Ekin Kitabevi Yayınları
ISBN: 975-7338-
© Tüm hakları mahfuzdur.
Bu kitabın tamamı ya da bir kısmı 5846 sayılı yasanın hükümlerine göre, kitabı
yayınlayan kitabevinin izni olmaksızın, elektronik, mekanik, fotokopi, ya da her
hangi bir kayıt sistemi ile çoğaltılamaz, yayınlanamaz, depolanamaz.
Birinci Baskı
Temmuz 2001
Baskı: Hünkar Ofset
Dizgi ve Sayfa Düzeni: Kemal Gözler
Kapak Fikri: Kemal Gözler
Görüşleriniz İçin:
Kemal
Gözler
Dağıtım:
Ekin Kitabevi
Burç Pasajı no: 27
Altıparmak - BURSA
Tel+Fax: (0224) 223 04 37
Doç.Dr. Kemal GÖZLER
Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi
ANAYASA
DEĞİŞİKLİĞİ GEREKLİ Mİ?
1982 Anayasası İçin
Bir Savunma
EKİN KİTABEVİ YAYINLARI
B U R S A - 2 0 0 1
İÇİNDEKİLER
Giriş 1
Türkiye’de Anayasalar ve Anayasa Değişiklikleri 1
1982 Anayasasının Sorunu 2
Bölüm 1
PARTİLERARASI UZLAŞMA KOMİSYONU
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ TEKLİFİ:
BİR ABESLE İŞTİGAL ÖRNEĞİ
A.
Açıklamalar 7
1. “Hiçbir Düşünce ve Mülahaza” (Anayasa, Başlangıç; Değişiklik Teklifi,
m.1) 7
2. Genel Sınırlama Sebepleri (Anayasa, m.13; Değişiklik Teklifi, m.2) 8
3. Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılamaması (Anayasa, m.14;
Değişiklik Teklifi, m.3) 12
4. Tutuklama ve Yakalama (Anayasa, m.19; Değişiklik Teklifi, m.4) 14
5. Özel Hayatın Gizliliği (Anayasa, m.20; Değişiklik Teklifi, m.5) 15
6. Konut Dokunulmazlığı (Anayasa, m.21; Değişiklik Teklifi, m.6) 16
7. “İletişim” Hürriyeti (Anayasa, m.22; Değişiklik Teklifi, m.7) 17
8. Yurt Dışına Çıkma (Anayasa, m.23/4; Değişiklik Teklifi, m.8) 21
9. Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti (Anayasa, m.26, Değişiklik Teklifi,
m.9) 21
10. Kanunla Yasaklanmış Dilde Yayın Yasağı (Anayasa, m.28/2, Değişiklik
Teklifi, m.10) 23
11. Haber Alma Hürriyeti (Anayasa, m.31/2, Değişiklik Teklifi, m.11) 24
12. Dernek Kurma Hürriyeti (Anayasa, m.33, Değişiklik Teklifi, m.12) 25
13. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı (Anayasa, m.34, Değişiklik
Teklifi, m.13) 2714. Âdil Yargılanma Hakkı (Anayasa, m.36, Değişiklik
Teklifi, m.14) 30
15. Ölüm Cezasının İlgası (Anayasa, m.38/7; Değişiklik Teklifi, m.15) 31
16. İdarî İşlemlere Karşı Başvuru Yolları (Anayasa, m.40; Değişiklik
Teklifi, m.16). 33
17. Eşler Arasındaki Eşitlik (Anayasa, m.41, Değişiklik Teklifi, m.16) 33
18. Kamulaştırma (Anayasa, m.46, Değişiklik Teklifi, m.18) 34
19. İşsizleri Korumak (Anayasa, m.49; Değişiklik Teklifi, m.19) 34
20. Sendika Kurma Hakkı (Anayasa, m.51; Değişiklik Teklifi, m.20) 35
21. Asgari Ücretin Tespitinde Çalışanların Geçim Şartlarının Göz Önünde
Bulundurulması (Anayasa, m.55/3; Değişiklik Teklifi, m.21) 36
22. Devletin İktisadî ve Sosyal Ödevlerinin Sınırları (Anayasa, m.65;
Değişiklik Teklifi, m.22) 37
23. Yabancı Babadan ve Türk Anadan Olan Çocuk (Anayasa, m.66/2; Değişiklik
Teklifi, m.23) 38
24. Taksirli Suçlardan Hüküm Giyenlere Oy Hakkı (Anayasa, m.67; Değişiklik
Teklifi, m.24) 39
25. Siyasî Parti Kapatma (Anayasa, m.69/6; Değişiklik Teklifi, m.25) 40
26. Yabancılara Dilekçe Hakkı (Anayasa, m.74, Değişiklik Teklifi, m.26) 41
27. Milletvekili Seçilme Yeterliliği: Terör Eylemleri (Anayasa, m.76/2,
Değişiklik Teklifi, m.27) 42
28. Yasama Dokunulmazlığı (Anayasa, m.83, Değişiklik Teklifi, m.28) 42
29. TBMM Üyelerinin Emekliliği (Anayasa, m.86, Değişiklik Teklifi, m.29) 43
30. Af Yetkisi (Anayasa, m.87; Değişiklik Teklifi, m.30) 44
31. Kanunun Cumhurbaşkanı Tarafından Kısmen Uygun Bulunmaması (Anayasa,
m.89, Değişiklik Teklifi, m.31) 44
32. Milletlerarası Andlaşmalar ile Kanunlar Arasındaki Hiyerarşi (Anayasa,
m.90/son; Değişiklik Teklifi, m.32) 45
33. TBMM Başkanlığına Aday Olma Süresinin Kısaltılması (Anayasa, m.94/4,
Değişiklik Teklifi, m.33) 49
34. Meclis Soruşturması (Anayasa, m.100, Değişiklik Teklifi, m.34) 50
35. Millî Güvenlik Kurulu (Anayasa, m.118, Değişiklik Teklifi, m.35) 50
36. Parti Kapatma İçin Karar Yetersayısı (Anayasa, m.149; Değişiklik
Teklifi, m.36) 53
37. 12 Eylül Dönemi Kanunları ve KHK'leri (Geçici m.15/3; Değişiklik
Teklifi, m.37) 54
38. Yürürlük (Değişiklik Teklifi, m.38) 55
B. Değerlendirmeler 55
1. Kelime Değişiklikleri 56
2. Hukukî Sonuç Doğurmayan Değişiklikler 57
3. Kanunla Yapılabilecek Değişiklikler 57
4. Gereksiz Değişiklikler 58
5. Öncekinden Farksız Değişiklikler 59
6. Önemsiz Değişiklikler 59
7. Değişiklik Teklifindeki Teknik Kusurlar 60
8. Zararlı Değişiklikler 61
Sonuç 61
Bölüm 2
1982 ANAYASASINA YÖNELTİLEN DİĞER ELEŞTİRİLER
VE BUNLARA KARŞI CEVAPLARIMIZ
1. Devletin Dilinin Türkçe Olmasına (m.3/1) Yöneltilen Eleştiri
ve Bu Eleştiriye Karşı Cevabımız 63
2. Zorunlu Din Eğitimine (m.24/4) Yöneltilen Eleştiri
ve Bu Eleştiriye Karşı Cevabımız 64
3. Yasama Dokunulmazlığına (m.83) Yöneltilen Eleştiri
ve Bu Eleştiriye Karşı Cevabımız 65
4. Cumhurbaşkanının Yetkilerine (m.104) Yöneltilen Eleştiri
ve Bu Eleştiriye Karşı Cevabımız 70
5. Devlet Güvenlik Mahkemelerine (m.143) Yöneltilen Eleştiri
ve Bu Eleştiriye Karşı Cevabımız 72
6. Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesine Üye Seçme Yetkisine
(m.146) Yöneltilen Eleştiri ve Bu Eleştiriye Karşı Cevabımız 73
7. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna (m.159) Yöneltilen Eleştiri
ve Bu Eleştiriye Karşı Cevabımız 75
Bölüm 3
1982 ANAYASASININ AKSAYAN YÖNLERİ
(BİZİM ÖNERİLERİMİZ)
1. Kanun Hükmünde Kararname Çıkarma Yetkisinin verilebilmesi İçin Önemlilik,
Zorunluluk, İvedilik ve Kısa Sürelilik Şartlarının Olmadığının Belirtilmesi
(m.91/1) 82
2. Kanun Hükmünde Kararnamelerin Cumhurbaşkanı Tarafından Yayımlanması
Zorunluluğu (m.91) 82
3. Yetki Kanunu İptal Edilmiş Kanun Hükmünde Kararnamelerin Durumu (m.91) 83
4. Cumhurbaşkanının Tek Başına Yapacağı İşlemler Sorunu (m.105) 84
5. Devlet Denetleme Kurulunun Kaldırılması (m.108) 90
6. Bazı İşlemlere Karşı Yargı Yolunun Açılması (m.125/2, 129/3, 159/4) 93
7. Askerî Yargı Alanında Yapılması Gereken Değişiklikler (m.145) 94
8. Anayasa Mahkemesi Üyelerinin Seçim Usûlünün Değiştirilmesi (m.146) 95
9. Anayasa Mahkemesinin Yürürlüğü Durdurma Kararı Vermesinin Yasaklanması
(m.153) 98
10. Ayrı Bir Yüce Divanın Kurulması (m.148/3, 4, 5; “m.154A”) 98
11. Askerî Yüksek İdare Mahkemesinden Subay Üyelerin Çıkarılması (m.157) 100
Sonuç 101
Ek: Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği Teklifi Metni 103
İndeks 113
Yazarın Özgeçmişi ve Yayın Listesi 117
GİRİŞ
Kitabın tam metnini PDF formatında indirmek için
burasını tıklayınız.
Anayasalar istikrar
belgeleridir. Dünyamızın ilk Anayasası olan
1787 Amerika Birleşik Devletleri Anayasası hâlâ yürürlüktedir. Şüphesiz
anayasaların istikrar belgeleri olmaları, onların ebedî olduğu anlamına gelmez.
Anayasalarda değişiklik yapılması zaman zaman gereklidir. İşte yazılı
anayasalar, istikrar gereği ile değişim ihtiyacını uzlaştırma yoluna gitmişler;
kendilerinin değiştirileceklerini kabul etmekle birlikte bunun için genellikle
kanunların değiştirilmesinden daha zor usûller öngörmüşlerdir. Bu nedenle,
yazılı anayasaların neredeyse tamamına yakını katı anayasalardır.
Anayasalarda istikrar kural, değişiklik ise istisnadır.
Ülkemizde ilk Anayasa, 1876 Kanun-u
Esasîsidir. Kanun-u Esasî
yedi defa değiştirilmiştir. Bu
değişikliklerde toplam 35 maddede değişiklik yapılmıştır.
Ülkemizdeki ikinci Anayasa tarihli Teşkilât-ı Esasîye Kanunudur. Bu Anayasa, 3
yıl 3 ay yürürlükte kalmış, bu kısa ömrü içinde o da değiştirilmekten
kurtulamamıştır almıştır: 23 maddelik bu Anayasanın 6 maddesi 29 Ekim 1923’te
değiştirilmiştir. Üçüncü Anayasa, 20 Nisan 1924 tarihli Teşkilât-ı Esasiye
Kanunudur. Bu Anayasada da beş defa değişiklik yapılmış anayasanın toplam 21
maddesi değiştirilmiştir.
Dördüncü Anayasa, 1961 Anayasasıdır. Bu Anayasada yedi defa değişiklik yapılmış
ve bu Anayasanın toplam 54 maddesinde değişiklik yapılmıştır.
Beşinci Anayasa, 1982 Anayasasıdır. Bu Anayasada da şimdiye kadar beş değişiklik
yapılmış
ve bu değişikliklerde toplam 24 madde değiştirilmiştir.
|
Anayasa |
Değişiklik Sayısı |
Değiştirilen Madde Sayısı |
|
1876 Anayasası |
7 |
35 |
|
1921 Anayasası |
1 |
6 |
|
1924 Anayasası |
5 |
21 |
|
1961 Anayasası |
7 |
54 |
|
1982 Anayasası |
5 |
24 |
|
Toplam: 5 Anayasa |
25 |
140 |
Görüldüğü gibi ilk Anayasanın
kabul edildiği tarihten (1876) bu yana geçen 125 yıllık dönemde toplam 5 yeni
Anayasa yapılmış; bu Anayasalar toplam 25 defa değiştirilmiş ve bu
değişikliklerden toplam 140 maddede etkilenmiştir. Bu veriler karşısında
Türkiye’de Anayasalarda bir istikrar olduğunu söylemek oldukça güçtür. Bu
veriler, Türkiye’de Anayasada istikrara değil, değişime daha önem verildiğini
göstermektedir.
1982 Anayasası da âdeta daha yapıldığı ilk günden bu yana
değiştirilmesi istenen bir Anayasadır. Türkiye’de 1982 Anayasası döneminde
Anayasa değişikliği tartışmaları “gündemin değişmeyen konusu”
olmuştur. 1982 Anayasası akademisyenler, uygulayıcılar, siyasal partiler,
dernekler, sendikalar, basın yayın-organları tarafından şiddetle
eleştirilmektedir.
1982 Anayasasının kötü bir anayasa olduğu artık genel kabul görmüş bir kanıdır.
Anayasa metnini hayatında görmemiş kişiler dahi bu Anayasanın kötü bir Anayasa
olduğunu inanmaktadır. Bu Anayasa yirmi yıldır bir kötüleme propagandasına maruz
kalmıştır. Bu Anayasanın pek de gerekçe göstermeden, yuvarlak laflarla, her gün,
demokrasiye aykırı olduğu, insan haklarını kısıtladığı, hukuk devletini
çiğnediği, yargı bağımsızlığını yok ettiği iddia edilmektedir. Bu iddialar
şimdiye kadar ispatlanmış değildir. Bir iddiayı herkesin duymuş olması onun
doğru olduğu anlamına gelmez. 1982 Anayasasının kötü olduğu iddiası bir “galat-ı
meşhur”dur. Bu “galat”, ne kadar “meşhur” olursa olsun, “galat” olmaktan
kurutulamaz.
Anayasayla ilgili her duyduğumuz şey, onun aleyhinedir.
Durup düşünelim: Anayasayı savunan birisine şimdiye kadar rastladık mı?
1999-2000 Adlî Yıl Açış konuşmasında Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, “Anayasanın
meşruluk debisinin neredeyse sıfıra yaklaştığı”
iddiasında bulunmuştur. 1982 Anayasasının meşruluk debisinin sıfıra yaklaşıp
yaklaşmadığı bilinemez; ama bu Anayasanın savunucu sayısının her zaman sıfır
olduğu bir gerçektir. 1982 Anayasasının kabahati, kötü bir Anayasa olması
değil, savunucusunun olmamasıdır. İşte biz bu çalışmada, her şeye rağmen 1982
Anayasasını savunmak istiyoruz.
1982 Anayasasını sağcısından solcusuna kadar Türk aydınları
içlerine sindirememişlerdir. Bunun pek çok siyasal nedeni vardır. Bu nedenleri
zikrederek herkes, 1982 Anayasasının tümden kaldırılmasını veya önemli ölçüde
değiştirilmesini isteyebilirler. Her Türk vatandaşının siyasal olarak bunu
istemeye hakkı da vardır. Ancak bu bir siyasal istekten ibarettir. Oysa 1982
Anayasasının değiştirilmesini isteyenler, bunu kendi siyasal tercihlerinin
gereği olarak değil, demokrasinin, insan haklarının, hukuk devletinin, yargı
bağımsızlığının, çağdaş uygarlığın ve hatta giderek bilimin bir gereği olarak
takdim etmektedirler. 1982 Anayasasının aykırı olduğu şey, bazı çevrelerdeki
hâkim siyasal ideolojidir; yoksa, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, yargı
bağımsızlığı, çağdaş uygarlık, bilim, vs. değil.
Bugünlerde 1982 Anayasasına yönelik eleştiriler yeniden
arttı ve değişiklik teklifleri tekrar gündeme geldi. Türkiye Büyük Millet
Meclisinde, Meclis Başkanvekili Nejat ARSEVEN’in başkanlığında Ankara
Milletvekili Tayfun İÇLİ, Hatay Milletvekili Ali GÜNAY, Erzurum Milletvekili
İsmail KÖSE, Kilis Milletvekili Mehmet NACAR
, K.Maraş Milletvekili Mustafa KAMALAK, İstanbul
Milletvekili Mehmet Ali ŞAHİN, Bursa Milletvekili Turhan
TAYAN
, İstanbul Milletvekili Bülent AKARCALI
, Amasya Milletvekili Ahmet İYİMAYA ve Trabzon
Milletvekili Ali Naci TUNCER’den oluşan
“Partilerarası Uzlaşma Komisyonu”nun
51 maddelik bir Anayasa değişikliği paketi üzerinde uzlaştığı 23 Mayıs 2001
tarihinde kamu oyuna açıklandı.
Komisyon daha sonra yaptığı çalışmalarda, tartışma yaratan Cumhurbaşkanı
yetkilerini kısıtlayan maddeler gibi bazı tartışmalı maddeleri değişiklik
paketinden çıkardı. Neticede 19 Haziran 2001 günü Komisyonun 38 maddelik bir
değişiklik teklifi üzerinde uzlaştığı kamu oyuna açıklandı ve “Partilerarası
Uzlaşma Komisyonunun Kabul Ettiği Metin: Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı
Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi” başlıklı bir metin
tarihsiz ve sayısız bir kitapçıkla TBMM Başkanvekili Nejat ARSEVEN’in imzasıyla
milletvekillerine dağıtıldı ve kamu oyuna açıklandı.
Bu metni çalışmamızın sonunda ek olarak sunuyoruz.
Haziran ayının son günleri gazeteler ve televizyonlarda
Anayasa değişikliği hakkında birçok tartışma yapıldı. Türkiye Büyük Millet
Meclisinin 17 Eylül 2001 günü Anayasa Değişikliği Teklifini görüşmek üzere
toplanacağı açıklandı. Görünen o dur ki, Eylül ayında Türkiye’de bir Anayasa
değişikliği yapılmaya çalışılacaktır. Bu 2001 yazında da pek muhtemelen anayasa
değişikliği tartışmaları gündemden düşmeyecektir. İşte biz de burada,
Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun kabul ettiği 38 maddelik “Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi”ni
incelemeye ve eleştirmeye çalışacağız.
Bölüm
1
PARTİLERARASI UZLAŞMA KOMİSYONU
ANAYASA Değişikliği TEklifi:
Bir ABESLE İŞTİGAL ÖRNEĞİ
Kitabın tam metnini PDF formatında indirmek için
burasını tıklayınız.
A. Açıklamalar
Burada “Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği
Teklifi”ini madde madde inceleyip eleştireceğiz.
1. “Hiçbir Düşünce ve Mülahaza”
(Anayasa, Başlangıç; Değişiklik Teklifi, m.1
)
1982 Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Başlangıç” bölümünün
beşinci paragrafında “hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin...
karşısında korunma göremeyeceği”ni belirtilmektedir. Partilerarası Uzlaşma
Komisyonu, bu paragrafta geçen “hiçbir düşünce ve mülahaza”nın ibaresini “hiçbir
eylemin” ibaresi ile değiştirmeyi teklif etmektedir.
Anayasaların “başlangıç” bölümleri, Anayasanın dayandığı
temel felsefeyi ifade eden ve çoğunlukla normatif değerden yoksun olan, herhangi
bir hukukî sonuç doğurmayan, manevî değerde metinlerdir. Bunlarda yapılacak
değişikliklerin de mahiyetleri gereği herhangi bir hukukî sonuç doğurması
imkansızdır. Kanımızca, bir hukukî sonuç doğurmayan, yani hukuk aleminde
herhangi bir değişikliğe yol açmayan ibareleri değiştirmek “abesle iştigal”den başka
bir şey değildir. 1995 Anayasa değişikliğiyle de Anayasanın Başlangıç bölümünde
yer alan “kutsal Türk Devleti
” ibaresi “yüce Türk Devleti” olarak
değiştirilmişti. Bu değişiklik de hukuk aleminde herhangi bir değişiklik
yaratmayan bir değişiklik olarak kalmıştır. Türk Devletinin “kutsal” olması ile
“yüce” olmasının hukuk aleminde doğurduğu sonuçlar arasında herhangi bir
farklılık yoktur; zira bunların doğurduğu herhangi bir hukukî sonuç yoktur.
Özetle, hukukî sonuç doğurması imkânsız hükümleri değiştirmeye uğraşarak zaman
kaybetmenin bir anlamı yoktur.
2. Genel Sınırlama Sebepleri (Anayasa,
m.13
; Değişiklik Teklifi, m.2
)
Anayasanın 13’üncü maddesinin yürürlükteki şekline göre
temel hak ve hürriyetler, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün,
millî egemenliğinin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel
asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve
ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın
sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir”. Bu cümlenin birinci
kısmında sayılan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”, “millî
egemenlik”, “Cumhuriyet”, “millî güvenlik
”, “kamu düzeni”, “genel asayiş”,
“kamu yararı”, “genel ahlâk” ve “genel sağlık” gibi sınırlama
sebeplerine “genel sınırlama sebepleri” denir. Mevcut sistemde herhangi bir
temel hak ve hürriyet, bu sebeplerden birine veya birkaçına dayanılarak
sınırlanabilir. Temel hak ve hürriyetler ayrıca Anayasanın ilgili maddesinde,
yani o temel hak ve hürriyetin düzenlendiği maddede belirtilen özel sebeplere
dayanılarak da sınırlanabilir.
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasanın 13’üncü
maddesinden bu “genel sınırlama sebepleri”ni atmakta ve 13’üncü maddenin şu
şekilde değiştirilmesini teklif etmektedir:
“Teme1 hak ve hürriyetler yalnızca Anayasanın ilgili
maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak Kanunla sınırlanabilir.
Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin
gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”
Eğer değişiklik teklifi doğrultusunda 13’üncü maddeden bu
“genel sınırlama sebepleri” çıkarılırsa bazı sakıncalar ortaya çıkacaktır. Şöyle
ki:
a) Bir kere, Anayasanın birçok maddesinde özel
sınırlama sebebi belirtilmemiştir. Örneğin konut dokunulmazlığı (m.21), haberleşme
hürriyeti (m.23), düşünce ve kanaat hürriyeti (m.25), hak arama hürriyeti
(m.36), kanuni hakim güvencesi (m.37), ispat hakkı (m.39), vatandaşlık hakkı
(m.74), kamu hizmetine girme hakkı (m.70), dilekçe hakkı (m.74) gibi temel hak
ve hürriyetlerin sınırlandırılması için ilgili maddelerde özel sebep
belirtilmemektedir. Bu temel hak ve hürriyetler, mevcut sistemde 13’üncü
maddedeki genel sınırlama sebeplerine (kamu düzeni, kamu yararı, genel sağlık,
vs.) dayanılarak sınırlanabilir. Eğer 13’üncü maddeden bu genel sınırlama
sebepleri çıkarılırsa, bu hak ve hürriyetlerin herhangi bir şekilde
sınırlandırılması Anayasa aykırı hâle gelir. Yani bu tür hak ve hürriyetler
“sınırsız”, “mutlak” hak ve hürriyetler haline gelir.
b) İkinci olarak Anayasanın 18-74’üncü maddeleri
arasında sayılan temel hak ve hürriyetlerden bazılarında “özel sınırlama
sebepleri” öngörülmüştür. Ancak hiçbir maddede, 13’üncü maddede sayılan dokuz
sınırlama sebebinin hepsi sayılmamıştır. Örneğin seyahat hürriyeti 23’üncü
maddeye göre, “suç işlenmesini önlemek” amacıyla sınırlandırılabilir. Ama
maddede sayılan özel sınırlama sebepleri arasında “genel sağlık” sebebi yoktur.
Eğer 13’üncü maddeden, teklif edildiği gibi, “genel sağlık” sebebi çıkarılırsa,
genel sağlık sebebiyle seyahat hürriyetinin sınırlandırılması Anayasa aykırı
hâle gelir. Örneğin, bir şehirde salgın bir hastalık baş gösterirse, karantina
ilan edilmesi, o şehirden dışarı çıkılması veya o şehre dışarıdan girilmesi
yasaklanamayacaktır.
c) Nihayet, demokratik bir hukuk devletinde temel
hak ve hürriyetler Anayasada sayılanlardan ibaret değildir. Her insan fiili bir
hürriyet konusudur. Oysa Anayasamızda 18-74’üncü maddeler arasında tanınmış
sınırlı sayıda hürriyet vardır. Bunların dışında daha pek çok hürriyet olabilir.
Anayasada sayılmamış bu tür hürriyetlere, anayasa hukuku doktrininde, “isimsiz
hürriyetler” denmektedir.
Bu hürriyetler de Anayasanın 12’nci maddesinin ilk fıkrası uyarınca Anayasanın
koruması altındadırlar. Dolayısıyla ancak 13’üncü maddenin şartlarına uyularak
sınırlandırılabilirler. Eğer 13’üncü maddeden “genel sınırlama sebepleri”
çıkarılırsa, bu “isimsiz hürriyetler” hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün
olmayan mutlak hürriyetler haline gelecektir. Örneğin “sigara içilmesi” böyle
bir isimsiz hürriyettir ve ülkemizde belli yerlerde sigara içilmesi genel sağlık
sebebiyle haklı olarak 4207 sayılı Kanunla yasaklanmıştır. Eğer teklif edildiği
gibi 13’üncü maddeden genel sağlık sebebi çıkarılırsa, belirli yerlerde sigara içilmesini
yasaklayan 4207 sayılı Kanun Anayasaya aykırı hale gelecektir.
Sonuç olarak, Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun teklif
ettiği gibi 13’üncü maddeden genel sınırlama sebepleri çıkarılırsa, Anayasada
yer alan bazı hürriyetlerin sınırlandırılması hiç mümkün olmayacak; bazılarının
ise sadece ilgili maddede belirtilen özel sebeplerle sınırlandırılabilecek;
Anayasada sayılmayan “isimsiz hürriyetler”in ise sınırlandırılması olanaksız
olacaktır.
Anayasa Değişikliği Teklifinin 2’nci maddesine ilişkin
olarak son olarak belirtelim ki, Teklifin gerekçesinde “Anayasanın 13 üncü
maddesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesindeki ilkeler doğrultusunda yeniden
düzenlenmektedir” denerek yapılan değişiklik teklifiyle Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesine uyum sağlandığı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin bizim
Anayasamızın 13’üncü maddesinin ilk fıkrasında yer alan genel sınırlama
sebepleri ile temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına cevaz vermediği
gibi bir izlenim yaratılmaktadır. Oysa bu doğru değildir. Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi
, temel hak ve hürriyetlerin
sınırlandırılması bakımından, “ulusal güvenlik”, “kamu emniyeti”, “ülkenin
ekonomik refahı
”, “dirlik ve düzenin korunması”, “suç
işlenmesinin önlenmesi”, “sağlığın korunması”, “ahlakın korunması”,
“başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” gibi genel sınırlama sebeplerine
yabancı değildir (Örneğin bkz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, m.8/2). Her ne
kadar 1982 Anayasasının 13’üncü maddesinin ilk fıkrasında öngörülen “genel
sınırlama sebepleri” sayıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin öngördüğü
sebeplerden fazla ise de, 1982 Anayasasının öngördüğü bu sebeplerin Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi ile uzlaşmaz nitelikte olduğunu iddia etmek mümkün değildir.
Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sebebi olarak “kamu düzeni”, “genel
ahlâk”, “genel sağlık” gibi genel sınırlama sebepleri birçok Avrupa ülkesinde
kabul edilmiştir.
Kanımızca 13’üncü maddeye dokunulmamalıdır. Genel sınırlama
sebeplerinin sayısı çok bulunuyorsa belki bunlardan birkaçı çıkarılarak sebepler
hafifletilebilir. Ama bu sebeplerden acaba hangisi gereksiz görülüp
çıkarılacaktır? Önemsiz olan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”
müdür? Yoksa “millî egemenlik” mi, “Cumhuriyet” mi, “millî güvenlik” mi, “kamu
düzeni” mi, “genel asayiş” mi, “kamu yararı” mı, “genel ahlâk” mı, “genel
sağlık” mı? Kanımızca bunların hepsi gereklidir. 13’üncü maddede yapılacak her
değişiklik, sistemimizde telafisi güç zararlara yol açar.
