçevesinde düzenlenen kurallardan oluşmuştur. Devletin
bilerek imzaladığı böyle bir sözleşmeden devletin daha sonra yapacağı bir kanun
ile kurtulabileceği düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi Sözleşmeden sonra
yapılan kanunların sözleşmeye uygunluğunu denetleyebilir. Böylece sözleşme
Anayasallık bloğunun içine girmiş olur.
Eleştiri.- Süheyl Batum Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin “ortak kültürel miras” çerçevesinde düzenlenen kurallardan
oluşmasından bu sözleşmenin anayasallık bloğuna dahil olduğu sonucunu
çıkarmaktadır. Hukuk mantığında, bir hukuk normundan hareketle bir sonuca
ulaşılır. Yazarın dayandığı bu “ortak kültürel miras” kavramı, bir hukuk normu
değildir. Böyle bir kavramdan herhangi bir hukukî sonuç çıkarılamaz. “Ortak
kültürel miras” kavramı, maddî varlıktan mahrum bir tabiî hukuk kavramıdır.
7. Necmi Yüzbaşıoğlu
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine anayasal, hatta
anayasaüstü değer tanıyan diğer bir yazar, Necmi Yüzbaşıoğlu’dur. Yazara
göre,
“Anayasanın 2’nci maddesinin ‘insan haklarına’
yollama yaptığı da göz önüne alındığında, Anayasanın özellikle bu 2’nci ve
15’inci maddelerini birlikte yorumundan çıkan sonuç, insan haklarına ilişkin
uluslararası andlaşmaların, uluslar-üstü hukuk kuralı olarak, Türk hukuk
düzeninde de en üstte yer aldığıdır. Başka bir ifadeyle, Türk hukuk düzeninde
kurallar kademelenmesinde, Avrupa insan hakları hukuku ve bu nitelikteki insan
hakları belgeleri anayasaüstü değer taşır”.
Eleştiri.- İbrahim Ö. Kaboğlu’na yönelttiğimiz
eleştiride de belirttiğimiz gibi, Türk Anayasasının ne 2’nci maddesi, ne de
15’inci maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine atıfta bulunmaktadır.
Dolayısıyla, bu maddelerden yola çıkılarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
anayasaüstülüğü ispatlanamaz.
Ayrıca, Necmi Yüzbaşıoğlu’nun görüşü, kanımızca, kendi
içinde çelişkili bir görüştür. Yazar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1982
Türk Anayasasına üstünlüğünü, yine 1982 Türk Anayasasının 2’nci ve
15’inci maddelerinden çıkarmaktadır. Hiçbir hukuk metni, başka bir metne
kendisinden üst bir değer atfedemez. Nasıl oluyor da, anayasa kendisi dışında
bulunan bir metne kendisinden üst bir değer atfedebiliyor? Normlar hiyerarşinde,
bir metin ancak kendisinden düşük düzeydeki metinlerin geçerliliklerinin kaynağı
olabilir. Hiçbir metin kendisinden üst bir metnin geçerliliğinin kaynağı olamaz.
Diğer bir ifadeyle, normlar hiyerarşisinde bir metin ancak kendisinden alt
basamakta yer alan bir metne değer kazandırabilir. Bir metnin hiyerarşide
kendisinden üst basamakta yer alan bir metne değer kazandırdığını iddia etmek,
normlar hiyerarşini tersine çevirmek demektir.
Kaldı ki, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1982 Türk
Anayasasının 2 ve 15’inci maddeleri uyarınca anayasaüstü değerde olduğu kabul
edilse bile, bu değeri ona 2 ve 15’inci maddeler kazandırdığına göre, hukuk
mantığında 2 ve 15’inci maddeler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin üstünde yer
almış olurlar.
II. Eleştiri
Yukarıda her yazarın özel eleştirisi hemen o yazarın
görüşlerinin açıklanmasından sonra verilmiştir. Burada bu görüşlerin genel bir
eleştirisini yapacağız.