“Ölçülülük İlkesi”.-
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu 13’üncü maddeye ayrıca “ölçülülük ilkesi”ni de
ilâve etmektedir. Değişiklik Teklifinde, “bu sınırlamalar... ölçülülük ilkesine
aykırı olamaz” denmektedir. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasının bir
sınırı olarak “ölçülülük ilkesi” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde
öngörülmüştür. Keza bizim Anayasamızın 15’inci maddesinde de “ölçülülük ilkesi”
olağanüstü hâllerde temel hak ve hürriyetlerin durdurulması için öngörülmüştür.
Ancak gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde,
gerek 1982 Anayasasının 15’inci maddesinde “sınırlamalar, ölçülülük ilkesine
aykırı olamaz” diye bir ifade yoktur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde “zaruri
bulunduğu derecede” ifadesi geçmektedir. Anayasamızın 15’inci maddesinde ise
“durumun gerektirdiği ölçüde” ifadesi kullanılmaktadır. Bu maddelerde ifade
edilen şeye “ölçülülük ilkesi” ismi doktrin tarafından verilmiştir. Pozitif
hukuk metinleri kendi koydukları ilkelere isim vermez. O ilkenin içeriğini hüküm
altına alır. Daha sonra doktrin ona isim verir. Değişiklik teklifindeki
“ölçülülük ilkesi” tabiri kanun yapma tekniğine aykırıdır. Ayrıca “ölçülülük
ilkesi” tabiri Anayasanın metninde geçerse, sanki Anayasanın normlarının
dışında, ayrı bir varlığı olan bir tabiî hukuk ilkesinin veya doktrinin ürettiği
bir ilkenin anayasasallaştırıldığı gibi tuhaf bir sonuç ortaya çıkmaktadır.
Değişiklik teklifinde “ölçülülük ilkesi” ibaresi çıkarılmalıdır. Temel hak ve
hürriyetlerin sınırlandırılmasının bir sınırı olarak bu ilkenin de kullanılması
arzu ediliyorsa, “temel hak ve hürriyetler, durumun gerektirdiği ölçüde
sınırlanabilir” gibi bir ifade kullanılmalıdır.
3. Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılamaması (Anayasa, m.14; Değişiklik Teklifi, m.3
)
1982 Anayasasının “Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye
Kullanılamaması” başlıklı 14’üncü maddesinin ilk fıkrası hükmü şöyle demektedir:
“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri,
Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve
Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek,
Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın
diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve
mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere
dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar”
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu bu hükmün şu şekilde
değiştirilmesini teklif etmektedir:
“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri
devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına
dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan eylemler
biçiminde kullanılamaz”.
Maddenin yürürlükteki şeklinde yer alan “[Anayasada yer
alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri] temel hak ve hürriyetleri yok etmek,
Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın
diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve
mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere
dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar” hükmü
çıkarılmaktadır. Değişiklikten sonra acaba, bir temel hak ve hürriyet, bir başka
temel hak ve hürriyeti yok etmek için veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı
yaratmak amacıyla kullanılabilecek midir? Buna hayır cevabı veriliyorsa, bu
hükümler neden Anayasadan çıkarılmak istenmektedir? 14’üncü maddeden bu hükümler
çıkarılırsa, örneğin Türkiye’de ırk ayrımcılığını savunan kitaplar
yayınlanabilecek; dernekler kurulabilecek midir? Partilerarası Uzlaşma Komisyonu
bunu mu amaçlıyor? “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri... temel
hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından
yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde
egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair
herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak
amacıyla kullanılamazlar” ifadesinde makul ve iyi niyetli birini rahatsız edecek
hiçbir yan yoktur.
Diğer yandan 1982 Anayasası 14’üncü maddesinin son
fıkrasında yer alan
“Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve
hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde
yorumlanamaz”
şeklindeki hüküm
“bu Anayasa hükümlerinden hiç biri, Devlete veya
kişilere bu Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya
Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir
faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz”
şeklinde değiştirilmektedir.
Kanımızca bu değişiklikle yapılan tek şey ifade
değişikliğidir. Hükmün normatif anlamında değişen hiçbir şey yoktur. Bu fıkra,
Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun abesle iştigal ettiğinin tipik
bir örneğidir. Partilerarası Uzlaşma Komisyonu, Anayasa normunun anlamını değil,
kelimelerini değiştirmektedir. “Anayasanın hiçbir hükmü” kelimeleri “bu Anayasa
hükümlerinden hiç biri” olarak değiştirilmektedir.
4. Tutuklama ve Yakalama
(Anayasa,
m.19
; Değişiklik Teklifi, m.4
)
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği
Teklifinin 4’üncü maddesi Anayasamızın kişi hürriyeti ve güvenliğine ilişkin
19’uncu maddesinin bazı hükümlerini değiştirmektedir. 19’uncu maddenin
yürürlükteki şekline göre toplu işlenen suçlarda yakalanan veya tutuklanan kişi
en çok onbeş gün içinde hâkim önüne çıkartılır. Değişiklik Teklifi bu on beş
günlük süreyi yedi güne indirmektedir. 19’uncu maddenin mevcut şeklinin son
fıkrasına göre, “Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradığı
zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir”. Bu hükmü Değişiklik Teklifi, “Bu zarar,
tazminat hukukunun genel prensiplerine göre Devletçe ödenir” ve “Devlet, zarara
sebebiyet verenlere rücu eder. Bu husus kanunla düzenlenir” şeklinde
değiştirmektedir. Maddenin son fıkrasının mevcut şeklinin hukuk devleti ve insan
haklarına aykırı bir yanı yoktur. Haksızlığa uğrayan kişiye devletin tazminat
ödemesi esası yürürlükteki maddede de vardır. Değişiklik Teklifinin “bu zarar,
tazminat hukukunun genel prensiplerine göre Devletçe ödenir” diyen hükmüyle
herhalde tazminat taleplerinde kamu hukukunun değil, özel hukukun uygulanması
öngörülmektedir.
Değişiklik Teklifinin gerekçesinde Anayasanın 19’uncu
maddesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
5’inci maddesinin esasları doğrultusunda yeniden düzenlendiği ileri
sürülmektedir. Bu iddia doğru değildir. 19’uncu maddenin ilk şekli zaten Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesinin 5'inci maddesinden örnek alınarak ve tamamıyla ona
uygun olarak düzenlenmiştir. Ayrıca belirtelim ki, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin 5'inci maddesinin son fıkrası da sadece kişinin tazminat hakkını
öngörmektedir. Bu tazminat davalarına özel hukukun mu, kamu hukukun mu
uygulanacağına, bu davaların hangi tür mahkemelerde görüleceğine ilişkin bir
hüküm yoktur. Değişiklik Teklifinde geçen “Tazminat hukukunun genel prensipleri
” kavramı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin kullandığı bir kavram değil,
“Partilerarası Uzlaşma Komisyonu”nun icat ettiği, ne olduğu belirsiz bir
kavramdır. Bu kavramla acaba Borçlar Kanunun tazminata ilişkin hükümleri mi
kastedilmekte ve bu hükümler “anayasallaştırılmakta”, yoksa pozitif kaynağı
belirsiz birtakım “tabiî hukuk ilkeleri” mi Anayasaya ithal edilmektedir?
5. Özel Hayatın Gizliliği (Anayasa,
m.20
; Değişiklik Teklifi, m.5
)
Anayasamızın “özel hayatın gizliliği” başlıklı 20’nci
maddesinin ikinci fıkrası şöyle diyor:
“Kanunun açıkça gösterdiği hallerde, usulüne göre
verilmiş hâkim kararı olmadıkça; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de
kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça, kimsenin üstü, özel kağıtları
ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz”.
Değişiklik Teklifi bu maddeyi şu şekilde değiştirmektedir:
“Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin
önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve
özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya bir kaçına bağlı olarak
usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak
gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı
emri bulunmadıkça kimsenin üstü, özel kağıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el
konulamaz. En geç kırksekiz saat içinde hakim onayına sunulmayan el koyma
kendiliğinden kalkar.”
Değişiklik Teklifinin son cümlesi dışındaki kısmı, hiçbir
normatif değişikliğe yol açmayacak kelime değişikliğinden ibaret, yine bir
“abesle iştigal” örneğidir. Son cümle ise en geç kırksekiz saat içinde hakim
onayına sunulmayan el koymanın kendiliğinden kalkmasını öngörmektedir.
Değişiklik Teklifi gerekçesinde yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden
bahsedilerek sanki yapılan değişikliğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
bir gereği olduğu sanısı yaratılmıştır. Özel hayatın korunması Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin 8’inci maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre bu hakka
belirli şartlar altında “kamu otoriteleri” müdahale edebilir. Maddede bu
müdahalenin ancak hâkim karırıyla yapılmasına veya yapılan müdahalenin belli bir
süre içinde hakimin onayına sunulması gibi bir şart yoktur. O halde
Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun önerdiği değişiklik Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi bir gereği değildir.
6. Konut Dokunulmazlığı
(Anayasa,
m.21
; Değişiklik Teklifi, m.6
)
1982 Anayasasının “konut dokunulmazlığı” başlıklı 21’inci
maddesinin ikinci fıkrası şöyle diyor:
“Kimsenin konutuna dokunulamaz. Kanunun açıkça
gösterdiği hallerde, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; gecikmesinde
sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça
kimsenin konutuna girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz”.
Değişiklik Teklifi bu maddeyi şu şekilde değiştirmektedir:
“Kimsenin konut hakkına dokunulamaz. Milli güvenlik,
kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması
veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya
birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça, yine bu
sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de Kanunla yetkili
kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça kimsenin konutuna girilemez,arama
yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz. En geç kırksekiz saat içinde hakim
onayına sunulmayan el koyma kendiliğinden kalkar”.
Değişiklik Teklifinin son cümlesi dışındaki kısmı, yine
hukuk düzeninde hiçbir değişikliğe yol açmayacak bir “abesle iştigal” örneğidir.
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu 21’inci maddeyi değişik kelimelerle
tekrarlamaktan başka bir şey yapmamaktadır. Üstelik bu tekrarda bir de fahiş
hata yapmaktadır. 1982 Anayasası doğru olarak “kimsenin konutuna dokunulamaz”
diyor. Değişiklik Teklifi ise “kimsenin konut hakkına dokunulamaz” diyor.
Böylece Partilerarası Uzlaşma Komisyonu “konut dokunulmazlığı” ile “konut
hakkı”nı birbirine karıştırmış oluyor. Konut dokunulmazlığı bir negatif statü
hakkı, yani bir kişi hürriyeti, konut hakkı ise
bir pozitif statü hakkı, yani bir sosyal haktır. Konut dokunulmazlığı, devletin
kişilerin evlerine girmemesi; konut hakkı ise devletin evsiz insanlara ev
sağlaması demektir. Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun yaptığı hata fahiştir;
çünkü üzerinde değişiklik teklifi yaptıkları Anayasanın 57’nci maddesi “konut
hakkı” başlığını taşımaktadır. Partilerarası Uzlaşma Komisyonu hiç olmazsa,
üzerinde değişiklik teklif etme yetkisini kendisinde gördüğü Anayasanın
maddelerinin kenar başlıklarını okusaydı, bu hataya düşmezdi.
7. “İletişim” Hürriyeti
(Anayasa,
m.22
; Değişiklik Teklifi, m.7
)
1982 Anayasasının “Haberleşme Hürriyeti”
başlıklı 22’nci maddesinin ikinci fıkrası şöyle diyor:
“Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir.
Haberleşmenin gizliliği esastır.
Kanunun açıkça gösterdiği hallerde, usulüne göre verilmiş hâkim kararı
olmadıkça; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınan
merciin emri bulunmadıkça; haberleşme engellenemez ve gizliliğe dokunulamaz.
İstisnaların uygulanacağı kamu
kurum ve kuruluşları kanunda belirtilir”.
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu öncelikle bu maddenin
başlığını “İletişim Hürriyeti” olarak değiştirmekte ve madde metnini şu şekilde
tekrar kaleme almaktadır:
“Herkes iletişim hürriyetine sahiptir.
İletişimin gizliliği esastır.
Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel
ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması
sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı usulüne göre verilmiş hakim kararı
olmadıkça, yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde
de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça iletişim
engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz.
İstisnaların uygulanacağı kamu
kurum ve kuruluşları kanunda belirtilir”.
Görüldüğü gibi Değişiklik Teklifi, bütünüyle maddenin eski
şeklinin tekrarlanmasından ibarettir. Anlaşılan o ki, Partilerarası Uzlaşma
Komisyonu, “haberleşme” kelimesini yetersiz bulmuş, onun yerine “iletişim” kelimesini tercih
etmiştir. Değişiklik Teklifi gerekçesinde “iletişim”in “telefon, telgraf,
internet, vs.”yi kapsadığı belirtilmiştir. İnternetle e-mail çekmek acaba
haberleşme değil de nedir? Maddenin yeni şekliyle, eski şekli arasında normatif
anlam bakımından hiçbir fark yoktur. Maddenin anlamını değiştirmeden,
kelimelerini değiştirmek, “haberleşme” kelimesi yerine “iletişim” kelimesini
kullanmak abesle iştigal değil de nedir? Bu ülkenin tali kurucu iktidarının
kelime oyunlarıyla uğraşmaktan başka yapacak bir işi yok mudur? İster
“haberleşme hürriyeti” densin, isterse “iletişim hürriyeti” densin; bundan ne
çıkar? Mühim olan şey, memleketin gündemini “anayasa değişikliği”
tartışmalarıyla işgal etmek. Mühim olan şey, nefret edilen 1982 Anayasasını her
şeye rağmen değiştirmiş olmak. Onun maddelerinin normatif anlamını, yani
normlarını değiştiremeseler de, sözlerini, kelimelerini değiştirmek. 1982
Anayasasından nefret eden birtakım kişiler, Anayasanın bir maddesini
değiştirelim diyorlar; örneğin haberleşme hürriyetini düzenleyen maddeyi ele
alıyorlar; maddenin değiştirilecek bir yanını bulamıyorlar; o zaman bari
sözlerini değiştirelim diyorlar.
Daha sonra da biz televizyonlardan, “Partilerarası Uzlaşma
Komisyonu yaptığı Anayasa Değişikliği Teklifiyle iletişim hürriyeti tanınıyor;
artık Türkiye’de polis telefon dinleyemeyecek, mektupları açamayacak” gibi abuk
sabuk haberler dinliyoruz. Oysa Türkiye’de haberleşmenin gizliliği esası İkinci
Meşrutiyet döneminde yapılan 8 Ağustos 1325 (1909) tarihli kanunla 1876 Kanun-u
Esasîsine eklenen 119’uncu maddeyle anayasal düzeyde tanınmıştır
ve o zamandan günümüze kadar bütün Anayasalarımızda mevcuttur. Aynı şey Anayasa
Değişikliği Teklifinin Anayasanın kişi hürriyeti ve güvenliğine ilişkin 19’uncu,
konut dokunulmazlığına ilişkin 21’inci maddeler için de geçerlidir. Kişi
hürriyeti, kişi güvenliği, konut dokunulmazlığı ilk defa Partilerarası Uzlaşma
Komisyonunun teklif ettiği Anayasa Değişikliği Teklifiyle tanınmıyor; bu
hürriyetler Türkiye’de 1876 Kanun-u Esasîsinden (m.9, 10, 22) bu yana mevcuttur
ve günümüze kadar hep anayasal düzeyde koruma altındadır. Bunun böyle olmasına
rağmen, neden bazıları çıkıp, 100 küsur yıldır Türkiye’de mevcut olan şeylerden
yeniymiş gibi bahsetmektedirler? Bu acaba cehaletten mi, yoksa art niyetten mi
kaynaklanıyor?
Millî Güvenlik, Kamu Düzeni, Suç İşlenmesinin Önlenmesi,
Genel Sağlık ve Genel Ahlakın Korunması, vb. Sebeplerin 20, 21 ve 22’nci
Maddelere Eklenmesine Dair.- Ayrıca şunu gözlemlemek gerekir: Partilerarası
Uzlaşma Komisyonu, 1982 Anayasasının özel hayatın gizliliği, konut
dokunulmazlığı, iletişim hürriyetinin düzenlendiği 20, 21 ve 22’nci maddelerine,
bu maddelerin mevcut şeklinde olmayan daha birçok sınırlandırma sebebi
eklemektedir. Her üç maddeye de 1982 Anayasasının 21, 22 ve 23’üncü maddelerinde
belirtilmeyen şu formül eklenmiştir:
“Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin
önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve
özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak...”.
Oysa 1982 Anayasası, temel hak ve hürriyetlerle ilgili
maddelerinin sınırlama sebepleri bakımından çok ağır olması nedeniyle
eleştirilmektedir. Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği
Teklifiyle 1982 Anayasasının 20, 21 ve 22’nci maddeleri sınırlama sebepleri
bakımından hafifletilmemekte tersine ağırlaştırılmaktadır. Yukarıda 1982
Anayasasının 20, 21 ve 22’nci maddelerinin yürürlükteki metinleri ve Değişiklik
Teklifinde yer alan metinleri verilmiştir. Her ikisini bir okuyalım ve kendimize
soralım: Hangisi daha hafif ve güzel?
Peki Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun bu maddelere “milli
güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın
korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleri”ni
eklenmesi gereksiz midir? Hayır gereksiz değildir; tam tersine fevkalâde
gereklidir. Çünkü yukarıda açıklandığı gibi Değişiklik Teklifi 1982 Anayasasının
13’üncü maddesinde genel sınırlama sebeplerinin çıkarmaktadır. Bu sebepler
maddeden çıkarılınca, diğer maddelerdeki temel hak ve hürriyetlerin
sınırlandırılması bu sebeplerle mümkün olmayacaktır. İşte bu nedenle, 13’üncü
maddeden genel sınırlama sebepleri çıkarılınca, aslında Partilerarası Uzlaşma
Komisyonunun 20, 21 ve 22’nci maddelere ilişkin olarak yaptığı gibi sadece üç
maddeye değil, Anayasanın 17’nci maddesiyle 74’üncü maddesi arasında yer alan,
temel hak ve hürriyetlerle ilgili bütün maddelerine “milli güvenlik, kamu
düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya
başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleri” gibi genel sınırlama
sebeplerini ilâve etmek gerekir. Acaba bu sebepleri genel olarak bir maddede
(m.13) sayıp, diğer maddelerde tekrarlamamak mı daha akılcı, yoksa 57 ayrı
maddede aynı sebepleri durmadan tekrarlamak mı daha akılcıdır?
8. Yurt Dışına Çıkma
(Anayasa,
m.23/4
; Değişiklik
Teklifi, m.8)
Anayasa değişikliği teklifi ile Anayasasının 23’üncü
maddesinin beşinci fıkrasında geçen “vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti,
ülkenin ekonomik durumu... sebebiyle sınırlanabilir” hükmünden “ülkenin ekonomik
durumu” ibaresi çıkarılmaktadır. Bu şekilde vatandaşlar, ülkenin ekonomik durumu
buna elvermese bile yurt dışına çıkabileceklerdir. Ülkenin ekonomik durumu
sebebiyle bazı hürriyetlerin gerekli olduğu ölçüde sınırlanabilmesine Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi de izin vermektedir
(örneğin m.8/2). Şüphesiz, bu her hak ve hürriyetin ekonomik durum nedeniyle
sınırlanabileceği anlamına gelmez. Bu konuda takdir yetkisi Anayasa Mahkemesinin
denetimine tâbi olarak yasama organına aittir. Belki bazı ağır ekonomik
krizlerde, vatandaşların yurtdışına çıkma hürriyetlerinin sınırlandırılmasına
istisnaen ihtiyaç olabilir. Anayasa Değişikliği Teklifiyle, bu imkân ortadan
kaldırılmaktadır. Kanımızca böyle bir değişiklik yersizdir.
9. Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti
(Anayasa, m.26, Değişiklik Teklifi, m.9
)
1982 Anayasasının 26’ncı maddesinin ikinci fıkrasına göre
düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti “suçların önlenmesi, suçluların
cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin
açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının özel ve aile hayatlarının
yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin
gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.”
Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun değişiklik teklifinde
ise yukarıda sayılan düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlandırma
sebeplerine, “millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, ülkenin bölünmez
bütünlüğünün korunması” sebeplerini de eklemiştir. Böylece Değişiklik Teklifiyle
düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini sınırlandıran sebepler arzu edildiği
gibi hafifletilmiş değil, çoğaltılmıştır. Aslında yukarıda da belirtildiği gibi
Anayasanın 13’üncü maddesindeki genel sınırlama sebepleri kaldırılınca, bu
maddeye de 13’üncü madde de sayılan bu genel sınırlama sebeplerinin konulmasına
ihtiyaç duyulmuştur. Bu genel sınırlama sebeplerinin sadece bu maddeye değil,
bütün maddelere konulması gerekir. O zaman ise, aynı paragrafı 57 ayrı
maddesinde aynen tekrarlayan tuhaf bir anayasa ortaya çıkacaktır.
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği
Teklifi, 1982 Anayasasının 26’ncı maddesine “düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti Anayasanın 1, 2 ve 3 üncü maddeleri hükümlerinin değiştirilmesi
sağlamak amacıyla kullanılamaz” diye 1982 Anayasası olmayan yasakçı bir hüküm
eklemektedir. Bu hüküm düşünce hürriyeti bakımından fevkalâde sakıncalıdır.
Anayasamızın ilk üç maddesi değiştirilemez. Bu yasak kişilere değil, Anayasa
değiştirme iktidarına, yani Türkiye Büyük Millet Meclisinin nitelikli
çoğunluğuna hitap etmektedir. Kişilerin bu maddelerdeki hükümleri
eleştirilmelerinde, bunların değiştirilmelerini istemelerinde ne gibi bir
sakınca vardır? Bunu anlamak mümkün değildir. Örneğin Anayasanın 3’üncü
maddesine göre, başkent Ankara’dır. Şimdi birisi çıkıp, “ben Ankara’yı
beğenmiyorum; başkent Eskişehir olsun” deme özgürlüğü olmayacak mıdır? Aslında
aynı Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun 24 Mayıs 2001 tarihli gazetelerde
Anayasanın
3’üncü maddesinde geçen Devletin “Dili Türkçe'dir” ifadesinin “Resmi
dil Türkçe'dir
” şeklinde değiştirilmesi konusunda
uzlaştığı yolunda haberler çıktı.
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Mayıs ayında değiştirilmesi için uzlaştığı
hususun Haziran ayında özel kişiler tarafından “ifade edilmesini”
yasaklamaktadır!
10. Kanunla Yasaklanmış Dilde Yayın Yasağı
(Anayasa, m.28/2, Değişiklik Teklifi, m.10
)
1982 Anayasasının 28’inci maddesinin ikinci fıkrasına göre
“kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dilde yayım yapılamaz”. Partilerarası
Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği Teklifi bu hükmü yürürlükten
kaldırmaktadır. Kanımızca bu hükmün Anayasadan çıkarılması bir abesle iştigal
örneğidir. Zira, 19 Ekim 1983 tarih ve 2932 sayılı “Türkçe’den Başka Dille
Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun
” ile bazı dillerle yayın yapılması yasaklanmıştı. Bu Kanun 12 Nisan 1991 tarih
ve 3713 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılmıştır. Dolayısıyla Anayasanın
28’inci maddesinin ikinci fıkrası değişmemiş olsa da, Türkiye’de isteyen
istediği dilde yayın yapabilir. Anayasa kuralları özgürlüklerin
sınırlandırılmasını emreden değil, sınırlandırılmasına izin veren
kurallardır. Anayasa belirli dillerde yayın yapılmasının yasaklanabilmesine izin
vermesine rağmen, kanun koyucu bu yasaklama iznini kullanmayabilir. Türkiye’de
1991’den beri de kullanmamaktadır. Dolayısıyla ayrıca bir kanunla
yasaklanmadıkça, Anayasada böyle bir hükmün olması, Türkiye’de Türkçe dışında
başka dillerle yayın yapılmasına engel değildir.
Anayasada bazı dillerde yayın yapılmasını yasaklanmasına
izin veren hükmüne dayanılarak çıkarılan bir kanun olmasa bile bu hükmün
Anayasada varlığı gereklidir. Her devlet kendi dilini şu ya da bu şekilde
korumak, başka dilleri ise teşvik etmemek durumundadır. Örneğin Fransa’da 4 Ağustos 1994
tarih ve 94-665 sayılı Fransız Dilinin Kullanılması Hakkında Kanun,
Fransızca’nın belirli yerlerde zorunlu kullanımını öngörmekte; öğretim dilinin
Fransızca olduğunu hüküm altına almakta; sadece resmî yazışmaların değil, aynı
zamanda iş sözleşmelerinin, işletme yönergelerinin, orijinal versiyondaki
filmler, müzik eserleri ve dinî ayinler dışındaki radyo televizyon yayınlarının
Fransızca olmasını da zorunlu kılmaktadır. Türkiye de bir gün kendi dilini
korumak amacıyla benzer kanunlara ihtiyaç duyabilir. 28’inci maddenin ikinci
fıkrası yürürlükten bu gün kaldırılırsa o gün böyle kanunlar Anayasaya aykırı
hâle gelir. O nedenle 28’inci maddenin ikinci fıkrasına dokunulmamalıdır.
11. Haber Alma Hürriyeti
(Anayasa,
m.31/2
, Değişiklik Teklifi, m.11
)
1982 Anayasasının 31’inci maddesinin 2’nci fıkrasına göre,
“kanun, 13 üncü maddede yer alan genel sınırlamalar
dışında bir sebebe dayanarak halkın bu araçlarla haber almasını, düşünce ve
kanaatlere ulaşmasını ve kamuoyunun serbestçe oluşmasını engelleyici kayıtlar
koyamaz”.
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği Teklifi
ise bu fıkrayı şu şekilde değiştirmektedir:
“Kanun, milli güvenlik, kamu düzeni, genel ahlak ve
sağlığın korunması sebepleri dışında halkın bu araçlarla, haber almasını,
düşünce ve kanaatlere ulaşmasını ve kamuoyunun serbestçe oluşmasına engelleyici
kayıtlar koyamaz”.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Partilerarası Uzlaşma
Komisyonu 13’üncü maddede sayılan genel sınırlama sebeplerini madde metninden
çıkardıktan sonra birçok maddeye (m.20, 21, 22, 26) bu genel sınırlama
sebeplerini tekrar koymak zorunda kalmıştır. 31’inci maddeye ilişkin olarak
yapılan değişiklik de bundan ibarettir. Bu Değişiklik Teklifinden önce kişilerin
haber alma hakkı 13’üncü maddede yer alan genel sınırlama sebeplerine dayanarak
sınırlanmakta iken, değişiklik teklifi gerçekleşirse bundan böyle kişilerin
haber alma hürriyeti 31’inci maddenin kendi içinde yer genel sınırlama sebepleri
ile sınırlandırılabilecektir. Burada değişen nedir? Değişiklikten önce de sonra
da millî güvenlik, kamu düzeni veya genel ahlâk nedeniyle bu temel hak ve
hürriyet sınırlanabilecektir. Bu da gerekli ve normaldir. Sınırlandırmada
dayanılacak Anayasa maddesi numarası dışında Değişiklik Teklifinin yarattığı
yeni bir durum yoktur. Bu değişiklik abesle iştigal değil de nedir?
Yasama organının ülkenin ekonomik sorunlarını çözmek için yığınla kanunla
uğraşması gereken bu günlerde anlamsız ve boş bu Anayasa değişiklikleriyle
uğraşmasının ne yararı vardır. 37 maddelik bir Anayasa değişikliği paketinin,
görüşülmesi değil, sadece oylanmasının bile 74 saat zaman alacağı
hesaplanmaktadır.
12. Dernek Kurma Hürriyeti (Anayasa,
m.33
, Değişiklik Teklifi, m.12
)
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği Teklifi
Anayasanın 33’üncü maddesinde dernek kurma hürriyetini yeniden şu şekilde
düzenlemektedir:
“Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da
üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.
Hiç
kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz.
Dernek kurma hürriyeti ancak, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin
önlenmesi, genel sağlık ve ahlak ile başkalarının hürriyetlerinin korunması
sebepleriyle sınırlanabilir.
Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller
Kanunda gösterilir.
Birinci fıkra hükmü, Silahlı Kuvvetler ve kolluk kuvvetleri mensuplarına ve
görevlerinin gerektirdiği ölçüde devlet memurlarına kanunla sınırlamalar
getirilmesine engel değildir.