Yukarıdaki yazarların görüşlerinin bir kısmı Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. Onlara göre,
muhtemelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin falan hükmü, filan tarihli Türk
kanunundan, hatta 1982 Anayasasının filan hükmünden daha değerlidir. Ancak
yazarların bu bakış açısı hukukî değil, tamamen moraldir. Şüphesiz
yazarlar, bu kanaatlerinde haklı da olabilirler. Ancak bu kanaatlerinden hiçbir
hukuksal sonuç çıkmaz. Bizim burada tartıştığımız şey, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin “moral” değeri değil, “hukukî” değeri, yani Türk Anayasasına
hiyerarşik üstünlüğüdür. “Hukukî” anlamda hiyerarşinin ise normlar arasındaki
geçerlilik ilişkisi ile tanımlandığını yukarıda beşinci bölümde gördük.
Yukarıdaki yazarların düşüncelerinin diğer bir kısmı esas
itibarıyla uluslararası hukukun iç hukuk karşısında üstünlüğü yolundaki genel
prensibin, özelde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygulanmasından ibarettir.
Önceki bölümde açıkladığımız gibi,
uluslararası hukukun üstünlüğü prensibinin müeyyidesi, uluslararası hukuka
aykırı olan iç hukuk normlarının iptali değil, bu normların uluslararası düzeyde
ileri sürülememesi (inopposabilité) dir. Yukarıdaki yazarlar bu hususu
görmezlikten geldikleri gibi, bir normun “iç geçerliği (validité interne)”
ile “uluslararası geçerliliği (validité internationale)”
kavramlarından da tamamen habersiz görünmektedirler. Yukarıda açıkladığımız
gibi, bu iki kavram birbirinden tamamen farklıdır. İç geçersizliğin müeyyidesi o
normun iç yargı organları tarafından iptalidir. Uluslararası geçersizliğin
müeyyidesi ise, iç veya uluslararası yargı organları tarafından iptal değil, o
normun uluslararası düzeyde ileri sürülememesi (inopposabilité) nden
ibarettir.
Oysa yazarlar, bir Türk kanununun Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesine aykırı olmasından dolayı, yani dış geçerliğinin sakat olmasından
dolayı Türk Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi gerektiği yolunda açık yada üstü
örtülü düşünceler ileri sürmektedirler. Anayasa Mahkemesi kanunların iç
geçerliliğini denetlemektedir. Bir iç yargı organı, uluslararası geçerliliğinin
sakat olmasından hareketle bir iç hukuk işlemini iptal edemez. Bir devletin iç
yargı organları geçerli hukuk kurallarını uygulamakla yükümlüdürler. Eğer bir
gün yukarıdaki düşünceleri izleyerek Türk Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesine aykırı olduğu gerekçesiyle bir kanunu iptal ederse, Türk
kanunlarıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi arasında bir hiyerarşi kurulmuş
olur. Bu iptal kararı, Türk kanunlarının geçerliliklerinin artık Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinden kaynaklandığı anlamına gelir ki, bu Türkiye’nin Anayasa
Mahkemesi marifetiyle üniter niteliğinden vazgeçip “Avrupa İnsan Hakları Federal
Devleti”ne tek taraflı olarak iltihakı anlamına gelir. Mahkeme marifetiyle böyle
bir tek taraflı iltihak Dünya hukuk literatüründe büyük bir yenilik
oluşturacaktır. Türkiye’nin üniter niteliğinden vazgeçip bir federasyona
iltihakı, Türkiye Cumhuriyetinin egemen bir devlet olarak sonu demektir.
Diğer yandan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
anayasaüstü değere sahip olabilmesi için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin,
Sözleşmeye aykırı gördüğü iç hukuk normlarını iptal etmeye başlaması gerekir.