Bu madde hükümleri vakıflarla
ilgili olarak da uygulanır”.
Bu Değişiklik Teklifiyle getirilen hiçbir yenilik yoktur.
Bu hükümlerin hepsi 1982 Anayasası 33’üncü maddesinin mevcut şeklinde de vardır.
Ancak yürürlükteki 33’üncü maddede olup, Değişiklik Teklifinde olmayan,
dolayısıyla yürürlükten kaldırılması teklif edilen hükümler vardır ve onlar
şunlardır:
a) 1982 Anayasasının 33’üncü maddesinin ikinci
fıkrasında
“dernek kurabilmek için kanunun gösterdiği bilgi ve
belgelerin, kanunda belirtilen yetkili mercie verilmesi yeterlidir. Bu bilgi ve
belgelerin kanuna aykırılığının tesbiti halinde yetkili merci, derneğin
faaliyetinin durdurulması veya kapatılması için mahkemeye başvurur”
denmektedir. Bu hüküm Değişiklik
Teklifiyle yürürlükten kaldırılmakta ve onun yerine
“dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında
uygulanacak şekil, şart ve usuller Kanunda gösterilir”
hükmü konulmaktadır. Kanımızca
yürürlükteki hüküm, dernek kurma hürriyetini sınırlandıran değil, güvence altına
alan, dernek kurma bakımından bildirim usûlünü anayasallaştıran bir hükümdür.
Değişiklik Teklifi ise dernek kurma hürriyetinin kullanılması konusunda bütün
takdir yetkisini kanun koyucuya bırakmaktadır. Bazı ilkelerin Anayasada
saptanması, kanun koyucuya bırakılmasına nazaran herhalde daha hürriyetleri
koruyucu bir usûldür.
b) 1982 Anayasası 33’üncü maddesinin 4’üncü
fıkrasında,
“dernekler, kanunun öngördüğü hallerde hâkim
kararıyla kapatılabilir veya faaliyetten alıkonulabilir. Ancak, millî
güvenliğin, kamu düzeninin, suç islenmesini veya suçun devamını önlemenin yahut
yakalamanın gerektirdiği hallerde gecikmede sakınca varsa, kanunla bir merci,
derneği faaliyetten men ile yetkilendirilebilir. Bu merciin kararı, yirmidört
saat içerisinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat
içinde açıklar; aksi halde, bu idarî karar kendiliğinden yürürlükten kalkar”
denmektedir. Bu hüküm de
yürürlükten kaldırılmakta onun yerine
“dernek kurma hürriyeti ancak, milli güvenlik, kamu
düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve ahlak ile başkalarının
hürriyetlerinin korunması sebepleriyle sınırlanabilir”
hükmü getirilmektedir. Kanımızca,
1982 Anayasası yürürlükteki hükmü (m.33/4) derneklerin ancak hâkim karıyla
kapatılabileceğini, yetkili merciin kararının yirmidört saat içinde görevli
hakimin onayına sunulması zorunluluğunu öngörerek derneklerin kapatılmasını
güvenceli bir sisteme bağlamaktadır. Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa
Değişikliği Teklifine göre de dernekler “milli güvenlik, kamu düzeni, suç
işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve ahlak ile başkalarının hürriyetlerinin
korunması sebepleriyle” kapatılabilecektir. Ancak Değişiklik Teklifi bunun hâkim
kararıyla olmasını öngörmemektedir. Dolayısıyla Değişiklik Teklifinin
düzenlemesi daha az özgürlükçüdür. Kanun koyucu derneklerin polis kararıyla
kapatılmasını öngörürse bu kanun artık Anayasaya aykırı olmaz. Görüldüğü gibi
1982 Anayasasını beğenmeyenlerin yaptığı Değişiklik Teklifi aslında 1982
Anayasasından temel hak ve hürriyetlerin korunması bakımından daha da geridir.
13. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı (Anayasa, m.34, Değişiklik Teklifi, m.13
)
1982 Anayasasının “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme
Hakkı” başlıklı 34’üncü maddesi şöyle diyor:
“Madde
34.- Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve
gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.
Şehir düzeninin bozulmasını önlemek amacıyla yetkili idarî merci, gösteri
yürüyüşünün yapılacağı yer ve güzergâhı tespit edebilir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak
şekil, şart ve usuller kanunda (*) gösterilir.
Kanunun gösterdiği yetkili merci, kamu düzenini ciddi şekilde bozacak olayların
çıkması veya millî güvenlik gereklerinin ihlâl edilmesi veya Cumhuriyetin ana
niteliklerini yok etme amacını güden fiillerin işlenmesinin kuvvetle muhtemel
bulunması halinde belirli bir toplantı ve gösteri yürüyüşünü yasaklayabilir veya
iki ayı aşmamak üzere erteleyebilir. Kanun, aynı sebeplere dayalı olarak bir ile
bağlı ilçelerde bütün toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yasaklanmasını
öngördüğü hallerde bu süre üç ayı geçemez.
Dernekler, vakıflar, sendikalar ve
kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları kendi konu ve amaçları dışında
toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleyemezler”.
Değişiklik Teklifi ise bu maddeyi şu şekilde
değiştirmektedir:
“Madde 34.- Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve
gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, ancak, milli güvenlik ve kamu düzeni
sebepleriyle, kanunla sınırlanabilir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü
düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda
gösterilir”.
Değişiklik Teklifindeki hükümler 1982 Anayasasının 34’üncü
maddesinin mevcut şeklinde de vardır. Ancak yürürlükteki metinde olup da,
Değişiklik Teklifinde olmayan hükümler de vardır. Bu hükümler şunlardır:
a) 1982 Anayasasının 34’üncü maddesinin ikinci
fıkrasında yer alan “Şehir düzeninin bozulmasını önlemek amacıyla yetkili idarî
merci, gösteri yürüyüşünün yapılacağı yer ve güzergâhı tespit edebilir” hükmü
çıkarılmıştır. Ancak, bu hükmün çıkarılmasıyla, isteyen kişilerin istediği her
yerde gösteri yürüyüşü yapabileceklerine imkân tanındığı sonucu çıkarılamaz.
Zira, değişiklik teklifine göre de kanunla kamu düzeni sebebiyle gösteri
yürüyüşü sınırlandırılabilir. Zaten medeni bir toplumda, isteyen her kişinin
şehrin istediği her caddesinde gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahip olduğu
düşünülemez. Dolayısıyla 34’üncü maddenin ikinci fıkrasının yürürlükten
kaldırılmasının hukuk düzeninde yaratacağı herhangi bir değişiklik yoktur.
b) 1982 Anayasasının 34’üncü maddesinin üçüncü
fıkrasında yer alan,
“kanunun gösterdiği yetkili merci, kamu düzenini
ciddi şekilde bozacak olayların çıkması veya millî güvenlik gereklerinin ihlâl
edilmesi veya Cumhuriyetin ana niteliklerini yok etme amacını güden fiillerin
işlenmesinin kuvvetle muhtemel bulunması halinde belirli bir toplantı ve gösteri
yürüyüşünü yasaklayabilir veya iki ayı aşmamak üzere erteleyebilir. Kanun, aynı
sebeplere dayalı olarak bir ile bağlı ilçelerde bütün toplantı ve gösteri
yürüyüşlerinin yasaklanmasını öngördüğü hallerde bu süre üç ayı geçemez”
hükmü de Değişiklik Teklifiyle yürürlükten
kaldırılmaktadır. Ancak, bu hükmün yürürlükten kaldırılmış olsa da, kanunla
yetkili mercilere, belirli sebeplerle toplantı ve gösteri yürüyüşünü yasaklama
ve erteleme yetkisi yine verilebilir. Böyle bir kanun Değişiklik Teklifindeki
maddeye de aykırı olmaz. Zira Değişiklik Teklifi de, toplantı ve gösteri
yürüyüşü hakkının millî güvenlik ve kamu düzeni sebepleriyle kanunla
sınırlanabileceğini kabul etmektedir. Dolayısıyla Partilerarası Uzlaşma
Komisyonu Anayasa Değişikliği Teklifinin toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı
bakımından doğuracağı herhangi bir hukukî sonuç yoktur. Bu nedenle de 34’üncü
maddedeki değişiklikler abesle iştigalden başka bir şey değildir.
c) 1982 Anayasasının 34’üncü maddesinin son
fıkrasında yer alan
“dernekler, vakıflar, sendikalar ve kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşları kendi konu ve amaçları dışında toplantı ve
gösteri yürüyüşü düzenleyemezler”
şeklindeki hüküm de Değişiklik
Teklifiyle yürürlükten kaldırılmaktadır. Ancak, bu hükmün yürürlükten
kaldırılıyor olsa da, dernekler, vakıflar, sendikalar ve kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşlarının kendi konu ve amaçları dışında toplantı ve
gösteri yürüyüşü düzenlemeleri yine de mümkün değildir. Zira bu tüzel kişiler
mahiyetleri gereği “ihtisas ilkesi”ne tâbidirler. Zaten bu tüzel kişiler, sadece
toplantı ve gösteri yürüyüşü değil, kendi amaçları dışında başka hiçbir
faaliyette bulunamazlar. Dolayısıyla Değişiklik Teklifiyle 34’üncü maddenin son
fıkrasının ilga edilmesinin hukuk aleminde yaratabileceği herhangi bir
değişiklik olamaz.
14. Âdil Yargılanma Hakkı
(Anayasa,
m.36
, Değişiklik Teklifi, m.14
)
1982 Anayasasının “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36’ncı
maddesinin birinci fıkrasına göre,
“herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak
suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma
hakkına sahiptir”.
Değişiklik Teklifi ise “âdil yargılanma” ibaresini
ekleyerek, bu fıkrayı şu hâle getirmektedir:
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak
suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile
âdil yargılanma hakkına sahiptir”.
Böylece Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasaya, “âdil
yargılanma hakkı” diye bir hak ilâve ettiğini sanmaktadır. Bu “âdil yargılanma
hakkı” zaten maddenin kendisinde vardır. Zira, “yargı mercileri önünde davacı
veya davalı olarak iddia ve savunma hakkı”, acaba “yargılanma hakkı” demek değil
de ne demektir?
15. Ölüm Cezasının İlgası
(Anayasa,
m.38/7
; Değişiklik Teklifi, m.15
)
Anayasa Değişikliği Teklifinin 15’inci maddesi “savaş,
yakın savaş ve terör suçları dışında ölüm cezası verilemez” diyerek ölüm
cezasını kaldırmaktadır. Öncelikle belirtelim ki, Partilerarası Uzlaşma
Komisyonu bu konuda da abesle iştigal etmektedir. Hukuk tekniği bakımından,
Türkiye’de ölüm cezasının kaldırılması için anayasa değişikliği gerekli
değildir. Kanunla bu ceza kaldırılabilir. Anayasalar yukarıda belirtildiği gibi,
özgürlüklerin sınırlandırılmasını emreden değil, sınırlandırılmasına
belirli ölçüde izin veren kurallardır. Anayasada ölüm cezasının geçmesi,
kanun koyucunun mutlaka ölüm cezasını öngörmek zorunda olduğu anlamına değil,
eğer ölüm cezasını öngörürse, bu cezanın Anayasaya aykırı olmayacağı anlamına
gelir. O nedenle Türkiye’de yasama organı çıkaracağı bir kanunla ölüm cezasını
ilga edebilir. O hâlde kanunla yapılabilecek bir şey için Anayasada değişiklik
yapılmasının emek ve zaman kaybından başka bir anlamı yoktur.
Kaldı ki, ölüm cezasının insan haklarına ve demokrasiye
aykırı olduğu da iddia edilemez. Bugün Amerika Birleşik Devletlerinin birçok
eyaletinde bu ceza uygulanmaktadır. Ne var ki, Avrupa’da ve Türkiye’de yaşama
hakkının kutsal olduğu, ölüm cezasının insan haklarına aykırı olduğu yolunda
eskiden beri bir propaganda yapılmaktadır. Dahası Türkiye’de 1984’ten beri ölüm
cezalarının infaz edilmediği ve fiilen uygulamadan kalktığı gözlemlenmekte ve
“nasılsa ölüm cezaları infaz edilmiyor; o hâlde resmen bu cezayı ilga edelim,
yerine ömür boyu hapis cezası koyalım; bir şey değişmeyecek” deniyor. Bu iddia
tutarlı görünmesine rağmen, kendi içinde önemli bir şeyi gizliyor. Evet doğru:
Ölüm cezası ilga edilirse yerine ömür boyu hapis cezası konulacaktır. Ancak,
13.7.1965 tarih ve 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun 19’uncu
maddesine göre, ömür boyu hapis cezasına mahkûm olacak hükümlüler, 20 yıl
hapiste yattıktan sonra şartlı tahliye hükümlerinden yararlanarak
salıverileceklerdir. Yani ölüm cezası kaldırılırsa, ölüm cezası yerine konulacak
ömür boyu hapis cezasına mahkûm olanlar, hiçbir zaman ömür boyu hapiste
kalmayacak, yani hapiste ömürlerini tamamlamayacaklardır. İşte gizlenen husus
budur. Oysa bugün ömür boyu hapis cezasına mahkûm olanlar, gerçekten ömür boyu
hapiste kalmakta ve hapiste ölmektedirler. Demek ki ömür boyu hapis cezasının
resmen ilgası (yapılmak istenen) ile bu cezanın verilip infaz edilmemesi (mevcut
durum) arasında önemli bir fark vardır. Ve bu fark her nedense halka
söylenmemektedir. Eğer söylenirse, Türk halkı, bunu pek muhtemelen
kabullenmeyecektir. Fevkalâde ağır suçlar işlemiş ve idam cezası yerine ömür
boyu hapis cezasına çarptırılmış kişilerin 20 yıl yatıp çıkması kamu vicdanını
zedeleyecek niteliktedir. O nedenle, ölüm cezaları fiilen infaz edilmese de, bu
cezanın mevzuatımızda muhafaza edilmesinde yarar vardır. Eğer her şeye rağmen
ölüm cezası ilga edilecekse, ömür boyu hapis cezasına mahkûm olanların şartlı
tahliye hükümlerinden yararlanamayacakları bir Anayasa kuralıyla öngörülmelidir.
Anayasa Değişikliği Teklifinin 15’inci maddesiyle ayrıca
“kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil
olarak kabul edilemez. Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlüğü
yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz”
hükümleri Anayasaya eklenmektedir.
Öncelikle belirtelim ki burada “özgürlük” kelimesi yerine “hürriyet” kelimesinin
kullanılması gerekir. Anayasamızdaki terim birliğini bozmamak gerekir. Diğer
yandan belirtelim ki, hukuk sistemimizde zaten bunların yapılabilmesi mümkün
değildir. Yapılan tek şey bu hükümlere anayasal bir statü kazandırılmaktadır.
Her kuralın Anayasa düzeyine çıkarılmasının bir gereği yoktur. Anayasa
Değişikliği Teklifinin gerekçesinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 4 nolu
Protokolüne uyum sağlamaktan bahsedilmektedir. Gerçekten de söz konusu Protokol,
“hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlüğü yerine getirememiş
olmasından dolayı özgürlüğünden yoksun bırakılamaz” demektedir. Ancak Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu Sözleşmeye ek Protokoller, devletlere içerdikleri
ilkelerin anayasal düzeyde tanınması zorunluluğunu değil, bu ilkelere saygı
göstermesi yükümlülüğünü getirmektedirler.
16. İdarî İşlemlere Karşı Başvuru Yolları
(Anayasa, m.40; Değişiklik Teklifi, m.16
).
Anayasa Değişikliği Teklifinin 16’ncı maddesi Anayasanın
40’ıncı maddesine şu fıkrayı eklemektedir:
“Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun
yolları ve merciilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.”
Böyle bir hükmün Anayasada değil, kanunda yer alması
gerekir. Türkiye’de uzun zamandan beri bir “idarî usûl kanunu”nun çıkarılması
istenmektedir. Bu kanun çıkarsa orada bu ve buna benzer güvenceler
getirilecektir. İdarî usûllerin dahi Anayasayla düzenlenmesinin bir gereği
yoktur. Ayrıca bu hükmün bazı sakıncaları da olabilir. Devletin işlemlerine
karşı hangi kanun yollarına, hangi merciilere, hangi süre içinde
başvurulacağının belirtilmesi öyle sanıldığı gibi basit sorun değil, tamamıyla
bir uzmanlık sorudur. Birçok idarî makam, bunu bilebilecek durumda değildir. Bu
zorunluluk yüzünden bazı idarî makamlar, işlem tesis etmekten çekinir hâle
gelebilir.
17. Eşler Arasındaki Eşitlik (Anayasa,
m.41
, Değişiklik Teklifi, m.16
)
Anayasa Değişikliği Teklifiyle 1982 Anayasasının 41’inci
maddesinin ilk fıkrası, “aile Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında
eşitliğe dayanır” hâline getirilmektedir. Kanımca bu da gereksiz bir hükümdür.
Bir kere, Anayasamızın 8’inci maddesi eşitlik ilkesini tanımış, cinsiyet
bakımından ayırımcılık yapılmasını yasaklamıştır. Anayasamızın diğer bir
maddesinde de karı-koca arasında eşitsizlik yaratan bir hüküm yoktur. Karı koca
arasında eşitsizlik yaratan hükümler yer yer Türk Medenî Kanununda vardı. Bu
hükümler de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilerek ayıklanmıştır. Medenî
Kanun konusu olan bir hususun Anayasada düzenlenmesinin bir anlamı ve gereği
yoktur.
18. Kamulaştırma (Anayasa, m.46, Değişiklik Teklifi, m.18
)
Anayasa Değişikliği Teklifinin 18’inci maddesiyle 1982
Anayasasının “Kamulaştırma” başlıklı 46’ncı maddesi yeniden kaleme alınmaktadır.
Getirilen yeni metin esas itibarıyla eski metnin benzeridir ve eski metnin
fıkralarını, iki fark dışında, aynen tekrar etmektedir. Birinci fark
kamulaştırmada gerçek karşılık esasının benimsenmesi (yürürlükteki metin
karşılığın hesaplanmasında vergi beyanı dahil birçok kriterin göz önüne
alınmasını öngörmektedir), ikinci fark ise taksitlendirme de kamu alacakları
için öngörülün en yüksek faiz haddinin (yürürlükteki metin devlet borçları için
öngörülen en yüksek faiz haddinin) uygulanmasını hükme bağlamaktadır.
19. İşsizleri Korumak
(Anayasa,
m.49
; Değişiklik Teklifi, m.19
)
1982 Anayasasının 49’uncu maddesinin ikinci ve üçüncü
fıkraları şöyledir:
“Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek
için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli
ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır.
Devlet, işçi-işveren ilişkilerinde
çalışma barışının sağlanmasını kolaylaştırıcı ve koruyucu tedbirler alır”.
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği Teklifi
ise bu iki fıkrayı şu şekilde birleştirmektedir:
“Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek,
çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı
desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma
barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.”
Maddeye eklenen tek şey, “işsizleri korumak” ibaresidir.
Maddenin yürürlükteki şekli de devlete işsizlikle mücadele etmek görevini
yüklemektedir. Dolayısıyla Değişiklik Teklifiyle getirilen büyük bir yenilik
yoktur. Bu maddedeki tek değişiklik iki kelimelik bir değişikliktir.
20. Sendika Kurma Hakkı
(Anayasa,
m.51
; Değişiklik Teklifi, m.20
)
Anayasa Değişikliği Teklifi 1982 Anayasasının “Sendika
Kurma Hakkı” başlıklı 51’inci maddesini pek de büyük bir değişiklik yapmadan
tekrar kaleme almaktadır:
“Madde 51.-
Çalışanlar ve işverenler önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar
kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına
sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya
zorlanamaz.
Sendika kurma hakkı ancak, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin
önlenmesi, genel sağlık ve ahlak ile başkalarının hürriyetlerinin korunması
sebepleriyle sınırlanabilir.
Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller
kanunda gösterilir.
Aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz.
Sendikalar üzerindeki Devlet denetimi, sendikaların kuruluş ve faaliyetlerinin
kanunlara uygunluğunu sağlamak amacıyla ve sendika bağımsızlığı ilkesini
zedelemeyecek bir biçimde düzenlenir.
İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam,
istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla
düzenlenir.
Sendika ve üst kuruluşlarının
tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, demokrasi esaslarına aykırı olamaz.”
Bu uzun maddenin yürürlükteki maddeye göre getirdiği
değişiklikler sınırlıdır. Bir kere, Değişiklik Teklifine göre sadece “işçiler”
değil, “çalışanlar” da sendika kurma hakkına sahip olacaktır. “Çalışanlar” ifadesi
memurları da kapsar niteliktedir. Ancak değişiklik teklifinin altıncı fıkrası
“işçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam,
istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla
düzenlenir” diyerek memurların sendika kurma haklarının kanunla
sınırlanabileceğini öngörmektedir.
Değişiklik Teklifiyle yürürlükteki maddenin “herhangi bir
iş yerinde çalışabilmek, işçi sendikasına üye olmak veya olmamak şartına
bağlanamaz” şeklindeki altıncı fıkrası yürürlükten kaldırılmaktadır ki, kanımca
bu fevkalâde sakıncalıdır.
Anayasa Değişikliği Teklifiyle 51’inci maddenin
yürürlükteki şeklinde olmayan “sendika kurma hakkı ancak, milli güvenlik, kamu
düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve ahlak ile başkalarının
hürriyetlerinin korunması sebepleriyle sınırlanabilir” hükmü getirilmektedir.
Muhtemelen bu sınırlandırma hükmüne 13’üncü maddeden genel sınırlama
sebeplerinin çıkarılması nedeniyle ihtiyaç duyulmuştur. Çünkü, eğer böyle bir
hüküm konulmazsa, 13’üncü maddeden de genel sınırlama sebepleri çıkarıldığı için
sendika kurma hürriyetinin sınırlandırılması mümkün olmayacaktı. Yukarıda da
işaret ettiğimiz gibi Partilerarası Uzlaşma Komisyonu bu yola Anayasanın 20, 21,
22, 26, 31, 33, 34’üncü maddelerinde de başvurmuştur. Yapılması gereken şey,
birçok maddede genel sınırlama sebeplerini tekrar tekrar saymak yerine, 13’üncü
maddede bir kez saymaktan ibarettir.
21. Asgari Ücretin Tespitinde Çalışanların Geçim Şartlarının Göz Önünde
Bulundurulması (Anayasa, m.55/3; Değişiklik Teklifi, m.21
)
1982 Anayasasının 55’inci maddesinin son fıkrası, “asgari
ücretin tespitinde ülkenin ekonomik ve sosyal durumu göz önünde bulundurulur”
demektedir. Anayasa Değişikliği Teklifi ise bu fıkrayı şu şekilde
değiştirmektedir: “Asgari ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile
ülkenin ekonomik durumu da göz önünde bulundurulur.”
22. Devletin İktisadî ve Sosyal Ödevlerinin Sınırları (Anayasa, m.65; Değişiklik Teklifi, m.22
)
1982 Anayasasının 65’inci maddesi şöyledir:
“XVII. Sosyal ve
Ekonomik Hakların Sınırı
Madde 65.- Devlet, sosyal ve ekonomik
alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, ekonomik istikrarın korunmasını
gözeterek, malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirilir.”
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği Teklifi
ise bu maddeyi kenar başlığı dahil şu şekilde değiştirmektedir:
“XIII. Devletin
iktisadi ve sosyal ödevlerinin sınırları.
Madde 65.- Devlet, sosyal ve ekonomik
alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun
öncelikleri gözeterek mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir.”
Bu değişiklikle “ekonomik istikrarın korunmasını gözetme” sınırı kaldırılmış olmaktadır. Demek ki artık devlet ekonomik
istikrarı, göz ardı ederek kişilerin sosyal haklarını gerçekleştirmek için
harcamalar yapabilecektir. Bu değişiklik teklifi, ekonomik istikrara
ihtiyacımızın olduğu şu günlerde Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun bu ihtiyaca
ne kadar duyarsız olduğunun bir göstergesidir. Her halükârda sosyal ve ekonomik
haklar, mahiyetleri gereği negatif statü hakları gibi devlete birtakım hukukî
yükümlülükler yüklemez. Negatif statü haklarının gerçekleştirilmesi kolaydır.
Devlet konut dokunulmazlığını anayasayla, kanunla tanınırsa ve uygulamada da
kişinin evine girmezse bu hak gerçekleşmiş olur. Ama sosyal ve ekonomik haklar,
mahiyetleri gereği anayasayla, kanunla tanınarak gerçekleşen haklar değildir;
örneğin konut hakkı, devlet, “herkese konut hakkı tanıdım” deyince
gerçekleşmiyor. Keza sağlık hakkı da, devlet “herkese sağlık hakkı tanıdım”
deyince gerçekleşmiyor. Zira, bu hakların gerçekleşmesi için, devletin konut
yapması, hastane inşa etmesi gerekiyor. Devletin elinde sihirli bir değnek
olmadığına göre, bunları ancak malî kaynaklarının yeterli olması hâlinde
gerçekleştirebilecektir. Anayasada bir 65’inci madde olmasaydı, sanki devlet
sağlık hakkını, eğitim hakkını, konut hakkını arzu edildiği şekilde
gerçekleştirebilecek miydi? Mezarlıklar sağlık hakkının, mahiyeti gereği sınırlı
bir hak olduğunun en güzel kanıtıdır. Siz 65’inci maddede “devlet, sosyal ve
ekonomik hakları malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir”
deseniz de demeseniz de, bu haklar ancak malî kaynakların yeterliliği ölçüsünde
yerine getirilebilir. O hâlde 65’inci maddede yapılacak bütün değişiklikler,
hukukî sonuç doğurmaktan uzak değişikliklerdir. 65’inci maddede değişiklik
yapmayı değil, 65’inci maddeyi olduğu gibi ilga etseniz bile, hukuk aleminde
değişen hiçbir şey olmayacaktır. O nedenle 65’inci madde de yapılan bu
değişiklik de bir abesle iştigal örneğidir.
23. Yabancı Babadan ve Türk Anadan Olan Çocuk
(Anayasa, m.66/2; Değişiklik Teklifi, m.23
)
Anayasamızın 66’ıncı maddesinin ikinci fıkrasının ikinci
cümlesine göre “yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandaşlığı kanunla
düzenlenir”. Değişiklik teklifiyle bu hüküm yürürlükten kaldırılmaktadır. Buna
rağmen 403 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununun 1'inci
maddesi, “Türk babadan olan ya da Türk anadan doğan çocuklar doğumlarından
başlayarak Türk vatandaşıdırlar” demekte, Türk Vatandaşlık Kanunun Uygulanmasına
İlişkin Yönetmelik de, “çocuğun doğumla Türk vatandaşlığını kazanması için ana
veya babadan yalnız birinin doğum tarihinde Türk vatandaşı olması yeterlidir.
Diğerinin yabancı olması bu sonucu etkilemez” demektedir (m.4/2). Dolayısıyla,
Anayasada her ne kadar ana ile baba arasında eşitsizlik yaratılmasına imkân
veren hüküm varsa da, uygulamada bu yolda bir eşitsizlik yoktur. Sorun
oluşturmayan bir konuda Anayasa değişikliğiyle zaman kaybetmenin bir gereği
yoktur.
24. Taksirli Suçlardan Hüküm Giyenlere Oy Hakkı (Anayasa, m.67; Değişiklik Teklifi, m.24
)
Değişiklik Teklifiyle cezaevlerinde bulunan “taksirli
suçlardan hüküm giyen” mahkumlara da oy kullanma hakkı tanınmaktadır.
Değişiklik Teklifiyle ikinci olarak, Anayasanın 67’nci
maddesinin “seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak şekilde düzenlenir” diyen son fıkrası da yürürlükten
kaldırılmaktadır. Hemen belirtelim ki, Değişiklik Teklifiyle yürürlükten
kaldırılması istenilen bu son fıkra 1982 Anayasasının ilk şeklinde yer almamakta
idi. Bu fıkra 1982 Anayasasına 1995 Anayasa Değişiklikleriyle ilave edilmiştir.
Bu göstermektedir ki, 1982 Anayasasının hükümlerini beğenmeyip değiştirenlerin
koyduğu hükümler de birkaç sene sonra beğenilmez hâle gelmektedir. O nedenle,
zorunlu olmadıkça sırf zevk için Anayasa değişikliği yapılmamalıdır.