Ancak Mahkeme, henüz böyle bir şey yapmamıştır ve yakın gelecekte yapacağı da
tahmin edilmemektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bunu yapmadıkça, bir
normun iç geçerliliği ile Avrupa Konseyi çerçevesinde geçerliliği ile Avrupa
Konseyi çerçevesinde geçerliliği birbirinden hep farklı olacaktır. Ve eğer bir
gün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşmeye aykırı gördüğü, Türk iç hukuk
normlarını iptal etmeye başlar ve Türkiye de buna ses çıkarmaz veya çıkaramaz
ise, o gün gerçekten Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türk Anayasasının üstünde
olmuş olacaktır. Ancak o gün, üniter devletten vazgeçilip, Avrupa Konseyi
kökenli bir Avrupa federal devletine girilmiş olur. Ancak bu durumda da
artık, burada tartıştığımız sorun uluslararası insan hakları hukuku normlarının
anayasaya üstünlüğü sorunu olmaktan çıkar, federal bir devlette federal
anayasanın federe devletin anayasasına üstünlüğü sorununa dönüşür ki, bu
mümkündür ve tamamıyla bir iç hukuk sorunudur; dolayısıyla konumuzun
dışında kalır.
III. Görüşümüz
Yukarıdaki açıklamalarımızdan anlaşılacağı üzere,
kanımızca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Türk Anayasası arasında bir
hiyerarşi yoktur. Çünkü bunların arasında bir geçerlilik ilişkisi yoktur.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkiye tarafından
onaylanmış ve usûlüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş bir sözleşmedir.
Anayasamızın 90’ıncı maddesine göre “usûlüne göre yürürlüğe konulmuş
milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir”.
Dolayısıyla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türk normlar
hiyerarşisinde Anayasanın altında ve kanunlar ile aynı düzeyde yer alır.
Açıkçası, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi anayasaüstü değerde olmadığı gibi,
anayasal değerde de değildir. Yani anayasallık bloğuna dahil değildir. Anayasa
Mahkemesi tarafından kanunların anayasaya uygunluğu denetlenirken ölçü norm
olarak kullanılamaz.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bir kanun değerinde
olduğuna göre, iç hukuk tekniği açısından kanun gibi işlem görür. Örneğin, idarî
yargı organları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olduğu gerekçesiyle,
bir tüzüğü, bir yönetmeliği veya herhangi bir idarî işlemi iptal edebilirler.
Ancak, anayasa ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi arasında
çatışma varsa her halükârda lex superior derogat legi priori esasına göre Türk anayasası galip gelir.
Eğer bir kanun ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
çatışırsa, çatışma lex posterior legi priori ilkesine göre çözülür. Yani
sözleşmeden sonraki tarihli bir kanun, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı
hükümler taşıyorsa, Sözleşmenin hükümleri ihmal edilip, Kanunun hükümleri
uygulanır.
O halde Türkiye’de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
normlarına aykırı anayasal düzenlemeler olursa, bu düzenlemeler iç hukuk
bakımından geçerli olurlar. Zira iç hukuk bakımından Anayasa, Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesine nazaran lex superior’dur. Keza Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi bir kanun değerinde olduğuna göre, bu Sözleşmenin hükümlerine aykırı
kanun hükümleri olursa, bu kanun hükümleri de geçerli kalır. Bunların arasında
çatışma olursa, Türk mahkemeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ihmal edip
lex posterior olan kanunu uygulamak durumundadırlar.
Özetle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı Anayasa ve
lex posterior kanun hükümleri iç hukuk bakımından geçerlidirler.
Ama, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı Anayasa ve kanun hükümleri
uluslararası planda geçersizdirler. Yani Türkiye, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi çerçevesinde yaptığı taahhütlerden kurtulmak için kendi Anayasa ve
kanun hükümlerini Strasbourg organları karşısında ileri süremez. Ve
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı bu düzenlemeler yüzünden Türkiye’nin
uluslararası sorumluluğu doğabilir. Diğer bir ifadeyle Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesine aykırı anayasal ve yasal düzenlemeler yapmanın müeyyidesi bu
düzenlemelerin iç hukuk bakımından geçersizliği değil, uluslararası hukuk
bakımından geçersizliği ve Türkiye’nin uluslararası sorumluluğunun doğmasıdır.
Türkiye bireysel başvuru hakkını ve Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin yargı yetkisini tanıdığına göre, Türkiye’nin uluslararası hukuk
bakımından sorumluluğu zaten müeyyidelendirilmiştir. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi, Sözleşmeye aykırı normlar ihdas ettiği için, bu normlardan zarar
gören lehine, Türkiye’yi tazminat ödemeye mahkum edebilmektedir. Ancak
Türkiye’nin sorumluluğu uluslararası hukuk açısından bundan ibarettir. Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi şimdiye kadar bir Türk iç hukuk normunu iptal etmiş
değildir. Bundan sonra da iptal edecek değildir. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin yapmadığı bir şeyi, Türk Anayasa Mahkemesinin yapabileceğini
düşünmenin bir anlamı yoktur. Şüphesiz, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi ile verdiği sözleri yerine getirmesi pacta sunt servanda
ilkesinin bir gereğidir. Ancak bu ilkenin uygulanması siyasî bir
sorundur. Böyle bir sorunun takdiri yargıya değil, yasama ve yürütme organına
aittir. Türk hukuk normlarının Avrupa insan hakları hukuku normlarına daha büyük
ölçüde uydurulması yönündeki meşru arzunun muhatabı, Anayasa Mahkemesi değil,
Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar Kuruludur.
***
Genelde uluslararası andlaşmaların, özelde ise Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin iç hukuk normlar hiyerarşisindeki yerini her ülkenin kendi
anayasası belirlemektedir.
Birçok ülkede uluslararası andlaşmalar, Almanya’da,
İtalya
’da
ve Türkiye’de olduğu gibi, kanun değerindedir. Fransa gibi kimi ülkelerde ise
kanunlar ile anayasa arasında bir değere sahiptir. Bazı istisnaî ülkelerde ise
uluslararası andlaşmalar anayasal değerdedir. Örneğin Hollanda da bu böyledir.
Ancak, Hollanda Anayasasının 63’üncü maddesine
göre, böyle bir andlaşmanın Parlâmentonun iki Meclisinin üyelerinin üçte ikisi
tarafından onaylanması gerekir.
Fransa’da ise 1958 Anayasasının 55’inci maddesine göre, uluslararası
andlaşmalar Anayasanın altında, ama kanunların üstünde bir değer taşır. Ancak,
Fransa’da uluslararası andlaşmalar ile Fransız Anayasası arasında çatışma
çıkmasını önleyici bir mekanizma kurulmuştur. Fransız Anayasasının 54’üncü
maddesine göre, “Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanlarından biri veya 60
milletvekili veya senatörün başvurusu üzerine Anayasa Konseyi bir uluslararası
andlaşmanın, Anayasaya aykırı bir hüküm taşıdığına karar verirse, andlaşmayı
onaylama veya onaylamayı uygun bulma yetkisi, ancak gerekli anayasa
değişikliklerinden sonra kullanılabilir”.
Türkiye’de Anayasayı değiştirmek için Türkiye Büyük Millet
Meclisi üye tamsayısının üçte ikisinin veya beşte üçünün kabul oyu gerekir.
Beşte üç ile kabul edilmişse, zorunlu olarak referanduma da gidilmelidir. Oysa
Türkiye’de bir uluslararası andlaşmayı onaylamak için nitelikli bir çoğunluk
öngörülmemiştir. Keza uluslararası andlaşmaların Türk Anayasasına uygunluğunu
sağlayacak Fransa da olduğu gibi bir mekanizma da Türk anayasal sisteminde
yoktur. Türkiye Büyük Millet Meclisinin adî çoğunluğu ile kabul edilen
onaylamayı uygun bulma kanunu ile yürürlüğe giren bir andlaşmanın anayasal,
hatta anayasaüstü değerde olması, Anayasa Mahkemesi anayasallık denetiminde ölçü
norm olarak kullanılması, Anayasanın katılığını ve dolayısıyla üstünlüğünü
sarsar. Eğer Türkiye’de uluslararası andlaşmaların anayasallık bloğuna dahil
olması isteniyorsa, bunların onaylanması için, Hollanda örneğinde olduğu
gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte iki çoğunluğunun kabul
oyu aranması yönünde anayasa değişikliği yapılmalıdır.