Anayasa Değişikliği Teklifiyle bir de “seçime bir yıldan
daha az süre kaldığı zaman içinde seçim
kanunlarında yapılan değişiklikler, izleyen seçimden sonra yürürlüğe girer”
şeklinde bir hüküm 67’nci maddeye eklenmektedir. Şüphesiz her seçimden önce,
iktidar partilerinin kendi çıkarlarına göre seçim kanununda değişiklik yapıp
seçime girmeleri doğru bir şey değildir. Ancak, teklif edilen hüküm getirilirse,
seçim kanunlarında değişiklik yapılması seçimlere bir yıl kala imkânsız hâle
gelecektir. Ülke bir siyasal kriz içine düşebilir. Bu siyasal krizden kurtulması
için yeni bir seçim sistemiyle seçimlere gidilmesi icap edebilir. Önerilen
değişiklik kabul edilirse, bunun yapılması mümkün olmaz. Eski seçim kanunuyla
seçimlere gidilir ve yine mevcut parlâmento aritmetiğine benzeyen bir çoğunluk
meclise gelir ve ülke krizden çıkamaz. O nedenle gereksiz yere, yasama organının
seçim kanunu yapma yetkisini sınırlandırmamak gerekir.
25. Siyasî Parti Kapatma
(Anayasa,
m.69/6
; Değişiklik Teklifi, m.25
)
Anayasanın mevcut 69’uncu maddesinin altıncı fıkrasına
göre,
“bir siyasî partinin 68'inci maddenin dördüncü
fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak,
onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak halinde geldiğinin Anayasa
Mahkemesi'nce tespit dilmesi halinde karar verilir”.
Bu fıkraya Değişiklik Teklifi şu cümleyi eklemektedir:
“Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin
üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre,
genel başkan, merkez karar ve yönetim organları veya TBMM’ndeki grup genel
kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu
fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği
takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”
Bu şekilde Değişiklik Teklifiyle “odak olma” kriteri
tanımlanmakta, “odak olma” kriterinin gerçekleşmesi zorlaştırılmaktadır.
Birçok demokratik ülkenin anayasalarında doğrudan veya
dolaylı olarak parti yasağına ilişkin hükümler vardır. Birçok demokratik ülkede
partilerin kapatılması mümkündür.
Türkiye’de de bazı partilerin kapatılmasına zaman zaman ihtiyaç duyulmuştur;
bundan sonra da duyulabilir. Türkiye’de şu ya da bu partinin kapatılmasının
doğru olup olmadığı, bir ülkede anamuhalefet partisinin kapatılmasının demokrasi
ilkesiyle ne kadar bağdaştığı sorunu, Anayasanın 69’uncu maddesinden kaynaklanan
bir sorun değildir. Türkiye’de siyasî partilerin kapatılması konusunda
şikayetler varsa, bu şikayetler Anayasadan değil, bizzat Anayasa Mahkemesinin
kararlarından kaynaklanmaktadır. Anayasanın 69’uncu maddesi, kapatma istemiyle
hakkında dava açılan her siyasî partinin kapatılmasını her halükârda
emretmemektedir. Bu konudaki takdir yetkisi Anayasa Mahkemesine aittir. Anayasa
Mahkemesinin bu yetkisi ortadan kaldırılmadıkça, 69’uncu maddedeki “odak olma”
kriteri nasıl ifade edilirse edilsin, bu “odak olma” nasıl zor şartlara
bağlanırsa bağlansın, Anayasa Mahkemesi, bir partiyi odak olmadan dolayı yine
kapatabilir. İsterseniz siz odak olma için bir iki şart değil, yirmi şartın
gerçekleşmesini öngörün, Anayasa Mahkemesi bu şartların hepsi gerçekleşmiştir
deyip, yine bir partiyi kapatabilir.
Türkiye’de parti kapatma kararlarında bir yanlışlık varsa,
bu yanlışlık 69’uncu maddeden değil, Anayasa Mahkemesinden kaynaklanmaktadır.
Eleştiriler de 69’uncu maddeye değil, Anayasa Mahkemesine yöneltilmelidir. Çare
69’uncu maddenin değiştirilmesi değil, Anayasa Mahkemesinin içtihatlarını
değiştirmesidir. Anayasa Mahkemesi bunu yapmıyorsa, 69’uncu maddeyi değiştirmek
yerine 146’ncı maddeyi değiştirip, Anayasa Mahkemesinin bu yanlış kararlarını
veren üyelerini değiştirmek gerekir. Çare, 69’uncu maddenin değiştirilmesi
değil, Anayasa Mahkemesi üyelerinin değiştirilmesidir.
26. Yabancılara Dilekçe Hakkı (Anayasa,
m.74
, Değişiklik Teklifi, m.26
)
Anayasa Değişikliği Teklifi Anayasanın 74’üncü maddesinde
değişiklik yaparak “karşılıklılık esası gözetilmek şartıyla Türkiye’de ikamet
eden yabancılara” da dilekçe hakkı tanımaktadır. Kanımızca bu fevkalâde önemsiz
bir değişikliktir. Böyle olsa da olacak, olmasa da olacak hükümlerle ülkenin
kaybedecek zamanı yoktur. Bu hükmün görüşülmesi değil, sadece ikinci turda
oylanması bile Türkiye Büyük Millet Meclisinin iki saat zamanı alacaktır.
27. Milletvekili Seçilme Yeterliliği: Terör Eylemleri (Anayasa, m.76/2, Değişiklik Teklifi, m.27
)
Anayasa Değişikliği Teklifi, Anayasanın milletvekili
seçilme yeterliliğini düzenleyen 76’ncı maddesinin ikinci fıkrasında geçen
“ideolojik ve anarşik eylemlere” ibaresini “terör
eylemleri” olarak değiştirmektedir. Bu şekilde bu eylemlerin neler olduğu
açıklığa kavuşturulmuş olacağı sanılmaktadır. Zira, gerekçede belirtildiği gibi,
Terör eylemlerinin neler olduğu Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanununda
belirtilmiştir. Ancak bu değişiklikte büyük bir önem arz etmemektedir. Zira,
76’ncı maddenin yürürlükteki şekline göre de milletvekili seçilmeye engel olan
şey, “ideolojik ve anarşik eylemlere katılma” fiilî değil, “ideolojik ve anarşik
eylemlere katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçlarından biriyle
hüküm giymiş” olmaktır. “Hüküm giymek” için ise, söz konusu fiillerin Türk
Ceza Kanunu veya Terörle Mücadele Kanununun kapsamına girmesi gerekir.
Dolayısıyla Değişiklik Teklifinin bu konuda da hukuk aleminde doğuracağı hiçbir
değişiklik yoktur. Kaldı ki, 10 Haziran 1983 tarih ve 2839 sayılı Milletvekili
Seçimi Kanunu 11’inci maddesinde “ideolojik ve anarşik eylemlere katılma ve bu
gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçları”nın neler olduğu sayılmıştır.
Milletvekili Seçimi Kanununa göre, bu suçlardan, “Türk Ceza Kanununun ikinci
kitabının ikinci babında yazılı suçlar veya bu suçların işlenmesini aleni olarak
tahrik etme suçu” ile Türk Ceza Kanunu, m.312/2, m.536/1-3 ve m.537/1-5’te
yazılı olan suçlar anlaşılır. Dolayısıyla mevcut sistemde, “ideolojik ve anarşik
eylemlere katılma” suçlarında herhangi bir belirsizlik yoktur.
28. Yasama Dokunulmazlığı
(Anayasa,
m.83
, Değişiklik Teklifi, m.28
)
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği Teklifi
Anayasanın yasama dokunulmazlığına ilişkin 83’üncü maddesinde dört değişiklik
yapmaktadır. Bir kere, “tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve
kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır” diyen
dördüncü fıkra yürürlükten kaldırılmaktadır. İkinci olarak “dokunulmazlıkla
ilgili işler, Türkiye Büyük Millet Meclisine ulaşma tarihinden itibaren en geç
üç ay içinde sonuçlandırılır” hükmü getirilmektedir. Bu hüküm yerindedir.
Böylece dokunulmazlığın kaldırılması taleplerinin sürüncemede bırakılmasına
engel olunmak istenmektedir. Ancak bu hükme rağmen, Türkiye Büyük Millet Meclisi
bu işleri üç ay içinde sonuçlandırmayabilir. Bu duruma karşı Değişiklik
Teklifiyle getirilen bir müeyyide yoktur. Kanımızca, bu süre içinde yasama
dokunulmazlığı kaldırılması talebi sonuçlandırılmamış ise, yasama
dokunulmazlığının kaldırıldığının varsayıldığı kabul edilebilir. Üçüncü olarak
Anayasa Değişikliği Teklifiyle yasama dokunulmazlığının kaldırılmasıyla ilgili
oylamanın Genel Kurulda gizli oyla yapılması öngörülmektedir. Dördüncü olarak,
milletvekilleriyle ilgili ceza davalarının Yargıtayda görüleceği hükme
bağlanmaktadır. Kanımızca, yasama dokunulmazlığının konusu olan suçlar, görev
suçları değil, milletvekillerinin kişisel suçları olduğuna göre, genel yetki
kurallarından ayrılmamak gerekir. Böyle bir sistemin doğuracağı içinden çıkılmaz
teknik problemler olacaktır. Bu konuda öngörülen kanunun Meclis tarafından
zamanında çıkarılmama ihtimali de her zaman vardır. Kanımızca, 83’üncü maddede
yasama dokunulmazlığı kaldırılması taleplerinin sürüncemede kalmasını
engelleyici bir düzenleme yapmaktan başka bir değişiklik yapmamak gerekir.
29. TBMM Üyelerinin Emekliliği (Anayasa,
m.86
, Değişiklik Teklifi, m.29
)
Anayasa Değişikliği Teklifiyle milletvekillerinin emeklilik
işlemlerinin de kanunla düzenlenmesi ve milletvekillerinin emeklilik bakımından
Emekli Sandığıyla ilişkilendirilmeleri öngörülmektedir.
30. Af Yetkisi (Anayasa, m.87; Değişiklik Teklifi, m.30
)
1982 Anayasasının 87’nci maddesi, “genel ve özel af ilânına
karar vermek” yetkisini Türkiye Büyük Millet Meclisine vermekte, ancak bundan
“Anayasanın 14’üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler”i hariç
tutmaktadır. Anayasa Değişikliği Teklifi bu sınırlandırmayı da kaldırmaktadır.
Yani Değişiklik Teklifine göre Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasanın 14’üncü
maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hakkında da genel ve özel af ilân
edebilecektir. Doktrinde bu sınırlama eleştirilmiştir.
Bu sınırlamanın çıkarılması isabetlidir. Diğer yandan, Anayasa Değişikliği
Teklifi, Türkiye Büyük Millet Meclisi af çıkarabilmesi için af kanunlarının
Meclis üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla kabul edilmesi şartını
getirmektedir ki bu da yerindedir.
Zira ülkemizde Türkiye Büyük Millet Meclisinin sık sık af kanunu çıkardığı
yolunda eleştiriler vardır.
31. Kanunun Cumhurbaşkanı Tarafından Kısmen Uygun Bulunmaması (Anayasa, m.89, Değişiklik Teklifi, m.31)
Anayasa Değişikliği Teklifiyle Cumhurbaşkanının kanunları
kısmen uygun bulmayıp geri göndermesi durumunda, Türkiye Büyük Millet Meclisinin
sadece Cumhurbaşkanının uygun bulmadığı maddeleri görüşebileceğini
öngörmektedir. Bu değişiklik Meclisin çalışmalarına hız kazandırmak bakımından
yerindedir.
32. Milletlerarası Andlaşmalar ile Kanunlar Arasındaki Hiyerarşi (Anayasa, m.90/son; Değişiklik Teklifi, m.32
)
Anayasamızın 90’ıncı maddesinin son fıkrasına göre,
“usûlüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir”.
Anayasa Değişikliği Teklifi bu hükmü değiştirmemekle birlikte bu fıkraya şu
cümleyi de ilâve etmektedir: “Kanunlar ile milletlerarası andlaşmalar çatışması
hâlinde milletlerarası andlaşmalar esas alınır”.
90’ıncı maddenin son fıkrasındaki “usûlüne göre yürürlüğe
konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir” diyen cümle ilga
edilmemiş olsa bile, Değişiklik Teklifiyle kanunlarla milletlerarası andlaşmalar
arasında bir hiyerarşi ihdas edilmiş olmaktadır. Zira bir kanunla, bir
milletlerarası andlaşma çatıştığında, kanun ister önceki tarihli olsun, ister
sonraki tarihli olsun, kanun değil, milletlerarası andlaşma esas alınacaktır. Bu
milletlerarası andlaşmanın normlar hiyerarşisinde kanun üstü bir değere,
dolayısıyla işlevsel olarak anayasal değere sahip olması anlamına gelir.
Kanımızca bu Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun bu teklifi
yerinde değildir. Öncelikle belirtelim ki, milletlerarası andlaşmaların
kanunlarla aynı değerde olması, yani mevcut sistemimiz, karşılaştırmalı hukukta
genel kabul görmüş bir çözümdür. Almanya, İtalya gibi birçok ülkede
milletlerarası andlaşmalar iç hukuk bakımından kanun değerindedir. Dolayısıyla
1982 Anayasasının çözümünde yanlış hiçbir yan yoktur.
Niçin Partilerarası Uzlaşma Komisyonu böyle bir hükme
ihtiyaç duymuştur? Bunun cevabı Anayasa Değişikliği Teklifinin gerekçesinde
verilmiştir: “Bu hüküm, Avrupa Birliğine uyum çerçevesinde hukuksal alt yapının
sağlanması için gerekli görülmüştür”. Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olması
istenmektedir. Ancak Anayasamızın üçüncü maddesi, üniter devlet ilkesini
benimsemiştir; Türkiye’nin bir federal devlete katılmasına engeldir.
Bu madde Anayasanın değiştirilemeyecek hükümlerinden biridir. Keza, Anayasanın
6’ncı maddesine göre egemenlik millete aittir. “Türk Milleti, egemenliğini,
Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır”. Dolayısıyla
Anayasamız, egemenlik devrine dayanan Avrupa Birliğine katılmamıza engeldir.
Bizim gibi üniter devlet ve millî egemenlik ilkelerini benimseyen Avrupa
Topluluğu ülkeleri de Maastricht Andlaşmasını onaylamadan önce kendi
anayasalarının bu konudaki hükümlerini değiştirmişlerdir. Bizimde yapmamız
gereken budur. Ancak bu üçüncü maddenin değiştirilemeyecek bir madde olması
nedeniyle imkansızdır. İşte muhtemelen bu nedenle, milletlerarası andlaşmalara
normlar hiyerarşisinde kanun üstü değer, dolayısıyla anayasal bir değer
atfedilerek ortaya çıkması muhtemel problemlere “Türk usûlü” bir çözüm
getirilmeye çalışılmıştır.
Kanımızca, Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun önerdiği
değişiklik fevkalâde sakıncalıdır; Türk hukuk sistemini tepe taklak etmektedir.
Keza bu Değişiklik Teklifi, Anayasanın üstünlüğü ve katılığı ilkelerine
aykırıdır. Türkiye’de hukuk normları arasında ve buna paralel olarak bu normları
koyan organlar arasında bir hiyerarşi vardır. Tüzük yönetmelikten üstündür;
çünkü yönetmelik bir bakanlık tarafından, tüzük ise Bakanlar Kurulu tarafından
konulur. Kanun tüzükten üstündür; çünkü, kanun Meclis, tüzük ise Bakanlar Kurulu
tarafından konulmaktadır. Anayasa kanundan üstündür; çünkü, kanunu Meclisin adî
çoğunluğu, Anayasayı ise kurucu iktidar koymuştur ve ancak tali kurucu iktidar,
yani Meclisin üçte ikilik nitelikli çoğunluğu değiştirebilir.
Türkiye’de milletlerarası andlaşmayla kanun arasında
hiyerarşi kurulamaz; çünkü her ikisi de Meclisin adî çoğunluğuyla kabul
edilirler. Eğer milletlerarası andlaşmalara kanun üstü ve dolayısıyla anayasal
bir değer tanınacaksa, yapılması gereken şey, milletlerarası andlaşmaların
Meclisin adî çoğunluğu tarafından değil, Meclisin üçte iki çoğunluğuyla uygun
bulunmasını öngörmektir. Mantık ve normlar hiyerarşisi bunu gerektirir. Bu
yapılmazsa, bu şu anlama gelir ki, meclisin adî çoğunluğu normalde
dokunamayacağı Anayasaya, milletlerarası andlaşmaları uygun bulmak suretiyle
dokunabilecektir. Bu ise, Türkiye’de Anayasanın üstünlüğünün çiğnenmesi
demektir. Katı bir Anayasa sistemine sahip ülkemizde Anayasa, Meclisin adî
çoğunluğu tarafından değil, ancak nitelikli çoğunluğu tarafından
değiştirilebilir.
O hâlde, Türk hukuk sisteminde milletlerarası andlaşmalara
kanun üstü bir değer atfedilemez. Milletlerarası andlaşmalara illâ kanun üstü
bir değer, yani anayasal bir değer verilmesi isteniyorsa, yapılması gereken şey,
milletlerarası andlaşmaların Meclisin adî çoğunluğuyla değil, üçte iki gibi
nitelikli çoğunluğuyla kabul edilmesini şart koşmaktan ibarettir. Eğer 90’ıncı
maddeye “kanunlar ile milletlerarası andlaşmaların çatışması hâlinde
milletlerarası andlaşmalar esas alınır” diye bir cümle ilâve edilmesi
isteniyorsa, hemen arkasından “bu andlaşmalar, ancak Türkiye Büyük Millet
Meclisinin üye tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla uygun bulunabilirler” şeklinde
ikinci bir cümle ilâve etmek gerekir.
Gerçekten de bazı ülkelerde bazı tür milletlerarası
andlaşmalar normlar hiyerarşisinde kanunlar üstü bir değere sahiptir. Ancak bu
ülkelerin hepsinde de, bu tür andlaşmaların anayasa aykırı olmaması
gerekmektedir. Anayasa aykırı iseler, onaydan önce ya Anayasanın öncelikle
değiştirilmesi, ya da bu andlaşmaların Anayasayı değiştirme usûlünde öngörülen
çoğunlukla, yani nitelikli çoğunlukla kabul edilmesi şart koşulmaktadır. Keza,
egemenlik yetkilerinin Avrupa Birliği gibi uluslararası örgütlere devrine
ilişkin olan milletlerarası andlaşmaların da onaylanabilmesi için benzer özel
çoğunluklar gerekmektedir.
Örneğin Hollanda’da milletlerarası andlaşmalar anayasal
değere sahiptir. Ancak, 1983 Hollanda Anayasasına
göre, Anayasaya aykırı olan andlaşmaların uygun bulunabilmesi için Parlâmentonun
her iki Meclisi tarafından üçte iki oy çoğunluğuyla kabul edilmesi gerekir
(m.91/3). Keza, yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin uluslararası kurumlara
devrine ilişkin olan andlaşmaların Parlâmento tarafından uygun bulunabilmesi
için de Parlâmentonun her iki Meclisi tarafından üçte iki oy çoğunluğuyla kabul
edilmesi gerekir (m.92 gereğince m.91/3).
Fransa’da ise milletlerarası andlaşmalar, kanunların
üstünde, ama Anayasanın altında bir değere sahiptir. Ancak 1958 Fransız
Anayasasına
göre eğer Anayasa Konseyi bir uluslararası andlaşmanın Anayasaya aykırı bir
hüküm içerdiğine karar verirse, böyle bir andlaşmanın onaylanmasına ancak,
Anayasa değişikliğinden sonra izin verilebilir (m.54). Anayasa Konseyine bu
amaçla, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanları, 60 milletvekili veya 60
senatör başvurabilir (m.54).
1978 İspanyol Anayasasına
göre de Anayasaya aykırı hükümler içeren bir uluslararası andlaşmanın
onaylanabilmesi için öncelikle Anayasada değişiklik yapılması gerekir (m.95/2).
Bir andlaşmanın Anayasaya aykırı olup olmadığı konusunda Hükûmet veya
meclislerden her biri Anayasa Mahkemesine başvurabilir (m.95/2).
1976 Portekiz Anayasasına
göre de eğer Anayasa Mahkemesi bir uluslararası andlaşmanın bir hükmünün
Anayasaya aykırı olduğuna karar verirse, bu andlaşma ancak Cumhuriyet Meclisinin
toplantıya katılan üyelerinin üçte iki çoğunluğunun oyuyla uygun bulunabilir
(m.279/4). Toplantıya katılan üye sayısı her halükârda üye tamsayısının salt
çoğunluğundan fazla olmalıdır (m.279/4).
1975 Yunan Anayasasına
göre uluslararası organizasyonların yetkilerini tanıyan andlaşmaların,
Parlâmento tarafından onaylanabilmesi için, onay kanununun Parlâmentonun üye
tamsayısının üçte ikilik bir çoğunluğuyla kabul edilmesi gerekir (m.36/2). Keza,
ulusal egemenliğin kullanılmasına sınırlandırmalar getiren uluslararası
andlaşmaların Parlâmento tarafından üye tamsayısının salt çoğunluğuyla
onaylanması gerekir (m.36/3).
1929 Avusturya Anayasasına
göre Anayasanın bir hükmünü değiştiren veya Anayasada değişiklik yapan
uluslararası andlaşmalar, Nationalrat’ın üye tamsayısının en az salt
çoğunluğunun bulunduğu toplantıda üçte iki oy çoğunluğuyla uygun bulunabilir
(m.50/3 gereğince m.44/1).
1999 Finlandiya Anayasasına
göre Anayasaya ilişkin olan veya ulusal sınırlarda değişiklik yapan
andlaşmaların onaylanabilmesi veya feshi için karar yetersayısı kullanılan
oyların üçte ikisidir (bölüm 94/2, 95/2).
Tüm bunlar göstermektedir ki, Meclis tarafından nitelikli
bir çoğunlukla kabul edilmedikçe bir milletlerarası andlaşmaya normlar
hiyerarşisinde kanunların üstünde bir değer atfetmek, hukuken bir
mantıksızlıktan başka bir şey değildir. Partilerarası Uzlaşma Komisyonuna ya
teklif ettiği hükümden vazgeçmesini ya da bu tür andlaşmaların Meclisin üye
tamsayının üçte iki çoğunluğuyla uygun bulanabileceği hükmünü değişiklik
teklifine ilâve etmesini öneririz.
33. TBMM Başkanlığına Aday Olma Süresinin Kısaltılması (Anayasa, m.94/4, Değişiklik Teklifi, m.33
)
Anayasa Değişikliği Teklifiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanlığına aday olma süresi on günden beş güne indirilmekte böylece Meclis
Başkanının seçimi süresi kısaltılarak, Meclisin bir andlaşma önce çalışmalarına
başlamasına imkân tanımaktadır. Kanımızca bu değişiklik teklifi yerindedir.
34. Meclis Soruşturması
(Anayasa,
m.100
, Değişiklik Teklifi, m.34
)
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği
Teklifi, Anayasanın “Meclis Soruşturması” usûlünün düzenlediği ilişkin 100’üncü
maddesinde iki değişiklik yapmaktadır. Bir kere, Değişiklik Teklifi, gerek
soruşturma açılması istemini gerek Yüce Divana sevk karanının alınması konusunda
yapacağı oylamayı “gizli oyla” yapması esası getirilmektedir. İkinci olarak
soruşturma işinin sürüncemede kalmaması için, Soruşturma Komisyonu raporunun 10
gün içinde dağıtılması ve dağıtımından itibaren 10 gün içinde görüşülmesini
hükme bağlamaktadır. Kanımızca teklif edilen değişiklikler yerindedir.
35. Millî Güvenlik Kurulu
(Anayasa,
m.118
, Değişiklik Teklifi, m.35
)
1982 Anayasası Millî Güvenlik Kurulu başlıklı 118’inci
maddesi birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:
“Millî Güvenlik Kurulu Cumhurbaşkanının Başkanlığında, Başbakan, Genelkurmay
Başkanı, Millî Savunma, İçişleri, Dışişleri Bakanları, Kara, Deniz ve Hava
Kuvvetleri Komutanları ve Jandarma Genel Komutanından kurulur.
Millî Güvenlik Kurulu; Devletin
Millî Güvenlik siyasetinin tayini, tesbiti ve uygulanması ile ilgili kararların
alınması ve gerekli koordinasyonun sağlanması konusundaki görüşleri Bakanlar
Kuruluna bildirir. Kurulun, Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü
ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin korunması hususunda alınmasını
zorunlu gördüğü tedbirlere ait kararlar Bakanlar Kurulunca öncelikle dikkate
alınır.”
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu önerdiği değişiklikler ile
bu iki fıkra şu hâle gelmektedir:
“Milli Güvenlik Kurulu, Cumhurbaşkanının başkanlığında Başbakan, başbakan
yardımcıları, genelkurmay başkanı, milli savunma, içişleri, dışişleri,
adalet bakanları, kara, deniz ve hava kuvvetleri komutanları ve jandarma
genel komutanından kurulur.
Milli Güvenlik Kurulu, Devletin
milli güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulaması ile ilgili alınan
tavsiye kararları ve gerekli koordinasyonun sağlanması konusundaki
görüşlerini Bakanlar Kuruluna bildirir. Kurulun, Devletin varlığı ve
bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin
korunması hususunda alınmasını zorunlu gördüğü tedbirlere ait kararlar Bakanlar
Kurulunca değerlendirilir.
1982 Anayasasının 118’inci maddesinin mevcut şekil ve
Değişiklik Teklifinin önerdiği şekil yukarıda verilmiştir. Değişiklik Teklifinin
önerdiği ve mevcut metinde bulunmayan değişiklikler, yukarıda siyah
harflerle dizilmiştir.
Yapılan başlıca iki değişiklik vardır. Birincisi, Millî
Güvenlik Kurulunun oluşumuna Başbakan yardımcıları ve Adalet Bakanını katmaktan
ibarettir. İkincisi ise iki kelime değişikliğinden ibarettir. Millî Güvenlik
Kurulu kararlarının “tavsiye” niteliğinde olduğu vurgulanmıştır. Diğer yandan
ise mevcut metindeki “[Millî Güvenlik Kurulunun kararları]... Bakanlar Kurulunca
öncelikle dikkate alınır” ifadesindeki “öncelikle dikkate alınır” ibaresi
“değerlendirilir” ibaresiyle değiştirilmiştir. Yani Değişiklik
Teklifinden sonra MGK kararları Bakanlar Kurulunca “öncelikle dikkate
alınmayacak”, “değerlendirilecektir”. Kanımızca, bu ibarelerin arasında hiçbir
fark yoktur; ikisi de MGK kararlarının istişarî nitelikte oluğunu gösterir. O
hâlde fark hukukî değil, edebî bir farktır. Bu açıdan dahi, belki de
“değerlendirilir” ifadesi “öncelikle dikkate alınır” ifadesine göre daha ağır
bir ifade olarak bile yorumlanabilir.
Öncelikle belirtelim ki, Millî Güvenlik Kurulu benzeri
kurullar Amerika Birleşik Devletleri,
Fransa,
İtalya,
Portekiz
gibi birçok demokratik ülkede vardır. Bu kurulların oluşumunda asker üyelerin
veya sivil üyelerin ağırlık taşımasının bir önemi yoktur. Millî güvenlik
alanında görüş bildireceğine göre, bu Kurulda uzman üyelerin, yani asker
üyelerin çoğunlukta olması gerektiği de düşünülebilir. Önemli olan nokta bu
Kurulun kararlarının “istişarî” nitelikte olup olmamasıdır. Anayasamızın
118’inci maddesine göre, Millî Güvenlik Kurulunun kararları “görüş”
niteliğindedir. Yani bunlar bağlayıcı değil “istişarî” nitelikte kararlardır. Bu
kararların gereğini yapıp yapmamak Bakanlar Kurulu ve Türkiye Büyük Millet
Meclisinin takdirindedir. Kanun koymak yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisine,
kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik, karar çıkarma yetkisi Bakanlar
Kuruluna ait oldukça da bunun başka türlü olmasına imkân da yoktur. Millî
Güvenlik Kurulunun kararları istişarî nitelikte oldukça, Anayasanın 118’inci
maddesinin yürürlükteki şeklinde eleştirilecek hiçbir yön yoktur. Eleştirilecek
bir yönü olmayan 118’inci madde daha nasıl düzenlenecektir? Yeni düzenlemede
“hukukî” değil, olsa olsa “edebî” değişiklikler yapılabilir. Mevcut madde
metninde “görüş” kelimesi varken, Partilerarası Uzlaşma Komisyonun önerdiği gibi
metne bir de “tavsiye” kelimesi mi eklenecektir? 118’inci maddeyle uğraşmak
abesle iştigalden başka bir şey değildir. Millî Güvenlik Kurulunun Anayasadaki
düzenlenmesinde bir problem yoktur. Problem bu Kurula basın-yayın organlarının
gösterdiği aşırı ilgide yatmaktadır. Değişiklik yapılması gereken şey,
Anayasanın 118’inci maddesi değil, basın-yayın organlarının ve genelde bütün
toplumun askerler konusundaki bakış açısıdır. Bu ise hukukî değil, sosyolojik
bir hadisedir. Anayasa değişikliği ile sosyolojik-psikolojik olguları
değiştirmeye çalışmanın bir anlamı yoktur.
36. Parti Kapatma İçin Karar Yetersayısı (Anayasa,
m.149
; Değişiklik Teklifi, m.36
)
1982 Anayasasının 149’uncu maddesinin ilk fıkrasına göre,
Anayasa Mahkemesinin “Anayasa değişikliklerinde iptale karar verebilmesi için
üçte iki oy çoğunluğu şarttır”. Anayasa Değişikliği Teklifi bu hükmü şu hâle
getirmektedir: “Anayasa değişikliklerinde iptale ve siyasî parti davalarında
kapatılmaya karar verebilmesi için beşte üç oy çoğunluğu şarttır”.
Kanımızca bu değişiklik isabetsizdir. Öncelikle belirtelim
ki, bir mahkemede karar yeter sayısı kural olarak üye tamsayısının salt
çoğunluğudur. Nitelikli çoğunluk kuralı bir mahkeme için alışılmadık bir
kuraldır. 1982 Anayasası anayasa değişikliklerinde iptal kararı verilebilmesi
için böyle bir nitelikli çoğunluk kuralını öngörmüştür; zira, Anayasa Mahkemesi
1961 Anayasası döneminde 7’ye karşı 8 oyla birçok Anayasa değişikliğini iptal
edebilmiştir. İşte bu durumdan ders alan 1982 kurucu iktidarı böyle bir hüküm
koymuştur. Bu hüküm, bir bakıma anayasa değişiklikleri için savunulabilir de.
Zira, Anayasa Mahkemesi denetlediği metin Türkiye Büyük Millet Meclisinin üye
tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla kabul edildiğine göre, bu metnin iptal
edilebilmesi için de Anayasa Mahkemesinde aynı nitelikli çoğunluğun aranması
mekanist anayasa anlayışının bir gereği olarak düşünülebilir.
Ancak aynı mantık haliyle parti kapatma kararları için geçerli değildir. Ayrıca
şunu da belirtelim ki, öngörülen beşte üç çoğunluk da, Fazilet Partisini
kapatılmaktan kurtaramayacakmış. Zira bu Parti üçe karşı sekiz oyla
kapatılmıştır. Anayasa Mahkemesinde bu konuda duyarlı sadece iki asil üye
vardır. Dolayısıyla beşte üç değil, üçte iki çoğunluk kuralı bile, mevcut
Anayasa Mahkemesinin parti kapatmasına engel teşkil etmez. Anayasa Mahkemesi
üyelerinin dokuz asil üyesi bu konularda duyarlı üyeler değildir. Yukarıda da
belirttiğimiz gibi, sorun, Anayasada değil, Anayasayı yorumlayan Anayasa
Mahkemesi üyelerindedir. O hâlde yapılması gereken şey, Anayasada değişiklik
yapmak değil; Anayasa Mahkemesi üyelerinde değişiklik yapmaktır.
37. 12 Eylül Dönemi Kanunları ve KHK'leri
(Geçici m.15/3; Değişiklik Teklifi, m.37
)
1982 Anayasası geçici 15’inci maddesinin son fıkrasına göre
12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük
Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre (12 Eylül
1980 - 7 Aralık 1983) içinde, “çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler
ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve
tasarrufların Anayasaya aykırılığı iddia edilemez”. Partilerarası Uzlaşma
Komisyonu Anayasa Değişikliği Teklifi işte bu hükmü yürürlükten kaldırmaktadır.
Buna göre Millî Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan kanunlar ve kanun hükmünde
kararnamelerin artık Anayasaya aykırı oldukları iddia edilebilecektir.
Kanımızca, bu değişiklik yerindedir. Geçici 15’inci maddenin son fıkrası
yürürlükten kaldırılarak hukuk devleti ilkesi güçlendirilmektedir. Ancak şunu da
belirtmek isteriz ki, ihtilal, hükûmet darbesi gibi olağanüstü durumlardan sonra
ortaya çıkan her kurucu iktidar, kendi yaptığı işlemlere, iktidardan çekildikten
sonraki dönem için de dokunulmazlık tanımaktadır. Bu sadece 12 Eylül askerî
yönetiminin bir özelliği değildir. Her yerde görülür. Örneğin 1961 Anayasasının
geçici 4’üncü maddesi üçüncü fıkrası da 27 Mayıs askerî yönetimi döneminde
çıkarılan kanunların Anayasaya aykırı olduğunun iddia edilmesini yasaklamaktaydı
ve bu geçici madde de 1961 Anayasası döneminde hiçbir zaman yürürlükten
kaldırılmamıştır.
38. Yürürlük (Değişiklik Teklifi, m.38)
Anayasa Değişikliği Teklifinin son maddesi yürürlük
maddesidir ve “bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer ve halk oylamasına
sunulması halinde tümüyle oylanır” demektedir.
B. Değerlendirmeler
Anayasalar istikrar belgeleridir. Anayasalar ancak çok
önemli ve kaçınılmaz sebeplerle değiştirilmelidir. Kaldı ki, bir anayasayı
değiştirmek kolay bir iş değildir. Anayasa değişikliği zaman ve emek kaybına yol
açar. Örneğin Türkiye’de Anayasa değişikliğinin Meclis üye tamsayısının beşte
üçü veya üçte ikisi gibi nitelikli bir çoğunluğu tarafından kabul edilmesi
gerekir. Anayasa değişikliği sürecinde halkoylaması yapılması ihtimali de
vardır. Anayasa değişikliği teklifleri Genel Kurulda iki defa görüşülür ve gizli
oyla oylanır. Bir maddenin, görüşülmesi değil, sadece gizli oyla oylanması iki
saat zaman almaktadır. 37 maddelik bir anayasa değişikliğinin Türkiye Büyük
Millet Meclisi tarafından görüşülüp kabul edilmesi için haftalarca zaman
gerekir. 37 maddenin sadece ikinci turda oylanmasının 74 saat alacağı
hesaplanmaktadır. Dahası anayasa değişikliği sürecinde ülkenin başka sorunları
ikinci plana itilecek, ülkenin gündemi buna kilitlenecektir. Tüm bu sebeplerle
gereksiz yere anayasa değişikliği yapılmamalıdır. Sudan sebeplerle ülkenin
anayasa değişikliğiyle zaman yitirmesinin bir anlamı yoktur.
Kanımızca Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa
Değişikliği Teklifi, ülkenin gündemini boşu boşuna işgal etmektedir. Bu teklif
abesle iştigalden başka bir şey değildir. Şöyle ki:
1. Kelime Değişiklikleri
Bir kere, Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun önerdiği
anayasa değişikliklerinin bir kısmı Anayasa maddesinin anlamını değil, ifade
ediliş şeklini değiştirmektedir. Diğer bir ifadeyle, Anayasa Değişikliği
Teklifiyle kelimelerde, sözlerde değişiklik yapılmaktadır. Örnek 1:
Anayasa Değişikliği Teklifiyle 1982 Anayasasının 14’üncü maddesinde yer alan
“Anayasanın hiçbir hükmü” ibaresi “bu Anayasa hükümlerinden hiç biri”
ibaresiyle değiştirilmektedir. Her iki ibarenin anlamı da aynıdır. Örnek 2:
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa Değişikliği Teklifinde Anayasanın
22’nci maddesini değiştirilmektedir. Ama maddede yapılan tek değişiklik,
“haberleşme” kelimesi yerine “iletişim” kelimesinin kullanılmasından
ibarettir. Değişiklikten önce ve sonra maddenin normatif anlamında ortaya çıkan
hiçbir değişiklik yoktur. Örnek 3: Anayasa değişikliği Anayasanın 76’ncı
maddesinin ikinci fıkrasında geçen “ideolojik ve anarşik eylemlere”
ibaresini “terör eylemleri” ibaresiyle değiştirmektedir. Örnek 4:
Anayasa Değişikliği Teklifi Anayasanın 118’inci maddesinin üçüncü fıkrasında yer
alan “öncelikle dikkate alınır” ibaresini “değerlendirilir”
ibaresiyle değiştirmektedir.
Yukarıda açıklandığı gibi bunların arasında hiçbir fark
yoktur. Bu kelime değişikliklerinden sonra anayasa maddesinin normatif anlamında
hiçbir değişiklik olmamaktadır. O hâlde bu tür kelime değişiklikleri abesle
iştigalden başka bir şey değildir. Bu kelime değişiklikleriyle Türkiye Büyük
Millet Meclisi uzun bir zaman kaybedecektir.
2. Hukukî Sonuç Doğurmayan Değişiklikler
İkinci olarak Partilerarası Uzlaşma Komisyonu teklif ettiği
anayasa değişikliklerinden bir kısmı, hukukî sonuç doğurmaktan uzak
değişikliklerdir. Yani yapılan değişiklikle hukuk düzeninde yeni bir şey
doğmamakta, var olan bir şey sona ermemekte veya var olan bir şey
değişmemektedir. Örnek 1: Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasa
Değişikliği Teklifi, bu fıkrada geçen “hiçbir düşünce ve mülahaza”nın ibaresini
“hiçbir eylemin” ibaresiyle değiştirmektedir. Anayasanın “Başlangıç” bölümündeki
bu hükmün zaten bir normatif değeri yoktur. Normatif değerden mahrum olan bir
değişikliğin ise hukuk aleminde herhangi bir sonuç doğurması mümkün olamaz.
Örnek 2: Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun toplantı ve gösteri yürüyüşü
düzenleme hakkına (m.34) ilişkin teklif ettiği değişikliğin yukarıda açıklandığı
gibi doğuracağı farklı hiçbir hukukî sonuç yoktur. Örnek 3: Partilerarası
Uzlaşma Komisyonu, 1982 Anayasasının 34’üncü maddesinin son fıkrasında yer alan
“dernekler, vakıflar, sendikalar ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları
kendi konu ve amaçları dışında toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleyemezler”
hükmünü yürürlükten kaldırmasının hukuk aleminde doğuracağı bir değişiklik
yoktur. Zira, yukarıda açıklandığı gibi bu tüzel kişiler ihtisas ilkesi
gereğince zaten kendi amaçları dışında bir faaliyette bulunamazlar. Örnek 4:
Yine yukarıda açıklandığı gibi Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun 65’inci
maddeye ilişkin yaptığı teklifin yol açacağı bir hukukî değişiklik yoktur.
3. Kanunla Yapılabilecek Değişiklikler
Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun teklif ettiği anayasa
değişikliklerinden bir kısmının Anayasayla yapılması şart değildir; kanunla
yapılabilir. Kanunla yapılabilecek bir değişikliğin Anayasa değişikliği yoluyla
yapılmasının zaman ve emek kaybından başka bir anlamı yoktur. Örnek 1:
Anayasa Değişikliği Teklifiyle ölüm cezası ilga edilmektedir. Oysa, Türk hukuk
sisteminde bu ceza normal kanunla ilga edilebilir. Örnek 2: Anayasa
Değişikliği Teklifiyle, idarî makamlara “işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi
kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtme” zorunluluğu
getirilmektedir. Bu tipik bir idarî usûl konusudur. Bunun bir kanunla yapılması
gerekir. Bu tür hükümlerin Anayasalara konulması Anayasa kavramının anlamını
zedelemektedir.
4. Gereksiz Değişiklikler
Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun teklif ettiği anayasa
değişikliklerinden bir kısmı, tamamıyla gereksiz değişikliklerdir. O konuda
zaten hiçbir sorun yoktur. Boşu boşuna Anayasada değişiklik yapılmaktadır. Zaten
değişiklik ile getirilen şey kanunlarla öyle düzenlenmiştir. O nedenle de bu
değişikliğin getireceği hiçbir yenilik olmayacaktır. O hâlde bu tür
değişiklikler abesle iştigalden başka bir şey değildir. Örnek 1:
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu 1982 Anayasasının 28’inci maddesinin ikinci
fıkrasında yer alan “kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dilde yayım
yapılamaz” hükmünü yürürlükten kaldırmaktadır. Oysa 19 Ekim 1983 tarih ve 2932
sayılı “Türkçe’den Başka Dille Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun” 12 Nisan 1991
tarih ve 3713 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırıldığından, zaten Türkiye’de
kanunla yasaklanmış bir dilde yayın yasağı yoktur. Kanunla kaldırılmış bir
yasağın bir kez de Anayasayla kaldırılmasına niçin gerek duyulduğunu anlamak
mümkün değildir. Örnek 2: Partilerarası Uzlaşma Komisyonu Anayasanın
36’ncı maddesine bir de “âdil yargılanma hakkı” ilâve etmektedir. Bu “âdil
yargılanma hakkı” zaten 36’ncı maddenin kendisinde vardır. Zira, “yargı
mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkı” “yargılanma
hakkı”ndan başka bir şey değildir. Örnek 3: Anayasa Değişikliği
Teklifiyle 1982 Anayasasının 41’inci maddesinin ilk fıkrası, “aile Türk
toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır” hâline getirilmektedir.
Bu da gereksiz bir hükümdür. Bir kere, Anayasamızın 8’inci maddesi eşitlik
ilkesini tanımış, cinsiyet bakımından ayırımcılık yapılmasını yasaklamıştır.
Karı-koca arasında eşitsizlik yaratan hükümler yer yer Türk Medenî Kanununda
vardı. Bu hükümler de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilerek ayıklanmıştır.
Örnek 4: Anayasa Değişikliği Teklifi, Anayasamızın “yabancı babadan ve
Türk anadan olan çocuğun vatandaşlığı kanunla düzenlenir” diyen 66’ıncı
maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesini yürürlükten kaldırmaktadır. Bu
değişikliğe de gerek yoktur. Zira, 403 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununun 1'inci
maddesine göre doğum yoluyla Türk vatandaşlığını kazanmak bakımından babanın
Türk olması ile Ananın Türk olması arasında hiçbir fark yoktur. Dolayısıyla,
Değişiklik Teklifinden öncesi ile sonrası arasında hiçbir fark olmayacaktır.
Değişiklik Teklifi sahte bir sorunu çözmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin böyle bir
sorunu yoktur.
5. Öncekinden Farksız Değişiklikler
Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun yaptığı bazı anayasa
değişikliği teklifleri, Anayasanın değiştirilmesi teklif edilen maddenin
yürürlükteki şeklinden pek bir farkı yoktur. Örneğin yukarıda açıklandığı gibi
tutuklama ve yakalama (m.19), özel hayatın gizliliği (m.20), konut
dokunulmazlığı (m.21), “iletişim” hürriyeti (m.22), haber alma hürriyetine
(m.31/2) ilişkin yaptığı değişiklik teklifleri normatif sonuçları bakımından bu
maddelerin yürürlükteki şekillerinden farklı değildir.
6. Önemsiz Değişiklikler
Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun teklif ettiği anayasa
değişikliklerinden önemli bir kısmı da önemsiz, olsa da olacak, olmasa da olacak
nitelikte “etten püften” değişiklerdir. Buna birçok örnek gösterebiliriz.
Örnek 1: “Başlangıç” bölümünde geçen “hiçbir düşünce ve mülahaza”nın
ibaresini “hiçbir eylemin” ibaresiyle değiştirilmektedir. Örnek 2:
Vatandaşların yurtdışına çıkma hürriyetinin ülkenin ekonomik durumuyla
sınırlanabileceğine ilişkin olan hüküm kaldırılmaktadır. Örnek 3: İdarî
makamlara, yaptıkları işlemlerde o işleme karşı ilgililerin hangi makama
başvurabileceklerinin belirtilmesi zorunluluğu getirilmektedir. Örnek 4:
Ailenin “eşler arasında eşitliğe” dayandığı belirtilmektedir. Örnek 5:
Devlete işsizleri korumak görevi verilmektedir. Örnek 6: Anayasamızın
66’ıncı maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yabancı babadan ve Türk anadan
olan çocuğun vatandaşlığı kanunla düzenlenir” hükmü yürürlükten
kaldırılmaktadır. Örnek 7: Cezaevlerinde bulunan “taksirli suçlardan
hüküm giyen” mahkumlara da oy kullanma hakkı tanınmaktadır. Örnek 8:
Türkiye’de ikamet eden yabancılara da dilekçe hakkı tanımaktadır.
7. Değişiklik Teklifindeki Teknik Kusurlar
Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun yaptığı Anayasa
Değişikliği teklifinde bazı teknik hatalar da vardır. Anayasa
Değişikliği Teklifinin “konut dokunulmazlığı” ile “konut hakkı”nı nasıl
karıştırdığını yukarıda göstermiştik. Asıl önemlisi Anayasa Değişikliği
Teklifinde gereksiz bir tekrar vardır. Değişiklik Teklifi, Anayasanın 20, 21,
26, 31, 33 ve 51’inci maddelerine aşağıdaki şu ifadeyi aynen ilâve etmektedir:
“Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin
önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve
özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak...”.
Dolayısıyla bu ifade altı ayrı maddede tekrarlanmaktadır.
Yukarıda açıklandığı gibi bunun nedeni şudur: Partilerarası Uzlaşma Komisyonu,
Anayasanın 13’üncü maddesinde genel sınırlama sebeplerini kaldırınca, bu
sebepleri birçok maddeye tekrar koymak gereğini hissetmiştir. Yukarıda da
belirttiğimiz gibi, mantıklı olan şey, aynı genel sınırlama sebeplerini birçok
maddesinde tekrarlamak yerine, 1982 Anayasasının mevcut şeklinde olduğu gibi bir
maddesinde (m.13) bunları saymaktan ibarettir.
8. Zararlı Değişiklikler
Yukarıda gördüğümüz gibi Partilerarası Uzlaşma Komisyonu
yaptığı Anayasa Değişikliği Teklifleri gereksiz, önemsiz, herhangi bir hukukî
sonuç doğurmayan, olsa da olur, olmasa da olur cinsten etten püften
değişikliklerdir. Bu değişikliklerin zaman ve emek kaybından başka doğuracakları
bir sakınca da yoktur. Ne var ki, bu değişiklik tekliflerinin içinde iki
tanesinin fevkalâde zararlı sonuçları olacaktır. Birincisi, 1982 Anayasasının
13’üncü maddesinden genel sınırlama sebeplerinin çıkarılmasının yukarıda
açıklandığı gibi zararlı sonuçları olacaktır. Bu genel sınırlama sebepleri
çıkarılırsa, Anayasadaki bazı hürriyetlerin sınırlandırılması hiçbir şekilde
mümkün olmayacaktır. Diğer bir kısmının ise sınırlandırılması sadece ilgili
maddede öngörülen sınırlama sebebiyle olacaktır. Anayasada düzenlenmemiş
hürriyetlerin ise sınırlandırılması imkânsız olacaktır. Örneğin bu Değişiklik
Teklifi kabul edilirse, bir yerde salgın hastalık çıkarsa orada karantina ilân
edilmesi Anayasaya aykırı olacaktır. Keza bu Değişiklik Teklifi kabul edilirse,
toplu yerlerde sigara içilmesini yasaklayan 4207 sayılı
Kanun otomatik olarak Anayasaya aykırı hâle gelecektir; çünkü
Anayasamızda genel bir sınırlama sebebi olarak “genel sağlık” sebebi artık
olmayacaktır. Nihayet, milletlerarası andlaşmalara kanunların üstünde bir değer
verilmesi de Türk normlar hiyerarşisini tepe taklak edecek ve Anayasanın
üstünlüğü ilkesini yok edecek bir değişikliktir.
Sonuç
Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun yaptığı Anayasa
Değişikliği Teklifinin maddelerinden ikisi zararlı, geri kalanları ise, önemsiz,
gereksiz, hukuk aleminde hiçbir değişikliğe yol açmayacak türden, abesle iştigal
örneği değişikler öngörmektedir. Buna rağmen niçin bu “anayasa değişikliği”ne
bunca önem verildiğini anlamak mümkün değildir. Böylece ülkenin gündemini
“anayasa değişikliği” tartışmalarıyla gereksiz yere işgal ediliyor. Herhalde
bazıları için mühim olan şey, nefret ettikleri 1982 Anayasasını ne pahasına
olursa olsun değiştirmektir. Yaptıkları şey -yapabilirlerse-, 1982 Anayasasının
normlarını değiştirmek değil, sözlerini değiştirmekten ibarettir. Bu Anayasa
Değişikliği Teklifi gerçekleşirse, bazı çevreler tatmin edilmiş olacaklar; 1982
Anayasasından intikam alacaklardır. Bunun bedelini ise, emek ve zaman kaybıyla
ülkemiz ödeyecektir.
Son olarak şunu belirtelim ki, Anayasa değişikliği işi
siyasî bir iş olduğu kadar, hukukî-teknik bir iştir. Bu nedenle anayasa hukuku
alanında çalışan bilim adamlarından yararlanılması gerekir. Oysa Partilerarası
Uzlaşma Komisyonunda böyle bir kişi yoktur. Muhtemelen bu nedenle, Komisyon
“konut dokunulmazlığı” ile “konut hakkı”nı karıştırmıştır. Yine muhtemelen bu
nedenle, Anayasanın 13’üncü maddesinden bütün genel sınırlama sebeplerini
çıkarmaya cüret etmiştir. Partilerarası Uzlaşma Komisyonu anayasa
hukukçularından yararlanıp yararlanmadığını bilmiyoruz. Ülkemizde Medenî
Kanunda, Ceza Kanununda değişiklik yapmak bir uzmanlık işi sayılıp, “bilim
komisyonları” kuruluyor; Anayasada değişiklik yapmak ise tamamıyla bir siyasî iş
sayılıp, bir “Partilerarası Uzlaşma Komisyonu”na havale ediliyor. Medenî
Kanunda, Ceza Kanununda değişiklik tekliflerini hazırlamak nasıl bir uzmanlık
işiyse, Anayasa değişikliği teklifini hazırlamak da bir uzmanlık işidir.
Değişiklik teklifinin hazırlanması safhasında anayasa hukukçularından
yararlanılması gerekir.
Bölüm
2
1982 Anayasasına Yöneltilen Diğer Eleştiriler ve Bunlara Karşı Cevaplarımız
Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun 1982 Anayasasının
değiştirilmesini istediği 37 maddesini yukarıda inceledik. 1982 Anayasasının,
Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun üzerinde uzlaşamadığı, ama değiştirilmesi
istenen başka maddeleri de vardır. İşte bu bölümde 1982 Anayasasına yöneltilen
diğer eleştirileri ve bu eleştirileri inceleyip bunlara karşı cevap vereceğiz.
Anayasamızın 3’üncü maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve
milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir” demektedir. Devletin
dilinin Türkçe olduğunu belirten hüküm görebildiğimiz kadarıyla ilk defa
Christian Rumpf tarafından eleştirilmiştir. Yazara göre, “Anayasanın 3’üncü
maddesinde resmî dilden öte bir şey kastedilmektedir”.
24 Mayıs 2001 tarihli gazetelerden okuduğumuza göre, Partilerarası Uzlaşma
Komisyonu 3’üncü maddede geçen Devletin “Dili Türkçe'dir” ifadesinin
“Resmi dil Türkçe'dir” şeklinde değiştirilmesi konusunda uzlaşmıştır.
Haziran ayında bu hüküm Anayasa Değişikliği Teklifinden çıkarılmıştır.
Kanımızca “devletin dili Türkçe’dir” ifadesinin “resmî
dil”den başka bir anlama geldiği ve bu hükmün değiştirilmesi gerektiği
düşüncesinde isabet yoktur. Zira, 3’üncü madde de “resmî dil” denmese de “devlet
dili”nden kastedilen şey “resmî dil”den başka bir şey olamaz. Zaten maddenin
başlığında da “resmî dil” ifadesi kullanılmaktadır. Bunun dışındaki yorumlar
oldukça zorlamadır. “Devletin dili Türkçe’dir” hükmünü “Devletin resmî dili
Türkçe’dir” diye değiştirmek abesle iştigaldir.
Kaldı ki Anayasanın 3’üncü maddesi değiştirilemez ve
değiştirilmesi teklif edilemez bir maddedir. Acaba Partilerarası Uzlaşma Alt
Komisyonu hangi yetkiyle bu konuda değişiklik teklif etmektedir? Basında Alt
Komisyonun bu hukukî engelin nasıl aşılacağı konusunda anayasa hukukçularından
görüş isteyeceği yolunda haberler çıktı.
Anlaşılan o ki, yakın gelecekte seçkin anayasa hukuku profesörlerimiz bu konuda
hayal güçlerini işleterek, bu küçük “hukukî engelin aşılması” konusunda
formüller üreterek hukuka ne kadar saygılı olduklarını gösterecekler.
2. Zorunlu Din Eğitimine
(m.24/4
) Yöneltilen Eleştiri ve Bu Eleştiriye Karşı Cevabımız
Anayasanın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan
“din kültürü ve ahlâk eğitimi ilk ve ortaöğretim
kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” hükmü Türkiye’de
çeşitli kesimler tarafından şiddetle eleştirilmektedir.
Dikkat edileceği gibi Anayasanın 24’üncü maddesine göre eğitimi zorunlu olan
şey, “din kültürü ve ahlâk eğitimi”dir. Her hâlde ibarenin İslâm dininin
inançlarının benimsetilmesini, ibadetlerinin öğretilmesini amaçladığını iddia
edilemez. O hâlde maddede geçen “din kültürü ve ahlâk eğitimi” ifadesinin inanç
hürriyetine veya lâiklik ilkesine aykırı olması düşünülemez. Eğer uygulamada
“din kültürü ve ahlâk eğitimi” derslerinde İslâm dininin inançları
benimsetilmeye, ibadetleri öğretilmeye çalışılıyorsa, bunun suçlusu Anayasa
değil, uygulamadır. Uygulamayı düzeltmek yerine Anayasa değiştirmenin bir anlamı
yoktur. Uygulamaya hâkim olmadıkça, Anayasada değişiklik yapılmasının bir anlamı
yoktur.
3. Yasama Dokunulmazlığına
(m.83
) Yöneltilen Eleştiri ve Bu Eleştiriye Karşı Cevabımız
Türkiye’de son dört-beş yıldır en çok eleştirilen Anayasa
maddelerinden biri de yasama dokunulmazlığının düzenlenmiş olduğu 83’üncü
maddedir. Partilerarası Uzlaşma Komisyonu 83’üncü maddede yukarıda gördüğümüz
gibi bazı küçük değişiklikler teklif etmekle kendini sınırlandırmıştır.
Ülkemizde yasama dokunulmazlığının tümden kaldırılmasını veya kapsamının aşırı
ölçüde daraltılmasını isteyenler vardır.
O nedenle yasama dokunulmazlığına ilişkin yöneltilen eleştirileri ayrıca
görmekte yarar vardır.
Yasama dokunulmazlığının kaldırılmasını veya
sınırlandırılmasını isteyenler genellikle, yasama dokunulmazlığının Amerika
Birleşik Devletleri, İngiltere gibi ülkelerde olmadığını, oralarda parlâmento
üyelerinin suçlarından dolayı yargılanabildiklerini ileri sürmektedirler.
Örneğin Bülent Tanör’e göre,
“yasama dokunulmazlığının anavatanı İngiltere olduğu
hâlde, bu ülkede bu ‘zırh’ artık ceza kovuşturmalarına karşı değil, hukuk
davalarına karşı koruyucu bir işleve indirgenmiştir”.
Tanör’ün bu iddiası yanlıştır. Yasama dokunulmazlığının
anavatanı İngiltere değil, Fransa’dır.
Fransız İhtilalinden sonra toplanan Kurucu Meclis, 26-27 Haziran 1790 tarihli
bir Kararname ile Meclis üyelerinin, Meclisin kararı olmaksızın ve “suçüstü (flagrant delit)”
hali hariç, tutuklanamayacağını öngörmüştür.