Copyright
c) Kemal Gözler. 2001-2004. Bu sayfaya izin
almadan link verilebilir. Ancak, bu web sayfası, önceden izin almaksızın ne
suretle olursa olsun, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, tekrar yayınlanamaz,
dağıtılamaz, başka internet sitelerine metin olarak konulamaz.
5846 Sayılı Fikir ve Sanat
Eserleri Kanununun 3.3.2004 tarih ve 5101sayılı kanunla değişik 71 ve 72’nci
maddeleri, bir kitabı herhangi bir yöntemle (fotokopi dahil) çoğaltanları,
dağıtanları, satanları, elinde bulunduranları, paraya çevrilmeksizin, 2 (iki)
yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis cezası veya 50 (elli)
milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya
zararın ağırlığı dikkate alınırık bunların her ikisiyle birden
cezalandırmaktadır.
Aksi belirtilinceye kadar, bu kitabın
internet versiyonundan bir adet
yazıcı çıktısı, ticari olmayan kişisel kullanım için, alınabilir ve keza kitabın
bir adet kopyası aynı amaçla kişisel kullanıcı tarafından hard diskte saklanabilir.
Alıntılar (İktibas) Konusunda Açıklamalar
Bu kitaptan yapılacak alıntılarda
(iktibaslarda) 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 35’inci maddesinde
öngörülen şu şartlara uyulmalıdır: (1) İktibas, bir eserin “bazı cümle
ve fıkralarının” bir başka esere alınmasıyla sınırlı olmalıdır (m.35/1).
(2) İktibas, maksadın haklı göstereceği bir nispet dahilinde ve
münderecatını aydınlatmak maksadıyla yapılmalıdır (m.35/3). (3) İktibas,
belli olacak şekilde yapılmalıdır (m.35/5) [Bilimsel yazma kurallarına göre,
aynen iktibasların tırnak içinde verilmesi ve iktibasın üç satırdan uzun olması
durumunda iktibas edilen satırların girintili paragraf olarak dizilmesi
gerekmektedir]. (4) İktibas ister aynen, ister mealen olsun, eserin ve
eser sahibinin adı belirtilerek iktibasın kaynağı gösterilmelidir (m.35/5).
(5) İktibas edilen kısmın alındığı yer belirtilmelidir (m.35/5).
5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun
21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı kanunla değişik 71’inci maddesinin 4’üncü
fıkrası, 35’inci maddeye aykırı olarak “kaynak
göstermeyen veya yanlış yahut kifayetsiz veya aldatıcı kaynak” göstererek
iktibas yapan kişileri, 4 (dört) yıldan 6 (altı) yıla kadar hapis ve 50 (elli)
milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla
cezalandırmaktadır.
Ayrıca Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel
Kurulunun 18 Şubat 1981 tarih ve E.1980/1, K.1981/2 sayılı İçtihadı Birleştirme
Kararına göre kararına göre, “iktibas hususunda kullanılan eser sahibinin ve
eserinin adı belirtilse bile eser sahibi, haksız rekabet hükümlerine dayanarak
Borçlar Kanununun 49. maddesindeki koşulların gerçekleşmesi halinde manevi
tazminat isteyebilir”.
Yukarıdaki şartlara uygun olarak alıntı
yapılırken bu kitaba şu şekilde atıf yapılması önerilir:
Kemal Gözler, Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, Bursa, Ekin
Kitabevi Yayınları,1999, VIII+320 s. (www.anayasa.gen.tr/angecerliligi.htm;
erişim tarihi).
Editör:
Kemal Gözler
Ana Sayfa:
www.anayasa.gen.tr
İlk Konuluş: 1999 (uludag.edu.tr altında)
2005 (anayasa.gen.ttr altında)
Son değişiklik: 13 Mart 2009