İngiltere’de yasama dokunulmazlığı (freedom from arrest), ne tarihte, ne
de günümüzde, parlâmento üyelerine ceza kovuşturmalarına (criminal
proceedings) karşı bir koruma sağlamamıştır.
Oysa Bülent Tanör’e bakılırsa, İngiltere’de yasama dokunulmazlığı, önceden ceza
kovuşturmalarına karşı koruma sağlarken, günümüzde “hukuk davalarına karşı
koruyucu bir işleve indirgenmiştir”.
Bu doğru değildir. İngiltere’de eskiden de günümüzde de yasama dokunulmazlığı
sadece hukuk davalarına (civil proceedings) karşı bir güvence
sağlamaktadır.
Gerçekten de İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri,
İrlanda, Avustralya, Kanada gibi Anglo-Sakson hukuk sistemine mensup ülkelerde
yasama dokunulmazlığı sadece hukuk davalarına karşı parlâmento üyelerini
korumakta, ceza kovuşturmasına karşı ise korumamaktadır. Türkiye kıta Avrupası
hukuk sistemine mensup bir ülkedir. Türkiye’deki bir hukuk kurumunu Anlo-Sakson
hukuk sistemine mensup bir ülkedeki kurumla karşılaştırmak mukayeseli hukuk
teorisinin temel ilkelerine aykırıdır. Türkiye’deki yasama dokunulmazlığı
kurumunu Kıta Avrupası ülkelerindeki yasama dokunulmazlığı kurumuyla
karşılaştırmamak gerekir. Şurasını açıkça ve altını çizerek belirtmek isteriz
ki, Hollanda hariç, kıta Avrupası hukuk sistemine mensup bütün ülkelerde
yasama dokunulmazlığı kurumu mevcuttur. 1949 Alman Anayasası (m.46/2),
1929 Avusturya Anayasası (m.57),
1994 Belçika Anayasası (m.59),
1953 Danimarka Anayasası (m.57),
1999 Finlandiya Anayasası (m.30),
1958 Fransız Anayasası (m.26/2),
1978 İspanyol Anayasası (m.71),
12 Şubat 1958 tarihli Knesset Hakkında İsrail Temel Kanunu (m.17),
1975 İsveç Anayasası (bölüm 3, m.8),
1999 İsviçre Anayasası (m.162)
ve Loi fédérale sur les garanties politiques et de police en faveur de la
Confédération,
1947 İtalyan Anayasası (m.68),
1944 İzlanda Anayasası (m.49),
1946 Japon Anayasası (m.50),
1868 Lüksemburg Anayasası (m.69),
1814 Norveç Anayasası (m.66),
1976 Portekiz Anayasası (m.160)
ve 1975 Yunan Anayasası (m.62)
yasama dokunulmazlığı kurumunu kabul etmiştir.
1982 Anayasasının yasama dokunulmazlığı ilişkin hükümleri
(m.83/2-5) ile yukarıdaki anayasaların yasama dokunulmazlığına ilişkin hükümleri
karşılaştırıldığında arada tamamıyla bir benzerlik olduğu görülmektedir. 1982
Anayasasının kabul ettiği yasama dokunulmazlığı yukarıdaki ülkelerdeki yasama
dokunulmazlığından daha geniş, daha mutlak değildir. Yasama dokunulmazlığıyla
ilgili olarak 1982 Anayasasının milletvekillerine tanıyıp da, başka ülke
anayasalarının tanımadığı herhangi bir güvence yoktur. Her ülkede yasama
dokunulmazlığı kapsamında ve parlâmento üyelerine tanınan güvencelerde birtakım
farklılıklar vardır. Örneğin bazı ülkelerde, parlâmentonun izni olmaksızın
parlâmento üyesini evi aranamaz, telefonu dinlenemez, parlâmento üyesi mahkemeye
tanık olarak çağrılamaz iken, Türkiye’de Meclisin izni olmaksızın bunların
yapılması mümkündür.
Yukarıda sayılan ülkelerden İtalya’da Anayasanın 68’inci
maddesi 29 Ekim 1993 tarihli Anayasal Kanunla
ve Fransa’da da Anayasanın 26’ncı maddesi 5 Ağustos 1995 tarih ve 95-880 sayılı
Anayasal Kanunla
değiştirilerek yasama dokunulmazlığının sınırlandırılması yoluna gidilmiştir. Bu
ülkelerde yapılan değişiklikten sonra, parlâmento üyeleri hakkında soruşturma ve
dava açılabilmekte; ama parlâmento üyeleri hakkında tutuklama gibi hürriyeti
sınırlandırıcı veya hürriyetten mahrum edici herhangi bir tedbir yine
parlâmentonun izni olmadıkça uygulanamamaktadır. Dolayısıyla Fransa ve İtalya’da
yasama dokunulmazlığı kaldırılmış olmadığı gibi, parlâmento üyesinin parlâmento
çalışmalarına katılmasını engelleyebilecek tarzda sınırlandırılmış da değildir.
Kıta Avrupası hukuk sistemine sahip ülkelerinin hiçbirinde,
suçüstü hâli gibi sınırlı sayıda bazı istisnaî durumlar haricinde bir parlâmento
üyesinin parlâmentonun izni olmadan tutuklanması mümkün değildir. Bu da
demokrasi için gereklidir. Zira, yasama dokunulmazlığı parlâmento üyelerinin
yürütme organı tarafından tahrik edilebilecek düzmece suç soruşturmalarına karşı
korumaktadır.
Eğer Türkiye’de yasama dokunulmazlığı aşırı ölçüde
sınırlanırsa, muhalefet milletvekilleri üzerinde baskı kurulabilir; onların
yasama çalışmalarına katılmaları, düzmece suç soruşturmalarıyla engellenebilir.
Bundan ise, öncelikle Türk demokrasisi zarar görür.
83’üncü maddenin mevcut hâlinin, iddia edildiği gibi,
milletvekillerine bir “zırh” tanıyan yönü yoktur. Milletvekilleri ağır cezalık
suçüstü hâlinde tutuklanabilmekte ve yargılanabilmektedirler. Diğer hâllerde ise
tutuklanabilmeleri ve yargılanabilmeleri için Meclisin izni gerekmektedir.
Meclis izin vermemiş olsa bile milletvekiline karşı hukuk davası açılması ve
keza görev süresi sona erdikten sonra milletvekiline karşı ceza davası
açılabilmesi mümkündür.
1982 Anayasasının kabul edildiği günden bu yana en çok
eleştirilen maddelerinden biri de Cumhurbaşkanının yetkilerinin sayıldığı
104’üncü maddesidir. 104’üncü maddede Cumhurbaşkanının 20 küsur yetkisi
sayılmaktadır. Cumhurbaşkanına elçi atamaktan rektör atamaya kadar çok önemli
yetkilerin verildiği görülmektedir. Bu yetkilerin bir parlâmenter hükûmet
sistemine sahip bir ülkenin Cumhurbaşkanı için gereğinden fazla olduğu iddia
edilmektedir. Bu iddiayı savunabilmek için parlâmenter hükûmet sisteminin
temellerinden biri olan “karşı-imza kuralı”nı
bilmemek gerekir. 1982 Anayasasının 104’üncü maddesinde sayılan yetkilerin hepsi
ve daha fazlası bütün demokratik parlâmenter sistemlerde cumhurbaşkanlarına veya
krallara tanınmaktadır.
Ancak bir parlâmenter demokraside cumhurbaşkanı veya kral, sahip olduğu bu
yetkileri başbakan ve ilgili bakanın karşı-imzasını almadan kullanamaz. O
nedenle, cumhurbaşkanının veya kralın birçok yetkiye sahip olmasının demokrasi
bakımından hiçbir sakıncası yoktur. 1982 Anayasası da 105’inci maddesinde karşı-imza
kuralını kabul etmiştir. 105’inci maddeye göre,
“Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda
Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği
belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca
imzalanır; bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur”.
Demek ki 104’üncü maddede sayılan yetkilerini
Cumhurbaşkanı, aksi Anayasada ve kanunlarda belirtilmemiş ise, ancak Başbakan ve
ilgili bakanların karşı imzasıyla kullanabilir. Anayasada ve kanunlarda
Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işlemlerin neler olduğunu belirten bir
hüküm olmadığına göre, Cumhurbaşkanının 104’üncü madde de sayılan bütün
yetkileri karşı-imza kuralına tâbidir.
Yani Cumhurbaşkanı Başbakan ve ilgili bakanın karşı-imzasını almadan elçi
atayamayacağı gibi, rektör veya YÖK üyesi de atayamaz.
Türkiye’de Cumhurbaşkanının Başbakan ve Millî Eğitim Bakanının karşı-imzasını
almadan Rektör ataması Anayasanın 105’inci maddesini aykırıdır. Cumhurbaşkanı
104’üncü maddede kendisine verilen yetkileri 105’inci maddeye uygun olarak
Başbakan ve ilgili bakanın imzasını alarak kullanırsa ortada parlâmenter
demokrasi açısından eleştirilecek hiçbir problem kalmaz. Yapılması gereken şey,
104’üncü maddedeki yetkileri Cumhurbaşkanından geri almak değil;
Cumhurbaşkanının 104’üncü maddede kendisine verilen yetkileri 105’inci maddede
öngörülen usûlle kullanmasını sağlamak; yani bu yetkileri karşı-imza kuralına
tâbi tutmaktır. 105’inci madde zaten bunu yapmıştır. O hâlde 105’inci maddeye
uyulursa ortada bir sorun kalmaz.
Türkiye’de Cumhurbaşkanının yetkilerini kullanmasından kaynaklanan bir problem
varsa, bu sayın Cumhurbaşkanının 105’inci maddeye uymamasından
kaynaklanmaktadır. Bir ülkede anayasal organlar, Anayasa maddelerine uymama
cesaretini kendilerinde buluyorlarsa, siz istediğiniz kadar, Anayasada
değişiklik yapın. Yaptığınız değişiklikten sonra, Cumhurbaşkanının sizin
yaptığınız Anayasa değişikliğine uyacağını kim garanti edebilir?
5. Devlet Güvenlik Mahkemelerine (m.143) Yöneltilen Eleştiri
ve Bu Eleştiriye Karşı Cevabımız
1982 Anayasasının 143’üncü maddesine göre,
“devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü,
hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine
işlenen ve doğrudan doğruya devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara
bakmakla görevli Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulur”.
Ülkemizde zaman zaman Devlet Güvenlik Mahkemelerinin
varlığı eleştirilmektedir. Bu mahkemelerin hukuk devleti, insan hakları ve yargı
bağımsızlığına aykırı oldukları ileri sürülmektedir. Gerçekten de bu
mahkemelerin kuruluşunda bir asıl üye ve bir yedek üye askerî hâkim idi. Ve bu
askerî üyelerin bağımsızlıklarında tereddüt edilebilirdi. Ne var ki, 18 Haziran
1999 tarih ve 4388 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu ile askerî hakimler Devlet
Güvenlik Mahkemelerinin kuruluşundan çıkarılmıştır. Artık, bu mahkemelerde yargı
bağımsızlığı ve hukuk devleti bakımından bir problem kalmamıştır. Bu mahkemeler
belirli suçlara bakan uzmanlık mahkemesi niteliğinde olan mahkemelerdir. Ayrı
bir yargı kolu da oluşturmazlar. Çünkü kararları adlî yargının üst mahkemesi
olan Yargıtayın denetimine tâbidir.
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanının çok geniş
olduğu, uygulamada sadece devlet güvenliği aleyhine işlenmiş suçlara değil,
devletin güvenliğiyle ilgilisi olmayan bazı kaçakçılık suçlarına, çete hâlinde
işlenmiş bazı suçlara baktıkları yolunda yaygın şikayetler vardır. Belki bu
şikayetlerde doğruluk payı da vardır. Ancak, bu şikayetler, Anayasanın 143’üncü
maddesinden değil, kanundan ve daha çok da uygulamadan kaynaklanmaktadır.
Anayasanın 143’üncü maddesine göre, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanı
“devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve
nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya
devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlar”dır. Bu ifadede ise
eleştirilecek bir yan yoktur. Bu ifadenin nesi değiştirilecektir? Devletin iç ve
dış güvenliğine ilişkin suçlara bakmakla görevli uzmanlık mahkemelerine bu
ülkenin ihtiyacının olduğu çok açıktır. Uygulamada ortaya çıkan bazı sorunları
ortadan kaldırmak için bu mahkemelerin kendisini ortadan kaldırmak fevkalâde
yanlıştır. Uygulamada ortaya çıkan sorunlar, bu mahkemelerin görev alanlarını
dar yorumlamaları yoluyla düzeltilebilecek niteliktedir. Bu olmazsa da bu
sorunlar kanun değişikliğiyle düzeltilebilir. İçtihat değişikliği ile veya
kanunla yapılabilecek değişiklikleri Anayasa değişikliğiyle yapmanın bir gereği
yoktur.
1982 Anayasasının 146’ncı maddesinin ikinci fıkrasına göre
Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçim usûlü şöyledir:
“Cumhurbaşkanı, iki asıl ve iki yedek üyeyi Yargıtay,
iki asıl ve bir yedek üyeyi Danıştay, birer asil üyeyi Askerî Yargıtay, Askerî
Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay genel kurullarınca kendi Başkan ve üyeler
arasında üye tam sayılarının salt çoğunluğu ile her boş yer için gösterecekleri
üçer aday içinden; bir asil üyeyi ise Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi
olmayan Yükseköğretim Kurumları öğretim üyeleri içinden göstereceği üç aday
arasından; üç asil ve bir yedek üyeyi üst kademe yöneticileri ile avukatlar
arasından seçer”.
Buna göre, Anayasa Mahkemesi üyelerini
her halükârda Cumhurbaşkanı seçmektedir. Ancak, 11 üyeden 8’i için birtakım
makamlar (Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi,
Sayıştay, Yükseköğretim Kurulu) Cumhurbaşkanına üç aday göstermekte,
Cumhurbaşkanı da bu adaylardan birisini Anayasa Mahkemesi üyesi olarak
atamaktadır. Burada aday gösterme yetkisinin çok önemli bir yetki olduğu
kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Cumhurbaşkanı, 11 üyeden 3’ünü ise belli
şartları taşıyan kimseler arasından doğrudan doğruya kendisi seçmektedir.
Anayasa Mahkemesine üye seçiminde Cumhurbaşkanına tanınan
bu sınırlı yetki (sekiz üyeyi her biri için gösterilen üçer aday arasında seçmek
ve üç üyeyi de doğrudan doğruya seçmek yetkisi) ülkemizde zaman zaman
eleştirilmekte ve Anayasa Mahkemesinin bütün üyelerinin doğrudan doğruya yüksek
mahkemeler tarafından kendi üyeleri arasından seçilmesi düşüncesi üstü açık veya
örtülü bir şekilde dile getirilmektedir.
Kanımızca, Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçim sisteminde
Cumhurbaşkanına tanınan yetkilerde eleştirilecek bir yan yoktur. Bütün
demokratik memleketlerde anayasa mahkemeleri üyeleri kısmen veya tamamen siyasal
organlar tarafından seçilmektedir. Örneğin Amerika Birleşik Devletlerinde Yüksek
Mahkemenin bütün üyeleri Başkan tarafından atanmaktadır. Almanya da ise Anayasa
Mahkemesinin üyelerinin tamamı Parlâmento tarafından seçilmektedir (1949 Alman
Anayasası, m.94/1). Fransız Anayasa Konseyinin dokuz üyesinden üçü
Cumhurbaşkanı, üçü Millet Meclisi Başkanı, üçü de Senato Başkanı tarafından
seçilmektedir (1958 Fransız Anayasası, m.56/1). İtalyan Anayasa Mahkemesinin
onbeş üyesinden beşi Cumhurbaşkanı tarafından, beşi Parlâmento tarafından, beşi
de İtalyan Yargıtayı, Danıştayı ve Sayıştayı tarafından seçilmektedir (1947
İtalyan Anayasası, m.135/1). İspanya’da Anayasa Mahkemesinin 12 üyesi kral
tarafından atanır. Krala bu üyelerden dördünü Kongre, dördünü Senato, ikisini
Hükûmet, ikisini de Adliye Genel Konseyi önerir (1978 İspanyol Anayasası,
m.159/1). Avusturya’da sekiz üyeyi Federal Hükûmet, üç üyeyi Millî Meclis, üç
üyeyi ise Federal Meclis Cumhurbaşkanına önerir. Belçika’da ise, Senato
tarafından sunulan iki misli aday arasından seçim ve atamayı Kral yapar.
Portekiz Anayasa Mahkemesinin ise onüç üyesinden onu Parlâmento tarafından üçü
ise Mahkemenin kendisi tarafından seçilmektedir (1976 Portekiz Anayasası,
m.224/1).
Bilindiği gibi 1961 Türk Anayasasına göre de (m.145), Anayasa Mahkemesinin
üyelerinin üçü Millet Meclisi, ikisi Cumhuriyet Senatosu tarafından
seçilmekteydi.
Bizim bildiğimiz kadarıyla, hiçbir demokratik ülkede
Anayasa Mahkemesi üyeleri tamamı doğrudan doğruya yargı organları tarafından
seçilmemektedir. Bize öyle geliyor ki, anayasa mahkemesi üyelerinin seçiminde
yargı organlarına en fazla ağırlık veren ülke zaten Türkiye’dir. Mukayeseli
hukukun verileri göz önünde bulundurulursa Anayasa Mahkemesine üye seçiminde
Cumhurbaşkanına tanınan sınırlı yetkinin yadırganacak bir yanı yoktur.
1982 Anayasasına karşı en sık yöneltilen eleştirilerden
biri de, bu Anayasanın yargı bağımsızlığını zedelediğidir. Ne var ki bu
eleştiriyi yöneltenler, bu eleştirilerini kanıtlamak için Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulunun düzenlendiği 159’uncu madde dışında başka bir madde
göstermezler; göstermeleri mümkün de değildir. Zira yargı bağımsızlığı ve
hakimlik teminatına ilişkin bilinen tüm ilkeler ve güvenceler Anayasamız
tarafından kabul edilmiştir (m.138-144). 1982 Anayasasına karşı olanların,
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna karşı yönelttikleri eleştiriye ise katılmak
mümkün değildir. İlk önce 159’uncu maddenin eleştirilen kısmını görelim:
“Kurulun Başkanı, Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı
Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay
Genel Kurulunun, iki asil ve iki yedek üyesi Danıştay Genel Kurulunun kendi
üyeleri arasından, her üyelik için gösterecekleri üçer aday içinden
Cumhurbaşkanınca, dört yıl için seçilir”.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşumunda Adalet
Bakanı ve müsteşarının bulunması yargı bağımsızlığı açısından ülkemizde her
zaman şiddetle eleştirilmekte
ve bu Kurulun sadece yargı organları tarafından seçilmiş hâkimlerden oluşması
istenmektedir. Partilerarası Uzlaşma Komisyonunun Mayıs ayında Adalet Bakanını
ve Adalet Bakanlığı Müsteşarının Kurulun oluşumundan çıkarılması konusunda
anlaştığı açıklanmıştır.
Ama Haziran ayında yayınlanan Anayasa Değişikliği Teklifinde bu Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kuruluna ilişkin bir değişiklik teklifi yer almamaktadır.
Ergun Özbudun’un
isabetle belirttiği gibi, Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulunun
“bütün üyelerinin doğrudan doğruya yargı organları
tarafından seçilmelerinin fayda ve sakıncaları konusunda pek çok söz
söylenebilir. Şüphesiz böyle bir sistem hâkimlerin yasama ve yürütme organları
karşısındaki bağımsızlığını en yüksek noktasına ulaştırır. Ancak öte yandan,
hâkimlerin hâkimler tarafından seçilmesi anlamına gelen ‘kooptasyon’ sisteminin
bir çeşit kast zihniyetine sahip bir ‘yargı teknokrasisi’nin oluşmasına, yargı
organının toplumdaki değişimlere duyarsız kalmasına yol açabileceği de ileri
sürülebilir. Üstelik, devlet bünyesi içinde son derece önemli bir görev ifa eden
böyle bir kuruluşun, dolaylı ve dolaysız olarak millî iradeye dayanmasının millî
egemenlik ve demokrasi ilkelerine uygun düşüp düşmeyeceği de tartışılabilir”.
Kanımızca, sırf Adalet Bakanı ve müsteşarının
bulunması nedeniyle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yargı bağımsızlığı
ilkesini zedelediğini söylemek oldukça abartılı bir iddiadır. Bir kere hemen
hatırlatalım ki, bu Kurul yedi kişiden oluşmaktadır. Kurulun Adalet Bakanı ve
Adalet Bakanlığı müsteşarı dışındaki diğer beş üyesi bağımsız hâkim
niteliğindedir. Kurul kararlarını oy çokluğuyla alır. Adalet Bakanı ve
müsteşarının oyu ağır basmaz. O halde bu Kurulda çoğunluğun bağımsız hâkim
üyelerde olduğunu gözlemlemek zorundayız.
Ayrıca şuna işaret etmek gerekir ki, Adalet Bakanı, ülkenin
adalet politikasının genel gidişinden
ve adalet hizmetlerinin iyi işlemesinden sorumludur. Adalet hizmetlerinde bir
aksaklık varsa, bunun hesabını verecek olan bağımsız hâkimler değil, Adalet
Bakanıdır. Böylesine sorumluluk altına giren bir Bakanın hâkimlerin atanmasında
yetkili olan bir Kurulda bulunmasında ve bu Kurulda 1/7 oranında oy sahibi
olmasında yadırganacak bir yan yoktur.
Diğer yandan belirtelim ki, Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulunun
oluşumunda Adalet Bakanı ve müsteşarının
bulunması, karşılaştırmalı hukukun verileriyle tamamıyla uyuşum içindedir.
Birçok batı demokrasisinde benzer kurullarda adalet bakanının bulunduğu gibi,
hâkim olmayan ve yargı organları tarafından atanmayan kişiler de bulunmaktadır.
Örneğin Fransa’da Hâkimlik Yüksek Konseyi (Conseil
supérieur de la Magistrature), biri hâkimler (magistrats du siège),
diğeri savcılar (magistrats du parquet) konusunda yetkili olan iki
kuruldan (formation) oluşmaktadır. Hâkimler hakkında yetkili olan
Kurulun, başkanı Cumhurbaşkanı, başkanvekili de Adalet Bakanıdır. Ayrıca bu
Kurula yasama ve yargı organı mensubu olmayan kişiler arasından bir kişi
Cumhurbaşkanı, bir kişi Meclis Başkanı, bir kişi de Senato Başkanı tarafından
atanır (1958 Fransız Anayasası, m.65).
Bu Kurulda ayrıca beş hâkim, bir savcı, bir de Danıştay (Conseil d’Etat)
üyesi yer alır. Dolayısıyla bu dairenin toplam 12 üyesi vardır. Bu 12 üyeden 5’i
bağımsız hâkim niteliğinde değildir (Cumhurbaşkanı, Adalet Bakanı,
Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Senato Başkanı tarafından seçilen 3 üye). Keza
İtalya’da Hâkimlik Yüksek Konseyi (Consiglio
superiore della Magistratura) üyelerinin üçte biri Parlamento tarafından
hâkim olmayanlar (hukuk fakültesi profesörleri ve 15 yıllık deneyime sahip
avukatlar) arasından seçilmektedir (1947 tarihli İtalyan Anayasası, m.104).
İspanya’da ise benzer kurulun (Yargı Kuvveti Genel Konseyi) üyeleri Kral
tarafından atanan yirmi üyesinin on ikisi hâkimler arasından, dördü Meclisin,
dördü ise Senatonun önerisi üzerine avukatlar ve diğer hukukçular arasından
seçilmektedir (29 Aralık 1978 tarihli İspanyol Anayasası, m.122/3).
Şeref Ünal’ın
Anayasa Hukuku Açısından Mahkemelerin
Bağımsızlığı ve Hâkimlik Teminatı başlıklı kitabının 66’ncı sayfasında
hâkimlerin atanmaları, azilleri konusunda yetkili makamları gösterir bir tablo
vardır.
Bu tablo incelendiğinde şunlar görülmektedir: Almanya’da dört eyalet dışında
diğer eyaletlerde hâkimleri atama yetkisi yürütme organına aittir. Amerika
Birleşik Devletlerinde ise federal
hâkimleri atama yetkisi yürütme organına (Federal Başkana) aittir. Bu ülkede
eyaletlerdeki hâkimlerin atanma usûlü ise eyaletten eyalete değişmektedir. Kimi
eyaletlerde hâkimler vali, kimisinde ise halk tarafından seçilmektedir.
Kimisinde ise kısmen yürütme, kısmen de yasama organı tarafından
atanmaktadırlar. Avusturya’da, Belçika’da, İngiltere’de, İsveç’te Japonya’da ve
Norveç’te hâkimleri yürütme organı atamaktadır.
Yukarıda görüldüğü gibi, demokratik ülkelerde hâkimlerin
atanmasının yürütme organına verilmesi mümkündür. Keza, hâkimlerin atanması için
bir kurul oluşturulmuşsa, bu kurulun sadece yargı organı tarafından seçilmiş
bağımsız hâkimlerden oluşması şart değildir. O halde, Türkiye’de hâkimlerin
atanması usûlünün ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşum tarzının
hâkimlerin bağımsızlığı ilkesine aykırı olduğunu söylemek mümkün değildir.
Yukarıda 1982 Anayasasına yöneltilen bazı eleştiriler ve bu
eleştirilere karşı verdiğimiz on cevap sıralanmıştır. Bu eleştiriler ve cevaplar
göstermektedir ki, 1982 Anayasasının demokrasiye, insan haklarına, yargı
bağımsızlığına aykırı bir yanı yoktur. 1982 Anayasasının eleştirilen bütün
hükümlerinin benzerleri veya daha ağırları çağdaş demokratik ülkelerin
anayasalarında mevcuttur.
Bölüm 3
1982 Anayasasının Aksayan Yönleri
(Bizim Önerilerimiz)
Peki ama 1982 Anayasası, acaba değiştirilmesi gereken
hiçbir yönü olmayan mükemmel bir anayasa mıdır? Öncelikle belirtmek gerekir ki,
mükemmel bir anayasa yoktur. Dünyanın en iyi anayasasının dahi aksayan yönleri
olabilir. Dahası bir anayasanın uygulamadan kaynaklanan aksayan yönleri zamanla
ortaya çıkabilmektedir. Zaten bizzat anayasaların kendileri, kendilerinin
değiştirilebileceklerini öngörerek mükemmel olmadıklarını kabul etmektedirler.
1982 Anayasasının da değiştirilmesi gereken bazı yönleri
vardır. Bu yönlerden bir kısmı, bu Anayasada başlangıçtan itibaren mevcuttur.
Diğer bir kısmı ise, uygulama sonucu zamanla ortaya çıkmıştır. İşte biz 1982
Anayasasının kanımızca aksayan ve değiştirilmesi uygun olan yönlerini aşağıda
vermeye çalışacağız. Bununla birlikte bu değişikliklerin olmazsa olmaz, derhal
ve ne pahasına olursa olsun gerçekleştirilmesi gereken değişiklikler olduğunu
düşünmüyoruz. Bu değişiklikler kanımızca gereklidir. Ancak ondokuz yıldır
bunlarla yaşanmıştır. Bundan sonra da yaşanabilir. Özellikle ülkenin ekonomik
problemlerle uğraşması gerektiği şu günlerde Meclisin ve halkın anayasa
değişikliğiyle zaman kaybetmemesi gerekir.
Kanımızca 1982 Anayasasının aksayan ve zamanı geldiğinde
değiştirilmesi düşünülebilecek yanları madde sırasına göre şöyledir:
1. Kanun Hükmünde Kararname Çıkarma Yetkisinin
verilebilmesi İçin Önemlilik, Zorunluluk, İvedilik ve Kısa Sürelilik
Şartlarının Olmadığının Belirtilmesi (m.91/1)
Anayasa Mahkemesi, 1982 Anayasasının 91’inci maddesinde
olmamasına rağmen kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme şartları
arasına içtihat yoluyla önemlilik, zorunluluk, ivedilik ve kısa sürelilik
şartlarını eklemiştir.
Bu şartlar, ülkenin kendisine ihtiyaç duyduğu kanun hükmünde kararname kurumunu
pratikte işlemez hâle getirmiştir. Bu sorun 1982 Anayasasının kendisinden
kaynaklanan değil, Anayasa Mahkemesinden kaynaklanan bir sorundur. Bu sorunun
çözümü için Anayasanın 91 inci maddesinin birinci fıkrasına bir cümle eklenerek
“kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermenin önemlilik, zorunluluk,
ivedilik ve kısa sürelilik şartları bağlı olmadığını” hüküm altına almak
gerekir.
2. Kanun Hükmünde Kararnamelerin Cumhurbaşkanı Tarafından Yayımlanması
Zorunluluğu (m.91)
Bakanlar Kurulunun kabul ettiği kanun hükmünde
kararnameleri Cumhurbaşkanının imzalamak zorunda olup olmadığı konusunda
ülkemizde 2000 yılının Ağustos ayında ciddî bir tartışma yaşanmıştır. Bu sorun
da 1982 Anayasasının kendisinden kaynaklanan bir sorun değildir. Bu sorun sayın
Cumhurbaşkanı tarafından yaratılmış bir sorundur. Bu soruna 91’inci maddeye bir
son fıkra eklenerek anayasal bir çözüm getirmek uygun olur. Kanımca 91’inci
maddeye şöyle bir onuncu fıkra eklenebilir:
“Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulunca kabul edilen kanun
hükmünde kararnameleri onbeş gün içinde yayımlar. Yayımlanmasını uygun bulmadığı
kanun hükmünde kararnameleri, bir daha görüşülmek üzere, bu hususta gösterdiği
gerekçe ile birlikte aynı süre içinde, Bakanlar Kuruluna geri gönderir. Bakanlar
Kurulu, geri gönderilen kanun hükmünde kararnameyi aynen kabul ederse, kanun
hükmünde kararname Cumhurbaşkanınca yayımlanır; Bakanlar Kurulu, geri gönderilen
kanunda yeni bir değişiklik yaparsa, Cumhurbaşkanı değiştirilen kanun hükmünde
kararnameyi tekrar Meclise geri gönderebilir. Bakanlar Kurulunun ivedi olduğunu
belirttiği kanun hükmünde kararnameler hakkında Cumhurbaşkanı yayım ve geri
gönderme yetkisini beş gün içinde kullanır.”
Böyle bir hükümle, bu konuda Cumhurbaşkanı ile Hükûmet
arasında çıkan çatışmaya ortalama bir çözüm getirilmiş olur. Bu şekilde
kanunlarda olduğu gibi, kanun hükmünde kararnameler için de Cumhurbaşkanına geri
gönderme yetkisi verilmiş olur. Bununla Cumhurbaşkanının “uyarı” görevini yerine
getirmiş olur. Ancak Bakanlar Kurulu, kendisine geri gönderilen kanun hükmünde
kararnameyi aynen kabul edip Cumhurbaşkanına göndermesi durumunda
Cumhurbaşkanının kanun hükmünde kararnameyi yayımlamak zorunda olacaktır. Bu
şekilde de Cumhurbaşkanının parlâmenter demokrasiye aykırı şekilde bir yetki
kullanmasının önüne geçilmiş olur.
3. Yetki Kanunu İptal Edilmiş Kanun Hükmünde Kararnamelerin Durumu
(m.91)
Anayasa Mahkemesi, dayandığı yetki kanunu iptal edilmiş
kanun hükmünde kararnameleri, sırf yetki kanunun daha önce iptal edilmiş olması
nedeniyle iptal etmektedir.
Oysa bu kararnameler çıktığı zamanda bir yetki kanununa dayandıkları için yetki
unsuru bakımından sakat değildirler. Anayasa Mahkemesi ratione temporis
yetki kurallarını tamamıyla yanlış uygulamaktadır.
Anayasa Mahkemesinin bu yanlış kararlarının önüne geçmek için Anayasanın 91 inci
maddesine aşağıdaki gibi onbirinci fıkra eklemek gerekir:
“Kanun hükmünde kararnamenin dayandığı yetki
kanununun daha sonra yürürlükten kaldırılmış veya Anayasa Mahkemesince iptal
edilmiş olması bu yetki kanununa dayanılarak çıkarılmış olan kanun hükmünde
kararnamelerin geçerliliğini etkilemez.”
4. Cumhurbaşkanının Tek Başına Yapacağı İşlemler Sorunu (m.105)
1982 Anayasasının 105’inci maddesine göre,
“Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda
Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği
belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca
imzalanır; bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur”.
Görüldüğü gibi, Anayasada kural olarak Cumhurbaşkanının
işlemlerinin Başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanması öngörülmektedir.
Yine Anayasa bu şekilde Başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanan
işlemlerden Başbakan ve ilgili bakanın sorumlu olduğunu belirtmektedir. Bu husus
sorumsuz olan Cumhurbaşkanının işlemlerinin sorumlu olan Başbakan veya bakanlar
tarafından imzalanmasını öngören parlâmenter demokrasinin karşı-imza kuralıyla
uyuşum içindedir.
1982 Anayasasının 105’inci maddesinde hükme bağlanan bir
husus da, Cumhurbaşkanının “tek başına yapabileceği” birtakım işlemlerin
karşı-imza kuralından istisna tutulduğudur. Yani, Anayasaya göre,
Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği birtakım işlemler vardır ve bu
işlemlerin Başbakan ve ilgili Bakan tarafından imzalanmalarına gerek yoktur. Bu
husus da esas itibarıyla parlâmenter demokrasinin temel ilkeleriyle uyuşum
içindedir. Zira devlet başkanlarının bazı işlemleri, Almanya, Fransa, İtalya,
İspanya gibi demokratik ülkelerde de karşı imza kuralına tâbi değildir.
Ancak bu ülkelerin, Anayasalarında devlet başkanlarının hangi işlemleri tek
başına yapabilecekleri tek tek sayılmıştır.
Bunlar genelde, başbakan atama ve parlâmentoyu fesih etme yetkisidir.
Ancak, 1982 Anayasasında Cumhurbaşkanının hangi işlemleri
tek başına, hangi işlemleri karşı-imza kuralına uyarak yapacağı
belirtilmemiştir. Anayasanın 105’inci maddesinde “Cumhurbaşkanının, Anayasa ve
diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek
başına yapabileceği belirtilen işlemleri”nden bahsetmektedir. Ancak, Anayasada
Cumhurbaşkanının hangi işlemleri tek başına yapacağı gösterilmemiştir. Aynı
şekilde diğer kanunlarda böyle bir sayım yapılmamıştır. Dolayısıyla, ülkemizde,
bu konuda ortaya bir sorun çıkmaktadır.
Böylesine kritik bir konuda ideal olan şey, Anayasanın tek
tek hangi işlemlerin karşı-imza kuralından muaf olduğunu
belirtmesiydi. Ancak 1982 Anayasasında böyle bir hüküm yoktur. Aslında 1982
Anayasasının Danışma Meclisi Anayasa Tasarısında Cumhurbaşkanının tek
başına imzalayacağı işlemler tek tek sayılmıştı. Danışma Meclisi Anayasa
Tasarısının 113’üncü maddesi şöyleydi:
“Cumhurbaşkanının Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak tek
başına imzalayacağı kararları ise şunlardır:
a) Yasama ile ilgili olanlar:
Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak,
Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi
içtüzüğünün, tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasaya şekil veya esas
bakımından aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesinde iptal davası
açmak,
Anayasa Mahkemesinden iptal kararlarının yeniden incelenmesini istemek,
Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,
b) Yürütme alanına ilişkin olanlar:
Başbakanı atamak,
Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırmak,
Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek,
Millî Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak,
Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle belirli kişilerin cezalarını
hafifletmek veya kaldırmak,
İdam cezasını müebbed ağır hapis cezasına çevirmek,
Üniversite Rektörlerini seçmek,
c) Yargı ile ilgili olanlar:
Anayasa Mahkemesi
üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askerî Yargıtay Üyelerini, Askerî Yüksek
İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun tabiî üyeleri
dışındaki üyelerini seçmek”.
Eğer bu madde kabul edilmiş olsaydı, burada bu tartışmayı
yapmaya gerek kalmayacaktı. Zira madde de Cumhurbaşkanının hangi işlemleri tek
başına yapabileceği tek tek sayılmaktadır. Ne var ki, Danışma Meclisi Anayasa
Tasarısının bu maddesi (m.113) Millî Güvenlik Konseyi tarafından
“Cumhurbaşkanının tek başına imzalayacağı kararların ayrıca sayılmasında
zorunluluk görülmemiştir”
denerek çıkarılmıştır. O nedenle Cumhurbaşkanının hangi işlemlerini tek başına
yapacağının bir Anayasa değişikliği ile tespit edilmesinde yarar vardır. Biz şu
işlemleri Cumhurbaşkanının tek başına yapmasında parlâmenter demokrasi açısından
bir sakınca görmüyoruz:
a) Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü
Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşmasını yapmak yetkisini
Cumhurbaşkanı, tek başına kullanabilmelidir. Çünkü bu yetki, tamamıyla törensel
bir yetkidir. Sorumluluk gerektirmediğine ve icraî nitelikte olmadığına göre,
böyle bir yetkinin Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılmasında, gerek
demokrasi, gerek hukuk devleti bakımından herhangi bir sakınca yoktur.
b) Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet Meclisini
gerektiğinde toplantıya çağırmak yetkisi, karşı-imza
kuralından istisna tutulabilir. Zira, bu yetkinin nasıl kullanılacağı
Anayasamızın 93 üncü maddesinde düzenlenmiştir. Bu madde uyarınca, Türkiye Büyük
Millet Meclisi, “tatil” veya “ara verme” sırasında iken Cumhurbaşkanı tarafından
“doğrudan doğruya” veya “Bakanlar Kurulunun istemi” üzerine toplantıya çağırılır
(m.93/2). Bu nedenle Cumhurbaşkanı, “Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde
toplantıya çağırmak” yetkisini Bakanlar Kurulunun istemi üzerine kullanabileceği
gibi, tek başına da kullanabilir.
c) Kanunları yayımlamak görev
ve yetkisini de Cumhurbaşkanı tek başına kullanabilir. Zira bu yetki, bir
mevsukiyet yetkisinden ibarettir. Kanunu yapan asıl organ yasama organıdır.
d) Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin
yenilenmesine karar vermek yetkisini de Cumhurbaşkanının tek başına
kullanabilmesi gerekir. Zira, bu yetki, Anayasamızın 116’ncı maddesinde Hükûmet
krizlerine çözüm getirilmesi amacıyla öngörülmüştür. Bu yetkinin kullanılmasını
Parlâmentoda çoğunluğu yitiren ve muhtemelen yeni seçimlere gitmek istemeyen
görevdeki Başbakanın iradesine bağlı tutmak, demokrasiyle bağdaştırılamaz.
Karşılaştırmalı hukuka bakıldığında da, Almanya ve Yunanistan gibi parlâmenter
demokrasi esasını benimsemiş ülkelerde, Cumhurbaşkanının parlâmentoyu fesih
yetkisinin karşı-imza kuralından ayrık tutulduğu görülmektedir (1949 Alman
Anayasası, m.58; 1975 Yunan Anayasası, m.35/2-b).
e) Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek
işlemlerini de Cumhurbaşkanı tek başına yapabilmelidir. Zira, yeni Başbakanın
atanmasını eski Başbakanın imzasına bağlı kılmak anlamsızdır. Görevden ayrılan
Başbakan, rakibi durumundaki kişinin Başbakan olarak atanması işlemine imza
atmayarak engel olabilir. Keza, Başbakanın istifanın kabul edilmesi işlemine
yine istifa eden Başbakanın karşı-imza atması ise mahiyeti itibarıyla gereksiz
bir ameliyedir. Zira, istifa dilekçesinde zaten Başbakanın imzası vardır.
f) Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı
Kuvvetlerinin Başkomutanlığını temsil etmek yetkisi, Cumhurbaşkanının tek başına
kullanabileceği yetki olarak sayılabilir. Çünkü, Anayasanın 117’nci maddesine
göre, “Başkomutanlık, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevî varlığından
ayrılamaz ve Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur” (m.117/1). Bu maddenin 3
üncü fıkrasından Cumhurbaşkanının “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını
temsil etmek yetkisi”nin sembolik bir yetki olduğu anlaşılmaktadır. Zira bu
fıkraya göre, “Genelkurmay Başkanı, Silahlı Kuvvetlerin komutanı olup, savaşta
Başkomutanlık görevlerini Cumhurbaşkanlığı namına yerine getirir”. Genelkurmay
Başkanını ise, görev ve yetkilerinin kullanılmasında Cumhurbaşkanına karşı
değil, Başbakana karşı sorumludur (m.117/4). Dolayısıyla Silahlı Kuvvetlerin
başkomutanına emir ve talimat verme yetkisi Cumhurbaşkanına değil, Başbakana
aittir. Bu durumda başkomutanlık bakımından Cumhurbaşkanına kalan yetki,
sembolik bir temsil yetkisinden ibarettir. Dolayısıyla bu yetkinin karşı-imza
kuralından istisna tutulmasında herhangi bir mahzur yoktur.
g) Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar
vermek yetkisi ise kural olarak Anayasanın 92’nci maddesine göre,
Cumhurbaşkanına değil, Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Anayasanın 92’nci
maddesine göre, Cumhurbaşkanının Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar
vermek yetkisi ancak, “Türkiye Büyük Millet Meclisinin tatilde veya ara vermede
iken ülkenin anî bir silahlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silahlı
kuvvetlerin derhal kullanılmasına karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde”
mevcuttur. Anî bir silahlı saldırıya uğranılması halinde, Başbakan ve Millî
Savunma Bakanının karşı-imzalarının alınmasının fiilen imkânsız olması durumunda
da bu yetkinin Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılması zaruret hali
teorisinin bir gereğidir.
h) Millî Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak
işlemi de Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işlem olarak kabul
edilebilir. Zira, Anayasamıza göre (m.118), Millî Güvenlik Kurulu icraî karar
alma yetkisine sahip bir organ değildir. O nedenle Millî Güvenlik Kurulunun
Cumhurbaşkanı tarafından toplantıya çağırılmasında demokrasi ve hukuk devleti
ilkeleri bakımından bir sakınca yoktur.
i) Millî Güvenlik Kuruluna başkanlık etmek yetkisi
de Cumhurbaşkanının tek başına kullanabileceği bir yetkidir. Bunun gerekçesi
yukarıdaki (h) gerekçeyle aynıdır.
j) Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle
belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak yetkisini de
Cumhurbaşkanı tek başına kullanabilmelidir. Çünkü bu yetki, Anayasa tarafından
Cumhurbaşkanına, devletin başı olma sıfatıyla ve insani mülahazalarla verilmiş
bir atıfet yetkisidir.
k) Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinin kuruluşu,
teşkilât ve çalışma esasları, hakkında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarmak
yetkisi de karşı-imza kuralından istisna tutulabilir. Çünkü Anayasamızın 107’nci
maddesinde öngörülen söz konusu kararnamenin, diğer kararnamelerden farklı bir
kararname olduğu, “özerk düzenleme” yetkisinin bir örneği olduğu
anlaşılmaktadır. Kaldı ki, söz konusu kararnamenin Cumhurbaşkanlığı Genel
Sekreterliği dışında başka konularda hüküm taşıması mümkün olmadığına göre,
vatandaşların hak ve yükümlülüklerinde değişiklik yapması, dolayısıyla hukuk
devleti ilkesiyle çatışması düşünülemez.
l) Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine
personel atama işlemlerini de Cumhurbaşkanı tek başına yapabilmelidir. Çünkü,
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği doğrudan doğruya Cumhurbaşkanına bağlıdır ve
ona karşı sorumludur. Buradaki personelin Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı
bir işlem ile atanmasında demokrasi ve hukuk devleti bakımından bir sakınca
görülmemiştir. Başka ülkelerde de benzer işlemleri devlet başkanının tek başına
yaptığı görülmektedir. Örneğin 1975 Yunan Anayasasına göre Cumhurbaşkanının
Cumhurbaşkanlığı idarî servislerine yaptığı personel ataması işlemleri
karşı-imza kuralından muaftır (m.35/2-e). Aynı şekilde 1978 İspanyol Anayasası
da Kralın saray personeline ilişkin işlemlerini karşı-imza kuralından istisna
tutmuştur (m.56/3, 65/2).
Cumhurbaşkanının bu 12 adet işlemi tek başına yapması
öngörülebilir. Bu şekilde Türk Cumhurbaşkanının tek başına kullanabileceği yetki
sayısı, diğer batı Avrupa parlâmenter demokrasilerindeki Cumhurbaşkanlarının tek
başına kullanabilecekleri yetki sayısından yine oldukça fazla olacaktır.
Cumhurbaşkanının tek başına kullanabileceği yetki sayısı, en çok olarak,
Almanya’da 3, Yunanistan’da 5, Fransa’da ise 8’dir.
Ayrıca 105’inci maddeye Cumhurbaşkanının tek başına
yapabileceği işlemler dışında kalan işlemleri imzalamayı reddedemeyeceği hükme
bağlanmalıdır. Dolayısıyla bu alanda, Cumhurbaşkanı Başbakan veya bakanların
kendisinden kullanmasını istediği bir yetkiyi kullanmayı reddedemeyecektir.
5. Devlet Denetleme Kurulunun Kaldırılması
(m.108
)
1982 Anayasasının 108’inci maddesi, Cumhurbaşkanlığına
bağlı, üyeleri Cumhurbaşkanı tarafından atanan, Cumhurbaşkanının isteğiyle
çalışan, bir Devlet Denetleme Kurulu kurmaktadır. Devlet Denetleme Kurulu, tüm
kamu kurum ve kuruluşlarında, sermayesinin yarısından fazlasına bu kurum ve
kuruluşların katıldığı her türlü kuruluşta, kamu kurumu niteliğinde olan meslek
kuruluşlarında, her düzeydeki işçi ve işveren kuruluşlarında, kamuya yararlı
derneklerle vakıflarda denetleme yapma yetkisine sahiptir.
Kanımızca, Türkiye Cumhuriyeti idarî teşkilâtına dahil
olmayan, “işçi ve işveren kuruluşları”nın ve “kamuya yararlı derneklerle
vakıflar”ın da denetim kapsamında bulunmasının sebebini anlamak mümkün değildir.
Özel hukuk tüzel kişilerinin devletin denetimi altında bulunması, demokrasiyle
bağdaşmaz. Diğer yandan Devlet Denetleme Kurulunun varlığını Türkiye Cumhuriyeti
idarî teşkilâtına hâkim olan “idarenin bütünlüğü ilkesi”yle bağdaştırmak mümkün
değildir. Bu ilkeyi sağlayıcı yetkilerden birisi de “hiyerarşi yetkisi”dir.
“Denetleme yetkisi” hiyerarşi yetkisinin kapsamında yer alan bir yetkidir.
Bu nedenle, denetlemenin ön koşulu, denetleyen makam ile denetlenen makam
arasında hiyerarşi ilişkisinin olmasıdır. Yani ancak hiyerarşi yetkisine sahip
bir makam denetleme yetkisine sahip olabilir. Aralarında hiyerarşi ilişkisi
olmayan makamlar arasında denetleme ilişkisi de olamaz.
Ülkemizde merkezî idare, yani genel idare, bakanlıklar
şeklinde teşkilâtlandırılmıştır. Bir bakanlığın en üst hiyerarşik amiri
bakandır. Anayasamızın 112’nci maddesinin ikinci fıkrası, “her bakan... kendi
yetkisi içinde yer alan işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden
sorumludur” demek suretiyle, her bir bakanın kendi bakanlığının en yüksek
hiyerarşik amiri olduğunu belirtmiş bulunmaktadır.
Dolayısıyla, bir bakanlık üzerinde denetleme yetkisi ancak bakanlığın en yüksek
hiyerarşik amiri olan bakan tarafından doğrudan doğruya veya onun emir ve
talimatıyla görevlendireceği bir kişi veya kurul tarafından kullanılabilir.
Bakanlık üzerinde başka bir makamın denetleme yetkisi kullanması düşünülemez,
zira, bakanlık üzerinde başka bir makamın hiyerarşi yetkisi yoktur.
Diğer yandan ülkemizde merkezî idarenin yerinden yönetim
kuruluşları üzerinde, hiyerarşik denetim yetkisi değil, sadece bir “vesayet”
yetkisi vardır. Merkezî idarenin yerinden yönetim kuruluşları üzerinde sahip
olmadığı bir yetki olan “denetleme yetkisi”nin Cumhurbaşkanına bağlı bir kurula
verilmesinin de idare hukuku sistemimizle bağdaşır bir yanı yoktur. Kaldı ki,
yerinden yönetim kuruluşları, ayrı tüzel kişilikleri olan, yönetimlerinde
bağımsız, belli ölçüde özerk olan kuruluşlardır. Bir demokrasi de bunlar
üzerinde hiyerarşik denetim değil, sadece vesayet yetkisi olabilir. O hâlde,
yerinden yönetim kuruluşları üzerinde Cumhurbaşkanına bağlı bir kurulun denetim
yapması, yerinden yönetim kuruluşlarının bağımsızlığı ve dolayısıyla demokrasi
ilkesiyle de bağdaşmaz.
Buna göre, Cumhurbaşkanına bağlı olan Devlet Denetleme
Kurulunun bir bakanlık veya bir yerinde yönetim kuruluşu üzerinde denetleme
yetkisine sahip olması idare hukukunun temel ilkeleriyle çelişki halindedir.
Zira, Cumhurbaşkanlığı ile bakanlık veya bir yerinden yönetim kuruluşu arasında
bir hiyerarşi ilişkisi yoktur. Cumhurbaşkanı, bir bakanlık üzerinde hiyerarşi
yetkisine sahip değildir. Hiyerarşi yetkisine sahip olmayan Cumhurbaşkanının bir
bakanlıkta veya yerinden yönetim kuruluşunda denetleme yaptırması, hiyerarşi ve
vesayet ilkelerine aykırıdır. Bu ilkeler “idarenin bütünlüğü ilkesi”nin alt
ilkeleridir. “İdarenin bütünlüğü ilkesi”ise Anayasanın 123’üncü maddesiyle kabul
edilmiş bir ilkedir.
Devlet Denetleme Kurulunun bakanın emri ve haberi
olmaksızın, onun sorumluluğu altında bulunan kişiler üzerinde denetleme yapması,
bakanın tüm prestijini sarsar. Bu husus, “her bakan... kendi yetkisi içinde yer
alan işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden sorumludur” diyen
Anayasamızın 112’nci maddesinin ikinci fıkrasıyla çelişmektedir. Devlet
Denetleme Kurulunun bir bakanlıkta denetleme yapması, parlâmenter hükûmet
sisteminin temel ilkelerine de aykırıdır. Zira, parlâmenter sistem, yürütmenin
sorumsuz kanadı olan devlet başkanının yürütmenin sorumlu kanadı olan hükûmetin
ve bakanlıkların işlerine karışmamasını öngörür.
Devlet Denetleme Kurulunun bir yerinden yönetim kuruluşunun
yönetim organının emri ve haberi olmaksızın, onun sorumluluğu altında bulunan
kişiler üzerinde denetleme yapması o kuruluşun bağımsızlığını, özerkliğini yok
eder niteliktedir. Bu ise yerinden yönetim ilkesine ve yerel yönetimler için
demokrasi ilkesine aykırıdır.
Bu nedenlerden dolayı Anayasanın 108’inci maddesi
yürürlükten kaldırılarak Devlet Denetleme Kurulunun varlığına son verilmesi
uygun olur.
6. Bazı İşlemlere Karşı Yargı Yolunun Açılması (m.125/2, 129/3, 159/4)
1982 Anayasası hukuk devleti ilkesi açısından çok
eleştiriliyor olsa da, bu eleştirilerin çoğu dayanaksızdır. Bununla birlikte
1982 Anayasası hukuk devleti ilkesi açısından dört adet pürüzü vardır. 1982
Anayasası şu dört adet işlemi yargı denetimi dışında bırakmaktadır:
a) Cumhurbaşkanının
tek başına yapacağı işlemler (m.125/2)
b) Yüksek Askerî Şura
kararları (m.125/2)
c) Uyarma ve kınama
disiplin cezaları (m.129/3)
d) Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararları
(m.159/4)
Bir hukuk devletinde idarenin istisnasız bütün eylem ve
işlemlerinin yargı denetimine tâbi olması gerekir. Yukarıda sayılan dört işlem
de birer idarî işlem olduğuna göre, hukuk devleti açısından bu işlemlerin de
yargı denetimine tâbi olmaları şarttır. Bu nedenle, bu dört işleme karşı yargı
yolunu kapatan Anayasa hükümlerini (m.125/2, 129/3, 159/4) bir anayasa
değişikliğiyle yürürlükten kaldırmak gerekir.
7. Askerî Yargı Alanında Yapılması Gereken Değişiklikler (m.145)
1982 Anayasasının en çok eleştirildiği noktalardan birisi
de yargı bağımsızlığıdır. Genelde eleştirilen nokta, adlî ve idarî yargı
hakimlerinin bağımsızlığına ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşum
tarzına ilişkindir. Ancak yukarıda gösterdiğimiz gibi adlî ve idarî yargı
hakimlerinin bağımsızlığında, keza Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşum
tarzında hiçbir problem yoktur. Bununla birlikte Türkiye’de yargı bağımsızlığı
açısından askerî yargı kolunda büyük problemler vardır; ancak, her nedense bu
problemler dile getirilmemekte, bu konu görmezden gelinmektedir. Kanımızca, bir
anayasa değişikliği yaparak 1982 Anayasasının askerî yargı alanında hâkim
bağımsızlığını zedeleyen hükümlerinin değiştirilmesi gerekir. Biz şu
değişikliklerin yapılması gerektiğini düşünüyoruz:
a) Bir kere, 145’inci maddede geçen “disiplin
mahkemeleri” ibaresi kaldırılarak, askerî yargı alanında bu mahkemelerin
varlığına son verilmelidir. Bu mahkemeler, hiçbir şekilde hakimlik sıfatına,
bağımsızlık ve teminatına sahip olmayan subay ve astsubaylardan oluşmaktadır. Bu
kişilerin en ufak bir bağımsızlığı yoktur.
b) Mevcut sistemde askerî mahkemelerde hâkim
olmayan, “subay üyeler” vardır. Bu subay üyeler bağımsızlıktan ve teminattan mahrumdurlar.
145’inci maddede değişiklik yapılarak, “barış dönemlerinde askerî mahkemelerin
münhasıran hâkimlik sıfatına sahip üyelerden kurulacağı” hüküm altına
alınmalıdır.
c) Askerî mahkemelerin sivilleri yargılayabilmesine
imkân veren 145’inci maddenin ikinci fıkrası hükmü yürürlükten kaldırılmalıdır.
d) 145’inci madde askerî hakimlerin özlük işlerinin
kanunla düzenlenmesini öngörmektedir. Askerî hakimlerin mesleğe kabulleri, tayin
ve terfileri, 26.10.1963 tarih ve 357 sayılı Askerî Hakimler Kanununda
düzenlenmiştir. Bu Kanuna göre askerî hakimliğe atanma tamamıyla yürütme organı
elindedir. Askerî hakimlerin terfilerinde, hakimin bağlı olduğu askerî komutanın
vereceği subay sicil notu yarı yarıya esas alınır. Askerî hakimlerin mesleğe
kabulü ve meslekte ilerlemelerinin yargı bağımsızlığı ile bağdaşır bir yanı
yoktur.
O nedenle, bir anayasa değişikliğiyle askerî hakimlerin bağımsızlığını bağlamak
üzere, askerî hâkim ve savcıların mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici
yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma meslekte kalmaları
uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden
uzaklaştırma işlemlerini yapmakla görevli, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik
teminatı esaslarına göre, bir “Askerî Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”nun
kurulması uygun olacaktır.
8. Anayasa Mahkemesi Üyelerinin Seçim Usûlünün Değiştirilmesi (m.146
)
Çağdaş demokratik ülkelerin anayasalarında anayasa
mahkemesi üyelerinin tamamını veya bir kısmını seçme yetkisi genellikle
parlâmentolara ait bir yetkidir. Türkiye dışında parlâmentonun anayasa
mahkemesine üye seçemediği başka bir ülke yoktur. Örneğin Alman Anayasa
Mahkemesinin üyelerinin tamamı Parlâmento tarafından seçilmektedir (1949 Alman
Anayasası, m.94/1). Fransız Anayasa Konseyinin dokuz üyesinden üçü
Cumhurbaşkanı, üçü Millet Meclisi Başkanı, üçü de Senato Başkanı tarafından
seçilmektedir (1958 Fransız Anayasası, m.56/1). İtalyan Anayasa Mahkemesinin
onbeş üyesinde beşi Cumhurbaşkanı tarafından, beşi Parlâmento tarafından beşi de
İtalyan Yargıtayı, Danıştayı ve Sayıştayı tarafından seçilir (1947 İtalyan
Anayasası, m.135/1). İspanyol Anayasa Mahkemesinin oniki üyesinden sekizi
Parlâmento, ikisi Hükûmet, diğer ikisi de bizdeki Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kuruluna tekabül eden Yargı Genel Konseyi tarafından atanır (1978 İspanyol
Anayasası, m.159/1). Portekiz Anayasa Mahkemesinin ise onüç üyesinden onu
Parlâmento tarafından üçü ise Mahkemenin kendisi tarafından seçilmektedir (1976
Portekiz Anayasası, m.224/1).
Bilindiği gibi 1961 Anayasasına göre de (m.145), Anayasa Mahkemesinin üyelerinin
üçü Millet Meclisi, ikisi Cumhuriyet Senatosu tarafından seçilmekteydi.
Türkiye’de ise Anayasa Mahkemesinin mevcut üye seçim
sisteminde yetki bütünüyle bazı yargı organlarına ve Cumhurbaşkanı aittir.
Türkiye dışında başka hiçbir ülkede yargı organlarına anayasa mahkemesine üye
seçme yetkisi bu derece ağırlıkla verilmemiştir. Yukarıda da görüldüğü gibi,
yargı organlarının anayasa mahkemesine üye seçme yetkisi Almanya’da, Fransa’da
ve Portekiz’de yoktur. İtalya’da ise yargı organları Anayasa Mahkemesi
üyelerinin üçte birini, İspanya’da ise altıda birini seçebilmektedirler.
Türkiye’de Anayasa Mahkemesinin onbir asıl üyesinden yedisi yargı organlarının
göstereceği üçer aday arasından Cumhurbaşkanı tarafından seçilmektedir.
Türkiye’deki bu usûlü demokratik ülkelerdeki usûlle bağdaştırmak imkansızdır.
Anayasa Mahkemesine üye seçim usûlünü demokratikleştirmek gerekmektedir.
Kanımızca Türkiye’de Anayasa Mahkemesine üye seçme yetkisi
devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı organları arasında eşit
bir şekilde paylaştırılması uygun olacaktır. Anayasa Mahkemesinin onbir asıl
üyesinden üçü Cumhurbaşkanı, dördü Türkiye Büyük Millet Meclisi, dördü de
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından seçilmesi önerilebilir. Bu öneri,
İtalyan Anayasasının benimsediği üyelerin üçte birinin yasama, üçte birinin
yürütme, üçte birinin de yargı organları tarafından seçilme usûlüne
benzemektedir. Bu önerimizle dahi demokratik ülkeler arasında, Anayasa
Mahkemesine yargı organının en fazla üye seçebildiği ülke yine Türkiye
olacaktır.
Ayrıca 146’ncı maddede öngörülen kırk yaşını doldurmuş
olmak, en az onbeş yıl öğretim üyeliği yapmış olmak veya en az onbeş yıl kamu
hizmetinde fiilen çalışmış olmak veya en az onbeş yıl avukatlık yapmış olmak
gibi şartları kaldırmak gerekir. Birçok demokratik ülkede Anayasa Mahkemesi
üyeliğine seçim için böyle belli bir yıl kamu hizmeti şartı değil, onun yerine
uzmanlık şartları aranmaktadır. Örneğin İspanyol Anayasa Mahkemesine üye
seçilebilmek için “tanınmış uzmanlığa sahip hukukçu (juristas de reconocida
competencia)” olmak gerekmektedir (1978 İspanyol Anayasası, m.159/2). Bazı
ülkelerde Anayasalar bazı üyelerin hukuk alanında öğretim üyesi olmasını şart
koşmaktadır (Örneğin 1947 İtalyan Anayasası, m.135/2; 1978 İspanyol Anayasası,
m.159/2). Macaristan’da ise Anayasa Mahkemesi üyeleri, hukuk yazarları, hukuk
doktorları ve profesörleri arasından seçilmektedir. O nedenle, belli yıl kamu
hizmeti yapmış olmak şartının kaldırılmasının, onun yerine hukuk alanında lisans
üstü diplomaya sahip olmak veya hukuk alanında yayınlar yapmış olmak gibi
uzmanlık şartlarının aranması uygun olacaktır.
Ayrıca şunu belirtmek isteriz ki, Anayasa Mahkemesi
üyelerine asli görevleri dışında öğretim üyeliği yapabilmeleri imkân
tanınmalıdır. Çağdaş demokratik ülkelerin anayasa mahkemelerinde önemli sayıda
öğretim üyesi vardır. Örneğin İspanyol Anayasa Mahkemesinin oniki üyesinden
sekizi; Portekiz Anayasa Mahkemesinin onüç üyesinden yedisi öğretim üyesidir.
Fransız ve İtalyan Anayasa Mahkemelerinde de çok sayıda hukuk profesörü görev
yapmaktadır.
Türkiye’de ise Anayasa Mahkemesinde hukukçu öğretim üyesi yoktur. Bunun nedeni
olarak, Anayasa Mahkemesi üyeliği ile öğretim üyeliği görevinin bağdaşmaması
gösterilmektedir. İşte bu bağdaşmazlık kaldırılarak, öğretim üyelerinin Anayasa
Mahkemesi üyeliğine seçilebilmeleri teşvik edilmelidir.
9. Anayasa Mahkemesinin Yürürlüğü Durdurma Kararı Vermesinin Yasaklanması
(m.153
)
Anayasa Mahkemesi, Anayasa tarafından kendisine böyle bir
yetki verilmemiş olmasana rağmen 1993 yılından bu yana yürürlüğü durdurma kararı
vermektedir. Anayasa Mahkemesinin bu tür kararlar vermesi doktrinde
eleştirilmiştir.
Hiçbir devlet organı Anayasadan almadığı bir yetkiyi kullanamaz. İşte bu nedenle
bir anayasa değişikliği ile Anayasanın 153’üncü maddesine bir fıkra eklenerek
Anayasa Mahkemesinin, yürürlüğü durdurma kararı veremeyeceği hüküm altına
alınmalıdır.
10. Ayrı Bir Yüce Divanın
Kurulması
(m.148/3, 4, 5; “m.154A”)
1982 Anayasasının 148’inci maddesinin üçüncü fıkrası,
“Cumhurbaşkanını, Bakanlar Kurulu üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay,
Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve üyeleri,
Başsavcılarını, Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulunu ve Sayıştay Başkan ve üyelerini görevleriyle ilgili suçlardan dolayı
Yüce Divan sıfatıyla” yargılama görevini Anayasa Mahkemesine vermiştir.
Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan görevi görmesi eleştiriye
açıktır. Zira, Anayasa Mahkemesinin bir kısım üyeleri hukukçu değildir. Hukukçu
üyelerinin çoğunluğu da ceza hukukçusu değildir. Yüce Divan ise ülkenin en
yüksek ceza mahkemesi olarak ceza hakimliğinde uzmanlık ve deneyime sahip
üyeleri gerektirmektedir. İşte kanımca, Yüce Divan görevi Anayasa Mahkemesinden
alınmalı, bunun için ayrı bir Mahkeme kurulmalı veya bu görev Yargıtaya
verilmelidir. Kanımızca, Yüce Divan görevi Yargıtay Ceza Dairelerinin
başkanlarından oluşacak bir kurula verilebilir. Keza, Yüce Divanın Yargıtay Ceza
Daireleri başkan ve üyeleri arasından kurayla belirlenen belirli sayıda üyeden
oluşması da düşünülebilir. Yargıtay Ceza Daireleri Başkan ve üyeleri en kıdemli
ceza hakimleridir. Yüce Divan üyeliği görevini onlardan daha iyi yapabilecek
kimse yoktur. Bunun için Anayasa değişikliğiyle Anayasanın 148’inci maddesinin
3, 4 ve 5’inci maddelerinin kaldırılması ve yeni bir “154A” maddesinin eklenmesi
uygun olur.
Karşılaştırmalı anayasa hukukunda yüce divan sıfatıyla
yargılama yapma yetkisini anayasa mahkemesine veren ülkeler olduğu gibi bu
yetkiyi adlî yargının üst mahkemesine veya sırf bu amaçla kurulmuş özel bir
mahkemeye veren ülkeler de vardır. Örneğin 1976 Portekiz Anayasası yüce divan
görevini “Yüksek Adliye Mahkemesi (Supremo Tribunal de Justiça
)”ne vermiştir (m.133/1). Yüksek Adliye Mahkemesi
ülkenin adlî yargı alanındaki temyiz mahkemesidir (m.212). 1975 Yunan Anayasası yüce
divan görevini ise bu amaçla oluşturulan bir “özel (ad hoc) mahkeme”ye
vermiştir (m.86). Bu ad hoc mahkeme, Hukuk ve Ceza Yüksek
Mahkemesi (=Yargıtay) Başkanının başkanlığında, Hukuk ve Ceza Yüksek
Mahkemesinin üyeleri, Hukuk ve Ceza İstinaf Mahkemelerinin Başkanları arasından
Parlâmento Başkanı tarafından alenî oturumda kur’a yoluyla seçilen on iki üyeden
oluşur (m.86/1). 1999 Finlandiya
Anayasası da özel bir “Impeachment
Yüce Divanı
(High Court of Impeachment
)” kurmuştur (seksiyon 113/1). Bu mahkeme, Yüksek Mahkemenin Başkanının
başkanlığında, Yüksek İdare Mahkemesi Başkanı, İstinaf Mahkemelerinin en kıdemli
üç başkanından ve dört yıllık bir dönem için Parlâmento tarafından seçilen beş
üyeden oluşur (sek.101/3). Türkiye de 1924 Anayasası da bakanların yargılanması
için “Divan-ı Ali” isimli bir Yüce Divan öngörmüştü. Divan-ı Alinin onbir üyesi
Yargıtay, on üyesi Danıştay tarafından kendi başkan ve üyeleri arasından
seçiliyordu.
11. Askerî Yüksek İdare Mahkemesinden Subay Üyelerin Çıkarılması (m.157)
Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin mevcut kuruluş tarzı
hakimlik teminatı ve yargı bağımsızlığı açısından eleştiriye açıktır. Zira, bu
mahkeme, 157’nci maddenin mevcut şekline göre iki çeşit üyeden oluşmaktadır:
Askerî hâkim sınıfından olan üyeler ve hâkim sınıfından olmayan subay üyeler. Bu
ikinci grup üye Genel Kurmay başkanının önerisi üzerine Cumhurbaşkanı tarafından
atanmaktadır. Bir kere bu üyeler hakimlik mesleğinin gerektirdiği bilgiye sahip
değildir. İkinci olarak bu üyelerin atanması usûlü yargı bağımsızlığı ilkesine
aykırıdır. Zira, bunlar yargı organı dışında yer alan Genelkurmay Başkanının
önerisi üzerine atanmaktadır. Üstelik bu üyeler en fazla dört yıl için
atandıklarından hakimlik teminatına da sahip değildirler. İşte bu nedenlerle,
Anayasanın 157’nci maddesi değiştirilerek Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin
kuruluşunda yer alan subay üyeler dışarıda bırakılmalıdır. Bu şekilde bu
mahkeme, münhasıran hakimlik teminatına sahip bağımsız hakimlerden oluşacaktır.
Sonuç
Anayasalar istikrar belgeleridir. Anayasaların çok
gerekmedikçe değiştirilmemeleri gerekir. Türkiye’de ise Anayasalar gereksiz yere
değiştirilmektedir.
1982 Anayasası döneminde de Anayasa değişikliği
tartışmaları “gündemin değişmeyen konusu” olmuştur. 1982 Anayasasına karşı yirmi
yıldır bir kötüleme propagandası yürütülüyor. Bu Anayasanın pek de gerekçe
göstermeden, yuvarlak laflarla, her gün, demokrasiye aykırı olduğu, insan
haklarını kısıtladığı, hukuk devletini çiğnediği, yargı bağımsızlığını yok
ettiği iddia ediliyor. 1982 Anayasasıyla ilgili duyduğumuz her şey, onun
aleyhinedir. 1982 Anayasası, düşmanı bol, savunucusu olmayan bir Anayasadır.
1982 Anayasasının kabahati, kötü olması değil, savunucusunun olmamasıdır.
1982 Anayasasını sağcısından solcusuna kadar Türk aydınları
içlerine sindirememişlerdir. Bunun pek çok nedeni vardır. Ancak bu nedenler,
hukukî değil, siyasal nedenlerdir. Ne var ki, 1982 Anayasasının düşmanları, 1982
Anayasasını “siyaseten” kötü olduğunu değil; “hukuken” kötü olduğunu ileri
sürüyorlar. 1982 Anayasasının düşmanları, 1982 Anayasasının kendi siyasal
tercihlerine aykırı olduklarını söylemiyorlar; demokrasiye, insan haklarına,
hukuk devletine, yargı bağımsızlığına, çağdaş uygarlığa ve hatta giderek bilime
aykırı olduğunu iddia ediyorlar. 1982 Anayasasının aykırı olduğu şey, bazı
çevrelerdeki hâkim siyasal ideolojidir; yoksa, demokrasi, insan hakları, hukuk
devleti, yargı bağımsızlığı, çağdaş uygarlık, bilim, vs. değil.
Bugünlerde 1982 Anayasasına yönelik eleştiriler yeniden
arttı ve değişiklik teklifleri tekrar gündeme geldi. Türkiye Büyük Millet
Meclisinde kurulan “Partilerarası Uzlaşma Komisyonu” isimli bir Komisyon, bir
“Anayasa Değişikliği Teklifi” hazırladı. Türkiye Büyük Millet Meclisi de Eylül
ayında bu teklifi görüşmek üzere toplanacak. Bu Değişiklik Teklifi önemsiz,
gereksiz, hukuk aleminde hiçbir değişikliğe yol açmayacak türden değişiklikleri
içermektedir. Bu Teklif tam anlamıyla bir “abesle iştigal” örneğidir. Yapılan
değişiklikler, kelime değişikliklerinden ibaret, hukukî sonuç doğurmaktan uzak
değişikliklerdir. Bu Değişiklik Teklifiyle Anayasa maddelerinin normatif anlamı
değil, sözleri değiştirilmektedir. 1982 Anayasası, gerektiği için değil, sırf
değiştirilmek için değiştiriliyor. Bu değişiklik gerçekleşirse, bazı çevreler
tatmin edilmiş olacaktır. Bunun bedelini ise emek ve zaman kaybıyla ülkemiz
ödeyecektir.
Bazı çevrelerin geçmişten kaynaklanan 1982 Anayasasıyla bir
“kan davaları” vardır. 1982 Anayasasının değiştirilmesini isteyenler bir öç alma
güdüsüyle hareket ediyorlar. Ne pahasına olursa olsun, 1982 Anayasasını
değiştirmek istiyorlar. Zaman zaman 1982 Anayasasına karşı âdeta bir “haçlı
seferi” açılıyor. Türkiye’de 1982 Anayasasıyla bir sorunu olmaması gereken yeni
bir kuşak var. Hiç olmazsa, bu kuşağın bu kan davasına, bu haçlı seferine alet
olmaması gerekir.
BİBLİYOGRAFYA
FAVOREU (Louis) et al., Droit constitutionnel, Paris, Dalloz,
1998.
GÖZLER (Kemal), Kanun Hükmünde Kararnamelerin Hukukî Rejimi, Bursa, Ekin
Kitabevi Yayınları, 2000.
GÖZLER (Kemal), “Realist Yorum Teorisi ve Mekanist Anayasa Anlayışı”, Anayasa
Yargısı, Ankara, Anayasa Mahkemesi Yayınları, 1998, Cilt 15, s.202-247.
GÖZLER (Kemal), “Anayasa Değişikliği Gerekli mi? 1982 Anayasası İçin Bir
Savunma”, Türkiye Günlüğü, 2001, Sayı 65.
HOOD
PHİLLİPS (Owen) ve JACKSON (Paul), Constitutional and Administrative Law,
London, Sweet & Maxwell, Yedinci Baskı, 1987.
JACKSON (Vicki C.) ve TUSHNET (Mark), Comparative Constitutional Law, New
York, Foundation Press, 1999.
TOİNET (Marie France), Le système politique des Etats-Unis, Paris, PUF,
İkinci Baskı, 1990.
TRİBE
(Laurence H.), American Constitutional Law, New York, Foundation Press,
Üçüncü Baskı, 2000.
WİLSON (James Q.) ve DİIULLİO (John J.), American Government: Institutions
and Policies, Lexington, D.C. Heath and Company, 1995.
İNDEKS
I. 1982 ANAYASASI MADDE İNDEKSİ
Başlangıç, 7
m.3, 23
m.3/1, 63
m.13, 8
m.14, 12
m.19, 14
m.20, 15
m.21, 16
m.22, 17
m.23/4, 21
m.24/4, 64
m.26, 21
m.28/2, 23
m.31/2, 24
m.33, 25
m.34, 27
m.36, 30
m.38/7, 31
m.40, 33
m.41, 33
m.46, 34
m.49, 34
m.51, 35
m.55/3, 36
m.65, 37
m.66/2, 38
m.67, 39
m.69/6, 40
m.74, 41
m.76/2, 42
m.83, 42
m.83, 65
m.86, 43
m.87, 44
m.89, 44
m.90/son, 45
m.94/4, 49
m.100, 50
m.104, 70
m.105, 70
m.105, 84
m.108, 90
m.118, 50
m.125/2, 93
m.129/3,, 93
m.143, 72
m.145, 94
m.146, 73
m.146, 95
m.148/3, 98
m.149, 53
m.153, 98
m.157, 100
m.159, 75
m.159/4, 93
Geçici m.15/3, 54
II. PARTİLERARASI UZLAŞMA KOMİSYONU
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ TEKLİFİ MADDE İNDEKSİ
m.1, 7
m.2, 8
m.3, 12
m.4, 14
m.5, 15
m.6, 16
m.7, 17
m.8, 21
m.9, 21
m.10, 23
m.11, 24
m.12, 25
m.13, 27
m.14, 30
m.15, 31
m.16, 33
m.18, 34
m.19, 34
m.20, 35
m.21, 36
m.22, 37
m.23, 38
m.24, 39
m.25, 40
m.26, 41
m.27, 42
m.28, 42
m.29, 43
m.30, 44
m.31), 44
m.32, 45
m.33, 49
m.34, 50
m.35, 50
m.36, 53
m.37, 54
III. KAVRAM VE İSİM İNDEKSİ
12 Eylül Dönemi Kanunları ve KHK'leri, 54
abesle iştigal örnekleri, 7, 14, 16, 17, 25
ad hoc mahkeme, 99
Adalet Bakanı, 77
Âdil Yargılanma Hakkı, 30
Af Yetkisi, 44
Akarcalı, 5
Amerika Birleşik Devletleri, 79
Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçim usûlü, 95
Anayasa Mahkemesine üye seçme, 73
Anayasa Mahkemesinin yürürlüğü durdurma kararı vermesinin yasaklanması, 98
Arseven, 4
Asgari ücret, 36
Askerî yargı alanında yapılması gereken değişiklikler, 94
Askerî Yüksek İdare Mahkemesinden subay üyelerin çıkarılması, 100
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 10,11, 15, 16, 21
Avusturya Anayasası, 49
Bazı işlemlere karşı yargı yolunun açılması, 93
Conseil et Comités supérieurs de la Défence nationale, 52
Consiglio supremo di difesa, 52
Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler sorunu, 84
Cumhurbaşkanının yetkilerine, 70
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, 90
Cumhuriyet, 8
Çalışanlar, 36
Danışma Meclisi Anayasa Tasarısı, 85
Değişiklik Teklifindeki Teknik Kusurlar, 60
Dernek Kurma Hürriyeti, 25
Devlet Denetleme Kurulunun Kaldırılması, 90
Devlet Güvenlik Mahkemelerine, 72
Devletin Dilinin Türkçe Olmasına, 63
Devletin İktisadî ve Sosyal Ödevlerinin Sınırları, 37
din kültürü ve ahlâk eğitimi, 64
disiplin mahkemeleri, 94
Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti, 21
ekonomik istikrarın korunmasını gözetme, 37
Eşler Arasındaki Eşitlik, 33
fesih yetkisinin, 88
Finlandiya Anayasası, 49, 99
Fransa’da Hâkimlik Yüksek Konseyi, 78
Fransa, 24
Fransız Anayasası, 48
Fransızca’nın korunması, 24
Genel sağlık, 8
Genel sınırlama sebepleri, 8
Gereksiz değişiklikler, 58
Günay, 4
Haber alma hürriyeti, 24
Haberleşme hürriyeti, 17
Haberleşme, 18
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna, 75, 77
Hiçbir düşünce ve mülahaza, 7
High Court of Impeachment, 99
Hollanda Anayasası, 48, 67
Hukukî sonuç doğurmayan değişiklikler, 57
Impeachment Yüce Divanı, 99
İdarî işlemlere karşı başvuru yolları, 33
ideolojik ve anarşik eylemler, 42
İletişim hürriyeti, 17
İletişim, 18
İsimsiz hürriyetler, 10
İspanyol Anayasası, 48, 78
İstikrar, 1
İşsizleri korumak, 34
İtalya’da Hâkimlik Yüksek Konseyi, 78
İyimaya, 5
Kamalak, 4
Kamu düzeni, 8
Kamulaştırma, 34
Kanun hükmünde kararname, 82
Kanunla yapılabilecek değişiklikler, 57
Kanunla yasaklanmış dilde yayın yasağı, 23
Kanunları yayımlamak görev, 87
Kanun-u Esasî, 1
Kanunun cumhurbaşkanı tarafından kısmen uygun bulunmaması, 44
Karşı-imza kuralı, 85
Kelime değişiklikleri, 56
Konut dokunulmazlığı, 16
Konut hakkı-konut dokunulmazlığı, 17
Kutsal Türk Devleti, 7
Meclis Soruşturması, 50
Milletlerarası Andlaşmalar ile Kanunlar Arasındaki Hiyerarşi, 45
Milletvekili Seçilme Yeterliliği: Terör Eylemleri, 42
Millî egemenlik, 8
Millî Güvenlik Konseyi, 52
Millî Güvenlik Kurulu, 50
Millî güvenlik, 8
Nacar, 4
National Security Act, 52
National Security Council, 52
Odak olma, 40
Ölçülülük İlkesi, 11
Ölüm cezasının ilgası, 31
Öncekinden farksız değişiklikler, 59
Önemsiz değişiklikler, 59
Özbudun, 76
Özel hayatın gizliliği, 15
Özel sınırlama sebebi, 9
Parti kapatma için karar yetersayısı, 53
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu, 5
Portekiz Anayasası, 48
Resmi dil Türkçe'dir, 23
Savunma Yüksek Kurulu (Consiglio supremo di difesa), 52
Seçime bir yıldan daha az süre kaldığı zaman, 39
Selçuk, 4
Sendika Kurma Hakkı, 35
Sigara yasağı, 10
Siyasî parti kapatma, 40
Sosyal ve ekonomik hakların sınırı, 37
Subay üyeler, 94
Suçüstü, 66
Supremo Tribunal de Justiça, 99
Şahin, 4
Taksirli suçlardan hüküm giyenlere oy hakkı, 39
Tanör, 65
Tayan, 4
Tazminat hukukunun genel prensipleri, 15
TBMM Başkanlığına aday olma süresinin kısaltılması, 49
TBMM üyelerinin emekliliği, 43
Teknik hatalar, 60
Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması, 12
Temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkeleri, 39
Terör eylemleri, 42
Toplanti ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, 27
Toplantıya çağırmak yetkisi, 87
Tuncer, 5
Tutuklama ve yakalama, 14
Türk Vatandaşlığı Kanunu, 38
Türkçe’den Başka Dille Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun, 23
Ülkenin ekonomik refahı, 11
Ünal, 78
Üyelerinin seçim usûlü, 73
Yabanci babadan ve Türk anadan olan çocuk, 38
Yabancılara dilekçe hakkı, 41
Yasama dokunulmazlığı, 42, 65
Yasama Dokunulmazlığına, 65
Yetki kanunu iptal edilmiş kanun hükmünde kararnamelerin durumu, 83
Yunan Anayasası, 49, 86, 99
Yurt dışına çıkma, 21
Yüce Divan, 98
yüce Türk Devleti, 7
Zararlı değişiklikler, 61
Zorunlu din eğitimine, 64
Zorunluluk, ivedilik ve kısa sürelilik, 82
Kitabın tam metnini PDF formatında indirmek için
burasını tıklayınız.
Copyright
c) Kemal Gözler. 2001-2004. Bu sayfaya izin
almadan link verilebilir. Ancak, bu web sayfası, önceden izin almaksızın ne
suretle olursa olsun, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, tekrar yayınlanamaz,
dağıtılamaz, başka internet sitelerine metin olarak konulamaz.
5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun
3.3.2004 tarih ve 5101sayılı kanunla değişik 71 ve 72’nci maddeleri, bir kitabı
herhangi bir yöntemle (fotokopi dahil) çoğaltanları, dağıtanları, satanları,
elinde bulunduranları, paraya çevrilmeksizin, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar
hapis cezası veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli)
milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya zararın ağırlığı dikkate alınarak
bunların her ikisiyle birden cezalandırmaktadır.
Aksi belirtilinceye kadar, bu kitabın
internet versiyonundan bir adet yazıcı çıktısı, ticari olmayan kişisel kullanım
için, alınabilir ve keza kitabın bir adet kopyası aynı amaçla kişisel
kullanıcı tarafından hard diskte saklanabilir.
Alıntılar (İktibas) Konusunda Açıklamalar
Bu kitaptan yapılacak alıntılarda
(iktibaslarda) 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 35’inci maddesinde
öngörülen şu şartlara uyulmalıdır: (1) İktibas, bir eserin “bazı cümle
ve fıkralarının” bir başka esere alınmasıyla sınırlı olmalıdır (m.35/1).
(2) İktibas, maksadın haklı göstereceği bir nispet dahilinde ve
münderecatını aydınlatmak maksadıyla yapılmalıdır (m.35/3). (3) İktibas,
belli olacak şekilde yapılmalıdır (m.35/5) [Bilimsel yazma kurallarına göre,
aynen iktibasların tırnak içinde verilmesi ve iktibasın üç satırdan uzun olması
durumunda iktibas edilen satırların girintili paragraf olarak dizilmesi
gerekmektedir]. (4) İktibas ister aynen, ister mealen olsun, eserin ve
eser sahibinin adı belirtilerek iktibasın kaynağı gösterilmelidir (m.35/5).
(5) İktibas edilen kısmın alındığı yer belirtilmelidir (m.35/5).
5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun
21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı kanunla değişik 71’inci maddesinin 4’üncü
fıkrası, 35’inci maddeye aykırı olarak “kaynak
göstermeyen veya yanlış yahut kifayetsiz veya aldatıcı kaynak” göstererek
iktibas yapan kişileri, 4 (dört) yıldan 6 (altı) yıla kadar hapis ve 50 (elli)
milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla
cezalandırmaktadır.
Ayrıca Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel
Kurulunun 18 Şubat 1981 tarih ve E.1980/1, K.1981/2 sayılı İçtihadı Birleştirme
Kararına göre kararına göre, “iktibas hususunda kullanılan eser sahibinin ve
eserinin adı belirtilse bile eser sahibi, haksız rekabet hükümlerine dayanarak
Borçlar Kanununun 49. maddesindeki koşulların gerçekleşmesi halinde manevi
tazminat isteyebilir”.
Yukarıdaki şartlara uygun olarak alıntı
yapılırken bu kitaba şu şekilde atıf yapılması önerilir:
Kemal Gözler, Anayasa Değişikliği Gerekli mi? 1982 Anayasası İçin Bir Savunma,
Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2001, XVI+120 s.(www.anayasa.gen.tr/adgm.htm;
(erişim tarihi)
Editör:
Kemal
Gözler
Ana Sayfa:
www.anayasa.gen.tr
İlk Konuluş: 2002 (uludag.edu.tr altında)
1 Nisan 2004 (anayasa.gen.tr altında)
Son değişiklik: 13 Mart 2009
Kitabın tam metnini PDF formatında indirmek için
burasını tıklayınız.